
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Kendine Odaklanmak (Kendi Tabağından Yemek)” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Zamansız Düşünceler'e hoş geldin, ben Gozi.
Bu podcast'ı başlatma fikri bir süredir içimde dolaşan bir ihtiyaçtan çıktı.
Hayatın içinde sürekli bir yerlere yetişirken durup düşünmeye pek alan bırakmıyoruz.
Ne hissettiğimizi, neye ihtiyacımız olduğunu ya da olmadığını, neyin gerçekten bize ait olup olmadığını çoğu zaman fark edemiyoruz.
Bu podcast tam olarak o durma ihtiyacından doğdu.
Birlikte acele etmeden, yüksek sesle ve dürüstçe düşünmek için.
Burada zaman içinde pek çok şeyden bahsedeceğiz.
Kendimizde kurduğumuz ilişkiden, insanlarla olan bağlarımıza, okuduklarımızdan, izlediklerimizden.
Bazen sadece bir cümleden ya da bir sorudan yola çıkacağız.
Ama hepsinde ortak bir şey olacak.
Hızlanmak değil, fark etmek.
Belki bu yüzden bu podcastin adını Zamansız Düşünceler koydum.
Peki neden Zamansız Düşünceler?
Gündelik hayatta özellikle eşyalar için zamansız tasarımlar diye bir ifade duymuşsunuzdur.
Bu şu demek oluyor, modası geçmeyen, yıllar sonra da anlamını ve değerini koruyan şeyler için kullanılıyor.
İşte bu podcast ile konuşmak istediğim konular da tam olarak böyle.
Trendlerle, dönemlerle ya da anlık gündemlerle ilgisi olmayan, Bundan 50 yıl sonra da insanlık adına hala sorulacak sorular, hala çözülmemiş sorunlar, kim
olduğumuz, neye değer verdiğimiz, nasıl yaşamak istediğimiz ve o hiç bitmeyecek olan bir şeyleri bilme ihtiyacı.
Zaman değişse de, teknoloji ilerlese de bu sorular değişmiyor ve bence de değişmeyecek, sadece biçim değiştirecek.
Bu yüzden burada konuşulanlar bir döneme ait değil, insana, insanlığa ait olacak.
İlk bölümde de bu yüzden en temel yerden başlamak istedim.
Kendine odaklanmak.
Geçenlerde bir röportajda Kıvanç Tatlıtuğ'un şöyle bir konuşmasına denk geldim.
Aynen aktarıyorum.
Ben kendimin dışında etrafımla çok fazla ilgilenen bir insan olmadım.
Ben her zaman önümdeki tabağı yedim, önümdeki tabağa odaklandım ve herkesin kendi önünden yemesi gerektiğine de inanan bir adamım.
Başka birisinin tabağına baktığın zaman önündeki lezzet kaçıyor.
Tam olarak böyle diyordu.
İlk duyduğumuzda çok basit gibi geliyor değil mi?
Ama üzerinde durup düşündükçe aslında hayatın büyük bir kısmını anlatan bir metafor olduğunu fark ettim.
Hepimizin önünde bir tabak var.
Hayat işte bu tabağımıza bir şeyler koyuyor.
Herkesinkine farklı olarak tabii ki imkanlar, sınırlar, sorumluluklar, hayaller.
Ama biz çoğu zaman Kendi tabağımıza bakmak yerine başkalarının tabağına odaklanıyoruz.
Kim ne yiyor, kim ne kadar ilerledi, kimin tabağı daha dolu, kimin yemeği daha iştah açıcı.
Ve fark etmeden kendi önümüzde olan şeyin tadını kaçırıyoruz.
Oysa mesele tabağın doluluğu değil.
Mesele bizim için neyin ne derece doyurucu olduğu.
Kendine odaklanmak tam olarak burada başlıyor.
Bu kafanı kaldırıp etrafa bakmamak değil tabii ki.
Yalnızca odak noktamızı başkalarının tabağı yerine kendi tabağımıza koymak ve sürekli başkalarının tabağıyla kendi tabağımızı kıyaslamaktan vazgeçmek.
Çünkü kıyas basçaladığı anda fark etmişsinizdir şükür azalıyor, dikkat dağılıyor ve insan sahip olduğu şeylerle bağını kaybediyor.
Kendi öndeki tabağa odaklanmak, ben ne istiyorum diye sormak, bu bana iyi geliyor mu demek.
Benim için yeterli olan neyi aramak?
Bu asla bencillik değil.
Tam tersine kendine karşı hakkaniyetli olmak.
Kendi hayatının sorumluluğunu almak.
Ki bence kendi hayatımızın sorumluluğunu alacak kadar bir bencillik de olması gerek diye düşünüyorum.
Aslında bencillik değil de farkındalık diyelim buna.
Örnek veriyorum mesela sosyal medya.
Ekranı bir açıyoruz.
Birinin tatili, birinin başarısı, birinin ilişkisi, birinin hayatı.
Hepsi düzenli, hepsi parlak, hepsi çok iyi.
Ve biz fark etmeden kendi tabağımızı kenara itiyoruz.
O an önümüzdeki yemeğin tadını kaçırıyoruz.
Çünkü o açlık artık bize ait değil.
Başkasının hayatına bakmaktan acıkıyoruz.
Oysa o gördüğümüz tabaklar bize göre hazırlanmadı.
Bizim ihtiyacımızı, ritmimizi, yolumuzu bilmiyor.
Başkasının temposuyla yürümeye çalıştığında kendi adımların anlamsızlaşıyor.
Halbuki senin tabağında belki hız değil, derinlik var.
Belki daha yavaş ama daha sağlam bir tat.
Kendi önündeki tabağa bakmak daha az kıyas, daha çok temas demek.
Hayatla, kendinle, gerçekten neye ihtiyacın olduğuyla temas.
Çünkü çoğu zaman hayatın içinde değiliz aslında.
Tepki veriyoruz, yetişiyoruz, idare ediyoruz ama temas etmiyoruz.
Hayatla, kendinle, gerçekten neye ihtiyacın olduğu ile temas derken şunu kastediyorum aslında.
Bu kıyas sadece ekranlarda kalmıyor, ilişkilere de sızıyor.
Mesela bazen bir ilişkinin içindeyiz ama asıl dikkatimizi oraya vermiyoruz.
Sürekli başkaları nasıl yaşıyor, başka ilişkiler nasıl diye etrafa bakıyoruz.
Kendi ilişkimizi, kendi hayatımızı yaşamak yerine onu başkalarınınkine göre ölçmeye başlıyoruz.
Herkes böyle mi yapıyor acaba diye soruyoruz.
Normal olan bu mu?
Ve fark etmeden kendi hislerimizi ikinci plana atıyoruz.
Oysa herkesin ilişki dinamiği, herkesin normali, sevgi dili farklı değil mi?
Bize iyi gelenle değil dışarıdan doğru görünenle ilgileniyoruz.
Bazen de tam tersi oluyor.
Aslında ilişkide yolunda giden bir şeyler var.
Bize yetersiz gelmeye başlıyor.
O noktada sorun ilişkide olmuyor çoğu zaman.
Sorun kendi hayatımızdan kopup başkasının hayatına odaklanmamız oluyor.
Kendi hayatına odaklanmak demek ilişkide şunu söylemek.
Bu ilişkinin içinde ben nasılım?
Ben kendim gibi miyim?
Şeklinde sorular sorarak başkalarının ilişkilerinde ne yaşadığıyla ilgilenmek yerine kendi hayatımızda olup biteni ciddiye almak.
Çünkü biz kendi hayatımızı yaşamazsak hiçbir ilişki bizi tam olarak doyurmuyor.
İş tarafında da durum çok benzer.
Bir bakıyorsun sevmediğin bir tempoda çalışıyorsun.
Sürekli yorgunsun ama bunu normal sayıyorsun.
Çünkü etrafındaki herkes de öyle.
Sonra başka biri bir şey yapıyor, daha hızlı ilerliyor, daha görünür oluyor.
Ve sen bir anda kendi yolunu sorgulamaya başlıyorsun.
Oysa belki senin ihtiyacın hız değil.
Daha sakin, daha iyi hissettiren bir tempo.
Daha az ama daha anlamlı bir iş.
Bu kıyas meselesi bazen fark etmeden büyüyor gerçekten de.
Herkes bir şey başarmış gibi, bir yerde bir noktada, bir mutluluğun içindeymiş gibi.
Bir bakıyorsun aslında senin için fena olmayan bir gün bir başkasının iyi görünen bir hayatına bakıp kıyaslayınca sıradanlaşmaya başlıyor.
Hatta zamanla sana yetersiz hissettiriyor.
Ve bu noktada şunu yapmaya başlıyoruz.
Kendi hayatımızdan kopup başka hayatlara tutunuyoruz.
Ne yapacağımızı değil nasıl görünmemiz gerektiğini düşünmeye başlıyoruz.
Oysa mutluluk dışarıdan bakınca anlaşılabilen bir şey değil.
İçeriden yaşanan bir şey.
Sosyal medyada gördüğümüz bir hayat bizim neye ihtiyacımız olduğunu söylemez yani söylememeli.
O yüzden belki de yapabileceğimiz en iyi şey bence ara ara bir telefonu bırakmak.
Kendi günümüze, kendi tabağımıza dönmek.
Çünkü hayat ekranda akarken değil, biz içindeyken gerçekten anlamlı oluyor.
Bir de duruma şu noktadan bakmamızı istiyorum.
Bir başkasının hayatına odaklandığımız her an kendi yaşamımızı geliştirme fırsatını elimizden kaçırıyoruz.
Zaman sahip olduğumuz geri gelmeyecek en değerli sermaye değil mi?
Onu nasıl harcarsanız karşılığında da onu alırsınız.
Şimdi gelelim kendimize, kendi hayatımıza odaklanabilmek için bence neler yapabiliriz?
Bize ne yapmanın keyif verdiğini keşfetmeliyiz.
Neyi yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz mesela.
Tabii burada reels kaydırmaktan bahsetmiyoruz.
Yaptığımız bir şeyin sonucu bizi hayallerimize daha ileriye taşıyacak şeylere vesile oluyorsa evet onu yapmaya devam etmeliyiz bence ama tam tersine bize mad...
ciddi, manevi, hiçbir şeye katmayan, yalnızca içimizdeki eksiklikleri daha da besleyerek bizim kendimizi daha yetersiz biriymişiz gibi hissetmemize sebep oluyorsa burada durup bir düşünmemiz
gerekiyor bence. Mesela yürüyüş yapmak, meditasyon yapmak, spor yapmak, ibadet yapmak, hepsi olabilir.
Sonuçta bunların hepsinde kendimize yöneliş, kendimizde içsel bir muhakeme yaptığımız bir alan oluşuyor değil mi?
Mesela duygularımızı, düşüncelerimizi, bizim kafamızı, kalbimizi kurcalayan şeyleri yazıya dökmek.
Bu arada bu benim de küçükken alışkanlığını edindiğim ancak zaman geçtikçe bıraktığım bir alışkanlık günlük yazmak ya da şimdiki şekilde yazı yazmak diyebilirim.
Bu arada birkaç aydır ben de başladım ara ara yazmaya.
Gerçekten bunun bu kadar rahatlatıcı bir etkisi olduğunu görmek çok umut verici.
Çünkü biz çoğu zaman etrafımızda düşündüklerimizin ve hissettiklerimizin tam olarak anlaşıldığını göremiyoruz.
Bu da bizde bir rahatlama sağlamıyor.
Bir nevi karşında güvendiğin birisi varmış da içine döküyormuşsun gibi oluyor.
İnanılmaz bir içsel ferahlık sağlıyor benim açımdan en azından.
Şimdi bunların hepsine başladığımızda, sabah uyandığımızda birdenbire büyük bir değişim beklemiyoruz tabii ki.
Ancak böyle küçük adımlarla ilerlemek daha sağlam bir şeyler inşa etmemizi sağlıyor.
Bu saydıklarım için de artık size hangisi iyi geliyorsa o yoldan devam edebilirsiniz.
Bir de arkadaşlar Mevlana'ya atfedilen çok güzel bir söz var.
Aynen şöyle. Kendinizi geliştirmekle o kadar meşgul olun ki başkalarını eleştirecek vaktiniz kalmasın.
Ne kadar güzel bir söz değil mi?
Aslında bu cümle bize uzun uzun bir şey anlatmıyor.
Sadece yönümüzü gösteriyor.
Dışarıya değil içeriye yönelmemizi öğütlüyor.
Bu arada Mevlana ile ilgili de bir bölüm çekmek istiyorum.
O da gelecek yakında. Devam edelim.
Hepimizin gündelik hayatta denk geldiği şöyle insanlar vardır mutlaka.
Herkesi eleştiren, herkesi yargılayan, tek yaptıkları bir başkasının ne yaptığıyla ilgilenmek olan, doğrunun tek temsilcisi edasıyla gezen ama idealize ettiğinden
çok uzakta olan o insanlar.
İşte o insanlar gerçekten de kendilerinden o kadar bir haberler ki.
Kendilerine o kadar uzaklar, kendilerine o kadar odaklanmamışlar ki.
O yüzden hep odak noktaları bir başkaları.
Çünkü insan kendisiyle yüzleşmediği yerde başkalarını izlemeyi daha kolay buluyor.
Kendi içimize bakmak çünkü biraz cesaret de istiyor değil mi?
Eksiklerimizi, korkularımızı, yarım kalmış taraflarımızı görmek çoğu zaman kolay olmuyor.
Bir de şu var. Zamanla fark etmeden şuna dönüşebiliyoruz.
Başkaları hakkında çok fikri olan ama kendisiyle ilgili çok az temas kuran insanlara.
Oysa yönümüzü biraz içeri çevirdiğimizde eleştirmek için harcadığımız enerjinin aslında ne kadar büyük bir potansiyel olduğunu görüyoruz.
Bu potansiyeli kendimize ayırsak neler değişirdi diye düşünmeden edemiyor insan tabii.
Ve sona gelirken arkadaşlar o yüzden belki de yapılabilecek en basit Ama en dönüştürücü şey ara ara durmak, bir adım geri çekilmek ve yönümüzü tekrar kendimize
çevirmek. Kendi tabağımıza, kendi hayatımızın sesini yeniden duymak.
Çünkü hayat başkalarını izlerken değil, biz gerçekten içindeyken anlamlı.
Zamansız Düşünceler'i sosyal medyadan takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
