
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Kendi İç Dünyamıza Yolculuk (Simurg) ” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gazi. Hiç hayatınızda bir şeylerin eksik olduğunu hissettiniz mi?
Sanki bir şey olursa her şey tamamlanacak gibi.
Doğru insan, doğru zaman, doğru fırsat.
Peki ya size şunu söylesem?
Aradığınız şey aslında hiçbir zaman dışarıda değildi desem?
Evet, bugün size yüzyıllardır anlatılan bir hikayeden bahsedeceğim.
Ama bu öyle sıradan masalsı bir hikaye değil.
Bu hepimizin hayat yolculuğunun hikayesi.
Dinledikçe kendimizden parçalar bulacağımız, yaşadığımız zorlukları, engelleri hatırlayacağımız bir hikaye.
Arapların İnka, İranlıların Simurg, eski Mısırlıların Feniks, İslami çevrelerde Hüma yani devlet kuşu, Hint mitolojisinde Garuda ve
Türk mitolojisinde...
Namıdiğer Zümrütü Anka yani simur kuşunun hikayesini konuşacağız.
Hazırsak kemerlerinizi bağlayın, başlıyoruz dostlarım.
Ama gözlerinizi kapatıp sanki oradaymışsınız gibi hayal etmenizi istiyorum.
Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde.
Her türlü kuşun bir arada yaşadığı bir ülke varmış.
Bu ülkede gel zaman, git zaman işler karışmış.
Sıkıntılar artmış, adaletsizlikler baş göstermiş.
Kuşlar arasındaki birlik ve beraberlik bozulmuş.
Bu sorunlardan, yani ülkedeki adaletsizlikten ve karmaşadan bıkan kuşlar, gece gündüz bir kurtarıcı bekler olmuşlar.
Bu ülke bir tanıdık geldi gibi değil mi?
Neyse. Simurg denilen kuş, kuşların en yücesi, en bilgesiymiş.
Rivayete göre de ölümsüzmüş.
Simurg... Öldükçe küllerinden yeniden doğarmış.
O kadar uzun süre yaşamış ki dünyanın tüm bilgisine sahipmiş.
Onu hiç görmemesine rağmen kuş milleti varlığına yürekten inanır, yolunu gözlermiş.
O her şeyi bilir, her sorunu çözer diye düşünüyormuş kuşlar.
Tezel'den Simurg'un gelmesini, kuşlar ülkesinin başına geçmesini diliyorlarmış.
Kederli kuş milleti sorunlarının ancak böyle çözüleceğine inanırmış.
Kuşlar ülkesinde zaman akıp gitmiş.
Yaşam iyiden iyiye çekilmez olmuş artık.
Artık Simurg'a olan ihtiyaç daha yakıcıymış.
Ancak ne gelen varmış ne de giden.
Daha fazla dayanamaz olmuş kuşlar.
O bize gelmiyorsa biz ona gideriz demişler.
Sorunlarımızı anlatır ve onu buraya gelmeye ikna ederiz diye düşünmüşler.
Fakat uzaklarda ta Kaf Dağı'nda bilgi ağacının üstünde yaşıyormuş Simurg.
Kuşlardan kimisi gelip gelmemek konusunda kararsızlarmış.
Ancak kuş ülkesinin önderi olan hüt hüt kuşu binlerce kuşu ikna etmiş ve neyse ki toplamışlar cesaretlerini, doldurmuşlar kanatlarına rüzgarı ve
koyulmuşlar yola.
Daha önce hiç çıkmadıkları bir yolculuğa çıkmışlar.
Kaf Dağı'na, Simurg'u aramaya.
İşte asıl macera burada başlıyor arkadaşlar.
Kuşları zorlu bir yolculuk beklemektedir.
Kaf Dağı'na ulaşmak için 7 vadiden geçmeleri gerekiyormuş kuşların.
Ve bu 7 vadinin her biri kuşları yollarından döndürmek için sürüle engeller ve zorluklarla doluymuş.
Binlerce kuş önce birinci vadimiz olan İstek Vadisi'ne ulaşmışlar.
Kimi kuşlar için burası adeta bir cennetmiş.
Bu vadide hayalini kurdukları ne varsa karşılarında gördüklerini sanmış birkaç kuş.
Burada kalarak mutlu mesut yaşayabiliriz diye düşünmüşler.
O kadar büyülenmişler ki aslında etraftaki her şeyin hayalden ibaret olduğunu anlayamamışlar.
Bu çorak vadide kendilerini avutmayı seçenler bizim yolumuz buraya kadar diye hevesle seslenmiş yeniden uçmaya koyulan kuşların ardından.
Peseden arkadaşlarını istek vadisinde bırakarak uçmaya devam eden kuş kafilesi bir başka vadiye ulaşmış.
İkinci vadimiz olan aşk vadisine.
Burada kuşları önce Ebruliler, hanım elleri karşılamış ve sonra da tüyleri rengarenk, parıl parıl birbirinden güzel kuşlar.
Aşktan gözleri kör olmuş bir kısım kuşların.
Amaçlarını da çabucak unutuvermişler.
Burayı yuva belleyip bu güzel kuşlarla birlikte yaşamak istemiş böyleleri.
Ancak vadideki güzel kuşların iştahlı gözlerle avlarını beklediğini, vadinin şaşkın aşıklara mezar olacağını anlayanlar, Kuş kafilesinde kayıp vererek yollarına
devam etmişler. Uçmuşlar, uçmuşlar ve üçüncü vadi olan Cehalet Vadisi'ne varmışlar.
Burada bir düzine kuşu umursamazlık sarıvermiş.
Ne kuşlar ülkesindeki sorunlar ne de bilgelerin bilgesi simurk.
Hepsini unutuvermişler.
Yani asıl amaçlarını unutmuşlar.
Hiçbir şey bilmeden.
Düşünmeden yaşamak en iyisi demiş ve burada öylece ömür tüketmeye karar vermiş bazıları.
Yazık demiş uçmakta ısrar eden kuşlar.
Cahilliğin böylesine yazık ve geriye bile bakmadan yola koyulmuşlar simurglarını aramaya.
Yolundan dönmeyen kuşları dördüncü vadimiz olan inançsızlık vadisi bekliyormuş.
Bu vadide de safları terk edenler olmuş.
Simurgu asla bulamayacaklarını.
Bu kadar yolu boşuna geldiklerini düşünüp şikayet edenler olmuş.
Önce bülbül geri dönmüş güle olan aşkını hatırlayıp ardından papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş.
Oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış.
Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış.
Baykuş yıkıntılarını özlemiş.
Balıkçıl kuşu bataklığını.
İnançsızlık vadisinde de kayıp vermiş kuş kafilesi.
Ancak inancı ve umudu acıyla harmanlayıp yola devam etmeyi seçenlerle yola devam etmiş kuş kafilesi.
Zor bela 5. vadi olan Yalnızlık Vadisi'ne ulaştığında kafile, kuşların bir kısmı vadiye yalnız başına ulaştığı hissine kapılmış.
Yani bu hiç bilmedikleri yerde yapayalnız hissetmişler kendilerini.
Onca yolu beraber uçtukları arkadaşlarına sırt çevirmişler.
Çırpınmışlar, kendi başlarına telaşla hareket etmeye başlamışlar.
Sonra da bilinçsizce kafileden ayrılıp yitip gitmişler.
Bir arada kalmaya devam edenlerin yüreği kanatlarında çarpmış.
Çarptıkça Simurg'a biraz daha yaklaşılmış.
Sıradaki vadiye yani 6.
vadi olan dedikodu vadisine gelindiğinde kuşlar fısıltılar duymaya başlamışlar.
Etrafta birbirleriyle ve Simurg'la ilgili dedikodular dolaşmaya başlamış.
Hatta Simurg'un öldüğüne dair söylentiler bile çıkmış.
Bu söylentilere kananlar ise gördükleri ilk köşe başından dönmeye karar vermişler.
Fakat kafile yoluna devam etmiş her şeye rağmen.
Dedikodu Vadisi'nin sınavından geçenleri son ve en tehlikeli yedinci vadi bekliyormuş.
Ben yani Ego Vadisi.
Bu vadide kimi kuşlar arasında rekabet başlamış.
Sadece kendi bildiklerinin doğru olduğuna inanan kuşlar.
kafileye önderlik etmek için saldırganlaşmışlar.
Önemli olanın omuz omuza uçmak olduğunu bilemeyen bu çaresizler birbirleriyle yarışmışlar.
Vadide ben sesleri yankılanır olmuş.
Azalan kuş kafilesi ise birbirleriyle dalaşanları öylece geride bırakarak yola devam etmeye karar vermişler.
Bu yedi vadi boyunca tuzaklara düşen, hayallere kapılan ve tek başınalığı seçen kuşlar Ya yolunu kaybetmiş ya da vadilerdeki vahşi hayvanlara yem olmuşlar.
Yani yitip gitmişler.
Tuzaklara aldanmayan, kararlılığı ve inancı sayesinde sahte hayallere dalıp gitmeyen, birlik ve beraberlikten vazgeçmeyen.
Hepi topu 30 kuş kalmış geriye.
Bu kararlı kuşlar uzun bir yolun sonunda sonunda Kaf Dağı'na ulaşmışlar.
30 kuş bu tehlikeli yolu tamamlamanın gururuyla Ve büyük bir heyecanla Simurg'u aramaya koyulmuşlar.
Ancak Simurg'dan bir iz dahi bulamamışlar.
Hayal kırıklığına uğrayan kuşlar onca yolu boşa geldiklerini, onca zorluğa ve zahmete boşa katlandıklarını düşünmeye başlamışlar.
Tünemişler bir nehrin kenarına.
Suda suretlerini görmeleriyle fark etmişler aslında Simurg'u bulduklarını.
Birbirlerine sevinçle vermişler haberi.
Ve arkadaşlar buraya dikkat!
Farsça'da si otuz, murk ise kuş demektir.
Kurtarıcı diye peşine düştüğümüz simurk otuz kuş demektir.
Az önce ne dedim? Otuz tane kuş kalmış ve otuz kuş yolu tamamlamış.
Yani arkadaşlar simurk kuşların kendileriymiş.
Yani aslında kendilerine, kendi iç dünyalarına, karanlık taraflarına yolculuk etmiş kuş kafilesi.
Bu simurk hikayesi...
Feridüddin Attar'ın 12.
yüzyıl eseri olan, duymuşsunuzdur belki Mantık-ı Tayr yani Kuşların Dili adlı eserde geçmekte.
Ben bu eseri tamamen okumadım ama lise yıllarından hayal meyal hatırlıyorum.
Bu eserde Simurg tanrıyı yani ilahi hakikati, kuşlar insan ruhlarını, sufileri, hüt hüt yani hani o başta söylediğim kuşlar ülkesinin önderi
olan, kuşları ikna eden kuş işte o da.
mürşidi kamili yani rehberi, yedi vaadi ise nefis terbiyesi ve manevi mertebeleri sembolize ediyormuş.
Bu hikaye tasavvufta insanın kendi benliğine yaptığı yolculuğu, egoyu yani nefsi yenerek özündeki ilahi hakikate ulaşmasını simgeliyor.
İnsanın özündeki ilahi hakikat deyince aklıma hurufilik akımı geldi.
Nesimi bölümünde konuşmuştuk ya, orada da tüylerimi diken diken eden bir hikaye anlatmıştım hatırlarsanız.
Şimdi gelin burada bu 7 vadinin bizim hayatımızdaki vadilerle olan benzerliğini konuşalım.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa, beni hangi platformdan dinliyorsanız bölümlerden haberdar olmak için takip etmeyi unutmayın.
Sosyal medyada ise düşünmeye devam ediyoruz.
Ne dedik? İlk vadimiz istek vadisi.
Gerçekten istiyor muyuz arkadaşlar yoksa sadece istiyormuş gibi mi yapıyoruz?
Mesela ders çalışmam lazım deyip Saatlerce telefonda geziyoruz.
Kendimizi geliştirmek istiyoruz.
Ya da işte spora başlamak istiyoruz.
Ama hiçbir adım atmıyoruz.
Sadece lafta kalıyor.
Hatta şöyle bir örnek vereyim.
Benim bir arkadaşım vardı. KPS'yi kazanmayı çok istiyordu.
Ama hiç gerektiği gibi bunun için bir şey yapmıyordu.
İşte sohbet ederken soruyordum işte niye çalışmıyorsun vs.
Hemen bir bahane sıralıyordu.
Sorsan ama çok istiyordu.
İşte bir şeyi istemekle...
Gerçekten onun için bir bedel ödemeye hazır olmak aynı şey değil.
Bir şeyi gerçekten istiyorsak onun için ne yapmamız gerekiyorsa elimizi taşın altına koymamız gerekiyor.
İkinci vadi olan aşk vadisine gelelim.
Şems Tebrizi'nin sahi nedir sevmek?
Bir muma ateş olmak mı yoksa yanan ateşe dokunmak mı sorusu var ya işte onda olduğu gibi.
Sevgi aktif bir katılım ve tutku gerektirir.
Hani Selvi Boylum al yazmalım filminde diyordu ya sevgi neydi?
Sevgi emekti repliği var ya o geldi aklıma.
Mesela bir hedef koyup ilk zorlanmada bırakmak ya da işte günümüz ilişkilerini düşünelim.
Karşılaşılan ilk zorlukta emek verip onarmak yerine hemen kaçmak ya da işte artık bu sosyal medya platformlarının hayatımıza iyice girmesiyle birlikte insanların bir kişiye sadık
kalmak yerine yedek olarak kenarda birilerini tuttuğunu düşününce Gerçekten şu an birçok insan bu aşk vadisinde yok olup gidiyor bence.
Üçüncü vadi olan cehalet vadisine gelelim arkadaşlar.
Mesela bilmediğini bilmemek.
Var ya işte bu en tehlikeli körlüktür.
Hani derler ya cahil özgüveni diye bir şey var.
İşte mesela hiç araştırmadan kesin konuşmak.
Sosyal medyada gördüğümüz her şeye sorgulamadan inanmak.
Ben zaten biliyorum diyerek öğrenmeye kendimizi kapatmak.
Geçenlerde şöyle bir söze denk geldim.
Aslanın ormanın kralı olduğunu bilmesi gücünü bilmesidir.
Ama suya girince timsaha kafa tutamayacağını bilmesi de haddini bilmesidir.
Güzel bir söz değil mi? Bir de aklıma şey geldi.
Hani Sokrates'e atfedilen bir söz var ya.
Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.
Ya da işte Mevlana'ya atfedilen bir hikayede Mevlana'ya o kadar okursun o kadar yazarsın peki ne bilirsin diye sorduklarında Haddimi bilirim cevabını vermiş ya.
İşte bunlar gerçek bilgeliğin, insanın kendi cehaletini fark etmesi olduğunu vurgulayan ifadeler.
Bir de bu sırada her şeyi bildiğini sanan herbokologların ortama girişi.
Var değil mi hepimizin etrafında bu herbokologlardan?
Adamın bilgisi yok ama maşallah her şeyde fikri var.
Yani böyle tipler gerçekten insanı ayar ediyor.
Gelelim arkadaşlar dördüncü vade olan inançsızlık vadisine.
Mesela bir şey yapmak istiyoruz.
İşte bir işe başladık ya olmazsa diye şüpheye düşüyoruz ya da daha işe başlamadan, işin sonunu getirmeden pes ediyoruz.
Sürekli kendimizi başkalarıyla kıyaslayıp geri çekiliyoruz.
Yanlış hatırlamıyorsam insan neden kendi hayatını sabote eder bölümünde Albert Bandura'nın bir sözünü söylemiştim.
Dinleyenler hemen hatırlayacaktır.
Nasıldı söz? Bir insanın kendi kendine inanması başarının garantisi değildir.
Evet. Ama bir insanın kendisine inanmaması başarısızlığı garanti eder diye söylüyor.
İşte biz kendimize inanmazsak, kimse bize inanmaz ve kendimize inanmazsak ne yaparsak yapalım bir yerde tıkanırız mutlaka.
Beşinci vadi olan yalnızlık vadisine geldik arkadaşlar.
Mesela bir ekip içinde çalışırken sadece ben başarılı olayım, başkası ne yaparsa yapsın demek veya bir sorunla karşılaştığımızda kimseden yardım istemeyip Kendi içimize kapanmak,
kendimizi çözmeye çalışmak.
Hani bu günümüzün her koyun kendi bacağından asılır mantığı.
İşte bu mantık bu vadinin en büyük tuzağıdır.
Altıncı vadimiz olan dedikodu vadisine geldik.
Mesela tam bir hayalimizi gerçekleştirecekken, başkalarının yapamazsın, o iş batmış, filanca denemiş olmamış gibi sözlerine kanıyoruz.
Whatsapp gruplarında dönen spekülasyonlar veya internetteki manipülatif haberler yüzünden asıl amacımızdan sapıyoruz.
Hani kuşlar Simurg'un öldüğüne dair dedikodular yapıp yola devam etmemişler ve amaçlarından sapmışlardı ya.
İşte o günümüzdeki artık dürüstlük bitti, adamını bulan işini yürütüyor, torpilin yoksa bir yere gelemezsin, artık başarı imkansız demekle aynı aslında.
Ve son vadi olan ben yani ego vadisine geldik.
Bu vaadi çok sinsi çünkü burada insan kendi hatasını bile haklı gösterebilir.
Mesela özür dilemen gerekirken ama o da şöyle yaptı diyerek konuyu kapatmamak.
Bir tartışmada doğruyu bulmak yerine kazanmayı istemek.
Bu genelde evliliklerde çok oluyor.
İşte çiftler bir tartışma yaşadıklarında haklı olmak uğruna sorunu değil de birbirlerini karşılarına alıyorlar ve hangimiz daha haklı savaşına giriyorlar.
İşte orada ego devreye giriyor.
Ya da işte eleştiri alınca hemen savunmaya geçmek, bir şeyi bilmediğini kabul edememek, başarılı birini gördüğünde ilham almak yerine aman zaten onun şansı var diyerek küçümsemek,
kendi hatan yüzünden bir şey kötü gitse bile zaten şartlar kötüydü gibi mazeretler sunarak sorumluluktan kaçmak.
İşte bunlar çoğumuzun yaşadığı şeyler.
Bu arada kendimden bir örnek vereyim.
Bu yaptığım podcast işi var ya sadece eşim ve ailem biliyor desem inanır mısınız?
Çünkü insanlar bir şeyi bildiklerinde onda yorum yapma hakkına sahip oluyorlar.
Yani kendilerini yorum yapma hakkı buluyorlar.
Tamam etrafımda birçok arkadaşım, dostum, tanıdığım işte beni destekleyeceklerdir mutlaka.
Ancak içlerinde tanıdığım bazı kişiler de mutlaka aman ne boş işlerle uğraşıyorsun diyeceklerdir belki.
O yüzden daha baştan herhangi bir enerji çekmek istemedim.
Ve kendime bir söz verdim.
İnşallah o sözümü tuttuğumda hepsine söyleyeceğim.
Ve arkadaşlar sona gelirken hepimiz bir kurtarıcı arıyoruz.
Hepimiz Simurgumuzu arıyoruz.
Ama Simurg içimizde.
Simurg biziz arkadaşlar.
Biz o zorlu yollardan geçmeyi göze alan, düştüğünde kalkmayı bilen, hatalarıyla ve yaralarıyla tam olan, zümrütü anka olan o 30 kuşun toplamıyız.
Belki şu an bir vadinin dibinde kanadın kırık hissediyorsun.
Belki de yol çok uzun diye fısıldayan o iç sese kanmak üzeresin.
Ama hatırla o 30 kuş simurgun kendisi olduklarını ancak vazgeçmedikleri zaman öğrendiler.
Ve biz de kendimizden vazgeçmeyelim arkadaşlar.
Simurgumuzu arayalım.
Ben simurgumu buldum diyemem henüz ama aramaya devam ediyorum.
Bulabilir miyiz bilmiyorum.
Ancak bulanların arayanlar olduğunu biliyoruz arkadaşlar.
Bu arada bu sözü çok severek dinlediğim Evrim Kur'an'dan duymuştum.
Kendisi beni hiç tanımayıp bilmese de bir manifest yapıyorum ve ona buradan kocaman selamlar, sevgiler gönderiyorum.
Ve arkadaşlar beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bana Zamansız Düşünceler Instagram hesabından ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
