
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Kader Pasif Bir Bekleyiş Midir?” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gözü. Daha önce akışa güvenmek bölümümde kader üzerine konuşacağımızdan, bununla alakalı bir bölüm çekeceğimden bahsetmiştim değil mi?
Ve evet sözümde duruyorum arkadaşlar.
Bugün kader pasif bir bekleyiş mi?
Bunu konuşacağız. Bazen hayatımızda bir şeyler istediğimiz gibi gitmediğinde hemen şöyle diyoruz.
Demek ki kaderimde yokmuş.
Ya da işte bir şey olduğunda bu benim kaderimmiş.
Öncelikle kader deyince ne düşünüyorsunuz arkadaşlar?
Size göre kader ne? Çoğu zaman kaderi sanki dışarıdan yazılmış bir senaryo gibi düşünüyoruz.
Bizim hiçbir etkimizin olmadığı, işte sadece yaşamak zorunda olduğumuz bir hikaye gibi.
Ya da sahne kurulmuş, her şey belli ve biz sadece bize verilen rolü oynuyoruz gibi.
Sanki bir köşede oturup bekleyeceğiz ve hayat başımıza gelecek.
Ama gerçekten sizce de böyle mi?
Eğer kader sadece beklemek olsaydı?
O zaman çabalamamızın ne anlamı olurdu?
O zaman neden hayaller kuruyoruz, neden kararlar veriyoruz ya da neden bazen riskler alıyoruz, seçimler yapıyoruz?
Belki de kader sandığımız şey sadece başımıza gelenler değildir.
Bizim verdiğimiz kararlarla, yaptığımız seçimlerle ve attığımız adımlarla şekillenen bir yolculuktur.
Çünkü hayatımıza dönüp baktığımızda şunu fark ediyoruz.
Bizi bulunduğumuz yere getiren şey sadece olanlar değil.
aynı zamanda bizim yaptıklarımız, bizim seçimlerimizdir.
Bir insanla evlenmeye karar vermek, bir yola çıkmak, işte bir insanla tanışmak, yeni bir iş kurmak.
Bütün bunlar küçük gibi görünüyor değil mi?
Ama aslında hayatın yönünü değiştiriyor.
Bir de arkadaşlar kader konusunu konuşurken çoğu insan iki uçtan birine gidiyor.
Bir taraf diyor ki aman zaten her şey baştan beri yazılmıştır.
Ben niye uğraşayım ki? Diğer taraf ise şöyle düşünüyor.
İnsan kendi kaderini tamamen kendisi belirler.
Ki ben de ikinci tarafta düşünenlerden yanayım arkadaşlar.
Belki de kader sadece bize verilen koşullardır.
Doğduğumuz ev, yaşadığımız coğrafya, doğduğumuz aile bunların hiçbirini seçemiyoruz değil mi?
Ama o koşulların içinde nasıl yaşayacağımıza karar vermek işte o bize ait dostlarım.
Mesela kimimiz aynı şartlarda büyür ama bambaşka hayatlar yaşarız.
Aynı şehirde doğan insanlar, aynı okula giden insanlar bile birbirinden çok farklı hayatlara sahip olabiliyor değil mi?
İşte çünkü kader sadece başlangıç noktasıdır.
Ama yol, işte o yol insanın attığı adımlarla oluşuyor.
Mesela bir insanın karşısına bir fırsat çıkar.
Biri onu görmezden gelirken diğeri cesaret edip o kapıyı açar.
İşte o anda kader dediğimiz şey değişmeye başlar.
Çünkü kader... Sadece başımıza gelenlerden ibaret değildi ki.
Bununla alakalı çok güzel bir hikayeye denk geldim arkadaşlar.
Şöyle. Bir zamanlar yaşlı bir çiftçi varmış.
Küçük bir köyde yaşıyor ve tek bir tane atı varmış.
Bir gün o at kaçmış.
Köylüler hemen çiftçinin yanına gelip şöyle demişler.
Ne kadar kötü bir kader.
Tek atım vardı o da kaçtı.
Çiftçi ise sadece sakin bir şekilde şöyle cevap vermiş.
Belki. Bir hafta sonra o kaçan at geri dönmüş.
Ama yalnız değilmiş.
Yanında üç tane daha vahşat getirmiş.
Köylüler bu sefer heyecanla çiftçinin yanına koşuyorlar ve diyorlar ki ne kadar büyük bir şans.
Kader sana tam dört at verdi.
Çiftçi yine aynı cevabı vermiş.
Belki. Ertesi gün çiftçinin oğlu vahşatlardan birini eğitmeye çalışırken düşüp bacağını kırıyor.
İşte köylüler tekrar geliyorlar.
Ne kötü bir kader.
Oğlun sakat kaldı.
Çiftçi yine sakin bir şekilde diyor ki belki.
Bir süre sonra köye askerler geliyor.
Savaşa götürmek için köydeki genç erkekleri topluyorlar.
Ama çiftçinin oğlunu almıyorlar.
Neden? Çünkü bacağı kırıktı.
Köylüler bu sefer şöyle diyorlar.
Ne büyük bir şans.
Oğlun savaşa gitmedi.
Ve çiftçi yine aynı o muazzam şeyi söylüyor.
Belki. Bu hikaye bana şunu düşündürdü.
Biz çoğu zaman yaşadığımız olaylara hemen bir isim veriyoruz.
Kötü kader ya da iyi kader diye.
Ama belki de hayat o kadar basit değildir.
Belki de bugün kötü gibi görünen bir şey yarın hayatımızın bambaşka bir yere götürebilir.
Ve bugün iyi sandığımız bir şey aslında yarın çok başka bir hikayenin başlangıcı da olabilir arkadaşlar.
Bu arada aklıma Şems Tebriz'e atfedilen şu söz geldi.
Çok hoşuma gidiyor bu.
Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye korkma.
Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
Buna kesinlikle katılıyorum ve yakın zamanda ben bununla alakalı bir şey yaşadım arkadaşlar.
Çok kısa bahsedeyim. Bundan birkaç ay önce çalıştığım iş yerinde bir takım tatsız şeyler yaşandı ve benim de isteğimle bir yer değişikliği oldu ve çalıştığım birimim değişti.
O günleri hatırlıyorum.
İçimde çok hoş bir hafiflik vardı evet ama bir tarafta da bir huzursuzluk vardı.
İnsan alıştığı düzen bozulunca ister istemez bir tedirgin olur ya hani.
İşte sonra yeni birimimde başladım.
Sonra çok kısa bir zaman geçtikten sonra fark ettim ki aslında o değişiklik benim için çok daha iyiymiş.
O gün bana kötü gibi görünen şey bugün baktığımda hayatımın çok daha iyi bir yere evrilmesine vesile olmuş.
Bu yaşadığım şey hayatın akışına, sürece güvenmeye çok güzel bir örnek gerçekten de.
Bu arada bununla alakalı kanalımda akışa güvenmek diye bir bölümüm var.
Dinlemediyseniz onu da mutlaka dinlemenizi öneririm.
Orada daha detaylı konuştuk bu konuyu.
Size şunu sormak istiyorum arkadaşlar.
Kader gerçekten değişmez bir yazgı mı?
Mesela düşünün. Bakın şimdi dinleyin hikayeyi.
Mardin'in küçük bir ilçesinde, elektriğin bile sınırlı olduğu Fusavur ilçesinde 8 çocuklu bir ailede doğan bir çocuk.
Büyük laboratuvarlar yok, dünyaca ünlü bilim insanları yok.
Ama o çocuk, işte o çocuk yıllar sonra DNA onarımı üzerine yaptığı çalışmalarla Nobel ödülü kazanıyor.
O çocuk kim? Evet, o çocuk Nobel ödüllü, ülkemizin gururu Aziz Sancar Hoca.
Ya da başka bir hikaye.
Nijerya Dalago sokaklarında çok fakir bir ailede büyüyen bir çocuk.
Küçük yaşta annesini kaybediyor, sokaklarda su satıyor.
Futbol oynayacak doğru düzgün ayakkabısı bile yok, çöpte krampon arıyor.
Ama yıllar sonra Avrupa'nın en büyüklüklerinde oynayan bir futbolcu oluyor.
O çocuk kim? O çocuk bugün Galatasaray'ın futbolcusu Victor Ossiman.
Şimdi size soruyorum. Eğer kader sadece doğduğumuz yer olsaydı bu iki insanın hayatı nasıl değişebilirdi arkadaşlar?
Biri Mardin'in küçük bir kasabasından çıkıp Nobel ödülü alıyor.
Biri Lago sokaklarından çıkıp dünyanın en büyük liglerinde oynayıp en büyük forvetlerinden biri oluyor.
Mesela hayatın içinden bir örnek daha vermek istiyorum.
İki arkadaş düşünün.
Aynı şehirde doğuyorlar, aynı okullara gidiyorlar, aynı ekonomik şartlarda büyüyorlar.
Yani başlangıç noktaları neredeyse biri bir aynı.
Biri diyor ki şartlar zor ama ben elimden geleni yapacağım.
Plan yapıyor, çalışıyor, düşüyor, tekrar kalkıyor.
Kolay olmuyor ama devam ediyor.
Diğeri ise şöyle düşünüyor.
Zaten bu ülkede bir şey değişmez.
Benim kaderim bu. Ve hiçbir şey yapmıyor.
Erteliyor, bahaneler buluyor, başlamıyor bile.
Yıllar sonra biri hayal ettiği yere ulaşıyor.
O diğeri olduğu yerde kalıyor.
Ve en acısı şu. Hiç çabalamayan kişi dönüp diyor ki bak gördün mü benim kaderim zaten buydu.
Sen zaten şanslısın.
Ama aslında o kader değildi ki.
Şimdi burada kaderden bahsedebilir miyiz dostlarım?
Böyle insanlara gerçekten benim tahammülüm kalmıyor yani.
Hani ne verdin ki ne bekliyorsun?
Demek ki neymiş arkadaşlar?
Kader sadece başlangıç olabilir ama...
İşte o sonu belirleyen çoğu zaman insanın kendi çabasıdır.
Çaba demişken mesela kutsal kitabımız olan Kur'an'da da kader çoğu zaman düşündüğümüz gibi pasif bir bekleyiş değildir ki.
Çünkü Kur'an'da şunu söyler.
İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.
Necm suresi 39.
ayette geçiyor bu. Ve yine Rad suresi 11.
ayette de şöyle geçiyor.
Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.
Yani Kur'an'a göre de kader insanın hiçbir şey yapmadan beklemesi değil, aksine çaba göstermesidir.
Açıp okuyabilirsiniz bu arada arkadaşlar bu söylediklerimi.
Aslında bu düşünce tasavvuf düşüncesinde de sıkça karşımıza çıkıyor.
Birçok mutasavvuf kaderi insanın hiçbir şey yapmadan beklemesi olarak değil de çabasıyla anlam kazanan bir yolculuk olarak görüyor.
Mesela Mevlana'nın şu sözü bunu çok güzel anlatıyor.
Ayağını sağlam bas da korkma.
Çünkü kader yürüyen insanın önüne yol çıkarır.
Ne kadar güzel söylemiş değil mi?
Yine halk arasında kaderle alakalı çok güzel bir söz söylenir, duymuşsunuzdur muhtemelen.
Kader gayrete aşıktır.
Yani kader bazen bekleyen insanın değil, harekete geçen insanın hayatında kendini gösterir.
Bu arada bu konuşmalar sana iyi geliyorsa, zamansız düşünceleri hangi platformdan dinliyorsan, Bölümlerden haberdar olmak için takip edebilirsin.
Sosyal medyada ise düşünmeye devam ediyoruz.
Bir de bu kader meselesi felsefenin ve psikolojinin de en eski sorularından biri arkadaşlar.
Mesela Sartre'a göre insan önce var olur sonra kendi özünü kendi kararlarıyla yaratır.
Yani kader diye hazır bir elbise yoktur.
Biz yaşadıkça o elbiseyi dikeriz der.
Ya da mesela kader meselesini sorgulayan diğer bir Romalı filozof Cicero Cicero'ya göre de eğer her şey tamamen kader tarafından belirlenmiş olsaydı insanın seçimlerinin hiçbir anlamı
kalmazdı diyor. Çünkü iyi ya da kötü davranışlardan söz edebilmemiz için insanın gerçekten seçme özgürlüğü olması gerekir diyor.
Bir de mesela psikolojide de denetim odağı diye bir ifade var.
Nedir bu denetim odağı derseniz dostlarım şimdi şöyle.
Bazı insanlar kaderi dışsal denetim odağı olarak görür bazıları da içsel denetim odağı diye.
Dışsal denetim odağı olarak görenler, işte başıma gelenler benden bağımsız, şans veya kaderle ilgili derler.
Bu bakış açısı bu arada işte insanı pasifleştirir, böyle üzerinden sorumluluk atmasına sebep olur.
İçsel denetim odağına sahip olanlar ise olayların sorumluluğunu alır.
Psikolojik olarak kaderi değişmez bir yazgı olarak kodlamak da aslında bir savunma mekanizmasıdır.
Başarısızlıklarımızı kaderin böyleymiş diyerek hafifletmeye çalışırız aslında.
Bir de mesela kendini gerçekleştiren kıyamet diye bir şey de var arkadaşlar.
Muhtemelen duymuşsunuzdur onu da.
O da şu oluyor. Mesela örneğin eğer sen benim kaderim hep yalnız kalmak ya da işte beni de hep böyleleri bulur dersen farkında olmadan insanlardan uzaklaşan davranışlar sergilersin
ve sonunda yalnız kalırsın.
Yani istemediğin insanlara çekilirsin.
Aslında kaderim dediğin şey kendi inançlarının yarattığı bir sonuç haline gelir.
Psikoloji der ki kader bilinçaltını yazdığı ama senin tesadüf dediğin bir senaryodur.
Bilinçaltı demişken dünyaca ünlü psikolog Jung'un da bu bilinçaltı ve kaderle alakalı çok çarpıcı bir sözü var şöyle.
Bilinç dışını fark etmezsen o hayatını yönlendirir ve sen buna kader dersin diye söyler.
Jung burada şunu söylemek istiyor aslında.
Jung'a göre insanın zihni yalnızca bilinçten oluşmaz.
davranışlarımızın büyük bir kısmı bilinç dışı dediğimiz alandan etkilenir.
Bilinç dışı neydi arkadaşlar?
Şimdi mesela çocukluk deneyimleri, korkular, bastırılmış duygular, kendimizle ilgili inançlarımız.
Bu şeyler de çoğu zaman biz fark etmeden seçimlerimizi etkiliyor aslında.
Jung'un buradaki kader vurgusu şu aslında.
Eğer insan kendi iç dünyasını tanımazsa aynı davranış kalıplarını tekrar tekrar yaşar diyor.
Mesela aynı tür insanlara çekilmek, aynı hataları yapmak, aynı tür sorunların hayatında tekrar etmesi.
İnsan bunu yaşadığında şöyle der.
Benim kaderim hep böyle.
Oysa ki Jung der ki bu kader olmayabilir.
Bu farkında olmadığın psikolojik kalıpların olabilir.
Şimdi iyice anlaşılması açısından örnek ver derseniz şöyle bir örnek vereyim.
Mesela çocuklukta değersizlik hissi yaşayan bir insan.
Farkında olmadan kendisini değersiz hissettirecek ilişkiler seçebilir.
Sonra da şöyle der.
Benim kaderim hep yanlış insanları bulmak zaten.
Oysa Jung'a göre burada kader değil, fark edilmemiş bir iç kalıp çalışıyordur diyor.
Yani dostlarım ister Kur'an'a bakalım, ister tasavvufa, ister felsefeye, işte ister psikolojiye.
Karşımıza çıkan ortak fikir şu.
İnsanın çabası hayatın yönünü değiştirebilir.
Ve arkadaşlar sona gelirken.
Belki kader sandığımız gibi köşede bekleyen bir yazgı değildir.
Yürürken oluşan bir yoldur.
Attığımız her adımda, verdiğimiz her kararda, cesaret ettiğimiz ya da vazgeçtiğimiz her anda biraz daha şekillenen bir yol.
Ve belki de hayatın bize getirdiği her şeyi seçemeyiz, evet.
Nerede doğacağımızı, hangi ailede büyüyeceğimizi, hangi olaylarla karşılaşacağımızı.
Ama şunu seçebiliriz.
Başımıza gelenlerle nasıl bir insan olacağımıza.
Belki kader başımıza gelen olayların kendisi değildir.
O olayların bizi kim haline getirdiğidir.
Ve belki de hayatın en büyük sorusu şudur.
Bize verilen hayatı sadece bekleyerek mi yaşayacağız yoksa yürüyerek mi?
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Zamansız Düşünceler'i sosyal medyadan takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
