
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “İnsan Neden Kendi Hayatınu Sabote Eder?” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Bugün konuşacağımız konu 7'den 70'e hepimizin zaman zaman kendine yaptığı en büyük kötülük.
Daha doğrusu kendimize verdiğimiz zararların en temel sebebi olan kendini sabot etmek üzerine konuşacağız.
Hiç hayatınızda şöyle bir şey fark ettiniz mi?
Bir şeyi gerçekten çok istediğimizi söyleriz.
Ama nedense o şeye yaklaşırken bir şekilde kendimize engel oluruz.
Mesela bir hedef koyarsın, spora başlayacaksındır ama ertelersin.
Bir proje yapacaksındır, sürekli yarına kalır.
Bir şeyleri değiştirmek istersin ama bir türlü o ilk adımı atamazsın.
Ya da tam her şey yoluna girmeye başlamışken bir şekilde kendini bozarsın.
Ve sonra insanın aklına şu soru gelir.
İnsan bazen neden kendi hayatını zorlaştırır?
Neden insan kendine en çok zararı veren kişi olur?
Bugün biraz bundan bahsetmek istiyorum arkadaşlar.
Hazırsak başlıyoruz.
Öncelikle sabote etmek ne demek?
Önce bir bu kavramı netleştirmek istiyorum.
Sabote etmek dediğimiz şey bir şeyi bilerek ya da bazen farkında olmadan bozmak demek.
Yani kurduğun bir düzeni, ilerleyen bir süreci kendi eline sekteye uğratmak demek.
Biz sabotajı genelde dışarıda arıyoruz.
Sanki biri gelip hayatımızı bozuyormuş gibi.
Ama ilginç olan şu, bazen insan kendi hayatına da bunu yapıyor.
Kendi başarısını geciktiriyor, kendi mutluluğunu erteliyor, kendi potansiyelini küçültüyor.
Üstelik çoğu zaman bunu bilinçli bir şekilde yapmıyor.
Yani insan kendine şöyle demez, bugün hayatımı sabote edeceğim.
Ama davranışlar, işte o davranışlar bazen tam olarak bunu yapıyor.
Peki arkadaşlar insan neden kendini sabote eder?
Önce buna bakalım. Aslında bunun birkaç nedeni var ve çoğu zaman bunların farkında bile olmayız.
Şöyle ki ilk neden başarısızlık korkusu.
Başarısızlık korkusu çok basit ama çok güçlü.
Bir şeyi gerçekten istediğinde başarmamak ihtimali insanı korkutabilir evet.
O yüzden bazı insanlar şöyle düşünür.
Denemezsem başarısız da olmam.
Bu yüzden de hiç başlamazlar.
Çünkü başlamamak başarısız olmaktan daha güvenli gelir.
Bir başka sebep de konfor alanı.
Konfor alanı insanın alıştığı hayat demektir.
Bu hayat çok iyi olmak zorunda değildir ama tanıdıktır.
Ve insan beyni tanıdığı şeyleri güvenli kabul eder.
Bu yüzden insanlar bazen mutlu olmadıkları bir yerde bile kalırlar.
Çünkü değişmek belirsizliğe girmek demektir.
Bir keresinde bir arkadaşım ona iyi gelmeyen ve bir türlü ayrılamadığı ilişkisi için şunu söylemişti.
Gerçekten çok etkilendim.
Tanıdığın cehennem tanımadığın cennetten daha iyi gelir insana diye.
Gerçekten de öyle biz değişimlerden korkuyoruz bence.
Diğer bir sebep ise kendilik algısı.
Yani insanın kendisi hakkında kurduğu o iç hikaye.
Şimdi bunu hepimizin mutlaka hayatının bir döneminde yaşadığı Kendi hayatımız üzerinden düşünebileceğimiz bir şey anlatmak istiyorum.
Mesela bir sınava hazırlanıyorsun.
Aslında çalışabilecek kapasiten var, vaktin var, kaynakların da var.
Ama içten içe kendinle ilgili şöyle bir inancın var.
Ben zaten sınavlarda başarılı olamam.
Heyecanlanırım. Ben zeki birisi değilim.
Benim zaten kafam basmaz gibi şeyler söylersin kendine.
Ve ne olur biliyor musun?
Kitabın başına oturursun ama tam verimli çalışamazsın.
Bir süre sonra sıkılırsın.
Ertelemek çünkü daha kolay geliyor.
Zaten en başta kendine bir kimlik de vermişti.
Neydi ben yapamam, işte yapamayan biriyim.
Ve insan kendisiyle ilgili kurduğu bu hikayeye uygun davranmaya başlıyor.
Yani aslında mesele ders değil, sınav değil.
Mesele şu, sen kendini kim zannediyorsun?
Çünkü kendini nasıl görüyorsan hayatını da ona göre şekillendiriyorsun.
Ve en tehlikelisi şu, insan...
çoğu zaman potansiyeline göre değil, kendine yakıştırdığı hayata göre yaşıyor.
Bu arada bu söylediğimi bilimsel olarak açıklayan psikolojinin önemli isimlerinden birisi var.
Albert Bandura adında bir beyefendi.
Kendisi sosyal öğrenme kuramını geliştiren bilim insanı.
Albert Bandura sosyal öğrenme kuramında şöyle diyor.
Bir insanın kendi kendine inanması başarının garantisi değildir evet.
Ama bir insanın kendisine inanmaması başarısızlığı garanti eder diye söyler.
Tekrar söylüyorum arkadaşlar.
Bir insanın kendi kendine inanması başarının garantisi değildir, evet.
Ama bir insanın kendisine inanmaması başarısızlığı garanti eder diyor.
Hemen sağ alt tarafa atıyorum imza kaşe mührümü.
Gelelim bir diğer sebebi.
O da mükemmelliyetçilik.
Çoğumuz mükemmelliyetçiliği iyi bir şey sanıyoruz.
Ben detaycıyım, en iyisini yaparım, işte en iyisini istiyorum diyoruz değil mi?
Ama bazen aslında bu bir kaçış.
Çünkü mükemmelliyetçilik çoğu zaman şunu söyler.
Ya kusursuz yap ya da hiç yapma.
Bu arada kusursuz bir şey var mı ki hayatta?
Bunu bir düşünelim bence.
Böyle deyince ne oluyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Hiç başlamıyoruz. Bir şey paylaşmıyoruz çünkü yeterince iyi değil.
Bir adım atmıyoruz çünkü henüz hazır hissetmiyoruz.
Erteliyoruz. Çünkü daha iyi bir zamanı bekliyoruz, o meşhur hiç gelmeyecek olan daha iyi zamanı.
Ama nedense o mükemmel zaman hiçbir zaman gelmiyor.
Ve insan fark etmeden kendi hayatını asgıya alıyor.
Bunu yaparken kendine zarar verdiğini bile fark etmiyorsun ki.
Aksine kendini disiplinli ve titiz sanıyorsun.
Ama bazen mesele daha iyi yapmak değil ki, sadece başlamaktır.
Çünkü kusurlu bir başlangıç...
hiç başlamamış bir mükemmellik algısından çok daha iyidir bence.
Diğer bir neden başarı korkusu.
Evet yanlış duymadınız, başarı korkusu.
İnsan başarmaktan korkar mı ya?
Diyorsunuz değil mi? Evet korkar.
Çünkü başarı insanın hayatını değiştirir.
Başarı daha fazla sorumluluk demektir, daha fazla görünür olmak demektir.
Hem kendinin hem de çevrenin senden daha fazla beklentisi olması demektir.
Ve bazen insan işten içe şöyle de düşünür.
Ya bunu gerçekten başarırsam?
İşte o zaman hayatım değişecek.
Ya yeni hayatıma alışamazsam?
İşte ya bana iyi gelmezse diye düşünceler durur kafamızda.
Bu arada dürüstçe bir itirafta bulunmak istiyorum dostlarım.
Geçen gün eşimle konuşurken kendimi şöyle bir şey söylerken yakaladım.
Ya bu yaptığım iş yani işte bu podcast gerçekten büyürse?
İşte bir noktada çok dinlenilirse?
Yani... Bana göre başarılı olursam ne olur?
Bunu söylerken bir an durdum.
Çünkü fark ettim ki ben de o an başarmış olma fikrinden korktum.
Ve bu çok garip bir duygu ama çok gerçek.
Çünkü başarı az önce söylediğim gibi aynı zamanda bir değişim.
Ve değişim çoğu insan için ürkütücüdür.
Ve bu bilimsel de bir şey arkadaşlar aslında.
Şöyle ki beynimizde ilkel ve çok eskiden beri var olan amigdala diye bir alan var.
Ne bu amigdala derseniz?
Bizim ilkel bir savunma mekanizmamız.
Bunun amacı bizi hayatta tutmak.
Yani sürekli etrafı tarıyor ve şunu soruyor.
Burada bir tehlike, bir risk var mı?
İşte beyin değişim olarak gördüğü şeyleri bu amigdaladan dolayı bir risk, bir tehdit olarak algılıyor ve sana sinyal gönderiyor.
Dikkat, burada tehlike var diyor.
Ama size ilginç bir şey söyleyeyim.
Bu amigdala denen arkadaş var ya, işte bu gerçek tehlikeyle zihinsel tehditleri zaman zaman çok ayırt edemiyor.
Nasıl yani? Örneğin sen bir sunum yapacaksın.
İşte yurt dışında yeni bir yer görmek istiyorsun, yeni bir adım atacaksın.
Amigdala bunu şöyle algılıyor.
Dikkat, risk var diyor.
Ve seni korumaya çalışıyor.
Nasıl mı? İşte seni geri çekiyor, erteliyorsun, vazgeçiyorsun.
Kaçıyorsun ve sen bunu şöyle yorumluyorsun.
Ben hazır değilim, ben yapamam.
Ama aslında olan şey şu.
Bu bir yetersizlik değil.
Bu beynimizin bizi koruma çabası.
Ama işte işin ironik tarafı şu.
Seni korumaya çalışan bu sistem bazen seni olduğun yerde tutuyor.
Yani tehlikeden değil aslında.
Seni hayatından uzaklaştırıyor.
O yüzden amigdalanın tehlike olarak gördüğü şeylerin ayrımını yapıyor olabilmek çok önemli.
Ve o amigdalaların oyununa gelmeyin arkadaşlar.
Bir de işin yine biyolojik bir tarafı var.
Beynimiz aslında kolay olanı seviyor.
Zor bir işe odaklanmak yerine hızlı ödül veren şeylere kayıyor.
Mesela işte ders çalışmak zor geliyor ya da işte spora gitmek zor geliyor.
Ama telefona girmek çok kolay değil mi?
Riyaz kaydırmak falan.
Çünkü sosyal medya bize anlık bir dopamin veriyor.
Küçük bir mutluluk hissi.
Yani ağzımıza bir parmak bal çalıyor.
Ama burada çok ilginç bir şey daha var.
Dopamin sadece yaptığımızda değil hatta daha da çok yapacağımızı hayal ettiğimizde bile salgılanan bir hormon.
Yani sen oturup yarın başlayacağım, şöyle güzel çalışacağım, böyle güzel bir planım, işte böyle bir hayalim var diye düşündüğünde beynin sana küçük bir ödül veriyor.
Ve bir noktadan sonra şu oluyor, beyin şunu öğreniyor.
Zorlanma ya, burası daha rahat.
Gerçekten yapmak yerine yapıyormuş gibi düşünmek bile...
yeterli gelmeye başlıyor.
Sonra ne oluyor? Yapmamız gereken şeyi erteliyoruz ama kendimizi kötü hissetmemek için de küçük kaçışlar yaratıyoruz.
Ve fark etmeden o anlık rahatlama uğruna uzun madeli hayatımızı sabote ediyoruz.
Şimdi size bu konuyla alakalı birkaç hikaye anlatmak istiyorum arkadaşlar.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa, zamansız düşünceleri hangi platformdan dinliyorsanız bölümlerden haberdar olmak için takip edebilirsiniz.
Sosyal medyada ise düşünmeye devam ediyoruz.
İlk hikayemiz şöyle.
Bazen Hindistan'da ya da Afrika ülkelerinde şu görüntüyü görmüşsünüzdür mutlaka.
Tonlarca ağırlığında dev bir fil ama küçücük bir kazığa bağlı durur.
Ve o fil kaçmaz garip bir şekilde.
Aslında bir adım atsa kazığı yerinden sökebilir yani o güce de sahip.
Ama yine de kaçmaz.
Peki neden? Çünkü o fil küçükken eğitilir.
Fil yavruyken ayağı çok sağlam bir kazığa bağlanır.
Küçük fil kaçmaya çalışır, tekrar tekrar dener ama başaramaz.
Günlerce dener, haftalarca dener, sonunda vazgeçer.
Ve zihninde artık şu inanç oluşur.
Ben kaçamam. Yıllar geçer o küçücük fil büyür.
Devasa bir hayvana dönüşür.
İstese artık o kazığı bir saniyede söküp atabilir değil mi?
Ama bunu yapmaz. Çünkü artık onu tutan şey...
O kazık değildir ki. Onu tutan şey zihnindeki inançtır.
O yapamayacağına olan inancı.
Ve bazen insanlar da yani bizler de tam olarak böyle yaşıyoruz.
Yani bizi tutan gerçek bir engel yoktur.
Ama geçmişte oluşmuş bir düşünce hala bizi yerimizde tutar.
Aslında bunun diğer bir adını biliyorsunuzdur.
Evet bunun adı öğrenilmiş çaresizlik.
Bu öğrenilmiş çaresizlikle alakalı 1960'lı yıllarda psikolog Martin Seligman çok ilginç bir deney yapıyor.
Seligman şunu merak ediyor.
İnsan neden bazen aslında çözümü olan bir durumdan bile çıkmaya çalışmaz?
Bunu anlamak için şöyle bir deneyi tasarlıyor.
Deneyde 3 farklı grup köpek var.
İlk grup köpekler bir düğmeye bastıklarında rahatsız edici elektrik uyarısını durdurabilirler.
Yani kontrol onların elindedir.
Bir şey yaparak durumu değiştirebilirler.
İkinci grup köpeklerde ise durum farklıdır.
Onlara da aynı elektrik yarısı verilir ama ne yaparlarsa yapsınlar uyarıyı durduramazlar.
Yani hiçbir kontrol yoktur onlarda.
Bir süre sonra deneyin ikinci aşamasına geçilir.
Bu sefer bütün köpekler aynı yere konuyor.
Orada çok basit bir çözüm vardır.
Köpekler küçük bir engelin üzerinden atlarlarsa elektrikten kurtulabilirler.
Birinci grup köpekler.
Hemen bunu öğreniyor. Engelin üzerinden atlıyorlar ve kurtuluyorlar.
Ama ikinci gruptaki köpekler çok ilginç bir şey yapıyorlar.
Aslında kurtulabilecekleri halde hiç hareket etmiyorlar.
Yere uzanıyorlar, elektriği bekliyorlar.
Kaçmayı denemiyorlar bile.
Çünkü zihinleri artık şunu öğrenmiş.
Ne yaparsam yapayım değişmeyecek.
İşte bu duruma psikolojide öğrenilmiş çaresizlik deniyor arkadaşlar.
Ya da mesela yungu hepimiz biliyoruz değil mi?
psikolojinin babalarındandır.
İşte Jung'un da gençliğinde yaşadığı çok ilginç bir dönem var.
O yıllarda Jung çok başarılı bir öğrencidir ama bir gün okulda aniden bayılır.
Sonra tekrar bayılır, tekrar bayılır.
Doktorlar bunun fiziksel bir hastalık olmadığını fark eder ama Jung okula gitmeye devam ettikçe bayılma nöbetleri de sürer.
Bir süre sonra Jung okula gitmemeye başlar.
Evde kalır, aylar geçer.
Bir gün Jung bir konuşmaya kulak misafiri olur.
Babası bir arkadaşıyla konuşurken şöyle der.
Carl yani Jung çok zeki bir çocuk ama böyle giderse hayatını mahvedecek.
Bu cümle Jung'u derinden sarsar ve Jung o anda bir şeyi fark eder.
Aslında bayılmaların sebebi hastalık değildir.
Zihni onu okula gitmekten korktuğu için bedenini durduruyordur.
Yani fark etmeden kendi hayatını sabote ediyordur.
O gün Jung kendisine bir söz verir.
Korkularının arkasına saklanmayacaktır.
Yıllar sonra Jung dünyanın en tanınmış, en önemli psikologlarından biri olur.
Ve o yüzden şu ünlü cümleyi söyler.
Daha önce benim de geçmiş bölümlerde sıkça kullandığım şu söz var ya.
Bilinç dışını fark etmezsen o hayatını yönetir ve sen buna kader dersin.
Bu arada kaderle alakalı da detaylı konuştuğumuz bir bölüm var kanalımda.
Kader pasif bir bekleyiş mi diye.
Onu da dinlemenizi tavsiye ederim dostlarım.
Orada daha detaylı konuştuk bu konuyu.
Ya da başka bir hikaye.
Bugün hepimizin bildiği bir isim.
Walt Disney. Disney dediğimiz şey dünyanın en büyük eğlence markalarından biri değil mi?
Ama onun hikayesi hiç de öyle başarılarla başlamıyor.
Gençliğinde bir gazetede çalışıyor ve bir süre sonra işten çıkarılıyor.
Sebep yeterince yaratıcı değil.
Pardon ama o ne yapıyor?
Devam ediyor. Kendi işini kuruyor, iflas ediyor, parasız kalıyor.
Neredeyse aç kalacak noktaya geliyor.
Ama yine de bırakmıyor, çizmeye devam ediyor.
Hayal kurmaya devam ediyor.
Ve bir gün küçük bir karakter çiziyor.
Bir fare, evet.
Adını Mickey Mouse koyuyor.
Ve o küçük karakter milyonlarca insanın hayatında dokunan bir dünyaya dönüşüyor.
Düşünsenize bugün hayal gücüyle dünyayı değiştiren bir insana Sen yeterince yaratıcı değilsin denilerek işten atılıyor ama o pes etmeden yani anlattığım gibi kendini potansiyelini
sabote etmeden bugün milyarlarca insanın tanıdığı Mickey Mouse'u çiziyor.
İşte Walt Disney oluyor.
Eğer Walt Disney şunu deseydi.
Demek ki ben bu iş için uygun değilim.
Ben yeterince yaratıcı değilim deseydi.
Belki de bugün hiçbirimiz onu tanımıyor olacaktık.
Bu arada şu an aklıma beni çok derinden etkileyen, bitirdiğinde hatta ağlayarak bitirdiğim yani bir kitap kahramanından bahsetmek istiyorum.
Okuyanlarınız varsa lütfen bana yazın.
Siz neler hissettiğinizi çok merak ediyorum.
Kahramanımız Jack London'ın Martin Eden'ı.
Çok kısa anlatmak istiyorum.
Martin aslında sıradan, hatta sıradan bile değil.
Yoksul bir genç. Ama içinde çok büyük bir şey var.
Kendini geliştirme arzusu.
Ama bu hiç kolay olmuyor.
Gecelerce çalışıyor, okuyor, yazıyor.
Kendini adım adım inşa ediyor.
Ama dış dünya ona sürekli olarak şunu söylüyor.
Sen kimsin ki? Hatta sevdiği kız olan Ruth bile onu öyle görüyor.
Ama o kendisiyle ilgili hikayeyi değiştirmeyi seçiyor ve kendini gerçekten dönüştürüyor.
İşte tam bu noktada Martin çoğumuzun düştüğü o tuzağa düşmüyor.
Herkes haklı, ben kimim ki?
deyip kendi potansiyelini sabote etmiyor.
Aksine o dışarıdaki gürültülü seslere kulaklarını tıkıyor ve içindeki o devasa açlığa odaklanıyor.
Düşünsenize her gün sadece birkaç saat uyuyan, cebindeki son kuruşuyla kitap alan, aynanın karşısına geçip yeni öğrendiği kelimeleri birer madalya gibi göğsüne takan bir adam.
Martin bize şunu kanıtlıyor.
Bir insan kendi hikayesine olan inancını dış dünyanın insafına bırakmadığında neler başarabilir?
O toplumun ona biçtiği fakir denizci kıyafetini yırtıp atıyor ve zihnini ensoylu fikirlerle giydiriyor.
Adım adım tırnaklarıyla kazıyarak o imkansız görülen dönüşümü gerçekleştiriyor.
O sevdiği kadın olan Rut'un, işte ailesinin, o pırıltılı salonlardaki sözde aydın diye geçinen insanların küçümseyen bakışlarına rağmen.
O kendini yeniden yaratıyor.
Çünkü Martin biliyordu ki eğer sen kendine inanmaktan vazgeçmezsen dünya eninde sonunda sana yer açmak zorunda kalır.
Onun hikayesi aslında bir insanın kendi hayatını sabot etmeyi bıraktığında, zihnindeki o prangaları kırdığında nasıl bir dev haline gelebileceğinin en somut ve bence en can alıcı
örneği. Bu arada kitabın sonunu sormayın arkadaşlar gerçekten ağlarım.
Okumadıysanız da mutlaka okuyun kesinlikle tavsiye ederim.
Ve arkadaşlar sona gelirken.
İnsan bazen hayatındaki engelleri dışarıda arıyor.
Ama bazen durup kendimize bakmak gerekiyor.
Çünkü bazen en büyük engel kendi zihnimizin içinde olabilir.
Ama bunun iyi bir tarafı da var.
Eğer o engeli yaratan şey kendi düşüncelerimizse onu değiştirebilecek olan da yine bizleriz.
Eğer insan kendini sabote ettiğini fark ederse o anda bir şeyler değişmeye başlar.
Çünkü farkındalık çok güçlüdür.
Bir şeyi fark ettiğin anda artık o şey seni eskisi kadar kolay yönetemez.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormak iyi bir başlangıç olabilir.
Hayatımda gerçekten ilerlememi engelleyen şey ne?
Ve belki de hayatın en büyük sorusu şudur arkadaşlar.
Bize verilen hayatı sadece bekleyerek mi yaşayacağız yoksa yürüyerek mi?
Bana Zamansız Düşünceler Instagram hesabımdan yazabilirsiniz arkadaşlar.
Bu arada Apple Podcast'te yorum yapma özelliği var.
Oradan yorumlarınızı da okuyorum, yorumlarınızı bekliyorum.
Sizlerle orada dertleşmek, aynı şeyleri yaşıyor olduğumuzu bilmek bana gerçekten iyi geliyor.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Zamansız Düşünceler'i sosyal medyadan takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
