
Her Şey Seninle İlgili Değil (Kişisel Algılamamak)
1 Eylül 2026 · 17 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Her Şey Seninle İlgili Değil (Kişisel Algılamamak)” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Bugün başarabildiğimiz takdirde hayat kalitemizi bayağı bir arttıracak bir beceri üzerine konuşacağız.
Ne o derseniz kişisel algılamamak.
Hayattaki hiçbir şeyi kişisel algılamamak.
Şimdi başlamadan önce bir örnek vereyim.
Düşünsenize bir sabah uyanıyorsunuz işe ya da okula gidiyorsunuz.
Bir arkadaşınıza neşeyle günaydın diyorsunuz.
O ise suratı beş kırış bir şekilde böyle aval aval bakıyor sonra sadece kafasını sallıyor.
Anında zihnimiz çalışmaya başlıyor değil mi?
Acaba dün söylediğim bir şeye mi alındı?
Bilmeden bir hata mı yaptım?
Benden hoşlanmıyor mu?
Gibi şeyler düşünüp duruyoruz.
Veya bir gruba bir mesaj atıyorsunuz.
Kimseden tık yok.
Ya da trafikte biri size korneye basıp el kol hareketi yapıyor.
Ve biz bütün bu senaryolarda aynı şeyi yapıyoruz.
Olayı alıp... tam kalbimizin ortasına kendi benliğimize yerleştiriyoruz.
Yani olayı kişiselleştiriyoruz.
Aslında o insanın soğukluğu, o gruptaki sessizlik ya da trafikteki o kaba adam bunların %90'ının bizimle en ufak bir ilgisi yok.
Bugün bu konuyu ya boşver takma kafana, kolaycılığına kaçmadan arkasındaki bilimle, psikolojiyle konuşacağız.
Beynimiz bize neden bu oyunu oynuyor ve biz Bu yükten nasıl kurtuluruz?
Bunları konuşacağız. Bu arada beni herhangi bir platformdan dinleyip hala takip etmeyenler var, onu fark ettim.
Takip et butonuna tıklayıp bir de yanındaki zile basarsanız beni çok mutlu edersiniz.
Şimdi önce şu soruyu sorayım.
Biz neden her şeyi üzerimize alınmaya bu kadar meyilliyiz?
Mazoşist miyiz biz ya? Aslında hayır.
Sadece insanız ve beynimiz biraz fazla ben merkezli çalışıyor.
Psikolojide buna çok tatlı bir isim veriyorlar.
Diyorlar ki Spotlight Effect yani projektör etkisi.
Şimdi bununla alakalı Kernel Üniversitesi'nde Thomas Gilovich adında bir araştırmacı çok eğlenceli bir deney yapıyor.
Öğrencilere üzerinde oldukça rüküş, komik bir figür olan tişörtler giydirip onları kalabalık bir odaya sokuyorlar.
Sonra tişörtü giyen kişilerden birine soruyorlar diyorlar ki Sence odadakilerin yüzde kaçı üzerindeki bu garip tişört kütü fark etti?
O kişi işte böyle ezile büzüle böyle utana sıkıla diyor ki kesin en az yüzde ellisi gördü of ya rezil oldum gibi şeyler diyor.
Sonra gidip odadaki insanlara soruyorlar bu deneyi yapanlar.
Diyorlar ki az önceki çocuğun giydiği tişörtü fark ettiniz mi?
Bakın gerçekte oran ne kadar çıkıyor biliyor musunuz?
Sadece yüzde yirmi.
Yani biz kendi hayat sahnemizde Üzerimizde dev bir projektörle geziyoruz sanıyoruz, herkes bize bakıyor, herkes bizim adımlarımızı inceliyor gibi.
Ama gerçek şu ki dostlarım, herkes kendi sahnesinde.
Aslında herkes kendi tişörtüyle meşgul.
Kimsenin bizi düşündüğümüz kadar merkeze koyacak vakti yok.
Aslında müthiş özgürleştirici bir haberde değil mi?
Peki bir insan bize kötü davrandığında neden bunu doğrudan şahsımıza yapılmış bir saldırı gibi kabul ediyoruz?
Psikolojinin dev ismi Freud'un 1950'lerin başında ortaya attığı, günümüzde de hala geçerliliğini koruyan harika bir kavrama bakmamız lazım.
Şu yansıtma.
Freud der ki, insan zihni kendi içinde kabullenemediği çirkin, zayıf veya rahatsız edici duygularla yaşayamaz.
Örneğin, bir insan içten içe kendisini yetersiz, kıskanç veya öfkeli hissediyordur ama bunu Kendini itiraf etmekte o kadar zorlanıyordur ki ve kendini itiraf etmek
o kadar can yakıcıdır ki zihin anında bir savunma mekanizması devreye sokar diyor.
O duyguyu alır, bir güzel paketler ve bir sinema projektörü gibi karşısındaki insana yansıtır.
Yani biri sürekli sizi kibirli olmakla suçluyorsa aslında kendi içindeki bastırılmış kibirle savaşıyor olabilir.
Sana nedensizce bencil diyorsa kendi bencilliğinin suçluluğunu sana yükleyerek rahatlamaya çalışıyor olabilir diyor.
İşte Freud'un 100 yıl önce psikoterapi odasında gözlemlediği bu şey bir teori gibi gelebilir bize.
Peki modern bilim, fMRI cihazları ve laboratuvarlar bu konuda ne diyor derseniz nörobilim ve psikoloji araştırmaları Freud'un bu tespitlerini modern teknolojiyle kanıtlıyorlar.
Şöyle ki bununla alakalı birkaç deney yapıyorlar.
Şimdi ilk deneyimiz. Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması.
Şimdi bu deneyi 1938 yılında başlatıyorlar.
Biri Harvardlı öğrencilerden, diğeri ise Boston'un en fakir mahallelerindeki gençlerden oluşan iki farklı grubu tam 80 yıldan, bakın 80 yıldan fazla takip
ediyorlar. Bu araştırma aynı zamanda dünyanın en uzun süren araştırması diye de geçiyor, araştırabilirsiniz.
Yıllar boyunca bu insanlara düzenli kan tahlilleri yapıyorlar, beyin taramalarını alıyorlar.
Eşleriyle, çocuklarıyla olan kavgalarını, sohbetlerini kameraya çekiyorlar ve yıllar süren bu takibin sonunda neyi fark ediyorlar biliyor musunuz?
Bir insanın partnerine ya da arkadaşına verdiği o ansızın gelen sert tepkinin o anki olayla değil, kameraya kaydolmuş 20 yıl önceki çocukluk veya ilişki
kalıplarıyla %100 örtüştüğünü görüyorlar.
Yani o an karşındaki insan sana bağırmıyor.
Aslında zihnindeki 20 yıllık kaset çalıyor.
Diğer deneyimiz Harvard Business School'un gizli takip çalışması.
Şimdi bu deneyde büyük şirketlerdeki yöneticilerin ve çalışanların gün içindeki iletişimlerini, postalarını ve beden dillerini anlık veri takip cihazlarıyla kayıt altına almışlar.
Sonra bu verileri yöneticilerin o günkü finansal hedefleri, üst yönetimden yedikleri fırçalar, Veya kişisel krizleriyle eşleştirmişler.
Sonuç şok edici. Şöyle ki bir yöneticinin çalışanına attığı o soğuk, sert e-postaların çoğunluğu çalışanın yaptığı işle değil, yöneticinin az
önce kendi patronundan aldığı olumsuz haberle veya yaşadığı baskıyla ilgili çıkıyor.
Son deneyimiz Neurobilim ve Harvard Fakültesi uzmanlarının yaptığı bir deney.
Şimdi bu deneyde İnsanları fMRI adı verilen beyin görüntüleme cihazlarına sokuyorlar.
Deneklerin bir kısmına karmaşık matematik problemleri çözdürüyorlar.
İşte onları uykusuz bırakarak zihinsel olarak aşırı yük yüklüyorlar.
Diğer grup ise tamamen dinlenmiş, uykusunu almış, zihinsel ve fiziksel olarak gayet zinde bir durumda.
Sonra iki gruba da yüzlerinde duygusal ifadeler olan insan fotoğrafları gösteriyorlar.
Hani böyle deneyler oluyor ya.
İnternette işte bu fotoğrafta ne görüyorsunuz?
Bildiniz mi işte kedimi görüyorsunuz yoksa gülen bir insan mı?
Onun gibi bir fotoğraf gösteriyorlar.
Beyni yorgun ve stres altında olan o ilk grupta ne oluyor biliyor musunuz?
Beynin karar verme, planlama, dürtü kontrolü, duygu yönetimi gibi en üst düzey zihinsel işlevlerden sorumlu prefrontal korteks denilen alanda ışıklar
tamamen sönüyor ve beyinde sadece tehdit ve savunma bölgesi denen yer bildiniz evet yani amigdala devreye giriyor.
Daha önce bu amigdalayı anlatmıştım dinleyenler hemen hatırlayacaktır.
Yani zihinsel olarak yorulan beyin olayları daha sağduyulu, daha mantık çerçevesinde değerlendirmekte zorlanıyor.
Empati kurma, karşı tarafın niyetini doğru okuma, söylediklerini doğru anlama ve duyguları düzenleme becerisi zayıflıyor.
Bunun yerine Beyin daha hızlı, daha savunmacı, daha tepkisel çalışmaya başlıyor.
İkinci grupta ise tam tersi oluyor.
Hani şu vardı ya uykusunu almış zihinsel olarak dinç olan bu grupta prefrontal korteks adeta ışıl ışıl parıldıyor.
Amigdala ile prefrontal korteks arasında güçlü ve sağlıklı bir iletişim kuruluyor.
Bu insanlar karşılarındaki yüz ifadelerini değerlendirirken Olaya hemen tepki vermek yerine durumu analiz ediyor, empati kurabiliyor ve karşı tarafın hissini doğru okuyarak mantıklı kararlar
verebiliyorlar. Şimdi bunların günlük hayattaki karşılığı nasıl oluyor?
Derseniz şöyle ki işten çok yorulmuş bir şekilde eve geldiğinizi düşünün.
Eşiniz size sadece ya bugün biraz galiba geç kaldın diyor.
Dinlenmiş bir zihin bunu büyük ihtimalle normal sıradan basit bir gözlem olarak algılıyor.
Ama zihinsel olarak tükenmiş bir beyin aynı cümleyi beni suçluyor, beni eleştiriyor, yine beni yetersiz buluyor, iğneliyor şeklinde yorumlayıp söylenen sözü resmen kişiselleştiriyor.
Çünkü o anda beynimiz artık gerçeği olduğu gibi görmek yerine olası tehditleri daha hızlı fark etmeye çalışan bir moda geçmiş oluyor.
Yani amigdala sahnede.
Ertesi sabah aynı olayı düşündüğünüzde ise kendi kendimize ben buna neden bu kadar takılmışım ki dediğimiz çok oluyor değil mi?
Çünkü beynimiz dinlenmiştir, prefrontal korteks yeniden daha etkin çalışmaya başlamıştır, olayı daha geniş bir perspektiften değerlendirebilir, karşı tarafın niyetini daha doğru okuyabilir ve duygularımızı
daha kolay düzenleyebiliriz.
O yüzden hayatımızla ilgili önemli kararlar alırken veya bir kriz anında tepki vermeden önce kendimize şu soruyu sormakta fayda var.
Şu an kararı veren gerçekten mantığı mı?
Yoksa yorgunluktan kontrolü ele geçiren amigdalan mı?
Yani dostlar, nörobilim bize çok açık bir şey söylüyor.
Diyor ki, yorgun bir beyinle iletişim kurmaya çalışmak, kapsama alanı dışında olan bir telefonla arama yapmaya benzer diyor.
Peki bu döngüyü nasıl kıracağız?
O tetiklenme anı geldiğinde ne yapacağız?
Derler ki, öncelikle hikayeyi gerçekten ayıracağız.
Yani, Bir olay gerçekleştiğinde zihnimiz ışık hızında iki şeyi birbirine karıştırır.
Gerçeği ve bizim uydurduğumuz hikayeyi.
Gerçek olan şu, arkadaşın mesajına sadece tamam yazdı bu kadar.
Peki senin uydurduğun hikaye ne?
Ya bana kızdı galiba, beni önemsemiyor, kesin bir hata yaptım.
İşte burası tetiklendiğimiz an.
Burada biraz duracağız ve kendimize şunu soracağız.
Şu an elimdeki somut gerçek ne ve ben üzerine ne senaryo yazıyorum?
Gerçekle hikayeyi ayırdığımız an o senaryonun balon gibi söndüğünü göreceğiz diyorlar.
Şimdi olayı biraz somutlaştırmak ve daha anlaşılır kılmak için bir metafor kullanalım.
Mesela çanta metaforunu kullanalım.
Biri sana nedensizce kaba mı davrandı ya da sesini mi yükseltti?
Zihnimizde anında o insanın sırtında devasa işte dikişleri patlamak üzere olan bir çanta canlandıracağız.
O çantanın içinde de Uykusuzluk, ödenmemiş faturalar, geçmiş travmalar ve o gün patronundan yediği fırçalar olduğunu düşünelim.
O an sana patlaması o çantadan dışarı bir şeylerin dökülmesinden ibaret.
Kendimize şunu söyleyeceğiz.
O çanta da onun, yük de onun.
Bunları onun yerine ben taşıyamam ve o yük dolu çantayı sahibine bırakıyorum.
Bir de genelde birisi bize soğuk veya sert davrandığında ilk tepkimi savunmaya geçmek oluyor değil mi?
Bana bunu nasıl yapar gibi biraz egoist, biraz ben merkezci bir yerden tepki veriyoruz.
Bu cümleyi kurduğumuz anda olayın merkezine kendimizi koyuyoruz.
Ama onun yerine zihnimizi merak moduna geçirirsek oyunun kuralı değişiyormuş.
Kendimize şu soruyu soracağız.
Acaba şu an nasıl bir içsel kriz yaşıyor olabilir ki bana böyle bir tepki verdi?
Bunu sorduğumuz an olayın bizim şahsımızla ilgili olmadığını anlarız.
Savunma duvarlarımız iner.
yerini şefkat ve sağlıklı bir mesafeye bırakır derler.
Biz de genellikle dış dünyayı bir ayna gibi kullanırız.
Yani mesela karşı taraf bize gülüyorsa, aa benden hoşlandı galiba ya da işte ben değerliyim diyoruz.
Kaşını çatıyorsa, ya beni sevmedi galiba ya da işte ben bir hata mı yaptım acaba diyoruz.
Yani kendi değerimizi karşı tarafın davranışına göre belirliyoruz.
Ama unutuyoruz, ayna sadece karşısında duranı değil, kendi camının temizliğini de yansıtır.
Hani Mevlana'nın bir sözü var ya, güzel bakan güzel görür, güzel düşünen hayatından lezzet alır diye.
İşte bu yüzden bir insanın bize baktığında ne gördüğü bizim kim olduğumuzdan çok aslında onun hayata nereden ve nasıl baktığıyla ilgili olabilir.
İçinde öfke, karmaşa ve huzursuzluk taşıyan bir ayna bize baktığında sadece kendi içindeki o kargaşayı yansıtır.
Kirli bir aynada gördüğümüz leke bizim yüzümüzde değil, aynanın kendisindedir.
O yüzden başkasının bulanık bakışıyla kendi değerimizi ölçmeyi bırakmalıyız bence.
Ama aslında burada durup kendimize şu dürüst soruyu da sormamız lazım bence.
Ben neden başkasının aynasına bu kadar muhtacım?
Dikkat ederseniz başkasının bakışıyla kendimizi ölçme alışkanlığının altında çoğu zaman düşük öz saygı, öz şefkat eksikliği, onaylanma ihtiyacı, reddedilme veya eleştirilme
korkusu yatıyor olabilir.
Çünkü eğer biz kendimize karşı içten içe zaten ya ben yeterince iyi değilim inancını taşıyorsak bir başkasının eleştirisi bize aslında yeni bir şey söylemez.
Zaten sadece hani içimizde var olan o sesi daha da yükseltir.
Bir insanın bize yapıştırdığı etiket bizim kimliğimiz olmaz.
Birinin bizi yanlış anlaması gerçekten yanlış olduğumuz anlamına gelmez.
Birinin bizi sevmemesi de bizim sevilmeye layık olmadığımız anlamına gelmez.
Eğer kendimizi tanımlama hakkını insanların yorumlarına, insafına bırakırsak o gün bizi öven biriyle kendimizi çok değerli hisseder, ertesi gün eleştiren
biriyle bir anda değersiz hissederiz.
Böyle bir hayatın direksiyonu da bizim elimizde değil, sürekli başkalarının elindedir.
Aslında öz saygı tam da burada başlıyor arkadaşlar.
İnsanların fikirlerini dinleriz, evet gerekiyorsa eleştirilerinden ders çıkarırız ama kim olduğumuzu onlardan öğrenmeyiz.
Çünkü karakterimiz başkalarının bize yapıştırdığı etiketlerle değil, değerlerimiz, seçimlerimiz ve her gün tekrar tekrar yaptığımız davranışlarla şekillenir.
iç huzurumuzu başkalarının insafına bıraktığımız sürece gerçekten özgür olamayacağımızı düşünüyorum.
Ama bu arada mutlaka ayrımını yapmamız gereken bir şey var.
O da şu, kişisel algılamamak ile kurban rolüne girip her şeyi sineye çekmek arasındaki fark.
Çünkü kişisel algılamamak, ya ne yaparlarsa yapsınlar sesimi çıkarmayayım nasıl olsa onların sorunu benlik bir durum yok deyip pasifleşmek ya da sınır ihlallerine göz yummak değil.
Tam aksine bir durumun bizim şahsımızla veya değerlerimizle ilgili olmadığını fark ettiğimizde tepkimizi öfkeyle değil netlikle koyabilme özgürlüğüdür.
Sineğe çeken insan karşısındakinin sözünü veya davranışını kendi değerine bir tehdit olarak görür ve korkuyla kabullenir.
Karakterine ve öz saygısına sahip çıkan insan ise şunu der.
Der ki senin bu yaptığın ya da söylediğin şey Senin iç dünyanla ilgili benim değerimi eksiltmez ama benim alanıma bu şekilde giremezsin.
Yani yaşananları sineye çekmez.
Sadece o olayların ruhunu kirletmesine, gününü zehirlemesine ve öz saygısını yıpratmasına izin vermez.
Eylemini bir patlamayla değil de kendisine olan saygısından dolayı bilgelikle seçer.
Ve arkadaşlar sona gelirken.
Don Miguel Ruiz'in Dört Anlaşma kitabında tam da bu konu üzerine söylediği, bence bütün bu anlattıklarımızın biraz da özeti niteliğinde çok güçlü bir cümleyle bölümü kapatıyorum.
Kişisel algılamadığınızda cehennemin ortasında bile olsanız derin bir iç huzuru yaşarsınız.
Ne güzel söylemiş değil mi?
Size bölümün başında da söylemiştim.
Başarabildiğimiz takdirde...
Hayat kalitemizi bayağı bir arttıracak bir beceri bu bence.
Kişisel algılamamak.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Zamansız Düşünceler Instagram hesabında.
Bölüm postunun altına yorum olarak bırakabilirsiniz.
Yine dediğim gibi Apple Podcast'ta yorum yapma özelliği var.
Oradan fikirlerinizi yazabilirsiniz.
Bu arada beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi yanındaki zil butonuna basmayı unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
