
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Hayata Geç Kalmışlık Hissi” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Bugün sizlere çok tanıdık bir histen bahsedeceğim.
Hayata geç kalmışlık hissinden.
Geçenlerle bir arkadaşımla konuşuyorduk.
Kendisi 26 yaşında ve şu an KPSS'ye hazırlanıyor.
Sohbet ederken şöyle bir cümle kurdu.
Dedi ki, 26 yaşındayım ama hala mesleğimi tam oturtmuş değilim.
Sanki hayata geç kalmışım gibi hissediyorum.
Benim yaşıtlarım belki şu an çocuk büyütürken ben burada sınavla uğraşıyorum gibi bir cümle kurdu.
Aslında düşündüğümde bu cümleyi sadece ondan değil, çevremdeki birçok insandan da duyduğumu fark ettim.
Kimisi 30 yaşına geldim, hala evlenmedim diyor.
Kimisi arkadaşlarım kariyer yaptı, ben hala yolumu bulmaya çalışıyorum diyor.
Kimisi yüksek lisansını bitirmeye çalışıyor, kimisi iş arıyor, kimisi ise...
Boşanmış ve hayata yeniden başlamak istiyor ama bir şeyleri kaçırdığını düşünüyor.
Aslında bu hissettiğimiz şey zihnimizin hepimize oynadığı bir oyun bence.
Aklımız genelde seçmediğimiz hayatta kalır.
Çünkü seçtiğimiz hayatın zorluklarıyla boğuşurken seçmediğimiz hayatı kafamızda hep romantize ederiz.
Gerçekten de öyle değil mi?
Başka bir yolu seçseydik her şey sanki kusursuz olacakmış gibi geliyor.
Oysa o yolunda kendine göre zorlukları, yükleri olacaktı.
Biz sadece yaşamadığımız ihtimallerin faturasını ödemediğimiz için onları zihnimizde kusursuzlaştırıyoruz gibi değil mi?
Bir de sanki görünmez bir takvim var ve o takvime yetişemiyorsak kendimizi başarısız ilan ediyoruz.
Peki acaba gerçekten geç mi kaldık yoksa sadece bize öğretilen o hayali zaman çizelgesine uymadığımız için mi böyle hissediyoruz?
Çünkü daha çocukluğumuzdan itibaren bize görünmez bir yol haritası çiziliyor.
Diyorlar ki şu yaşta okulu bitir, şu yaşta işe gir, şu yaşta evlen, şu yaşta çocuk sahibi ol.
Hayat sanki herkes için aynı sırayla ilerlemesi gereken bir kontrol listesiymiş gibi anlatılıyor.
Hani bir checklist olur ya yapılacaklar listesi gibi.
Yapılanlara tik tik atarız.
İşte onun gibi zannediyoruz bir şeyleri.
Oysa gerçek hayata baktığımızda öyle mi?
Kimisi 25 yaşında mesleğini buluyor, kimisi 35 yaşında.
Kimisi genç yaşta evleniyor, kimisi hayatının insanıyla çok daha sonra karşılaşıyor.
Kimisi tek bir meslekle ömrünü geçirirken, kimisi 40 yaşında bambaşka bir kariyerin kapısını aralıyor.
İşte her insanın olgunlaşma, kendini keşfetme, ne istediğini ve ne istemediğini anlama ve başarma zamanı tamamen kendine özgü bir süreç.
Peki hiç düşündünüz mü bu baskı nereden geliyor acaba?
Neden sürekli arkamızdan biri kovalıyormuş gibi nefes nefese yaşıyoruz?
Aslında en büyük hatayı başkalarının saatiyle kendi saatimizi ayarlamaya çalıştığımızda yapıyoruz.
Psikolojide buna sosyal karşılaştırma deniyor.
Büyürken çevremizden aldığımız sinyallerle zihnimizde bir ideal benlik ve ideal bir takvim oluşturuyoruz.
Sonra da gidip sosyal medyayı açıyoruz.
Orada ne var? Orada 24 yaşında kendi işinin patronu olmuş kişilerin başarı videoları.
28 yaşında ev sahibi olanlar, 30'una gelmeden hayatını çözmüş yani mış gibi görünenler.
Ama orada görmediğimiz çok büyük bir gerçek var.
Biz insanların sadece vitrinlerini görüyoruz, mutfaklarını değil.
Bu durum aslında psikolojide Stanford Üniversitesi'nde ortaya atılan ördek sendromu benzetmesine çok uyuyor bence.
Şöyle ki... Bu sendrom adını bir ördeğin suda süzülürken dışarıdan son derece sakin görünmesine rağmen suyun altında durmadan çırpınan ayaklarından alıyor.
İşte biz de sosyal medyada o parlak vitrinlerin arkasında kimin ne tür belirsizliklerle boğuştuğunu, geceleri kafasını yastığa koyduğunda nasıl şüphelerle uyuduğunu bilmiyoruz.
Aynı şey çevremizdeki insanlar için de geçerli.
Dışarıdan bakınca her şey yolundaymış gibi görünür.
Başarılıdır, mutludur, özgüvenlidir ama perde arkasında kaygılarıyla mücadele ediyor, başarısız olmaktan korkuyor, kendini yetersiz hissediyor ya da hayatını toparlamaya
çalışıyor olabilir. Ama bu hayatlar bize sadece ördeğin suyun üzerindeki kısmını gösteriyor.
Sonra biz ne yapıyoruz?
Biz de o kusursuz görünen görüntüyü kendi hayatımızın en zor anlarıyla kıyaslıyoruz.
Belki de bu yüzden kendimizi geç kalmış hissediyoruz.
Oysa aslında geç kaldığımız için değil, başkalarının vitriniyle kendi hayatımızı karşılaştırdığımız için böyle düşünüyoruz bence.
22 yaşında harika bir şirkette işe girip 27 yaşında tükenmişlik sendromuyla istifa eden insan da var.
20'li yaşlarında ne yapacağını hiç bilmeyip 35 yaşında tesadüfen keşfettiği bir yetenekle hayatını baştan yazan da.
Çok genç yaşta evlenip birkaç yıl sonra ya ben aslında hiç kendimi tanımıyormuşum diyen de var.
40 yaşında ilk defa doğru insanla karşılaşıp huzuru bulandı.
İşte bu yüzden kulvarlarımızı kıyaslamak kadar büyük bir haksızlık yok bence kendimize.
Biri maraton koşuyor, biri yokuş tırmanıyor, diğeri ise sadece yürüyüş yapıyor.
Herkesin zemini farklı iken aynı sürede aynı mesafeyi kat etmeyi beklemek sizce de haksızlık gibi değil mi?
Mesela şöyle düşünün, bir havaalanındasınız, aynı pistte onlarca uçak var.
Biri saat 8'de kalkıyor, biri 8.20'de, biri de 9.15'de diyelim.
Hiçbiri diğerine bakıp ben geç kaldım demiyor.
Çünkü her birinin rotası, yolcu kapasitesi, hazırlığı ya da işte kalkış izni farklı.
İnsan hayatı da tam olarak böyle işte.
Aynı dünyada, aynı pistte olsak bile...
Hiçbirimiz aynı yolculuğa çıkmıyoruz ki bence.
Bu arada hayat başarısının ve doyuma ulaşmanın yaş kısıtlaması olmadığını defalarca kanıtlayan bir çalışma var.
Bu bölümü hazırlarken karşıma çıkan dev bir araştırmaya denk geldim.
MIT yani dünyanın en dahi bilim insanlarını yetiştiren o meşhur Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve yine dünyaca ünlü Northwestern Üniversitesi
ortak bir çalışma yapmışlar ve binlerce girişimci ve başarılı insanı incelemişler.
Sonuç ne çıkmış biliyor musunuz?
En hızlı büyüyen, en başarılı şirketlerini kuran insanların ortalama yaşı 20'lerin başı değil 45 çıkmış.
Bakın 45. Yani o hepimize öğretilen her şeyi 20'lerimizde halletmeliyiz baskısını Bilimsel veriler bile tamamen yalanlıyor.
Şöyle bir etrafımıza ve geçmişe bakalım.
Hepimizin bildiği o büyük isimler kendi yollarını ne zaman çizmiş?
Türkiye'nin en sevilen, en çok izlenen oyuncularından Şener Şen mesela.
İlk başrolünü oynadığı efsanevi namus filme çekildiğinde 43 yaşındaymış.
O yaşa kadar yıllarca tiyatroda figüranlık, sınıf öğretmenliği, dolmuş şoförlüğü yapmış ve sabırla kendi zamanını beklemiş.
Bugün edebiyat dünyasının en dev isimlerinden Cemal Süreyya.
İlk şiir kitabı Üvercinka'yı yayınladığında 27 yaşındaymış ama Maliye bakanlığında müfettişmiş o zamanlar.
Yıllarca mesleğiyle tutkusu arasında gidip gelmiş ve kendi sesini bulması uzun bir zaman almış.
Yine çocukluğumuzun ve ekranların efsane ismi Adile Naşit.
Yeşilçam'da hepimizin hafızasına kazınan o unutulmaz karakterleri canlandırmaya başladığında 40'lı yaşlarının ortalarındaymış.
Yabancı örneklere baktığımızda da durum farklı değil.
Kendi evimde de çok severek memnuniyetle kullandığım o meşhur Dyson süpürgelerinin yaratıcısı James Dyson işte o devrimsel tasarımını yakalayana kadar tam 5126
başarısız prototip yapmış.
Yıllarca borç içinde yaşamış, defalarca reddedilmiş ve kendi şirketini kurduğunda kaç yaşındaydı tahmin edin bakalım.
Tam 46 yaşındaymış.
Bu arada hashtag reklam değildir.
Keşke de olsa. Bu arada buradan Dyson yetkililerine de küçük bir manifest göndereyim.
Belki bir gün sesimi duyarlar ve bu bölüme sponsor olurlar.
Ama şaka bir yana evdeki o süpürgeyi her çalıştırdığımda aklıma o 5126 başarısız deneme geliyor.
Bir de bence hayata geç kaldığımızı hissetmemizin tek sebebi sosyal karşılaştırma da değil.
Bunun arkasında bir de çok güçlü bir korku var.
Ne o biliyor musunuz? El alem ne der korkusu.
Hatta bu konuyla ilgili daha önce ayrı bir bölümde yapmıştım.
Mesela ben şu anda iki farklı bölüm olmak üzere 3.
üniversite okuyorum. Zaman zaman en yakın çevremden bile ya bu saatten sonra niye okuyorsun, bundan sonra ne işine yarayacak gibi yorumlar duyuyorum.
Şimdi eskiden olsaydı ben bunları uzun uzun açıklama yapar, kendime anlatmaya çalışırdım.
Ya şu bölümü okuyorum çünkü bu alanı seviyorum.
İşte belki ileride farklı kapılar açılır.
İşte bilgi hiçbir zaman boşa gitmez gibi şeyler derdim.
Yani yaptığım şeyin mantıklı olduğunu ispatlamaya çalışır.
Onların beni onaylamasını beklerdim.
Ama az zamanla şunu fark ettim.
İnsanlar çoğu zaman seni yargılamıyor aslında.
Seni... kendi hayat deneyimlerine göre yorumluyorlar.
Birisi bu yaştan sonra okunur mu diyorsa belki de kendi hayatında yeniden başlamaya cesaret edemediği içindir.
Ya da işte birisi ne gerek var diyorsa belki onun için öğrenmenin bir yaşı vardır.
Ama bu benim hayatımın da öyle olması gerektiği anlamına gelmiyor.
Çünkü benim hikayemi ben yaşıyorum.
Ve bakın bunu daha önce de söylemiştim.
El alem en fazla 3 gün konuşur.
3 gün. İlk gün merak, ikinci gün yorum, üçüncü gün ise bambaşka bir gündeme geçiyorlar.
Ama o insanlar üç gün konuşup daha sonra hayatlarına devam ederken biz kendi hayatımızı bir ömür yaşıyoruz.
Sırf birkaç kişinin fikrinden çekindiğimiz için istediğimiz bölümü okumaktan, yeni bir işe başlamaktan, şehir değiştirmekten.
ya da hayalini kurduğumuz bir adımı atmaktan vazgeçersek o insanların 3 günlük yorumunun bedelini biz yıllarca ödemiş oluruz.
Ben bugün yeni bir şey öğrenmek istiyorsam bunu 20 yaşında da yapabilirim, 30 yaşında da, 50 yaşında da.
Başkalarının onayıyla yaşanan bir hayatın sonunda Geriye ne kalıyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Pişmanlıklarımız kalıyor. O yüzden kimseyi ikna etmeye çalışmayın.
Çünkü herkes kendi penceresinden bakıyor.
Ben ise kendi penceremden gördüğüm manzaraya göre yürümeyi seçiyorum.
Aslında biliyor musunuz bütün bu geç kaldım kaygısının tek bir hamlede un ufak edecek çok basit ama sarsılıcı bir gerçek var.
Memento mori. Latince bir deyiş olan memento mori öleceğini hatırla ya da ölümlü olduğunu unutma anlamına geliyormuş.
çok hoşuma gittiği için bu deyişin tarihteki kökenini çok kısa anlatmak istiyorum.
Antik Roma'da büyük zaferler kazanan generaller şehirde büyük bir geçit töreniyle halkı selamlarken yanlarında bir köle dururmuş ve bu köle alkışların ve zafer sarhoşluğunun tam ortasında
sürekli generalin kulağına şunu fısıldarmış.
Kafanı arkaya çevir ve hatırla.
Sen sadece bir insansın.
Memento Mori.
Öleceğini hatırla.
Yani amaç Güçten veya başarıdan doğan kibri engellemek ve generali hakikate davet etmekmiş.
Bu arada eminim aranızda bu anlattığımı bu da geçer yahu bölümüne benzetenler oldu değil mi?
Neyse ben bunu şu yüzden anlattım arkadaşlar.
Nefes aldığımız sürece oyunun içindeyiz.
Düşünsenize kalbimiz hala atıyorken, ciğerlerimize hala nefes doluyorken, işte 30 yaşına geldim hala evlenmedim ya da 26 yaşındayım ama hala mesleğimi oturtmadığım
kaygısı ne kadar önemsiz kalıyor değil mi?
Son nefesimizi verene kadar hiçbir tren kaçmış sayılmaz bence.
Çünkü oyun bitmedi. Nefes varsa...
Umut da var. Hala öğrenebiliriz, hala sıfırdan başlayabiliriz, hala hikayemizi baştan yazabiliriz.
Asıl gerçekten geç kalmak ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Yaşarken sırf başkalarının belirlediği zaman çizelgesine uymuyoruz diye hayallerimizden vazgeçip kendi içimizdeki o potansiyeli öldürmektir.
Bizi durdurabilecek tek şey ölümse ve o da henüz gelmediyse soruyorum size ya gerçekten neye geç kaldık?
Bir de geçenlerde sosyal medya...
Medyada şöyle bir yazıya denk geldim.
Kelimesi kelimesine tam olarak hatırlamıyorum ama verdiği mesaj gerçekten düşündürücü.
Şöyle diyor. Bir kadın 20 yaşında anne olup 35 yaşında hayata veda eder.
Çocuğuyla geçirdiği süre 15 yıl olur.
Bir başka kadın ise 40 yaşında anne olur.
80 yaşına kadar yaşar.
Çocuğuyla tam 40 yıl geçirir.
Bu arada eminim bu 40 yaşında anne olan kadın için de ya bu yaştan sonra çocuk mu büyütülür diyenler olmuştur.
Ama o... toplumsal takvimi reddedip kendi zaman dilimini yaşamış ve çocuğuna tam 40 yıl rehberlik etmiş.
İşte o yüzden hayat bir yarış değil, bir varoluş sürecidir bence.
Sahneye ne zaman çıktığımız değil, sahnede ne kadar kalabildiğimiz ve o süreyi nasıl doğrudurduğumuz belirler hikayemizin değerini.
Geç kaldığımızı düşündüğümüz her an Aslında kendi gerçek hikayemizin başlayacağı yerdir.
Belki de bu yüzden hayatı sadece takvim yapraklarıyla ölçmeye çalışmak en büyük yanılgılarımızdan biridir.
Hatta size bir şey itiraf edeyim.
Ben de bir dönem aynı duyguyu yaşadım.
Zaman zaman kendi kendime, acaba anne olmak için biraz geç mi kalıyorum diye düşündüğüm zamanlar oldu.
Sonra bir gün durup kendi kendime şunu söyledim.
Bunu düşünüp durmamın bana ne faydası var?
Çünkü geçmişi değiştiremem.
Keşke daha erken olsaydı diye düşünmek bugünü maalesef değil.
Onun yerine bakış açımı değiştirmeyi denedim.
Ve diyorum ki belki de bugün yıllar önce olduğumdan daha bilinçliyim.
Belki yaşadığım deneyimler, okuduğum kitaplar, aldığım eğitimler, yaptığım hatalar ve çıkarmaya çalıştığım dersler sayesinde çocuğuma çok daha farklı bir şekilde yaklaşabileceğim.
Belki de bugün ona sadece sevgimi değil, daha fazla sabrımı, daha fazla anlayışımı ve daha fazla farkındalığımı verebilirim.
Yani umarım inşallah. Ve ben ileride keşke biraz daha olgun olsaydım, keşke bazı şeyleri iyi bilseydim, yapsaydım demektense bugün elimden gelenin en iyisini yapabilecek bir olmayı tercih
ediyorum. Tabii bu tamamen benim kendi hayatıma ve kendi yolculuğuma dair bir düşünce.
Herkesin şartları, hayalleri ve doğru zamanı farklıdır.
Benim için anlamlı olan şey bir başkası için olmayabilir.
Hayatın güzelliği de biraz burada aslında.
Hepimizin zamanı ve hikayesi birbirinden farklı.
O yüzden sizden bir ricam var.
Lütfen... kendinizi benimle bile kıyaslamayın.
Çünkü siz benim bu podcastta anlattığım birkaç saati biliyorsunuz.
Ben sizin neler yaşadığınızı bilmiyorum.
Siz de benim bütün hikayemi bilmiyorsunuz.
Belki siz benim geçtiğim yollardan hiç geçmediniz.
Ya da ben sizin verdiğiniz mücadeleleri belki hiç vermedim.
O yüzden kendinizi ne benimle ne de sosyal medyada gördüğünüz herhangi biriyle kıyaslamayın.
Çünkü hayat aynı parkurda koşulan bir yarış değil.
Hepimizin yolu, yükü, şartları ve zamanı birbirinden çok farklı.
Belki de en doğru kıyas dünkü sizle bugünkü siz arasındaki kıyastır.
Ve arkadaşlar sona gelirken eğer bu aralar siz de geç kaldım hissiyle mücadele ediyorsanız bugün kendinize şu soruyu sorun.
Gerçekten geç mi kaldım?
Yoksa sadece başkasının saatine göre mi yaşıyorum?
Belki de geç kalmadık. Sadece hayatımızı başkasının takvimine göre değerlendirdik.
Çünkü nefes aldığımız sürece hiçbir hikaye geç başlamış sayılmaz.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Zamansız Düşünceler Instagram hesabında bu bölümün gönderi postunun altına yorum olarak yazabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bu arada beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
