
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Haset:Başkasının Tokluğuna Duyulan Öfke” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Bugün biraz zor bir duygudan bahsedeceğim.
Hatta çoğu insanın yaşadığı ama kendine bile itiraf etmekte zorlandığı bir duygudan konuşacağız.
Geçenlerde çok güzel bir söze denk geldim.
Aynen şöyle. Haset, başkasının tokluğuna duyulan öfkedir.
Çünkü bize kendi açlığımızı hatırlatır.
Evet, bugün haset üzerine konuşacağız arkadaşlar.
Ama... Öyle sadece hani bildiğimiz klasik anlamda bir kıskançlıktan bahsetmeyeceğim.
Ki kıskançlıkla haset aynı zannedilse de çok başka şeyler.
Kıskançlık elindekini kaybetme korkusuyla ilgili.
Haset ise karşındakinde olan şeyin onda olmasına tahammül edememekle alakalı bir şey.
Birinin ışığı neden bir başkasının gözüne batar?
Hiç bu soruyu sorduk mu?
İşte bu soru çok önemli.
Çünkü bazen problem karşımızdaki insan değil.
Bizim içimizde uzun süredir doyurulamayan bir şeyle alakalı.
Ve bu arada şunu da söylemek istiyorum.
Bence haset kötü insanların yaşadığı bir duygu değil.
İnsan olmanın, insanın karanlık taraflarından biri bence.
Ama önemli olan o duygunun seni nasıl birine dönüştürdüğü.
Çünkü haset insanın en tehlikeli tarafı şu.
Kendi açlığıyla yüzleşmek yerine karşı tarafın ışığını da söndürmek istiyor.
Yani içten içe şöyle bir şey düşünüyor.
Ben huzurlu değilsem o da olmasın.
Ben kendimi değerli hissedemiyorsam onun da parlaması beni rahatsız ediyor.
Bu çok sert bir duygu evet ama dürüst olmak gerekirse çok insani de bir duygu.
Çünkü insan bazen kendi eksikliğini en net başkasının doluluğunda görüyor.
Sizce neden birinin sadece mutluluğu bile bir başkasını rahatsız eder?
Çünkü insan bazen en çok kendi içinde eksik kalan şeye temas eden insanlara içerliyor.
Mesela düşünün uzun zamandır huzursuz hisseden biri çok huzurlu bir insan gördüğünde sadece onu görmüyor aslında kendi içindeki yorgunluğunu da görüyor.
Ya da sürekli ona yarayarak yaşayan biri kendisi gibi, olduğu gibi davranabilen birini görünce rahatsız oluyor.
Çünkü karşısındaki insan ona kendi zincirlerini hatırlatıyor.
İşte o yüzden bazen biri gülerken bile Bir başkasının nedensizce içi rahatsız olabiliyor.
Çünkü mesele onun gülmesi değil, diğerinin uzun zamandır içten gülemiyor oluşu.
Hatta bence insan çoğu zaman başkasının sahip olduğu şeye değil, o şeyi ne kadar doğal taşıdığına da içerlenebiliyor.
Birinin rahatça sevilmesi, kendini suçlu hissetmeden mutlu olabilmesi, olduğu gibi davranabilmesi.
Bunlar bazı insanlarda hayranlık uyandırırken...
Bazı insanlar da içten içe bir öfke oluşturabiliyor.
Çünkü o görüntü insanın kendi mahrum kaldığı duygulara temas ediyor, onları hatırlatıyor.
Bu arada bu haset duygusu insanın yaratılışından beri var olan bir duygu.
Hatta haset denince akla gelen en eski hikayelerden biri Habil ve Kabil hikayesidir.
Mutlaka duymuşsunuzdur bu hikayeyi.
Çok kısa yüzeysel anlatayım.
Rivayete göre Habil ve Kabil iki kardeşler.
Bir gün Allah'a birer kurban sunmaları gerekiyor.
Habil sahip olduğu en güzel ve en değerli kurbanı sunarken Kabil daha değersiz.
Hani ihtiyaç fazlası derler ya.
İşte öyle bir kurban sunuyor.
Sonunda Habil'in kurbanı kabul ediliyor.
Kabil'in ise kabul edilmiyor.
İşte o noktada Kabil'in içinde haset büyümeye başlıyor.
Kardeşinin kurbanının kabul görmesine sevinmesi gerekirken o bu duruma öfkeleniyor.
Hatta bu öfke öyle büyüyor ki kardeşini öldürmeye kadar gidiyor.
Kardeşiniz varsa bir düşünün mesela onun sahip olduğu ama sizin sahip olmadığınız bir şey var ve siz onun adına sevinir misiniz, üzülür müsünüz?
Ben şahsen o kadar çok sevinirim ki sanki kendim sahip olmuşumcasına.
Ama aslında bu hikayenin dikkat çekici tarafı şu.
Kabil'in sorunu aslında Habil değildi.
Sorun kendi içindeki eksikle yüzleşmek yerine bütün dikkatini kardeşine çevirmesiydi.
Az önce söylediğim gibi hasetin en tehlikeli yanı bu işte.
İnsan kendi yarasına bakmak yerine gözünü sürekli başkasının sahip olduklarına dikmeye başladığında hem huzurunu hem de vicdanını kaybetmeye başlıyor ve sonunda işte böyle kardeşini dahi öldürebiliyor.
Peki sizce haset karşı tarafla mı ilgili?
Bence çoğu zaman hayır.
Çünkü insan bazen birine öfkeleniyor gibi hissediyor.
Ama aslında öfkesi kendi hayatına, yapmadıklarına ya da yapmak isteyip de yapamadıklarına.
Karşıdaki insan sadece bir ayna oluyor ona aslında.
İnsanın eksik hissettiği şeyi görünür hale getiren bir ayna.
Mesela biri başarılı oluyor ve siz onun başarısına değil kendi yarım kalmışlığınıza temas ediyorsunuz.
Birinin mutlu bir ilişkisi oluyor.
Belki siz aslında onu değil, içinizde yıllardır hissedemediğiniz o güven duygusunu kıskanıyorsunuz.
Yani haset çoğu zaman neden onda var sorusundan çok neden bende yok acısıyla ilgili.
Bu arada haset karşı tarafla ilgili olduğu durumlarda oluyor.
Yani hasetin karşı tarafla ilgili olduğu durumlar.
Mesela birisinin terfi aldığını düşünün iş yerinizden bir arkadaşınızın ve siz de terfi almak için uzun zamandır çalışıyorsunuz.
Sonra terfi alan arkadaşınız size geliyor ve diyor ki çok emek verdim, çok şükür sonunda oldu.
Bu söylemden rahatsız olmazsınız değil mi?
Ama bir de şöyle dediğini düşünün.
Bazıları yıllardır yerinde sayıyor, çalışınca oluyormuş demek ki.
Ya da işte bir arkadaşın evlenmiştir.
Soruyorsun evlilik nasıl, alıştın mı gibi.
Diyor ki güzel gidiyor çok şükür, alışmaya çalışıyorum.
Bu seni rahatsız etmez ama bir de şöyle dediğini düşün.
Doğru insanı bulunca anlıyorsun.
Herkes benim gibi böyle şanslı olamıyor tabii.
Şimdi Allah aşkına iki cevap da aynı mı?
Yani bir insanın elindekine değil de onu nasıl anlattığına da bakmak lazım.
Yani bazen birileri bize haset ederek söylüyor bir şeyleri.
Bazen bir başarı ilham verir, bazen de aynı başarı insanın işte böyle kalbini sıkıştırır.
Yani aradaki fark başarı da değil, anlatanın da niyetindedir.
Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Bu arada sizin de varsa böyle eksik hissettirildiğiniz anlar bana Instagram'dan postların altında yorum olarak bırakabilirsiniz.
Bir insan peki en çok neyi kıskanır sizce?
Para mı, huzur mu, sevilmiş olmak mı, özgürlük mü?
İnsanlar en çok birilerinin maddiyatını.
ya da rahat bir yaşam sürmelerini kıskandıklarını zannediyorlar ama biraz derine indiğimizde mesele çoğu zaman maddiyat olmuyor.
Çünkü maddiyat bazen sadece bir sembol oluyor.
Yani aslında insan o paranın temsil ettiği şeyi kıskanıyor.
Rahatlığı, güvende hissetmeyi, seçebilme özgürlüğünü, hayatı kontrol edebiliyormuş hissini.
Mesela bazen biri çok zengin olduğu için değil, kaygısız göründüğü için insanların gözüne batıyor ya da biri çok güzel olduğu için değil, kendini...
kendinden emin bir şekilde, rahat bir şekilde taşıdığı için.
Hatta bence insanlar en çok şu şeyleri kıskanıyor.
İç huzuru olan insanları, kendisi gibi, olduğu gibi davranabilen insanları, sevildiğinden emin insanları ve hayatı sürekli savaşmadan yaşayabilen insanları.
Çünkü bunlar satın alınabilen şeyler değil arkadaşlar ve galiba insan en çok ulaşamadığı duyguları içerliyor.
Düşünsenize bazı insanların çok fazla şeyi vardır.
Hani fazla şeyden kastım maddi olarak ama işleri karmakarışıktır.
Bazı insanların ise hayatı çok sıradandır ama yüzlerinde tuhaf bir sakinlik vardır.
İşte bazen en büyük haset orada oluşuyor işte.
Çünkü huzur çok görünmez ama çok güçlü bir şey.
İnsan onu görünce kendi içindeki gürültüyü fark ediyor.
Bir de sevilmiş olmak meselesi var.
Bence bu çok derin bir konu.
Çünkü gerçekten sevildiğini hisseden insanların dünyayla kurduğu ilişki bir başka oluyor.
Daha rahat oluyorlar, daha az kanıt peşinde koşuyorlar, daha çok kendileri oluyorlar ve çocukluğundan beri sevgiyi koşullu yaşamış biri bu rahatlığı gördüğünde içten içe rahatsız olabiliyor.
Çünkü o sevgiyi hiçbir zaman koşulsuz bir şey gibi almadı ki.
Nereden bilsin ki? Bağlam teoresi bölümünde hatırlarsanız bu koşullu sevilmeyi detaylı konuşmuştuk.
Bir de en çok kıskanılan şeylerden biri de özgürlük.
Çünkü çoğu insan...
Hayatını başkalarının beklentilerine göre yaşıyor ve kendisi gibi davranabilen birini görünce hem hayran oluyor hem de rahatsız oluyor.
Çünkü o insan bize şunu hatırlatıyor.
Ben de böyle yaşayabilirdim belki ya da ben neden böyle yaşayamıyorum?
Neden başkalarının yorumları, istekleri benim için çok önemli gibi şeyler düşünebiliyorlar?
Peki sizce insan neden bazen karşıdakinin de bozulmasını ister?
Bence bunun altında çok karanlık ama çok insani bir kırılma yatıyor.
İnsan bazen kendi acısını tek başına taşımakta zorlanıyor ve içten içe şöyle bir şey hissedebiliyor.
Ben bu kadar eksik hissederken onun bu kadar huzurlu olması adil değil.
İşte tam o noktada karşı tarafında düşmesini isteme duygusu oluşabiliyor.
Çünkü bazen insan iyileşmek yerine eşitlenmek istiyor ama maalesef aşağı çekerek eşitlenmek.
Mesela düşünün hayatı boyunca çok eleştirilmiş biri.
Özgüveni yüksek birini görünce sadece onu görmüyor ki kendi ezilmiş tarafını da görüyor, aşağılanmış tarafını da görüyor.
Ve eğer insan kendi yarasıyla yüzleşemiyorsa o zaman karşı tarafın ışığını tehdit gibi algılayabiliyor.
O yüzden bu insanlar genelde şunu bekliyorlar.
Bak göreceksin onun da ilişkisi bozulacak, bir gün onun da maskesi düşecek, o zaten o kadar da mutlu olamaz gibi şeyler söyleyip kendilerini böyle teselli etmeye çalışıyorlar.
Peki sosyal medya haseti nasıl büyütüyor?
Sosyal medya haseti büyütmüyor sadece arkadaşlar.
Aynı zamanda onu ciddi anlamda sürekli besliyor.
Çünkü insan zihni normalde başkalarının hayatının tamamını görmez değil mi?
Ama sosyal medyada herkes birbirinin vitriniyle karşılaşıyor.
Ve problem şu insan kendi kamera arkasını başkasının kamera önüyle kıyaslıyor.
Sen sabah işe yorgun gidiyorsun.
Bir bakıyorsun bir başkası Bali'de gün batımını paylaşmış.
Sen ilişkinin içinde bir takım kaygılar yaşıyorsun.
Sosyal medyada bir çift birbirine kahkahalarla, emojili durumlar paylaşıyor.
Sen ne yapacağını bilmiyorsun.
Bir bakıyorsun o tarafta birisi sanki hayatını tamamen çözmüş, ununu elemiş, eleğini asmış gibi görünüyor.
Ve bir süre sonra şunu unutuyoruz arkadaşlar.
Orada gördüğümüz şey bir hayat değil aslında.
O hayatın yalnızca seçilmiş kareleri.
Tekrar ediyorum bakın bizim gördüğümüz o şaşalı, o kusursuz hayatlar O insanların yalnızca seçtiği yani bizlere göstermek istediği karelerden ibaret.
Ama tabii duygular bunu her zaman ayırt edemiyor.
Çünkü beynimiz kıyas yapmayı çok yaktık ve sosyal medya bize sürekli şunu fısıldıyor.
Bak herkes senden daha mutlu, herkes senden daha güzel, herkes hayatını çözmüş, yoluna koymuş, sen geç kaldın, sen geride kaldın, yetersizsin gibi şeyler fısıldıyor bize.
Halbuki çoğu insan ekrana koyduğu kadar huzurlu değil ki.
Ama biz onların paylaşmadığı boşlukları göremiyoruz.
Bir de işin şu tarafı var.
Eskiden insan en fazla çevresindeki birkaç kişiyle kıyaslanıyordu.
En fazla komşunun oğluyla, işte ne bileyim kızıyla kıyaslanırdık.
Şimdi saniyeler içinde binlerce insanın başarısına, ilişkisine, güzelliğine, evine, tatile maruz kalıyoruz.
Ya bırakın evin yatak odasına kadar şahit oluyoruz.
Sizce bu durum normal mi?
Doğal olarak insan zihni bu kadar kıyas yükünü taşımakta da zorlanıyor.
Ve zamanla şu oluyor, insan kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarının hayatını izlemeye başlıyor.
İşte haset burada büyüyor bence.
Çünkü sürekli başkasının highlight yani öne çıkan en iyi anlarını görmek insanın kendi sıradanlığıyla kavga etmesine neden olabiliyor.
Ama bence sosyal medyanın en tehlikeli tarafı şu, insan bir süre sonra gerçekten ne istediğini unutuyor.
Çünkü kendi arzularıyla değil başkalarının arzularına maruz kalarak yaşamaya başlıyor.
Mesela düşünelim belki aslında o arabayı istemiyordun, o hayatı istemiyordun, ne bileyim işte o ilişki biçimini istemiyordun ama sürekli görünce artık istemen gerektiğini düşünüyorsun.
Bir de şöyle bir şey var, düşününce eminim siz de doğrulayacaksınız bunu.
Aristoteles retorik adlı eserinde diyor ki insanlar en çok kendilerine yakın olan kişilere haset ederlermiş.
Yani yakınlıktan kastım benzer statü, benzer yaşam tarzı, işte benzer neslin insanı olmak.
Mesela dünyanın en zengin insanını düşünün.
Elon Musk diyelim. Kaçımız bunu haset ederiz bir düşünün.
En fazla zenginin malı züğürdün çenesini yorar misali geyik yaparız.
Haset etmeyiz değil mi? Aradaki fark o kadar büyüktür ki onu kendi hayatımızla kıyaslamayız.
Ama aynı iş yerinde çalışan bir arkadaşımız terfi aldığında rahatsız oluyorsak onun yürüdüğü yol bizim yürüdüğümüz yola benzer olduğu içindir.
Aynı şekilde komşunun yeni aldığı araba, İşte kuzenin mutlu evliliği, arkadaşın aldığı yüksek not ya da meslektaşının gördüğü takdir.
Bazen hiç tanımadığımız insanların başarılarından daha fazla bizi rahatsız ediyor belki de.
Peki sizce insan neden bazen kendi potansiyelini görmek yerine başkasının ışığına odaklanıyor?
Çünkü kendi potansiyeline bakmak demek emek istiyor, zaman istiyor.
Ama başkasının ışığına bakmak çok daha kolay.
Çünkü insan kendi hayatına döndüğünde bazı zor sorularla da karşılaşıyor.
Mesela ben neden başlamadım?
Neden sürekli erteledim?
Neden korktum? Neden kendime inanmadım?
Ve bu sorular insanın canını acıtabiliyor.
İnsanın kendisini akıl süzgecinden geçirip objektif olarak eleştirmesi çok da kolay olmuyor tabii.
İşte ego ya da nefis dediğimiz şey de var ya hani.
O yüzden insan... kendi yolunu inşa etmek yerine çoğunlukla başkasının yoluna takılı kalıyor.
Çünkü başkasını izlemek kendinle yüzleşmekten daha konforlu geliyor.
Mesela biri cesur bir şey yaptığında, örneğin işte kendi işini kurduğunda, kendisi gibi, olduğu gibi yaşamaya başladığında ya da işte üretmeye başladığında bazı insanlar ilham alıyor.
Ama bazı insanların içinde garip bir huzursuzluk oluşuyor.
Çünkü karşı tarafın attığı adım onların yıllardır atamadığı adımı hatırlatıyor.
Ve insan bazen kendi potansiyelini görmek istemiyor.
Çünkü potansiyel çok güzel bir şey evet ama aynı zamanda çok da büyük sorumluluk demek.
Mesela ben kendi hayatımda örnek veriyorum.
O kadar yoğun çalışıyorum ki haftanın 5 günü 8-5 çalışıyorum.
Ayrıca çocuk gelişimi bölümü okuyorum.
Hani okumak dediğim de öyle hani geçer notu alayım bitireyim derdim de değilim.
Hani kendimce koyduğum bir hedefim var bir dereceyle mezun olmak.
Hani bir şeyler öğrenerek mezun olmak istiyorum.
Hem çok ilgim olduğu için bu konuya hem de ileride kendime çocuğuma bir şeyler katabilmek için.
Ayrıyeten de burayla yani podcast ile ilgileniyorum.
Tabii bir yandan da evin sorumluluğu derken ben bunları şu an belki yapabiliyorum evet.
Ama dediğim gibi potansiyel olması yetmiyor.
Potansiyel sadece bizim başlamamız için gereken enerji ve cesareti verir.
Ama enerjiye, tutkuyla, disiplinle, düzenli adımlar eklemezseniz hiçbir şey olmaz.
Ben de mesela bazen modum %100 girmiyorum kayıtlara ya da derslere ama yapmam gerektiğini biliyorum.
Bırakırsam devamı geleceğini de bildiğim için hayır diyorum, bırakamazsın, yapmalısın diyerek kendimi motive etmeye çalışıyorum.
Ve bu kayıdı üçüncüye çekiyorum desem gerçekten inanır mısınız?
Çünkü az önce çektiğimde cızırtı vardı mikrofonda, öncesinde de vardı.
Ve şu an üçüncüye çekiyorum, şu an yok diye düşünüyorum ama yani gerçekten emek zor arkadaşlar ya.
Daldım ya böyle bir uzaklara daldım.
Gerçekten o ataleti yenmek zor yani.
Bir de şu var ben bu podcast'e başlayana kadar o kadar uzun süre düşündüm ki yani başlamak işte en zoru.
Bir insanın içinde yapabilecek bir güç olduğunu hissedince artık bahanesinin bir kısmı da elinden gidiyor.
İşte bu yüzden bazen insanlar kendi ışıklarını yakmak yerine başkasının ışığını konuşuyor.
Kim ne yaptı, kim nasıl yükseldi, kim nasıl sevildi.
Çünkü dediğim gibi kendi içine dönmek, kendi ışığını yakmak başkasının hayatını izlemekten daha zor.
Bir de şu var, bazı insanlar çocukluktan itibaren sürekli kıyaslanarak büyüyor.
Ki bazı insanlar diyorum ama hangimiz büyümedik ki?
Bak o senden daha başarılı, bak onun çocuğu şöyle, bak o ne kadar güzel konuşuyor.
Hep kusursuz bir komşu çocuğu vardı hatırladınız mı?
Böyle büyüyen bir zihin doğal olarak hayatı bir gelişim alanı gibi değil de bir yarış pisti gibi görmeye başlıyor.
Ve yarış psikolojisinde insan kendi yoluna odaklanamıyor.
Sürekli yan şeride bakıyor.
Ama işin ironik tarafı şu arkadaşlar.
İnsan sürekli başkasının ışığına bakınca kendi gözleri karanlığa alışıyor.
Yani kendi yeteneğini, kendi güzelliğini, ruhunu, kendi ihtimallerini göremez hale geliyor.
Peki haset ile hayranlık arasındaki fark ne arkadaşlar?
Bence haset ile hayranlık arasındaki en büyük fark şu.
Biri seni küçültür, diğeri ise büyütür.
Çok yaratıcı bir söz oldu değil mi?
Çünkü hayranlık duyduğun zaman karşı tarafın ışığı seni tehdit etmez.
içten içe sana umut verir.
Şöyle düşünürsün. Demek ki böyle yaşamak mümkün.
Demek ki insan kendini geliştirebilir.
Ben de yapabilirim gibi şeyler düşünürsün.
Yani hayranlıkta ilham vardır.
İnsanın içini genişleten bir ilham.
Ama haset de tam tersi olur.
Karşı tarafın ışığı sana kendini geliştirme ihtimali gibi değil de tehdit gibi gelir.
Çünkü az önce söylediğim gibi hasetin içinde kıyas vardır ve o kıyas insanı yavaş yavaş kendi değerinden uzaklaştırır.
Hatta geçen bir sanatçı başka bir sanatçı için söylemişti yanlış hatırlamıyorsam.
Demişti ki kendi ışığına güvenen başkasının parlamasından rahatsız olmaz.
Çok güzel ve anlamlı bir yaklaşım bence.
Mesela biri çok güzel konuşuyordur.
Hayran olan insan ben de kendimi geliştirebilirim der.
Haset eden insan ise aman canım abartılıyor deme ihtiyacı hisseder.
Çünkü hayranlık karşı tarafın değerini kabul edebilir.
Haset ise çoğu zaman o değeri küçültmeden rahatlayamaz.
Bir de bence çok önemli bir fark şu, hayranlıkta insan kendi potansiyeliyle bağ kurar, hasette ise kendi eksikliğiyle.
Yani biri sana ben de büyüyebilirim, gelişebilirim hissi verir, diğeri ben neden böyle değilim acısı.
Bir insanın ışığı sana yol göstermeye başladıysa o artık hayranlığa dönüşür ama içtin içe onun sönmesini istiyorsan orada haset devreye giriyor olabilir.
Ve geldik en önemli soruya.
Haset dönüştürülebilir mi?
Evet arkadaşlar tabii ki dönüştürülebilir bir duygu.
Çünkü haset aslında çoğu zaman bastırılmış bir arzunun işaretidir.
Yani o duygu bazen bize şunu söylüyor.
Senin de istediğin ama yaklaşamadığın bir şey var.
Bir de bir diğer şey de problem duygunun kendisi değil bence.
İnsanın o duyguyla ne yaptığı.
Çünkü haset iki farklı yere gidebilir.
Az önce söylediğim gibi birincisi şu.
İnsan o duygunun içine saplanır, sürekli kıyaslar, sürekli küçümser, sürekli başkasının eksik tarafını arar ve zamanla bütün enerjisini başkasını izlemeye harcar.
Ama ikinci bir yol daha var ve bence dönüşüm tam burada başlıyor.
İnsan bir gün dürüstçe şunu diyebildiğinde başlayan bir dönüşüm oluyor bu.
Bu bende neden bu kadar tetiklendi?
İşte o soru çok kıymetli.
O soruyu sorabilmek insanın kendi içine, gölge yanlarına temas etmesini sağlayan bir soru.
Çünkü bazen kıskandığımız şey aslında olmak istediğimiz kişiyi gösteriyor.
Belki özgür olmak istiyorsun, belki üretmek, belki görünmek, belki sevilmek ya belki de sadece huzurlu hissetmek istiyorsun.
Çünkü bazı insanlar o duygudan sonra kendine dönüyor diyor ki benim içimde eksik olan ne?
İşte belki çalışmaya başlıyor, belki kendi geliştirmeye başlıyor, belki çocukluğundan gelen değersizlik hissiyle yüzleşmeye çalışıyor.
Ama bazı insanlar da O duyguyu dışarı kusuyor dedikoduyla, küçümsemeyle, sürekli eleştirmeyle.
Karşı tarafın başarısını değersizleştirmeyle.
Yani bu haset duygusunu resmen kendilerine zırh ediniyorlar.
Ve insan bunu fark ettiğinde haset yavaş yavaş yön değiştirmeye başlıyor.
Karşı tarafı izlemek yerine kendine dönüyorsun.
Ben ne yapabilirim gibi sorular sorarak.
Bence haseti dönüştüren şey de bu zaten.
Kıyas enerjisini gelişim enerjisine çevirerek.
Çünkü aynı duygu bir insanı zehirleyebilir.
Harekete geçir edebilir.
Mesela biri üretken diye onu küçümsemek yerine ben neden üretmiyorum ya da üretmemin önündeki engeller neler diye bakabilmek.
Birinin özgüvenini içerlemek yerine ben kendimle ilişkimi nasıl güçlendirebilirim diyebilmek.
İşte o zaman haset karanlık bir duygu olmaktan çıkıp bir pusulaya dönüşüyor.
Ve galiba olgunluk biraz da şurada başlıyor arkadaşlar.
Başkasının ışığını söndürmeye çalışmak yerine O ışığın sende ne uyandırdığını anlayabilmekte.
Çünkü bazen bizi en çok tetikleyen insanlar aslında olmak istediğimiz kişiye en yakın ipuçlarını taşıyor olabilir mi?
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Bu bölümün postunun altına yorumlarınızı bırakabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim arkadaşlar.
Zamansız Düşünceler'i Instagram'dan takip etmek için açıklamada yazan linke tıklayabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
