
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Elalem Ne Der Hapishanesi” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Zamansız Düşünceler'e hoş geldin, ben Gozi.
Geçenlerde şöyle bir olay yaşadım.
İşte kayınvalidemlere gitmiştik, yemek vs.
yedik. Sonrasında mutfağı toplarken kayınvalideme çöpü dışarı bırakmasını söyledim.
O sırada çöpün içerisinde de alkol çişesi vardı.
Kayınvalidem dedi ki, bir tane daha poşete koyayım da görünmesin.
Ben bir durdum, nasıl yani?
Yani bunu duyduğumda içimden dedim ki, ne kadar da el alem ne der diye düşünüyoruz.
Ki bunu zaman zaman hepimiz yapıyoruz, yaşıyoruz bence.
Sonra düşündüm ki bazı hapishanelerin duvarı, demir kapıları, gardiyanı yok.
Ama içinden çıkmak en zor olanı da onlar.
Bugün işte bu yüzden el alem ne der hapishanesinden konuşalım istedim.
Çünkü fark ettim ki bu ülkede en kalabalık cezaevi burası.
Ve çoğu insan ömür boyu müebbet yatıyor.
Suçu ne? Suçu yaşamak istemek.
Çöpte o şişenin başkaları tarafından görünmesinin, istenmemesinin arkasında aslında koca bir sosyoloji, koca bir korku ve koca bir kültür yaşıyor.
Biz çoğu zaman bir şeye yanlış olduğu için değil, görünür olduğu için saklıyoruz bence.
Sizce yanlış mı gerçekten yoksa görünür olması mı bizi rahatsız ediyor?
Çünkü görünür olsa elalem konuşur.
Peki bu elalem kim?
Gerçekten soruyorum. Adını bildiğimiz biri mi?
Telefon rehberimiz de kayıtlı mı?
Hastalandığımızda kapımızı çalan biri mi?
Derdimiz olduğunda ya da işte yanımızda oturan biri mi?
Tabii ki çoğu zaman hayır.
Elalem dediğimiz şey ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Üç gün konuşup dördüncü gün unutan koca bir kalabalık.
Ama biz işte o üç günün korkusuyla ömür boyu yaşıyoruz.
Ve asıl trajik olan şey bence elalem üç gün konuşur sonra unutur.
Ama biz o konuşulmasın diye yaşamadığımız hayatı unutamıyoruz.
Çünkü insan kendi hayatını bir ömür taşıyor.
Bir tercihin ağırlığını, bir vazgeçişin sızısını.
Ne bileyim bir susuşun içindeki kırılmayı yıllarca taşıyor.
Toplumun hafızası aslında çok kısa arkadaşlar.
Ama insanın iç hafızası işte o çok uzun.
Elalem üç gün konuşuyor ama biz yapmadığımız ya da yapamadığımız şeyi yıllarca düşünüyoruz.
Elalem ne der hapishanesinde maalesef yıllarca kalmış insanlar var.
İstedikleri bölümü okumamış çünkü aman canım o bölümden iş mi bulunur denmiş.
Ya da sevdikleriyle evlenememiş çünkü aa yok o aileye uymaz denmiş.
Ya da boşanmak istediği halde boşanamamış çünkü dul kalınmaz, çocuk ne der, millet ne konuşur denmiş.
Ev bir yuva olmaktan çıkmış artık.
Yalnızca bir vitrine dönüşmüş.
İçeride sessizlik büyümüş, dışarıda ise idare ediyorlar cümlesi çoğalmış.
Tabii bunları görmek isteyen yok.
Ya da mesela sevdiği işi bırakmamış.
Çünkü garanti denmiş.
Ya da her sabah istemediği bir hayata uyanmış.
Bir süre sonra da istemeyi unutmuş.
Çünkü insan bazen sadece hayallerinden vazgeçmiyor.
Hayal kurma kasını da köreltiyor.
Aslında elalem o konuyu çoktan unutmuş.
İşte sen her gece o ihtimali düşünüyorsun.
Asıl müebbet işte bu arkadaşlar.
Elalem ne der korkusu bence insanın kendi hayatının direksiyonunu başkasına vermesi gibi bir şey.
Ve en tehlikelisi şu.
Bir süre sonra gerçekten elalemin istediği biri gibi olmaya başlıyorsun.
Önce küçük tavizler, şimdi bunu yapmayayım, aman şunu söylemeyeyim, bunu giymeyeyim, böyle görünmeyeyim.
Sonra fark ediyorsun ki kendim diye bir şey kalmamış ki.
Yani resmen bir vitrin ürünü olmuşsun.
Ambalajı düzgün ama içeriği yorgun.
Şimdi gelin bir adım daha derine inelim ve elalem ne der hapishanesinin kökeni nereden geliyor?
Bunu konuşalım biraz.
Bu arada bu konuşmalar sana iyi geliyorsa zamansız düşünceleri Spotify'da takip edebilirsin.
Sosyal medyada ise düşünmeye devam ediyoruz.
Elalem ne der hapishanesinin kökeni nereden geliyor dedik.
Bu mesele aslında yeni değil arkadaşlar.
Aslında elalem dediğimiz şey bireyin merkezde olduğu toplumların değil, Topluluğun merkezde olduğu kültürlerin geçmişten beri en doğal refleksi.
Eskiden insanlar nasıldı?
Küçük yerleşim yerlerinde ya da göçebe bir şekilde yaşıyorlardı değil mi?
Köyde, mahallede, kabilede.
Hayatta kalmak için birbirlerine muhtaçlardı.
Yalnız kalmak bir tercih değil, dışlanmak romantik bir yalnızlık değil, ekonomik ve sosyal bir ölüm demekti.
O yüzden el alem ne der bir baskı cümlesi olmadan önce Bir hayatta kalma stratejisiydi.
Toplum seni kabul ederse yaşarsın, toplum seni dışlarsa silinirsin.
Ve insan beyni asırlar geçse de bunu unutmadı.
Belki de biz el alemi değil, atalarımızın korkularını taşıyoruzdur.
Çünkü kabileden atılmak bir zamanlar ölüm demekti.
Bir de insanlığın, hepimizin en temel ihtiyacı ne?
Aidiyet. Dışlanmamak istiyoruz, kabul görmek istiyoruz, beğenilmek istiyoruz.
Çünkü insan sosyal bir varlık.
Bugün hala beynimizin ilkel kısmı şunu söylüyor.
Onayı alamazsan tehlikedesin.
Reddedilmek, dışlanmak, ayıplanmak bunlar sadece sosyal durumlar değil ki sinir sisteminin alarm düğmesine basan şeyler.
Ama burada kritik bir çizgi var.
Kabul görmek uğruna kendinden vazgeçmek.
İşte hapishane tam olarak burada başlıyor.
Çünkü bir noktadan sonra kabul gördüğün şey sen olmuyorsun ki.
Kabul gören...
Onaylandığın karakter oluyor, oynadığın karakter.
Ve sen rolün arkasında yavaş yavaş siliniyorsun.
Bir de bizim gibi kolektivist kültürlerde mesele sadece birey değil.
Biz kendimizi tek başımıza temsil etmiyoruz aslında.
Ailemizi temsil ediyoruz, soyumuzu temsil ediyoruz, mahallemizi temsil ediyoruz.
Bu yüzden bizim gibi toplumlar için hata yapmak sadece hata değil ki.
Utançtır değil mi aynı zamanda?
Millet ne der, bize yakışmaz.
ayıp olur gibi şeyler söylenir.
Bu arada bizim kültürümüzde ayıp çok güçlü bir kelime.
Hatta bazen günahtan bile daha güçlü.
Çünkü günahın hesabı yaratıcıya, ayıbın hesabı ise mahalleye.
Ve mahalle somutca yaradandan daha görünür değil mi?
Bu yüzden çoğu insan yaradana karşı daha cesur ama mahalleye karşı daha korkak.
Çünkü elalem yani millet konuşur.
Millet dediğimiz şey çoğu zaman bir kişi bile değil ki.
Bir bakış, bir ima, bir dedikodu ihtimali.
Bir akraba toplantısında sessizce süzülen gözler.
İnsanlar başkasının hayatını konuşurken bile aslında kendi boşluklarını dolduruyorlar bence.
Ben hep böyle bakıyorum olaya arkadaşlar.
Kendisiyle meşgul, kendi bahçesinde çiçek ekme telaşında olan insan kolay kolay başkalarını konuşmaya ihtiyaç duymuyor ki.
Hani başkalarını yargılamıyor.
Bir de bence konuşmanın kendisi aslında bir oyalanma, bir geçiş.
Bir benim hayatım da zor ama bak onunki daha karışık tesellisi.
Bence bir de şöyle bir şey var arkadaşlar.
Bir yandan da elalem sandığımız kadar bizle meşgul değil ki aslında.
Elalem üç gün konuşur.
Üç gün. İlk gün merak, ikinci gün yorum, üçüncü gün başka bir gündem.
Sonra unutulur. Herkes kendi derdiyle uğraşıyor çünkü.
Bizim hayatımız sandığımız kadar kimsenin merkezinde de değil aslında.
Bu bence çok özgürleştirici bir bilgi değil mi?
Çünkü çoğu zaman insanlar bizim hakkımızda düşündüğünü sandığımız şeyleri aslında hiç düşünmüyor.
Ve düşündükleri şeyler de az önce söylediğim gibi en fazla 3 gün sürüyor.
Ama biz bize o 3 gün için yıllarımızı veriyoruz.
Mesela şunu bir düşünelim.
Ölüm döşeğindeki bir insan sizce neyi daha çok düşünür?
İnsanlar benim hakkımda ne düşündü diye mi?
Yoksa ben gerçekten yaşadım mı diye mi?
Çoğu insanın pişmanlığı aslında yaptıkları değil.
Yapmadıkları, yapamadıkları.
Ve o yapamadıklarının çoğu elalem korkusundan.
Ben bu zamana kadar şunu anladım dostlar.
Cesaret herkesin alkışladığı şeyi yapmak değil.
Cesaret eleştirilme ihtimaline rağmen kendi yolunda yürüyebilmek.
Ve evet kabul edelim bu kolay değil.
Ama hapishanede kalmak da kolay değil ki.
Elalem ne der hapishanesinde kalmak?
En azından özgürlük zor olsun.
Çünkü hapishane yavaş yavaş insanı çürütüyor.
İşte özgürlük en azından canını tutuyor.
Belki de bugün küçük bir yerden başlamak lazım.
İşte herkese meydan okuyarak değil ama en azından kendine dürüst olarak.
Ben gerçekten bunu istiyor muyum diye sorarak ve bir kararı sırf konuşulmasın diye ertelediğini fark ettiğinde durup yeniden düşünmek.
Belki hemen değiştirmeyeceğiz ama o farkındalık, işte o ilk çatlak, o duvarda ilk çatlak oluştu mu işte o bir gün mutlaka yıkılır arkadaşlar.
Bu meşhur el aleme bir de stoğacılar açısından bakalım istiyorum dostlar.
Şöyle ki daha önce size stoğacılıktan çok genel bir şekilde bahsetmiştim değil mi?
Stoğacılara göre kontrol edebildiğin ve edemediğin şeyler vardı.
Başkalarının fikri kontrol alanının dışında ama senin tavrın, senin duruşun ise kontrol alanının içerisindeydi.
Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler kitabında bir yerde şöyle diyordu.
Bu arada okumadıysanız kesinlikle tavsiye ederim.
Altını çize çize çok keyifle okuduğum bir kitaptı.
Orada diyor ki başkalarının senin hakkında ne düşündüğü değil, senin kendi zihninde ne düşündüğün önemli.
Kesinlikle katılıyorum.
Senin kendi zihninde kendinle alakalı ne düşündüğünü anlamak da bence kendini iyi tanımaktan geçiyor arkadaşlar.
Bu arada bununla alakalı da bölümüm var.
Kendini tanımak.
Ömür kendinle tanıştığın yerde başlar diye bir bölüm.
Onu da ayrıca dinlemenizi tavsiye ederim.
İşin acı tarafı bir de şu arkadaşlar.
Elalem ne dere göre yaşadığında, kırklı yaşlarında bir sabah uyanıyorsun, aynaya bakıyorsun ve fark ediyorsun.
Bu hayatın içinde hep ben vardım.
Ama ben hiç yaşamamışım.
Sadece uygun görünmüşüm, sadece onaylanmışım.
Hani Oğuz Atay'ın tutunamayanlarında diyor ya, kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.
Onun gibi işte arkadaşlar. Şimdi belki şöyle söyleyenler de var aramızda.
Ama toplumun içinde yaşıyoruz, tamamen bağımsız olamayız ki.
Tamam doğru evet, zaten mesele kimseyi umursamamak değil ki.
Mesele şu, direksiyon kimde?
Kararı sen mi veriyorsun yoksa görünmez bir jüri mi?
Eğer bir tercihi yapmama sebebin gerçekten senin değerlerinse bu bilinçtir evet.
Ama yapmama sebebin konuşurlar ise bu bence korkudur.
Görünme korkusu, yargılanma korkusu ve korkuyla verilen kararlar insanı da küçültür zamanla.
Bir düşünelim. Kaç kere bir ortamda aslında katılmadığımız bir şeye başımızı salladık?
Kaç kere içimizden bu bana ters dediğimiz halde sustuk?
Ya da ne bileyim kaç kere sırf görünmemek için kendimizi geri çektik.
Bunların hepsi aslında bir hücre duvarı.
Ve maalesef ki bu duvarları da biz koyuyoruz.
Ama size güzel bir haberim var.
El alem ne der hapishanesinin anahtarı da bizde arkadaşlar.
Madem bu hapishane ve bu zincirler atalarımızdan bize miras, madem sinir sistemimiz dışlanmayı tehdit olarak algılıyor, madem kültür bize ayıp üzerinden bir kimlik verdi, O
zaman soralım. O zinciri gerçekten kırabilir miyiz?
Evet ama dramatik bir kopuşla değil.
Yavaş yavaş ve bilinçle.
Öncelikle zinciri kırmanın ilk adımı cesaret değil arkadaşlar.
Evet cesaret değil. Farkındalık.
Şunu kendimize bir dürüstçe soralım arkadaşlar.
Ben gerçekten yanlış olduğu için mi bunu yapmıyorum?
Yoksa ayıplanmaktan mı korkuyorum?
Bu soru rahatsız ediyor değil mi?
Ama zincirin ilk halkası tam burada gevşiyor.
Çünkü birçok kararımız ahlaki değil.
Sosyal kaygı temelli.
Vicdan başka bir şey, toplumsal utanç başka bir şey.
Vicdan sessiz ama utanç gürültülü.
Bunu ayırt etmeyi öğrendiğimiz an zincirin kilidi çözülmeye başlıyor.
Şunu kabul edelim. Biz kimliğimizi yıllarca başkalarının gözünde inşa ettik.
İyi kız, uslu çocuk, mahallenin terbiyelisi, problem çıkarmayan çalışan vs.
vs. Ama şunu hiç sormadık.
Ben kimim? Ben yalnızken, elalem yokken, alkış ve yargı yokken ben kimim?
Gerçek özgürlük kimliği kalabalıktan geri almak.
Ama almaya çoğu zaman cesaret edemiyoruz.
Çünkü özgürlük eleştiri riskini de getiriyor.
Şunu da kabul edelim.
Elalem tamamen yok olmayacak.
Herkes bizi onaylamayacak.
Herkes bizi... Anlamayacak.
Herkes bizimle aynı yerden bakmayacak.
Ve bu da normal.
El alem ne der hapishanesinden çıkmanın yolu radikal olmak ya da meydan okumak değil.
Daha sade bir şey.
Kendi vicdanına sadık kalmak.
Çünkü insan kendine yabancılaştığında dışarıdaki bütün onaylar anlamsızlaşıyor.
Ama insan kendine sadık olduğunda dışarıdaki bütün eleştiriler küçülüyor.
Belki de mesele şurada.
Görünmekten korkmadan yaşayabilmekte.
Her şeyini sergilemek değil ama saklamak zorunda hissetmemek.
Yargılanma ihtimaline rağmen iç huzurunu koruyabilmek.
Ben kendi hayatımda son zamanlarda şuna dikkat etmeye çalışıyorum arkadaşlar.
Gerçekten değerlerimle çeliştiğim bir şey mi yapıyorum yoksa sadece birilerinin beklentisini mi bozmaktan korkuyorum?
Bu ikisini ayırmak özgürleştirici.
Çünkü özgürlük az önce söylediğim gibi herkesin seni onaylaması değil.
Özgürlük onaylanmama ihtimaline rağmen kendin olmak, kendin kalabilmek.
El alem ne der hapishanesinden çıkmak?
Kendine yaklaşmak.
Çünkü en ağır ceza başkasının hayatını yaşarken kendi hayatına yabancı kalmak.
Ve insan en çok kendi hayatında misafir gibi hissettiğinde yoruluyor.
Yine diyorum arkadaşlar elalem 3 gün konuşur.
Sonra başka birini konuşur.
Sonra başka birini. Sonra başka birini.
Sen kendi hayatının tek daimi sakinlisin.
Ömür boyu kendinle yaşayacaksın.
O yüzden belki de en önemli soru şu.
Elalem ne der mi?
Yoksa ben kendime ne derim mi?
Çünkü günün sonunda insanı en çok yoran şey başkalarının sesi değil.
Kendi içinde susturduğun sesin.
Şimdi sizden kendinize şu soruyu sormanızı istiyorum.
Eğer dünyada hiç kimse sizi yargılamayacak olsaydı yarın sabah uyandığınızda neyi farklı yapardınız?
Bunu bir düşünelim arkadaşlar ve dediğim gibi sosyal medyada da düşünmeye devam ediyoruz.
Bana instagramdan Zamansız Düşünceler podcast hesabından yazın.
Gerçekten fikirlerinizi çok merak ediyorum.
Ve arkadaşlar sona gelirken eğer bir şey vicdanınıza tersse zaten yapmazsınız.
Ama sadece konuşulacağı için yapmıyorsanız...
Orada bir zincir var demektir ve belki de artık o zinciri fark etme zamandır.
Çünkü elalem üç gün konuşuyor ama sen, sen bu hayata bir kez geliyorsun ve bir kez yaşıyorsun.
Belki de özgürlük başkalarının zihninde yaşamak yerine kendi zihninde ev sahibi olabilmektir ve belki de en büyük cesaret kimsenin görmemesi değil kimsenin görmesinden
korkmadan yaşamaktır.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Zamansız Düşünceler'i sosyal medyadan takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
