
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Dönüşümün Hikayesi: Odysseus” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Geçenlerde sinemada Odysseus filmine gittim.
Instagram'da da paylaşmıştım hatta görmüşsünüzdür.
Ve daha vizyona girmeden ve sonrasında dahi baya viral oldu bu film.
Herkes işte onun analizini yapıyor, seçilen oyuncular, kostümler, kullanılan kamera filan baya viral oldu, tartışıldı.
Ama ben bugün bunlardan bahsetmeyeceğim.
Daha çok bu hikayenin içindeki karakterlerden, onların temsil ettiği düşüncelerden ve binlerce yıl önce yazılmış bu destanın bugün bize hala neden bu kadar tanıdık geldiği üzerine konuşacağız.
Ve şunu da en baştan söyleyeyim.
Eğer ben mitoloji bilmiyorum, Yunan tanrılarının hiçbirini tanımıyorum ya da bu isimleri ilk kez duyuyorum diyorsanız hiç endişelenmeyin.
En anlaşılır şekilde anlatacağım.
Sizi akademik bilgilere boğmayacağım çünkü ben de mitolojiye hakim biri değilim.
Hala okumaya, araştırmaya ve öğrenmeye devam ediyorum.
Hatta bu hikayedeki birçok karakteri ben de ilk kez bu film sayesinde daha yakından tanıdım.
Bu arada şunu da söyleyeyim.
Bu zamana kadarki bölümlere göre biraz daha uzun olacak bu bölüm.
O yüzden çayınızı, kahvenizi hazır edin.
Ve hazırsak yavaştan başlayalım dostlarım.
Öncelikle bu hikayenin, bu destanın yazarıyla tanışalım.
Homeros, Antik Yunan'ın en önemli ozanlarından biri kabul ediliyor.
Hatta birçok kişi onu Batı edebiyatının başlangıç noktalarından biri olarak görüyor.
İlginç olan ise gerçekten yaşayıp yaşamadığı ya da bu destanları tek başına yazıp yazmadığı konusunda bile kesin bir bilgi sahibi değiliz.
Yani Homeros'un kendisi bile hala gizemini koruyan bir isim.
Şimdi Homeros'un kaleme aldığı, bize aktardığı iki büyük destan var.
İlyada ve Odisea.
İlya da Truva Savaşı'nı anlatıyor, Odisea ise savaş bittikten sonrasını anlatıyor.
Yani aslında bugün konuşacağımız hikayeyi.
Şimdi gelelim kahramanımıza.
Adı Odiseus kahramanımızın.
Kendisi İthaka diyarının kralı ve Truva Savaşı'na katılan en önemli komutanlardan biri.
Neyse işte savaş başlıyor ve bu savaş tam 10 yıl sürüyor.
Çünkü Truva yıllardır birçok topluluk tarafından kuşatılmaya çalışılan ancak bir türlü ele geçirilemeyen, Aşılması neredeyse imkansız görülen bir şiir.
İşte tam bu noktada Odysseus tarihin en meşhur savaş stratejilerinden birini ortaya atıyor.
Truva atı. Tahtadan bir at yapıyorlar ve Yunan askerleri yani Odysseus tarafındaki askerler devasa bir tahta atın içine gizleniyorlar.
Geri kalan ordu ise çekiliyormuş numarası yaparak gemileriyle kıyıdan ayrılıyor.
Filmde bu noktada dikkatimi çeken bir detay vardı.
At kıyıya bırakılıyor ve olup biteni takip etmesi için geride genç bir gözlemci bırakılıyor.
Bu karakteri bu arada şimdilik aklınızın bir köşesine yazın çünkü ilerleyen kısımlarda ondan tekrar bahsedeceğiz.
Neyse daha sonra işte Truvalılar geliyor yani karşı tarafın orduları ve bu gözlemci çocuk diyor ki bu at size bir savaş ganimeti ve bu gözlemci çocuğu oracıkta öldürüyor askerler
ve Truva atını Zafer ganimeti olarak Truva şehrinin içine alıyorlar.
Ve tabii içinde Odysseus ve askerleri var atın içinde onu unutmayalım.
Gece olduğunda atın içine saklanan askerler dışarıya çıkıyor.
Şehrin kapılarını açıyor ve Agamemnon önderliğinde geri dönen Yunan ordusuyla birlikte Truva'yı ele geçiriyorlar.
Yani yıllarca süren savaş Odysseus'un zekası ve stratejisiyle sona eriyor.
Normalde burada hikayenin bitmesini beklersiniz değil mi?
Sonuçta savaş kazanılmış, görev tamamlanmış ama aslında Odysseus'un asıl mücadelesi yeni başlıyor.
Çünkü Odysseus'un tek isteği artık evine, eşi Penelope'ye, oğlu Telemachus'a ve ülkesi İthaka'ya kavuşmak.
Fakat bu dönüş yolculuğu sandığından çok daha uzun ve çok daha zorlu oluyor.
Ve unutmadan söyleyeyim, Odysseus savaşta tam 10 yıl geçirirken İthaka'da Penelope yani Odysseus'un eşi Tam 10 yıldır onun yolunu gözlüyor.
Ama tabii Itaka'da hayat durmuş değil.
Herkes Odysseus'un artık öldüğünü düşünmeye başlıyor.
Bunun üzerine saray Penelope ile evlenmek isteyen onlarca taliple dolup taşıyor.
Çünkü mesele sadece Penelope ile evlenmek değil.
Onunla evlenen kişi aynı zamanda Itaka'nın da yeni kralı olacak.
Yani aslında bu taliplerin büyük bir kısmının peşinde olduğu şey aşk değil, iktidar.
Öyle ki hepsi saraya yerleşiyor.
Odysseus'un mallarını tüketiyorlar.
Günlerce yiyip içip vakit geçiriyorlar sarayda.
Ve bir yandan da Penelope'ye sürekli baskı yaparak bir an önce içlerinden birini seçmesini istiyorlar.
Size bu arada Penelope ile ilgili çok hoşuma giden bir detay anlatayım.
Filmde gördüğüm kadarıyla yani.
Penelope taliplerine bir şart koşuyor.
Diyor ki kayınpederim için ördüğüm bu kefen tamamlandığında Ben de kiminle evleneceğime karar vereceğim diyor.
Talipler de bunu kabul ediyor.
Ama Penelope'nin kimsenin bilmediği bir planı var.
Buraya dikkat! Gündüz herkesin gözü önünde kefeni ilmek ilmek örüyor.
Gece olduğunda ise kimse görmeden oturup o gün ördüğü kısmı tek tek söküyor.
Böylece kefen bir türlü tamamlanamıyor.
Bu plan sayesinde Penelope yıllarca talipleri oyalamayı başarıyor ve Odysseus'un döneceğine dair umudunu da hiç kaybetmiyor.
Bence bu sadece zekice kurulmuş bir plan değil.
Aynı zamanda sabrın, sadakatin ve umudun da çok güçlü bir sembolü.
O sırada mesajımıza iki dakika geç cevap geldiğinde bizim girdiğimiz tripler peki?
Büyüksün Penelope abla.
Bir de Odysseus'un oğlu Telemachus var, başta söylemiştim.
Odysseus savaşa gittiğinde Telemachus daha küçücük bir çocuk.
Hatta bazı anlatımlara göre babasını neredeyse hiç hatırlamayacak kadar küçük.
Çocukluğunu babasız geçiriyor.
Büyürken hep baban öldü diyen insanlar oluyor.
Ama buna rağmen o da annesi gibi umudunu tamamen kaybetmiyor.
Hatta yıllar sonra babasını bulabilmek için kendi yolculuğuna bile çıkıyor.
Yani Odysseus eve dönmeye çalışırken oğlu da babasına ulaşmaya çalışıyor.
Bence bu destanın çok dokunaklı taraflarından biri.
Ama beni en çok etkileyen karakterlerinden biri kimdi biliyor musunuz?
Argos, Odysseus'un köpeği.
Yani o sahneyi gözlerim dolarak izledim.
Onu da aklınızda tutun sırası geldiğinde onu da anlatacağım.
Devam edelim dostlarım.
Odysseus ve mürettebatı yemek bulmak için karaya çıkıyorlar ve bir mağara görüyorlar.
İçeride ateş yanıyor, taze yapılmış peynirler var.
Herhalde birazdan işte mağaranın sahibi gelir biz de misafir oluruz diye düşünüyorlar.
Ama işler hiç de bekledikleri gibi gitmiyor.
Bir anda mağaranın sahibi geliyor.
Karşılarında kim var biliyor musunuz?
Karşılarında tek gözlü dev bir kiklop var.
İsmi Polifemos. Üstelik bu sıradan biri de değil.
Denizler tanrısı Poseidon'un oğlu.
Polifemos mağaranın girişini kocaman bir kayayla kapatıyor ve Odysseus'la adamlarını içeride mahsur bırakıyor.
Sonra da her gün içlerinden birkaçını yiyerek hayatta kalıyor.
Yine bir gece dev uykuya daldığında Odysseus ve adamları işte sivrilttikleri kalın bir kazığı ateşte kızdırıp Polyphemus'un tek gözüne saplıyorlar.
Tabii Polyphemus acıyla bağırıyor.
Bu sırada Odysseus ve arkadaşları mağaradan kaçmayı başarıyorlar.
Odysseus tabii burada yine zekasını kullanıyor.
Tam kurtuldular derken...
Odysseus'un küçük ama çok pahalıya mal olan bir hatası oluyor.
Şöyle ki dev Polifemos bunları kovalıyor ve Odysseus tam gemiye bindikten sonra gururuna yeniliyor ve Polifemos'a dönüp diyor ki ben Odysseus'um yani seni
alt eden benim demek istiyorum.
İşte her şey de tam burada başlıyor.
Çünkü Polifemos denizler tanrısı Poseidon'un oğlu demiştik yani.
İşte Poseidon oğlunun intikamını almak için Odysseus'un eve dönüşünü yıllarca engelleyerek lanetliyor.
Peki Odysseus bunu neden yaptı sizce?
Aslında bunun cevabı çok insani.
Bazen doğruluğunu yaptıktan sonra bunu herkesin bilmesini isteriz.
Takdir edilmek, ismimizin duyulması, bunu ben başardım diyebilmek.
İşte ego, nefis dediğimiz şey tam da böyle çalışıyor.
Odysseus belki sessizce yoluna devam etseydi Poseidon'un lanetine uğramayacaktı ama o...
Zaferini isimsiz bırakmak istemedi.
Bence bu sahne bize şunu da anlatıyor.
Bazen insanı en büyük hataya düşüren şey başarısızlığı değil, başarısından sonra kontrol edemediği gururu, egosu oluyor.
Ve Odysseus'un eve dönüşünü geciktiren şey aslında sadece Poseidon değil.
Bir anlığına egosuna yenik düşmesi oluyor.
Odysseus ve mürettebatı yollarına devam ediyor ve bu kez Lystrigonların yani dev yamyamların yaşadığı topraklara ulaşıyorlar.
Karaya çıkıp yiyecek ve su aramaya başlıyorlar ama çok geçmeden karşılarına bu dev yamyamlar çıkıyor.
Devler bir anda gemilere saldırmaya başlıyor, üzerine kocaman kayalar fırlatıyor ve Odysseus'un filosundaki neredeyse birçok gemiyi batırıyorlar.
Odysseus binlerce kilometredir birlikte yol aldığı arkadaşlarının büyük bir kısmını burada kaybediyor.
Sadece Odysseus'un gemisi Ve yanındaki birkaç kişi kaçmayı başarıyor.
Düşünsenize Truva'dan ayrılırken onlarca gemiyle başlayan yolculuk artık her durakta biraz daha eksiliyor.
Odysseus'un eve dönüşü yalnızca uzamıyor.
Aynı zamanda giderek daha da yalnız bir yolculuğa dönüşüyor.
Dev yamyamların saldırısından kurtulan Odysseus ve geriye kalan birkaç adamı yollarına devam ediyor.
Ama artık hem sayıları çok azalmış durumda hem de günlerdir denizde oldukları için aç ve bitkinler.
Tam bu sırada Ayı Ayı Adası'na yani büyücü Kirke'nin yaşadığı yere ulaşıyorlar.
Karaya çıktıklarında uzakta bacasından duman tüten bir ev görüyorlar.
Bunun üzerine adamlarından biri Evrilokos adındaki adam sözcü olarak öne çıkıyor ve bu kez grubu kendisinin yönetmesini, Odysseus'un ise geride kalıp onları beklemesini öneriyor.
Yaşanan onca felaketten sonra mürettebatın, işte Odysseus'un kararlarına duydukları güven sarsılmış ve özellikle Polyphemus olayında Odysseus'un gururunun ağır sonuçlar doğurması ve ardından peş
peşe gelen kayıplar adamların bu kez farklı bir yol deneyelim diye düşünmesine neden olmuş olabilir.
İşte bu yüzden Odysseus kıyıda beklerken Evrilokos yanına birkaç adam alıp dumanın yükseldiği eve doğru ilerliyor.
Karşılarında büyücü Kirke'yi buluyorlar.
Günlerdir aç ve yorgun olan adamları Kirke içeri davet ediyor.
Önlerine yiyecek ve içecek koyuyor.
Uzun zamandır doğru düzgün yemek yiyemeyen mürettebat da tabii hiçbir şeyden şüphelenmeden sofraya oturuyor.
Ama bu misafirperverliğin ardında büyük bir tuzak var.
Çünkü kirke içeceğin içine büyülü bir iksir katıyor.
Adamlar daha son lokmalarını bile bitiremeden birer domuza dönüşüyorlar.
Bu sahne beni acayip şaşırtmış ve etkilemişti.
Bu sırada Odysseus kıyıda arkadaşlarını beklerken avlanmaya çıkıyor.
Bir ceylan vuruyor ve tam ceylanın yanına gittiğinde ceylanın bir anda insana dönüştüğünü görüyor.
O anda adada ters giden bir şeyler olduğunu anlıyor ve arkadaşlarını kurtarmak için doğruca Kirke'nin evine gidiyor.
Kirke bu kez Odysseus'u da sözleriyle kandırmaya çalışıyor.
Arkadaşlarını sorduğunda Kirke onların çoktan ayrıldığını söylüyor ama...
Odysseus'un gözü masanın üzerindeki bir yüzüğe takılıyor ve bu yüzük arkadaşlarından birine ait.
İşte o anda Kirke'nin yalan söylediğini anlıyor ve arkadaşlarının başına gelenleri fark ediyor.
Gerçeğin ortaya çıkmasıyla birlikte Kirke büyüsünü bozuyor ve Odysseus'un arkadaşlarını yeniden insan haline getiriyor.
Bence Kirke sahnesi bize şunu söylüyor.
Hayatta en büyük tehlikeler bazen korkutucu görünenlerden değil de bize güven verenler olabiliyor.
Kirke mesela askerlere ne kadar iyi davranmıştı.
Yani aç ve yorgun insanlara tam da ihtiyaçları olan şeyi sunmuştu.
Ama işte tam da bu yüzden hiçbir şeyden şüphelenmemişti arkadaşları.
Belki de insanın en savunmasız olduğu an temel ihtiyaçlarının devreye girdiği andır.
Açlık, susuzluk, korku ya da yoğun bir yorgunluk.
Böyle anlarda çoğu zaman mantığımızı ikinci plana atıp sadece o ihtiyacımızı gidermeye odaklanıyoruz.
Kirkenin tuzağı da tam olarak buydu.
Önce onların açlığına hitap etti, sonra da akıllarını devre dışı bıraktı.
Bu arada bir güçlü sembol daha var.
Bir başka açıdan bakarsak kirkenin insanları domuza çevirmesi de aslında bir tesadüf değil.
Domuz birçok kültürde insanın sadece içgüdüleriyle hareket etmesini simgeler.
Açlıklarına yenilen Odysseus'un adamları da düşünmeden hareket edip bunun bedelini ödediler işte.
Bence bu durum bize insan sadece arzularının peşinden giderse onu insan yapan aklını ve iradesini kaybedebilir diyor.
Kirke'nin büyüsü bozulduktan sonra Odysseus ve adamları tam ayrılacakları sırada Kirke, Odysseus'a bundan sonraki yolculuğunda ne yapması gerektiğini anlatıyor.
Fakat söylediği şey oldukça ürkütücü.
Eğer Itaka'ya dönebilmek istiyorsa...
önce yaşayan hiçbir insanın kolay kolay gitmediği bir yere gitmesi gerekiyor Odysseus'un ölüler diyarına yani Hades'e.
Çünkü eve dönüş yolunu ancak orada karşılaşacağı kahin Teiresias gösterebilecek.
Bunun üzerine Odysseus ve arkadaşları gemilerini bilip ölüler diyarına doğru yola çıkıyorlar.
Oraya vardıklarında Odysseus burada sadece geleceğinin öğreneceği kahin Teiresias'la değil, Truva Savaşı'nda kaybettiği dostlarıyla, eski kahramanlarla, Ve hazır olun kiminle
karşılaşıyor biliyor musunuz?
Hani başta söylemiştim ya Truvat'ına gözlemci olarak duran asker.
İşte onun ruhuyla karşılaşıyor ve asker büyük bir sistemle beni neden layıkıyla gömmeden buraya geldiniz diye soruyor.
Çünkü Antik Yunan'da bir insanın usulüne uygun şekilde gömülmemesi ruhunun huzura kavuşmaması anlamına geliyor.
Odysseus bunu duyunca büyük bir üzüntü yaşıyor ve arkadaşına hak ettiği cenaze törenini yapacağına dair söz veriyor.
Odysseus, Teiresias'tan eve dönüş yolculuğunda karşılaşacağı tehlikeleri tek tek öğreniyor.
Ama içlerinden biri var ki diğerlerinden çok farklı.
Çünkü bu kez onu bekleyen tehlike kılıçla, okla ya da devlerle değil bir sesle geliyor.
Hades'ten ayrıldıktan sonra gemileri sirenlerin yaşadığı sulardan geçmek zorunda kalıyor.
Sirenler söyledikleri büyüleyici şarkılarla denizcileri kendilerine çekiyor ve bu büyüye kapılan gemiler de kayalıklara çarparak parçalanıyor.
Fakat Odysseus Teiresias'ın uyarısını dinlediği için bu kez hazırlıklı.
Adamlarının kulaklarını bal mumuyla kapatıyor ki hiçbir şey duymasınlar.
Kendisini ise arkadaşlarına geminin direğine sıkıca bağlatıyor ve onlara diyor ki ne olursa olsun ben yalvarsam da çözün desem de beni sakın serbest bırakmayın diye tembihliyor.
Gemi sirenlere yaklaştığında gerçekten de o büyüleyici şarkı başlıyor.
Odysseus şarkıyı duyduğu anda büyünün etkisine kapılıyor.
Çözülmek, sirenlere doğru gitmek, adamlarına sanki onu çözmeleri için çırpınıyor.
Ama mürettebat önceden aldığı emre sadık kalıyor ve onu çözmüyor.
Böylece sirenlerin bulunduğu bölgeyi sağ salim geçmeyi başarıyor.
Bence sirenlerin burada en önemli mesajı şu arkadaşlar.
Bazen irade ben dayanırım demek değildir.
Asıl irade zayıf düşeceğini önceden kabul edip kendine sınırlar koyabilmektir.
Odysseus sirenlerin şarkısına karşı koyamayacağını biliyordu.
Bu yüzden kendine güvenmek yerine önlem aldı.
Belki de gerçek bilgelik insanın en çok kendi zayıflıklarını tanımasıdır.
Bu mesaj aslında günümüze de çok güzel uyarlanabilir.
Mesela telefonla saatlerce dalıp vakit geçirmemek için bildirimlerini kapatmak.
Zararlı alışkanlıklardan uzak durmak için eve abur cubur almamak gibi gibi.
Hepsi aslında Odysseus'un kendini direğe bağlatmasının modern hayattaki karşılıkları gibi değil mi?
Bu arada küçük bir şeyden daha bahsetmek istiyorum.
Filmi izlerken beni en çok etkileyen şeylerden biri de arka planda çalan o hüzünlü müzikti.
Yani sirenler. Araştırınca bunun Antik Yunan'ın en eski nefesli çalgılarından biri olan Aulos olduğunu öğrendim.
Gerçekten insanın içine işleyen, tarif etmesi zor bir tınısı var.
Hatta filmden çıktıktan sonra uzun süre o ezgi kulağımdan gitmedi.
Sanki Odysseus'un yıllar süren özlemini, yalnızlığını, eve dönme arzusunu tek başına anlatıyordu.
Instagram hesabımda bu müziği sizinle paylaşacağım.
Bölümü dinledikten sonra bir de o ezgiyi dinlerseniz eminim benim hissettiğim duyguyu siz de hissedersiniz.
Devam edelim dostlarım.
Sirenleri geride bırakan Odysseus'u bu kez çok daha zor bir sınav bekliyor.
Hangisi kolaydı ki diyorsunuz değil mi?
Ama karşısında iki seçenek var ve ikisi de kötü.
Geminin geçmek zorunda olduğu darboğazın bir tarafında Scylla var.
Altı başlı dev bir deniz canavarı bu.
Diğer tarafında ise Charybdis.
Koca gemileri bile içine çekebilecek kadar güçlü, devasa bir girdap.
Ne yazık ki ikisinden de tamamen kaçmak mümkün değil.
Odysseus bir karar vermek zorunda kalıyor.
Eğer Karyptis'e çok yaklaşırsa bütün gemi ve Brutebat yok olacak.
Scylla'nın tarafına yaklaşırsa da 6 arkadaşını kaybedecek ama geri kalanlar hayatta kalabilecek.
İşte bu yüzden... Odysseus hayatının belki de en ağır kararlarından birini veriyor.
Gemiyi Scylla'nın olduğu tarafa yönlendiriyor.
Scylla 6 adamını alıp götürüyor ama geminin geri kalanı yoluna devam edebiliyor.
Bence Scylla ve Karyptis sahnesi bize hayatın en zor gerçeğini hatırlatıyor.
Bazen doğru seçenek diye bir şey yoktur.
Bazen sadece daha az kötü olanı seçmek zorunda kaldığımız durumlar vardır.
Bu kısım aslında Odysseus'un artık sadece cesur değil, aynı zamanda çok daha olgun bir lider haline geldiğini de gösteriyor bence.
Yolculuğun başındaki gibi gururuyla hareket eden biri değil de bazen herkesi kurtaramayacağını kabul etmek zorunda kalan bir lider görüyoruz.
Bu da karakterinin en önemli dönüşümlerinden biri bence.
Scylla'nın saldırısından sağ kurtulan Odysseus ve arkadaşları yoluna devam ediyor.
Ama bu kez karşılarına güneş tanrısı Helios'un kutsal sırlarının bulunduğu ada çıkıyor.
Daha önce Hades'te kahin Teresias hatta Kirke bile Odysseus'u özellikle uyarmıştı.
Ne olursa olsun bu sığırlara dokunmayın.
Aç kalsanız bile sakın onları öldürmeyin diye.
Odysseus da bu uyarıyı arkadaşlarına defalarca yapıyor.
Fakat günlerce adada mahsur kalıyorlar, erzakları tükeniyor, açlık dayanılmaz bir hal alıyor.
Odysseus bir süre uyuyup dinlenmek için uzaklaştığında Mürettebat sonunda açlıklarına yenik düşüyor.
Helios'un kutsal sırlarını kesip yemeye başlıyorlar.
Odysseus uyanıp geri döndüğünde ise artık her şey için çok geç.
Helios bu yapılanı Zeus'a bildiriyor.
Zeus kim derseniz o da tanrıların kralı olarak geçiyor Yunan mitolojisinde.
İşte Zeus da denize açıldıktan kısa bir süre sonra gemiye korkunç bir yıldırım gönderiyor.
Gemi parçalanıyor, Odysseus'un bütün arkadaşları hayatını kaybediyor.
Hayatta kalan tek kişi ise Odysseus oluyor.
Bence bu sahne bize nefsi kontrol etmenin ne kadar zor ama bir o kadar da önemli olduğunu hatırlatıyor.
Çünkü Odysseus'un arkadaşları neyin doğru olduğunu bilmiyor değillerdi.
Aksine defalarca uyarılmışlardı.
Sorun bilgi eksikliği değildi.
Açlıkları karşısında nefislerine yenik düşmeleriydi.
Aslında bu durum sadece açlıkla ilgili değil.
Hepimizin hayatında Helios'un sığırları var.
Bize bunu yapma denildiği halde öfkemize yenildiğimiz, sabredemediğimiz, kısa vadeli bir haz uğruna, uzun vadeli sonuçları göz ardı ettiğimiz anlar.
İşte nefis çoğu zaman böyle çalışıyor.
O anki isteği gelecekte ödenecek bedelden daha önemliymiş gibi gösteriyor.
Devam edelim dostlarım.
Odysseus günlerce denizin ortasında bir tahta parçasına tutunarak yaşam mücadelesi veriyor.
Dalgalar onu sonunda...
Ogegia adasına sürüklüyor.
Bu adada Calypso adında çok güzel bir süperisi yaşıyor.
Calypso, Odysseus'u kurtarıyor, yaralarını sarıyor ve zamanla ona aşık oluyor.
Hatta ona öyle bir teklif sunuyor ki belki de birçok insanın reddedemeyeceği bir teklif.
Benimle burada kal, sana ölümsüzlük vereceğim, artık yaşlanmayacaksın, acı çekmeyeceksin diyor.
Düşünsenize, yıllardır savaşmış, arkadaşlarını kaybetmiş.
Denizlerde sürüklenmiş bir insan için sonsuz bir hayat ve huzurlu bir ada.
İlk bakışta kulağa mükemmel geliyor değil mi?
Ama Odysseus'un aklında tek bir şey var.
Itaka, evi, eşi Penelope, oğlu Telemachus.
O, ölümsüz bir hayatı değil, sevdiklerine kavuşabileceği ölümlü bir hayatı seçiyor.
Bu yüzden yıllarca Calypso'nun adasında kalmasına rağmen Kalbini, kendini hiçbir zaman oraya ait hissetmiyor.
Bence Kalipso sahnesi bizi şunu hatırlatıyor.
İnsan her istediğine sahip olsa bile ait hissetmediği bir yerde mutlu olamıyor.
Çünkü bazen en konforlu yer bile ait olmadığımız bir yerse bize yuva gibi hissettirmiyor.
Filmde çok garip bir sembol daha vardı.
Kalipso'nun Odysseus'a sürekli lotus çiçeği yedirmesi.
Antik Yunan mitolojisinde lotus çiçeği unutma isim geliyor.
Bu çiçeği yiyen insanlar evlerini, ailelerini ve hatta kendilerini unutuyorlar kim olduklarını ve geri dönme isteklerini de.
Yani resmen geçmişleriyle olan bağları kopuyor.
Bence burada verilen mesaj çok derin.
Calypso Odysseus'u zincire vurmuyor, hapse atmıyor.
Ona sadece geçmişini unutturuyor.
Çünkü insan... Geçmişini, değerlerini ve hedefini unuttuğunda zaten gitmek istediği yeri de unutuyor.
Aslında bugün bizim de hayatımızda pek çok lotus çiçeği var.
Saatlerce bize ekranın başında tutan içerikler, uyuşturan alışkanlıklar, acılarımızı düşünmeyelim diye sürekli kaçtığımız şeyler.
O an iyi hissettirebilir ama uzun vadede bize neyi unutturuyorlar?
Hayallerimizi mi, sorumluluklarımızı mı, yoksa gerçekten kim olduğumuzu mu?
Belki de insanı yolundan alıkoyan şey her zaman önüne çıkan engeller değildir.
Bazen hiçbir acı hissetmemek de insanı yolundan alıkoyabilir.
Çünkü acıyı tamamen unutan insan çoğu zaman neden yola çıktığını da unutuyor.
O yüzden bence Odysseus'un en büyük zaferi kendisine sunulan ölümsüzlüğe rağmen vazgeçmemesi ve evine dönme arzusunu hiç kaybetmemesiydi.
Ve artık yıllar süren bekleyişin ardından tanrılar sonunda Odysseus'un evine dönmesine izin veriyor.
Calypso istemese de bu karara karşı gelmiyor.
Odysseus için bir sal hazırlamasına yardım ediyor ve onu Itaka yolculuğuna uğurluyor.
Ve tam 20 yıl sonra.
10 yıl savaş, 10 yılda eve dönüş mücadelesi olmak üzere 20 yıl sonra Odysseus sonunda İthaka kıyılarına ulaşıyor.
Oh be diyorsunuz değil mi?
Ama hiçbir şey düşündüğü gibi onu beklemiyor.
Çünkü evi artık ev olmaktan çıkmış durumda.
Sarayı Penelope ile evlenmek isteyen taliplerle dolu.
Her biri Odysseus'un öldüğüne inanıyor ve tahtın yeni sahibi olmak istiyor.
Fakat Odysseus bu kez kılıcını çekip ben geldim demiyor.
20 yıl boyunca onu hayatta tutan şey nasıl zekası olduysa eve döndüğünde de yine aynı yolu seçiyor.
Dilenci kılığına girerek kimliğini gizliyor.
Önce kimin dost, kimin düşman olduğunu anlamaya çalışıyor.
Bakın buraya dikkat. Hani başta söylemiştim ya Odysseus'un köpeği Argos'u.
İşte Odysseus dilenci kılığında saraya doğru ilerlerken Kapının önünde yaşlı ve bitkin bir halde olan sadık köpeği Argos'u görüyor.
Bakın arkadaşlar burası çok etkileyici.
Gözlerim dolu dolu izledim bu sahneyi.
Aradan tam 20 yıl geçmiş olmasına rağmen Argos, efendisini tek bakışta tanıyor.
Sevinçle kuyruğunu hafifçe sallıyor, kulaklarını kaldırıyor ama ayağa kalkacak gücü bile kalmamış.
Odysseus da kimliğini belli etmemek için ona sarılamıyor.
Sadece gözlerinden süzülen yaşları sessizce siliyor ve Argos, efendisini son bir kez gördükten sonra huzur içinde son nefesini veriyor.
Bence Argos sahnesi bize sadakatin ne olduğunu anlatıyor.
Aradan 20 yıl geçmiş, herkes Odysseus'un öldüğünü düşünmüş, hayat değişmiş.
Ama Argos sahibini bir bakışta tanıyor ve sahibini 20 yıl bekleyip tam da Itatka'ya vardığı an ölmesi çok etkileyici ya.
Devam edelim dostlarım.
Bu sırada Penelope artık taliplerin baskısına daha fazla direnemeyeceğini anlıyor ve son bir sınav düzenliyor.
Odysseus'a ait yıllardır kimsenin geremediği o meşhur yayı meydana çıkarıyor ve şöyle diyor.
Kim bu yayı gerebilir ve oku karşıdaki 12 balta sapının arasından ard arda geçirebilirse onunla evleneceğim diyor.
Saraydaki talipler teker teker deniyor.
Ama hiçbir yayı bırakın germeyi doğru düzgün eline bile alamıyor.
Çünkü bu yay sıradan bir yay değil.
Yıllar önce yalnızca Odysseus'un kullanabildiği bir yay.
Tam o sırada herkesin küçümsediği yaşlı dilenci yani meşhur yüce Odysseus öne çıkıyor.
Kimse onun bunu başarabileceğine ihtimal vermiyor.
Fakat yayı eline aldığı anda sanki yıllardır hiç ayrılmamış gibi yayı kolayca geriyor.
Oku bırakıyor ve ok...
12 balta sapının arasından tek seferde geçiyor.
İşte o anda salondaki herkes anlıyor.
Karşılarında sıradan bir didenci değil, yıllardır öldü sandıkları Itaka kralı yüce Odiseus duruyor.
Bu arada küçük bir not düşmek istiyorum.
Bu bölümü hazırlarken hem Homeros'un yazdığı Odisea destanındaki kesitlerden hem de sinemada izlediğim filmden faydalandım.
Ancak ikisi arasında bazı sahneler ve olay örgüsü açısından küçük farklılıklar bulunuyor.
Ben bu bölümde ağırlıklı olarak filmde izlediğim anlatıyı aktarmayı tercih ettim.
O yüzden destanı okuyanlar ya da farklı uyarlamaları izleyenler bazı ayrıntıların değiştiğini fark edebilirler.
O yüzden bunu özellikle belirtmek istedim.
Ve arkadaşlar şöyle bir toparlayacak olursak.
Belki Odysseus'un başlarda tek amacı Itaka'ya evine dönmekti ama onunkisi sıradan bir eve dönüş hikayesi değil, kendi içsel sınavlarını verdiği bir dönüşüm hikayesiydi.
Yolculuğun başındaki Odysseus ile sonundaki Odysseus aslında aynı insan değildi.
Yolun başında gururuna yenildi.
Egosunun bedelini ödedi.
Açlığın insanı nasıl savunmasız bırakabileceğini gördü.
Sirenlerde insanın önce kendi zayıflığını tanıması gerektiğini öğrendi.
Sikila ve Kariplis'te bazen hayatta kusursuz bir seçeneğin olmadığını anladı.
İşte Helios'un sırlarında nefsin insanı nasıl felakete sürükleyebileceğini gördü.
Calypso'nun adasında ise anladı ki insanı mutlu eden şey ölümsüzlük ya da konfor değil, ait olduğu yere dönebilmekti.
Belki de Itaka'ya ulaşmasının bu kadar uzun sürmesinin sebebi sadece Poseidon değil, belki Odysseus evine kavuşmadan önce kendine kavuşmak zorundaydı.
Ve bence hepimizin hayatında bir Itaka var.
Kimi için bir hayal, kimi için bir hedef, kimi için ailesi, kimi için huzur.
Ama o hedefe ulaşırken yaşadığımız zorluklar bizi sadece varacağımız yere götürmüyor.
Aynı zamanda bizi dönüştürüyor.
Belki de asıl mesele Itaka'ya ne kadar hızlı vardığımız değil, o yolculuk boyunca nasıl bir insana dönüştüğümüz.
Bu arada bence aramızda Odysseus'un dönüşümünü Simurgh bölümünde bahsettiklerime benzetenler mutlaka oldu değil mi?
Ben çok benzettim şahsen.
Ve son olarak dostlarım eğer bu bölüm hoşunuza gittiyse bu filmi sinemada izlemenizi mutlaka tavsiye ederim.
Ben burada ne kadar anlatsam da Odysseus'un yolculuğunu o atmosferiyle, müzikleriyle ve görselliğiyle deneyimlemek bambaşka bir iz.
Belki siz izlediğinizde benim fark etmediğim bambaşka anlamlar yakalarsınız.
Eğer izlerseniz bölümden sonra bana mutlaka...
Hangi sahnenin sizi en çok etkilediğini, Zamansız Düşünceler Instagram hesabında bu bölümün gönderi postunun altına ya da Apple Podcast'de yorum olarak yazın.
Gerçekten merak ediyorum.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
