
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “ Doğru İnsanı Bulmak” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz, ben Gozi.
Bugün konuşacağımız konu, çağımızda birçok insanın muzdarip olduğu bir şey.
Hani doğru insanı bulamıyorum diyoruz ya, işte bugün bunun üzerine konuşacağız arkadaşlar.
Öncelikle doğru insan ne demek, onu bir konuşalım.
Mesela sosyal medya platformlarında ya da işte YouTube'da falan doğru insan nasıl bulunur?
Doğru insanı bulmak için 5 yapman gereken şey ya da işte doğru insanı bulman için gerekli taktikler başlıklı binlerce videoya denk gelmişizdir değil mi?
Bu arada bunlar bence umut tacirdiğinden başka hiçbir şey değil arkadaşlar.
Sanki doğru insanı bulmak bir yemekmiş de tarif veriyorlar gibi.
Bir düşünelim arkadaşlar doğru insan dediğimiz şey tam olarak ne?
Ya da kime göre doğru?
Çünkü bazı şeylerde herkesin doğrusu farklı olabiliyor.
Ama temelde bana göre doğru ne, yani bana göre doğru insan ne diye soracak olursam kesinlikle en başta beni anlayan ya da işte beni gerçekten anlamak için çaba gösteren
insan doğru insan derdim.
Çünkü bence anlamak aşktan da sevgiden de daha derin, daha anlamlı ve ilişkinin farklı bir şekilde evrilmesine vesile olan bir şey.
Sevmek bazen kolay, birine bağlanmak, hoşlanmak, hatta aşık olmak.
Ama anlamak, anlamak emek ister arkadaşlar, dikkat ister, gerçekten karşındakine dönüp bakmayı ister.
İşte sadece söylediklerini değil, söyleyemediklerini de duymayı ister.
İşte bu yüzden ben şuna inanıyorum.
Bir insan seni seviyorsa ama anlamıyorsa...
o ilişki bir yerde yorulmaya başlıyor.
Ama bir insan seni gerçekten anlamaya çalışıyorsa orada sevgi zaten kendine bir yol buluyor.
Çünkü anlaşılmak insanın kendini güvende hissettiği yerdir.
Kendin olabildiğin yerdir.
İşte rol yapmak zorunda olmadığın bir yerdir arkadaşlar.
Ve belki de bu yüzden bir ilişkiyi ayakta tutan şey sadece sevmek değil birbirini anlayabilmektir.
Ama işte benim için doğru insan Anlayan biriyken bir başkası için bu aynı olmak zorunda mı?
Tabii ki değil. İşte tam da bu yüzden doğru insan diye bir tek tanım yok.
Çünkü doğru insan dediğimiz şey kişiden kişiye göre değişir.
Peki neye göre değişir?
Aslında çok basit bir şeye göre değişir.
Öncelikle sen kimsin?
Hayata nasıl bakıyorsun?
Neler seni tetikliyor?
Neye ihtiyacın var?
Kırmızı çizgilerin, hassasiyetlerin neler?
Ve en önemlisi...
İçinde hangi boşlukları taşıyorsun?
Çünkü bazı insanlar için doğru insan güven veren biri, bazıları için özgür bırakan, bazıları için yanında sessiz kalabildiğin biri, işte bazıları için sürekli ilgi gösteren, sürekli
hissettiren biri. Ve bunların hepsi doğru.
Ama arkadaşlar aynı zamanda çok tehlikeli bir nokta da var burada.
Çünkü bazen biz ihtiyacımız olanı değil, alışık olduğumuz şeyi doğru sanıyoruz.
Mesela... ilgisiz bir ortamda büyüyen biri için ilgisizlik normal gelebilir.
Ve o kişi ona değer vermeyen birini bile doğru insan zannedebilir.
Ya da sürekli eleştirilen biri, kendisini eleştiren birine çekilebilir.
Çünkü o duygu tanıdıktır ve insan çoğu zaman doğru olanı değil, tanıdık olanı seçer.
İşte bu yüzden doğru insan tanımı sadece ne istediğinle değil, geçmişinle de şekillenen bir şey.
Ve arkadaşlar, Öncelikle kendimizi tanımamız gerekiyor.
Kendimizi tanımazsak hayatımıza giren insanlar değişir ama yaşadığımız hikaye değişmez.
Ve işte bu yüzden kendimizi tanımadan bize göre doğru insanı bulmamız çok mümkün olmaz.
Çünkü sen kim olduğunu bilmezsen neyi aradığını da bilemezsin.
Neye ihtiyacın olduğunu bilmezsen karşındaki insanın sana iyi gelip gelmediğini de anlayamazsın.
Sınırların net değilse kimin sana uygun olduğunu değil de kimin sana ne yapabildiğini görürsün.
Peki arkadaşlar neden yanlış kişilere çekiliyoruz?
Bunun üzerine konuşalım. Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa hem bölümleri kaçırmamak için hem de aynı duyguları hissettiğimizi, yalnız olmadığımı görmek için beni hangi
platformdan dinliyorsanız takip etmeyi Ve Apple Podcast'tan bölümler hakkında fikirlerinizi belirtmeyi unutmayın dostlarım.
Ne dedik? Neden yanlış kişilere çekiliyoruz?
Yani neden bize iyi gelmeyen insanlara karşı daha fazla bir şey hissediyoruz?
Aslında bunun cevabı çok romantik, çok dramatize değil.
Aksine biraz can sıkıcı, sorgulatan ama bir o kadar da farkındalık dolu bir cevap.
Çünkü biz çoğu zaman...
İyi olana değil tanıdık olana çekiliyoruz dedim ya az önce.
İşte insan zihni garip çalışıyor arkadaşlar.
Tanıdığı şeyi yani o konfor alanını seviyor.
Güvenli olduğu için değil alışık olduğu için.
Hani insan neden kendi hayatını sabote eder bölümünde söylemiştim ya.
İşte bir arkadaşımın tanıdığın cehennem tanımadığın cennetten daha iyi gelir diye söylediği sözde.
Tıpkı onun gibi işte bazen tanıdık olan şey.
Her zaman bize iyi gelen ya da işte güzel olan şey olmuyor maalesef.
Mesela arkadaşlar eğer çocukluğunda sevgiye ulaşmak zor olduysa yani birinin ilgisini kazanmak için çabalamaya alıştıysan sana kolayca değer veren biri garip
gelebilir. Hatta aksine sıkıcı ve hatta değersiz bile gelebilir.
Ama seni zorlayan biraz mesafeli olan biri Sana daha çekici gelir.
Çünkü o duygu senin için tanıdıktır.
Yani senin yanlış bildiğin sevgi dili odur.
Ve sen fark etmeden doğru şunu sanırsın.
İşte demek ki bu aşk.
Ama bu çoğu zaman aşk değil.
Bu geçmişin bugüne yansıması arkadaşlar.
Aynı şekilde mesela görülmeyen biri onu görmeyen insanlara, değersiz hissettirilmiş biri değerini sorgulatan ilişkilere çekilebilir.
Çünkü insan bilinçli olmak istemese bile bilinç dışı olarak tanıdık olanı tekrar ediyor.
Daha önceki bir bölümümde Jung'un bahsettiği şey vardı ya hani bilinç dışını fark etmezsen o senin hayatını yönetir ve sen buna kader dersin.
Hangi bölümde tam olarak hatırlamıyorum ama o geldi aklıma.
Peki madem arkadaşlar bu bir döngü.
Madem biz fark etmeden aynı duyguları tekrar ediyoruz.
Bu döngüyü nasıl kıracağız?
Aslında cevap düşündüğümüz kadar karmaşık değil.
Ama uygulaması biraz cesaret istiyor.
İlk adım şu. Her zaman bunu söylüyorum arkadaşlar.
Farkındalık, farkındalık, farkındalık.
Yani fark etmek.
Gerçekten dürüst bir şekilde kendimize bakmak.
Ben hep nasıl insanlara çekiliyorum?
Bu insanların ortak noktası ne?
Bu ilişkilerin bana hissettirdiği şey ne?
Çünkü biz o bütün resmi görmeden...
Oradaki deseni de değiştiremeyiz arkadaşlar.
İkinci adım ise duygu ile gerçeği ayırmak.
Her his doğru değildir.
Birine karşı yoğun bir şey hissetmemiz o kişinin bize iyi geldiği anlamına gelmez.
Bazen en yoğun hissettiğiniz şey az önce söylediğim gibi en tanıdık olandır.
Ve en tanıdık olan da en doğru olan değildir.
O yüzden kendimize şunu sormamız gerekiyor.
Bu bana iyi mi geliyor yoksa sadece bana tanıdık mı geliyor?
Üçüncü adım arkadaşlar yavaşlamak.
Çünkü biz çoğu hatayı hızlı bağ kurarken yapıyoruz.
Hemen anlam yüklüyoruz, hemen evet ya bu o galiba, benim hayallerimi süsleyen beyaz atlı prensim ya da prensisim diyoruz.
Hemen kendimizi kaptırıyoruz değil mi arkadaşlar?
Ama sen yavaşladığında insanların gerçekten kim olduğunu görmeye başlıyorsun.
Ve son olarak en zor ama en dönüştürücü adım Kendine yabancı geleni seçmek.
Yine tekrar ediyorum, kendine yabancı geleni seçmek.
Eğer hep aynı tip insanlara çekiliyorsan ve sonuç hep aynıysa, belki de doğru olan sana ilk başta alışık gelmeyendir.
Sana sakin gelen, dramasız gelen, seni yormayan biri.
Çünkü sağlıklı olan şey çoğu zaman heyecanlı değil, aksine huzurludur.
Ama biz huzura değil, alışık olduğumuz kaosa çekiliyoruz.
Bu arada az önce söyledim ya hani belki de doğru olan sana ilk başta alışık gelmeyendir.
Hiç bilmediğin bir yerdir.
Ama burada çok kritik bir ayrım var arkadaşlar.
Yanlış anlaşılmaya mahal asla vermek istemem.
Alışık gelmeyen şey senin alıştığın kaos olabilir.
Ama bu demek değildir ki hayatının temelinde olan değerler tamamen zıt olmalı.
Çünkü bir ilişki sadece hislerle yürümez.
Aynı zamanda bu ilişkinin bir yönü de vardır.
Ve o yönü belirleyen şey senin hayata bakış açındır.
Mesela düşünün.
Hayata çok farklı yerlerden bakan iki insan.
Biri seküler, biri çok daha geleneksel işte örf adetlerine bağlı ya da siyasi olarak tamamen zıt iki dünya görüşü.
İlk başta bu farklılıklar çekici gelebilir değil mi?
Hatta insan bazen şunu düşünür.
Ne güzel benden farklı.
Ama zaman geçtikçe...
Gündelik hayatta, karar anlarında, gelecek planlarında, işte çocuk yetiştirme gibi çok temel hayati konularda bu farklar birer çatışmaya dönüşmeye başlıyor.
Çünkü bazı şeyler tercih değil temeldir ve temel değerler uyuşmuyorsa ilişki sürekli bir pazarlığa döner.
Sürekli bir kim ödün verecek sorusuna.
O yüzden şunu ayırmak gerekiyor arkadaşlar.
Her farklılık sorun değildir evet ama her farklılık da masum değildir.
Sağlıklı bir ilişkide hayata bakış açınızın, değerlerinizin, önceliklerinizin en azından aynı zeminde olması gerekir.
Çünkü o zemin yoksa üzerine ne kurarsanız kurun o bir yerde çatlar.
Ama bu zeminin üstünde farklılıklar olabilir.
Hatta olmalı.
Çünkü seni geliştiren şey zıtlık değil, uyumlu bir farklılıktır.
Yani sana zarar veren değil, seni geliştiren bir farklılık.
Mesela ben kendi ilişkimden örnek verecek olursam.
Bizim eşimizle hayattan beklentilerimiz hemen hemen neredeyse aynı denebilecek kadar çok benzer.
Hassasiyetimiz, işte kırmızı çizgilerimiz ya da işte mesela siyasi görüşlerimiz çok birbirine paraleldir.
Bir de açık söyleyeyim, iyi ki de böyle.
Çünkü ben kendi adıma şunu biliyorum.
Bu kadar temel konularda çok zıt olsaydık ben bunu sürdüremezdim.
Bence eşim de sürdüremezdi.
Yapı olarak da öyle bir insan değilim.
Hani bazı insanlar vardır ya işte çok düşünmeden, sorgulamadan birçok şeye tamam deyip geçerler.
Biz öyle değiliz.
İkimiz de sorgulayan, düşünen hatta özellikle ben işte meseleleri derinlemesini ele alan insanlarız.
Ve böyle olunca eğer aynı temel zeminde buluşamasaydık bu zamanla anlaşmazlıktan öte bir yorgunluğa dönüşürdü.
Çünkü her konuda başa dönmek, her değeri, her kararı tekrar tekrar tartışmak bir süre sonra ilişkiyi Beslemiyor.
Aksine tüketiyor arkadaşlar.
O yüzden şunu çok net gördüm.
İlişkiyi ayakta tutan şey sadece anlaşmak değil.
Birçok temel noktada aynı yerden bakabilmek.
Aynı şeyi görmek değil belki evet ama aynı yerden bakmaya çalışmak.
Ve bu insana inanılmaz bir rahatlık veriyor arkadaşlar.
Kendini sürekli anlatmak zorunda kalmıyorsun.
İşte kendini sürekli savunmak zorunda kalmıyorsun.
Çünkü zaten anlaşıldığını biliyorsun.
Ama şunu da söylemek lazım.
Bu herkes için birebir aynı olmak zorunda değil.
Ama herkes için bir gerçek var.
Eğer sen sorgulayan, derin düşünen bir insansan yanındaki insanın tamamen yüzeyde kalması seni bir süre sonra bu ilişkide yalnız hissettirir.
İşte bu yüzden doğru insan sadece seni anlayan değil aynı zamanda seninle aynı derinlikte bakabilen insandır bana göre.
Bir de mesela bunu en net nerede görüyoruz biliyor musunuz arkadaşlar?
Filmlerde. Hani klasik bir hikaye vardır ya zengin kız fakir oğlan.
Mesela Kızılcık Şerbeti'nde Doğa ile Fatih'i hatırladınız mı?
Evlendikleri günden beri ne kadar çok kültür çatışması yaşıyorlardı hatırlarsanız.
Biri çok seküler, biri işte çok muhafazakar.
İlk başta ne oldu? Bu farklılıklar birbirlerine çekici geldi.
Belki de izlerken bazılarımız şunu bile düşünmüşüzdür.
Ne güzel işte aşk her şeyi aşıyor.
Ama dikkat ederseniz hikayenin en zor kısmı hep aynıdır.
Aileyle tanışma, gündelik hayat, alışkanlıklar, değerler.
Hatta hatırladınız mı doğa bebeğinin odasının duvar kağıdını bile yaptırırken neler yaşamıştı?
İşte o zaman o çekici farklılık yavaş yavaş bir çatışmaya dönüşmüştü ve o kız farkında olmadan bir ilişkinin parçası olmaktan çok bir değişim projesinin içinde bulmuştu kendini.
Ve bu sadece filmlerde değil ki hepimiz bunu gerçek hayatta da görmüşüzdür mutlaka.
Çok farklı dünyalardan gelen iki insanın ilk başta büyük bir çekim yaşayıp sonra en basit konularda bile zorlanabildiğini.
Benim çevremde çok var böyle arkadaşlar.
Siz de bir etrafınızı düşünün.
Eminim sizin de aklınıza gelecek insanlar olacaktır.
Çünkü mesele sadece iki insanın birbirini sevmesi değil.
İki hayatın, iki kültürün, iki bakış açısının birleşmesi.
Ve eğer bu birleşim çok zıt uçlardaysa ilişki bir noktadan sonra birbirini anlamaya çalışmaktan çıkıp birbirini değiştirmeye çalışmaya dönebiliyor.
Hatta hep büyüklerimiz derler ya işte evlenince aileler de evleniyor diye.
Bu o kadar doğru ki arkadaşlar.
Birkaç yıllık evlilik hayatımda bunun altına imza, kaşe, mührümü atarım yani.
Evet bazı farklılıklar vardır.
Zenginliktir, seni büyütür.
Ama bazı farklılıklar vardır.
İlişkinin omurgasını zorlar.
Ve eğer o omurga sürekli baskı altındaysa İlişkin bir süre sonra ayakta kalmakta zorlanıyor.
Peki bu arada bizi büyüten farklılıklar ne?
Onu da konuşalım arkadaşlar.
Seni zorlayan ama kırmayan.
Seni düşündüren ama değer ses hissettirmeyen farklılıklar.
Mesela sen daha hızlı karar veren birisindir.
Karşındaki daha temkinli.
Bu bir çatışma olmak zorunda değil.
Bu seni yavaşlatabilir.
Aksine onu da harekete geçirebilir.
Ya da sen daha duygusal bakıyorsundur hayata.
Daha mantık çerçevesinde.
Bu da bir sorun değil. Aksine biri kalbiyle, diğeri aklıyla baktığında daha dengeli bir bakış açısı ortaya çıkar.
Ya da sen daha içe dönüksündür, karşındaki daha sosyal.
Bu da seni genişletebilir, yeni deneyimler kazandırabilir.
İşte bu tarz farklılıklar bizi eksiltmez, genişletir.
Ama burada çok kritik bir ölçü var arkadaşlar.
Bu farklılık seni kendinden mi uzaklaştırıyor, yoksa sana yeni bir şey mi katıyor?
Eğer bir ilişkide sürekli kendinden ödün veriyorsan, sürekli kendini bastırıyorsan, ben böyleyim ama böyle olmamalı mıyım acaba diye hissediyorsan bu gelişim değildir bana göre.
Bu uyum sağlama adı altında kaybolmaktır.
Ama eğer bir farklılık seni düşünmeye itiyorsa, bakış açını genişletiyorsa ama yine de kendin olarak kalabiliyorsan işte o farklılık değerlidir arkadaşlar.
O yüzden belki de şunu söylemek lazım.
Doğru insan seni değiştiren değil, seni geliştiren, seni geliştiren insandır.
Bu arada çok basit ama benim için çok anlamlı bir şey söyleyeceğim.
Geçenlerde eşime söyledim hatta bunu.
Ben eşimle tanışmadan önce yulafın, hani bu diyetlerde tükettiğimiz yulaf var ya, işte bu yulafın tatsız, tuzsuz, yenmesi zor bir şey olduğunu düşünürdüm arkadaşlar.
Hani böyle... Zorla yenilen, keyifsiz bir şey gibi.
Ta ki eşimle tanışana kadar.
Eşim yulafı öyle bir yapıyor ki o kadar lezzetli, o kadar çeşitli ve o kadar keyifli hale getiriyor ki benim hayatıma resmen yulafı o kattı diyebilirim.
Ve bu küçük gibi görünen şey aslında bana şunu gösterdi.
Doğru insan sana zorla bir şey yaptıran değil, sana yeni bir şeyi sevdiren insandır.
Seni değiştirmeye çalışan değil, sana başka bir bakış açısı sunandır.
Eğer biri sana bunu böyle yapmalısın, bunu böyle yapacaksın diyorsa orada bir baskı vardır bana göre.
Ama biri sana bir şeyi sevdiriyorsa orada ilham vardır.
Ve ilhamla gelen değişim çok daha kalıcıdır bence arkadaşlar.
Bakınız ben bir yulaf müptelası oldum diyebilirim.
Ben yulafı eşim istediğe değil, onun sayesinde sevdiğim için hayatımı aldım.
İşte büyüten farklılık tam olarak bunlar arkadaşlar.
Seni kendinden uzaklaştırmayan ama sana yeni bir şey katan.
Küçük bir alışkanlık olabilir, çok basit bir bakış açısı olabilir, bir yaşam tarzı detayı olabilir.
Büyüten farklılık ne yulaf.
Olsun, o da güzel. Benim bu söylediğim dediğim gibi, belki çok basit, işte çok küçük bir şey gibi ama benim için oldukça anlamlı bir şey.
Bu arada ben çok geleneksel bir ailede büyüdüm.
Taşra kızına acaibov şoku diyebilir miyiz?
Bence diyebiliriz.
Bir de arkadaşlar son olarak şunu hiç konuşmuyoruz.
Hatta belki de en az konuşulan şeydir bu.
Herkes doğru insanı bulmak istiyor.
Ama kimse durup şunu sormuyor.
Ben doğru insan mıyım?
Hep dışarı bakıyoruz. Beni kim anlayacak?
Kim bana iyi gelecek?
Kim beni mutlu edecek?
Beni hak edecek kimse yok falan filan diyoruz değil mi?
Peki ben karşımdaki insan için ne ifade ediyorum?
Ben anlaşılmayı beklediğim kadar anlamaya çalışıyor muyum?
Ben saygı görmek istediğim kadar saygı gösteriyor muyum?
Ben değer görmek istediğim kadar değer veriyor muyum?
Ve en önemlisi ben ne istediğimi biliyor muyum?
Hiç bunları soruyor muyuz arkadaşlar?
Çünkü ilişkiler tek taraflı bir arayış değil bana göre.
İki insanın birbirine aynı olduğu bir yer.
Ve bazen biz karşımızdaki insanda görmek istediğimiz her şeyi kendimizde eksik bırakıyoruz.
O yüzden belki de mesele doğru insanı bulmaktan ziyade...
doğru insan olacak hale gelmektir.
Çünkü sen değiştiğinde seçimlerin değişir.
Seçimlerin değiştiğinde hayatına giren insanlar değişir.
Ve en sonunda doğru insanı bulmak, aramak yerine doğru insanla karşılaşırsın.
Yani kendinle karşılaşırsın.
Ve arkadaşlar sona gelirken size birkaç soru bırakmak istiyorum.
Gerçekten doğru insanı mı arıyoruz yoksa bizi eksik hissettirmeyecek birini mi?
Sevilmek mi istiyoruz yoksa gerçekten anlaşılmak mı?
Ya da siz karşınızdaki insanı gerçekten anlamaya çalışıyor musunuz?
Bir ilişkide kendiniz olabiliyor musunuz yoksa sevilmek için kendinizden mi vazgeçiyorsunuz?
Hayatınıza giren insanlara bir bakın.
Sizi büyütüyorlar mı yoksa size tanıdık gelen duyguları mı tekrar ettiriyorlar?
Ve belki de en zor soru...
Siz kendi hayatınızda doğru insan mısınız?
Bana Zamansız Düşünceler Instagram hesabından yazabilirsiniz arkadaşlar.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
