
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Bu da Geçer Ya Hu ” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Bu kaydı dördüncüye çekiyorum arkadaşlar.
Sabahtan beri çözemediğim bir cızırtı sesi var ve umarım şu an çözebilmişimdir bunu.
Ya böyle durumlarda böyle bir modum düşüyor, hemen böyle bir işte dükkanı kapatıp gideyim falan diyorum.
Ama sonra diyorum dur ya nereye gidiyorsun?
Yani azimdir ya.
Neyse arkadaşlar bölüme başlayalım.
Size şu soruyu sorarak bölüme başlamak istiyorum.
Hayatınızda hiç... Bu acı hiç bitmeyecek dediğiniz bir dönem oldu mu?
Ya da tam tersi sonsuza kadar sürmesini istediğiniz bir mutluluk.
Peki şimdi dönüp baktığınızda o günlerden geriye ne kaldı?
İşte bugün hem sevinçlerin hem de hüzünlerin ortak bir özelliğinden bahsedeceğim.
Ne o derseniz geçici olmaları.
Aslında biraz düşündüğümüzde geçicilik hayatın bize verdiği en büyük hediyelerden biri bence.
Bu ilk başta kulağa biraz garip geliyor ama...
Öyle değil çünkü çoğumuz geçmesini istemediğimiz şeylerin peşinden koşuyor.
Biten şeylerin ardından sanki dünyanın sonuymuş gibi düşünüyoruz.
Ama belki de hayatı anlamlı yapan şey tam da hiçbir anın sonsuza kadar sürmemesidir.
Çünkü eğer hiçbir acı bitmeseydi, umut diye bir şey olmazdı.
Eğer hiçbir hata geride kalmasaydı, bugün kendimizi yeniden inşa etme şansımız olmazdı.
Mesela ömrümüz. Ömrümüz sonsuz olsaydı belki de hiçbir anın kıymetini bilemezdik.
Düşünsenize bize deseler ki bir gün batımı tam 3 yıl sürecek.
Sizce ilk günkü heyecanla izler miydik?
Ya da mesela en mutsuz olduğunuz günü düşünün.
Hatırladınız mı o hissi? Hani sanki hayatınız bitmiş gibi geliyor.
Bir daha hiç gülemeyecekmişsiniz.
Bir daha hiç sevemeyecekmişsiniz.
İşte hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi.
Peki şimdi dönüp baktığınızda.
O his hala aynı şiddette mi?
Büyük ihtimalle hayır. Belki o gün sizi yerden yere vuran olay bugün sadece hatırladığınız bir anıya dönüştü.
Belki hala canınızı acıtıyordur ama artık bütün hayatınızı kaplayan bir karanlık gibi değildir.
İçindeyken geçmeyecek gibi görünen şeyler geriye dönüp baktığınızda hayatımızın sadece bir bölümünü oluşturuyor.
O yüzden bugün içinden çıkamayacağımızı düşündüğümüz bu dönemde Belki yıllar sonra sadece ya o zamanlar böyle bir şey yaşamıştım diye anlatacağımız bir hikaye dönüşecek.
Mesela şu an bu bölümü dinlerken KPSS'ye çalışan biri varsa, Allah kolaylık versin bu arada bu sıcakta, saatlerce masa başında ders çalışmak gerçekten hiç kolay değil.
Ya da belki bir üniversite öğrencisisiniz, günlerdir tez yazıyor, teslim tarihini yetiştirmeye çalışıyor, bilgisayarın başından kalkamıyorsunuzdur.
Belki de aylardır iş arıyorsunuz, her gün yeni ilanlara bakıyor, başvurular yapıyor.
Telefonun çalmasını bekliyorsunuzdur.
Ya da işte belki bambaşka bir mücadele veriyorsunuz ve size öyle geliyor ki bu dönem sanki hiç bitmeyecek.
Ama geçiyor arkadaşlar. İnanın hepsi geçiyor.
Ki yıllar sonra bu günleri anlatırken sadece birkaç cümle kuracaksınız.
KPSS'ye hazırlandığım o yaz, tez yetiştirmeye çalıştığım günler, iş aradığım, işte parasız kaldığım o dönem.
Hepsi bugün size çok uzun gelen zamanların kısa bir özeti olacak.
Çünkü hayatın en ilginç tarafı şu.
İçindeyken sonsuz gibi görünen zamanlar geriye dönüp baktığımızda birkaç dakikada anlatıp geçtiğimiz hikayelere dönüşüyor.
İşte bu yüzden diyorum geçicilik hayatın bize verdiği en güzel hediyelerden biri.
Ya da mesela daha önce sonsuza kadar sürmesini istediğiniz o güzel an.
Artık yüzünüzde küçük bir tebessüm bırakan bir anıdan ibaret değil mi?
Anıların anılara dönüşmesi.
İşte bu yüzden geçicilik sadece bizden alan bir şey değil.
Aynı zamanda bize anlam veren bir şey.
Çünkü bazen... Zaman sınırlı olduğu için sevgiyi, affetmeyi, sevdiklerimize sarılmayı ve belki de gerçekten yaşamayı ertelemememiz gerektiğini hatırlıyoruz.
Bu ertelemememek diye de söyleyemiyorum bu arada.
Ertelememek anladınız siz.
Aslında binlerce yıl önce yaşayan filozoflar da hayatın en temel gerçeğinin değişim, işte geçicilik olduğunu fark etmişler.
Hatta bu düşünceyi özetleyen çok meşhur bir söz var.
Değişmeyen tek şey...
Değişimin kendisidir diye.
İlk duyduğumuzda kulağa sadece güzel, felsefi bir söz gibi geliyor değil mi?
Ama biraz durup düşündüğümüzde aslında hayatımızın neredeyse tamamını anlatıyor.
Çünkü biz çoğu zaman her şey aynı kalsın istiyoruz.
Sevdiğimiz insanlar hep yanımızda olsun istiyoruz.
Genç kalmak istiyoruz.
Sağlığımız hiç bozulmasın.
Mutluluğumuz hiç bitmesin istiyoruz.
Hatta bazen de tam tersini istiyoruz.
Canımızı sıkan şeyler bir an önce geçsin.
Üzüntülerimiz bir an önce bitsin.
Ama hayatın böyle işlemediğini biliyoruz aslında.
Çünkü bu dünyada değişmeyen neredeyse hiçbir şey yok ki.
Bir düşünsenize mevsimler değişiyor, doğa değişiyor, şehirler değişiyor, insanlar değişiyor.
İşte fikirlerimiz değişiyor ve fark etmesek de biz de her gün biraz daha değişiyoruz.
Mesela 5 sene önceki kendimizi bir düşünelim ya aynı mıyız?
Bence değiliz. O yüzden belki de acı çekmemizin en büyük sebeplerinden biri.
Sürekli değişen bir dünyada değişmeyen bir hayat istememiz olabilir mi acaba?
Peki madem hayatın en temel gerçeği değişim, o zaman insan buna nasıl yaklaşmalı?
İşte tam bu noktada tasavvuf çok sade ama bir o kadar da derin bir cevap veriyor.
Diyor ki, bu da geçer yahu.
Belki bu sözü daha önce birçok kez duydunuz.
Peki hiç düşündünüz mü bu söz neden yüzyıllardır dilden dile aktarılıyor?
Ama önce burada geçen hu kelimesi ne anlama geliyor onu bir konuşalım.
Arapça o anlamına gelen ve Sufi literatürdeki sıklıkla Allah'a kastetmek için kullanılan bir kelimeymiş hu kelimesi.
Hatta genelde kullandığımız bir söz vardır ya haydan gelen huya gider diye.
İşte o sözde de demek istenen aslında Allah'tan gelenin Allah'a döneceği anlamını taşır.
Hay hani bu başta dediğimiz haydan gelen işte oradaki hay da Allah'ın isimlerinden yine birisi ve diyor ki anlamı diri, dirilten, yaşamın kaynağı olan anlamlarına
geliyormuş. Bir de bu söz üzerine anlatılan çok güzel bir rivayet var.
Rivayete göre bir hükümdar yaşadığı hiçbir duygunun etkisinden kurtulamıyormuş.
Mesela mutlu olduğunda kendini tamamen mutluluğuna kaptırıyor.
Üzüldüğünde ise o acının hiç bitmeyeceğini düşünüyormuş.
Seni o kadar iyi anlıyorum ki hünkârım.
İşte bir gün ülkenin en bilge kişisini yanına çağırıyor ve diyor ki bana öyle bir söz söyle ki en zor günümde onu okuyunca içime umut doğsun, en mutlu günümde okuduğumda ise
bana haddimi hatırlatsın.
Bilge kişi bir süre düşünmüş sonra küçük bir yüzeyin üzerine sadece dört kelime yazmış.
Bu da geçer yahu.
Hükümdar yüzeye her baktığında aynı gerçeği hatırlıyormuş.
Ne yaşarsa yaşasın.
Ne acılar sonsuza kadar sürüyormuş ne de mutluluklar.
Hepsi zamanı geldiğinde değişiyor, dönüşüyor ve geçip gidiyormuş.
Ya da yine beni çok etkileyen başka bir hikayeden devam edelim dostlarım.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa, beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi unutmayın.
Bir de podcastlerde konuştuğumuz konular hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Farklı bakış açılarını, sizin yaşadığınız deneyimleri yazarsanız güzel olur.
Apple Podcast'ta yorum yapma özelliği var.
Orada fikirlerinizi belirtebilirsiniz.
Belki de sizin yazacağınız bir yorum bu bölümün hiç tanımayan birinin karşısına çıkmasına vesile olur.
O yüzden yorum yazmanız çok kıymetli dostlarım.
Hikaye şöyle. Bir derviş uzun bir yolculuktan sonra yorgun argın bir şekilde bir köye gelir ve köylülere yatacak yer işte yiyecek yemekleri olup olmadığını sormuş.
Köylüler de beyim biz fakiriz deyip Şakir adında bir adamın çiftliğini göstermişler.
Şakir denen kişi de Bir sürü hayvanları olan o dönem köyün en zengin adamlarından biriymiş.
Daha sonra derviş Şakir'e gidiyor, durumunu anlatıyor ve Şakir dervişi misafir ediyor.
Derviş güzelce yemiş, içmiş, bir güzel dinlenmiş.
Giderken de Şakir'e diyor ki, zenginliğinin kıymetini bil.
Şakir ne diyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Bu da geçer. Aradan bir zaman geçiyor ve dervişin yolu yine bu köye düşüyor.
Tabii yine hemen Şakir'i soruyor.
Köylüler dervişe, Sormaya Şakir geçen seneki selde bütün sırlarını kaybetti, çok fakirleşti.
Şimdi de köyün tek zengini olan Hattad'ın yanında çalışıyor demişler.
Hattad'ın evi tepede ve selden zarar görmeyen tek evmiş.
Derviş hemen Şakir'i görmeye gidiyor.
Şakir ailesiyle Hattad'a hizmet ediyormuş artık.
Dervişi yine de küçük evinde ağırlıyor Şakir ve ona bir tas çorba veriyor.
Derviş giderken Şakir'e üzgün olduğunu, işte durumuna üzüldüğünü söylemiş.
Şakir de dervişe üzülme bu da geçer demiş.
Aradan yıllar geçmiş ve bizim dervişin yolu yine o köye düşmüş.
Tabi hemen Şakir'i sormuş.
Köylüler demiş ki Hattat öldü.
Her şeyi sadık hizmetkarı Şakir'e bıraktı.
Şakir tepedeki büyük konakta yaşıyor artık.
Derviş Şakir'in yanına gidiyor ve Şakir yine onu bir güzel ağırlıyor.
Gece orada kalıyor. Daha sonra gitme vakti gelince derviş Şakir'e diyor ki Seni böyle iyi gördüğüme çok sevindim.
Şakir'in cevabı yine aynı.
Bu da geçer. Derken aradan yedi yıl geçiyor ve dervişin yolu tekrar köye düşüyor.
Şakir'i görmek istiyor ve diyorlar ki Şakir öldü, mezarı da şu tepede.
Derviş üzülmüş. Hemen Şakir'in mezarını ziyarete gitmiş.
Şakir'in mezar taşında ne yazıyor biliyor musunuz?
Evet, bu da geçer yazıyor.
Derviş şaşırmış. Demiş ki Allah Allah ölümün nesi geçecek ki diyerek işte etmiş duasını ve devam etmiş yoluna.
Yıllar yıllar sonra bir gün dervişin yolu o tepeye tekrar düşüyor ve Şakir'in mezarını ziyaret etmek istiyor.
Fakat tepede ne mezar kalmış ne de taş.
Bu sefer de sel tepede ne varsa götürmüş.
Ve derviş o zaman anlar ki geçecek dediğimiz şey sadece acılar değil ya da mutlu ferah zamanlar.
İnsanın mezar taşı bile geçer mi ya?
O bile geçermiş işte.
İnsan bir gün hiç değişmeyecek sandığı şeylerin bile yok olup gidebileceğini görünce şunu anlıyor.
Bu da geçer sözü aslında hayatta söylenmiş en büyük teselli olduğu kadar en büyük uyarıymış da.
O yüzden ne mutlulukla kibirlenmeye ne de acıyla umutsuzluğa gerek yok.
Çünkü bugün elimizde olan da, bugün bizi üzen de.
Mutlu eden de günün sonunda zamanın misafiri.
Şimdi dostlarım bence bu hikayelerin asıl anlattığı şey sadece acıların, zor günlerin geçeceği değil, mutluluk da dahil hiçbir duygunun kalıcı olmadığı.
Aslında dünya dediğimiz yer sürekli mutlu ya da sürekli mutsuz olacağımız ya da mutlu olmamız gereken bir yer değil.
Böyle çan eğrisi gibi düşünün.
Bir yükseliyor bir düşüyor.
Mesela bir övgü alıyoruz ya da bir eleştiri.
Günlerce onun etkisinde kalıyoruz.
Bir ayrılık yaşıyoruz.
Sanki bir daha mutlu olamayacağımıza inanıyoruz.
Ya da mesela işe başlarken, üniversiteye girdiğinizde ilk o yıllar, işte eve taşındığınızda hissettiğiniz o heyecan.
O zaman size çok büyük gelen o duygu zamanla günlük hayatın doğal bir parçasına dönüştü değil mi?
Ya da işte şöyle bir düşünün.
5 yıl önce sizi günlerce ağlatan şeyi bugün hatırlıyor musunuz?
Ya da 5 yıl önce sizi havalara uçuran o muhteşem haberi.
Bugün size aynı duyguyu hissettiriyor mu?
Peki madem her şey geçiyor o zaman hiçbir şeye değer vermemeli miyiz?
Bence bir şeyin geçici olması onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Aksine belki de onu değerli yapan şey tam olarak geçici olmasıdır.
Mesela bahar mevsimini düşünün.
Eğer yılın 12 ayı bahar olsaydı acaba bugün olduğu kadar kıymetli gelir miydi?
Bu arada o sırada sırf siz rahatsız olmayın diye klimayı dahi çalıştırmayıp kan ter içinde bölüm çekmeye çalışan bir ben.
O yüzden bu da geçer yahu.
Ya da işte bir çiçeğin açması, bir bebeğin bebekliği, anne babamızla geçirdiğimiz bir akşam.
Belki de bütün bunlar sonsuza kadar sürmedikleri için bu kadar kıymetliler.
Hayat bize severken bir gün her şeyin değişebileceğini unutmamayı öğretiyor.
Bağımlı hale gelmemeyi öğretiyor.
Çünkü biliyoruz ki bu dünyadaki her şey bir emanet.
Ve emanet olan hiçbir şey de sonsuza kadar bizimle değil.
Her şeyin geçici olduğu şu dünyada geçmeyecek şeylere değil de geçerken bizi dönüştürdüğü şeylere değer vermeliyiz bence.
Karakterimize, vicdanımıza, öğrendiklerimize, kurduğumuz güzel ilişkilere, geride bıraktığımız iyiliklere değer vermeliyiz.
Bir de bütün huzurumuzu tek bir insana, tek bir işe, tek bir eşyaya ya da işte tek bir başarıya bağlamayalım.
Çünkü bunların hepsi hayatın bize emanet ettiği şeyler.
Hiçbir şey bizimle sonsuza kadar kalmayacak.
Günün sonunda ne mal bizimle geliyor, ne makam, ne de gençliğimiz.
Her yaşadığımız sevinç, her kayıp, her ayrılık, işte her bekleyiş bize bir şey öğretmek için geliyor.
Ama bir insana hissettirdiğimiz, verdiğimiz değer, yaptığımız bir iyilik.
kazandığımız güzel ahlak ve yaşarken biriktirdiğimiz anlam.
İşte bunlar biz gittikten sonra bile başkalarının hayatında yaşamaya devam edebilir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Instagram'da bölüm postunun altına yorum bırakabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
