
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Bize Ait Sandıklarımız” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar.
Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Biraz sakin bir giriş yaptım değil mi?
Geçenlerde kardeşim diyor ki öyle bir giriyorsun ki bölümlere.
Sanki YouTube çekiyorsun.
Çok enerjim yüksek giriyormuşum.
Ne var yani canım işimizi bu kadar çok seviyorsak?
Arkadaşlar sizce bizi biz yapan şeylerin ne kadarı gerçekten doğuştan geliyor?
Korkularımız, özgüvenimiz.
İnsanlara güvenme şeklimiz, kendimiz hakkındaki düşündüklerimiz.
Bunlar sizce bize doğarken verilen şeyler mi?
Yoksa hayatın içinde yavaş yavaş öğrendiğimiz şeyler mi?
Bugün biraz bunun üzerine konuşacağız.
Çünkü çoğu zaman karakter dediğimiz şeyi daha en başta hazır bir şekilde doğduğumuz gün elimize verilmiş özellikler gibi düşünüyoruz.
Ama gerçekten öyle mi?
Size şunu sorayım. Bir bebek dünyaya geldiğinde karanlıktan korkar mı?
Ya da kalabalık önünde konuşmaktan çekinir mi?
Terk edilmekten korkar mı?
Başarısız olmaktan utanır mı?
Ya da kendini yetersiz hisseder mi?
Hayır bunların hiçbiriyle doğmuyor.
Yeni doğmuş bir bebeğe baktığınızda aslında hayat hakkında çok az şey bildiğini görürsünüz.
Hatta hemen hemen belki de hiçbir şey.
Kim güvenilir, kim değil, dünya nasıl bir yer, ben değerli miyim?
İnsanlar beni sever mi?
Bunların hiçbirinin cevabını bilmez.
Çünkü bunların cevabını yaşayarak öğrenir.
Aslında psikoloji bize yıllardır şunu söylüyor.
İnsan sadece bilgi öğrenmez, duyguları da öğrenir.
Hayata bakışını, kendisiyle kurduğu ilişkiyi de sonradan öğrenir.
Bununla ilgili psikoloji tarihinde ünlü bir deney var.
Belki daha önce duymuşsunuzdur.
Küçük Albert deneyi.
Bu arada bugün olsa böyle bir deneyin yapılmasına zaten izin verilmez belki de.
Yani bu deneyler gerçekten insanın vicdanını rahatsız eden deneyler.
Ama bugün insana hayata dair neyi öğrendiysek bunda bu deneylerin payı yatsınamaz tabii.
Gelelim şimdi deneye.
Deney şöyle. Deneyin baş kahramanı 8 aylık bir bebek var.
İsmi Albert. İşte bu bebeğe bir dizi duygusal test yapılıyor.
Sırasıyla beyaz bir fare, tavşan, işte yanan kağıt parçaları, peruk, maske.
İşte bunlar gibi ilk kez karşılaşabileceği nesneler ve durumlar gösteriliyor.
Amaç Albert'in bunlara koşulsuz yani doğal bir tepkisi olup olmadığını incelemek.
Sonuç olarak Albert gördüğü hiçbir nesneye karşı korku göstermiyor.
Aksine her şeye gülümsüyor.
Bu testten sonra Albert'i boş bir odaya götürüyorlar.
Odada Albert'in üzerine oturduğu bez yatak haricinde hiçbir eşya bulunmuyor.
Daha sonra Watson ve asistanı Rainer Yani bu deneyi yapan kişiler odadan çıkıyor.
Yalnız bıraktıkları Albert'in yanına da beyaz bir laboratuvar faresi salıyorlar.
Albert fareden korkmadığı gibi tam tersi bir tepki göstererek fareyi çok seviyor, yakalamaya çalışıyor, işte gülüyor fareye.
Daha sonra deneyde sonraki aşamaya geçiyorlar.
Bakın dananın kuyruğu burada kopuyor.
Albert fareye her dokunduğunda iki demir çubuğu, biri çekiç, diğeri çelik bir çubuk.
Bunları birbirine vurarak rahatsız edici sesler çıkarmaya başlıyorlar.
Sesleri duyan küçük Albert ağlamaya başlıyor.
Sonra o da yeniden sessizce konuşamadı.
Ya bazen böyle hızlı konuştuğumda arkadaşlar kelimeleri yutuyorum.
Sonra o da yeniden sessizceleşiyor.
İşte Albert fareyle oynamaya devam ederken fareye dokunduğu ilk anda yine o gürültülü sese maruz bırakılıyor.
Ağlaması yatışıp dikkati tekrar fareye kayan Albert.
Dokunmaya çalıştığı an hep aynı sesi duyduğu için fareye dokunmaktan korkmaya başlıyor.
Bu deney birkaç gün sürüyor ve tekrarlanıyor.
Watson ve Rainer, yani bu Deccal'in öz evlatları, var ya işte bunlar vicdansızlıkların dozunu arttırıyorlar ve deneyi ileri noktaya taşıyıp tavşan ve başka tüylü objeler de getiriyorlar.
Çıkan sonuç şu. Albert özellikle beyaz renkli tüylü binesinde gördüğü an Ondan korkup ağlamaya başlayıp kaçmak istiyor.
Ki garip olan artık Albert gördüğü pamuk, beyaz tavşan ve benzeri nesnelerin karşısında hani o çıkarılan kötü ses, demir çubuklarla çıkarılan kötü ses olmamasına rağmen korkmaya başlıyor.
Daha sonra son olarak bu deneyi yapanlar beyaz sakallı ve tüylü kostümler giyerek odaya giriyorlar.
Noel Baba gibi düşünün.
Karşısında gitgide büyüyen, işte tüylü nesneler gören zavallı bebeğin korkusu artık hafızasına tamamen kazınıyor.
Siz de benim gibi küçük Albert'e ne oldu diye düşündünüz değil mi?
Bir iddiaya göre Albert'in deneyden 1-2 yıl sonra öldüğü söyleniyor.
Başka bir iddiaya göre 6 yaşında hidrosefali yani beyin çevresinde aşırı sıvı birikmesi yüzünden öldüğü.
Bir başka deneye göre de 87 yaşında öldüğü ve tek fobisinin köpekler olduğu söyleniyor.
İnşallah en son söylenen iddia doğrudur.
Çok iddia var ama fikir birliğine varılan tek şey ne biliyor musunuz arkadaşlar?
Bebeğin adının aslında Albert olmadığı.
Neyse o da çok önemli bir detay değil ama bebeğe sonuç olarak ne olduğu kesin olarak bilinmiyor.
Şimdi bu deney bize şunu gösteriyor.
İnsan bazı korkularla doğmuyor, onları öğreniyor.
Albert fareden korkarak dünyaya gelmemişti evet ama beyni...
Fareyi tehlikeyle eşleştirdi.
Bir süre sonra ortada tehlike olmasa bile korkmaya başladı.
Şimdi bir düşünelim. Bu sadece Albert'in başına gelen bir şey mi?
Tabii ki hayır. Tamam belki bize de böyle bilinçli işkenceler çektirilmedi ama şöyle bir düşünün.
Belki de sen de bir zamanlar sınıfta bir soru sordun ve insanlar güldü.
Sonra kalabalık önünde konuşmaktan çekinmeye başladın.
Belki bir köpek üzerine havladı ve yıllarca bütün köpeklerden korktun.
Bu arada aklıma küçükken...
Beni bir horozun kovaladığı geldi.
Ve hatta bırak kovalamayı bildiğim peşime koşup hani yaşımda boyumda küçük olduğu için kafama çıkmıştı ya.
İnanabiliyor musunuz? Cidden kafama çıkmıştı.
Çok ürkütücüydü ya gerçekten.
Komşu gelip beni kurtarmıştı.
Sonra hiç öyle bir horoz görmedim yani o cinste bir horoz.
Merak ediyorum acaba görsem hani Albert gibi ben de tetiklenir miyim?
Bu arada hangi cinsten bahsettiğimi Instagram'da paylaşacağım.
Bence o horoz değildi ya.
Resmen insan gibi bir şeydi.
Hani bazı hayvanlar olur ya, böyle siması insanı andırır.
Hani ona hayvan diyemezsin, onun gibi.
Devam ediyorum, şöyle bir örnek vereyim.
Mesela bir ilişkide hayal kırıklığı yaşadın ve sonrasında sırf bu yüzden bütün insanlara güvenmekte zorlandın.
Çünkü beynimiz bağlantılar kuruyor.
Yaşadığımız olaylarla duygularımızı eşleştiriyor.
Ve bazen tek bir deneyim yıllarca bizimle kalabiliyor.
Peki sizce? Eğer korkular öğreniliyorsa başka neler öğreniliyor?
Mesela güvende öğreniliyor olabilir mi?
İnsan kendisini sevmeyi öğreniyor olabilir mi?
Özgüven sonradan kazanılan bir şey mi?
Hatta huzur bile öğrenilen bir beceri olabilir mi?
Çünkü psikoloji bize sadece korkunun değil, hayatımızdaki birçok şeyin öğrenilebildiğini söylüyor.
Mesela başka neler öğreniyoruz onu konuşalım.
Bu arada beni hangi platformdan dinliyorsanız takip etmeyi, Ve bölümlerden haberdar olmak için yanındaki zil butonuna basmayı unutmayın.
Apple Podcast'ta yorum yapma özelliği var.
Sadece bir dakikanızı alır ya.
Hatta belki daha da kısa sürer.
Bir yorum bırakırsanız beni hem çok mutlu hem de çok motive edersiniz.
Devam ediyorum. İlk olarak güveni öğreniyoruz arkadaşlar.
Bir bebek dünyaya geldiğinde kimseye güvenmeyi ya da güvenmemeyi bilmez.
Acıktığında biri onu besliyorsa, ağladığında biri yanına geliyorsa, korktuğunda biri onu sakinleştiriyorsa...
Beyni yavaş yavaş şunu öğrenir.
Dünya güvenli bir yer.
Ama tam tersi olunca yani ihtiyaç duyduğunda kimse gelmezse, duyguları sürekli görmezden gelinirse bu kez de şunu öğrenir.
Kimseye güvenme. Yani güvenmek de güvenmemek de çoğu zaman sonradan öğreniliyor.
Bu arada bağlanma teorisi bölümünde bundan çok detaylı bahsetmiştim.
O yüzden burada çok konuyu dağıtmak istemiyorum.
Bir başka öğrendiğimiz şey ise kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz.
Mesela çok küçük bir çocuk aynaya bakıp Ben yetersizim, ben çirkinim ya da işte ben başarısızım demez değil mi?
Bunları zamanla öğrenir.
Çevresinden duyduğu sözlerle, gördüğü davranışlarla, kendisine nasıl davrandığıyla öğrenir.
Belki de bugün kendimiz hakkında inandığımız bazı şeyler gerçekten bize ait değildir.
Yıllar önce birilerinin bize söylediği cümlelerin yankısı bizim iç sesimiz olmuş olabilir.
Özgüven de buna benzer aslında.
Bazı insanlar özgüvenle doğduğumuzu düşünür.
Ama özgüvenin önemli bir kısmı deneyimlerden oluşur.
Mesela küçük bir çocuk düşünün.
Çocuk bir şey dener, hata yapar, sonra tekrar dener.
Eğer desteklenirse çocukta ben yapabilirim duygusu gelişir.
Ama düşünsenize şöyle yaklaşıldığını.
İşte çocuk bir şey yaptığında beceriksiz, bir şeyi de düzgün yap, sen zaten hep böylesin denilerek üzerine bağrıldığını.
Sizce bu çocuk ben yapabilirim diyebilir mi?
Bir başkasının onu etiketlediği şeyleri artık...
iç ses haline getirir ve özgüveni düşer.
Yani özgüven çoğu zaman başarıdan önce değil, denemekten sonra oluşan bir şey.
Diğer öğrendiğimiz şey de utanç.
Dikkat edin küçük çocuklara.
Mesela şarkı söylemek isterler, söylerler, dans etmek isterler, ederler.
Komik görünmek onlar için önemli değildir.
Çünkü komik göründüğünü bile bilmezler.
Ama büyüdükçe birçok insan kendini saklamaya başlar.
Çünkü utanmayı öğrenir.
Nasıl öğrenir? İşte birilerinin bakışlarından, eleştirilerinden, alaylarından öğrenir.
Bir başka öğrendiğimiz şey de öfkemizi nasıl ifade edeceğimiz.
Öfke doğuştan gelen bir duygudur, evet.
Hepimiz öfkelenebiliriz ama öfkelendiğimizde ne yaptığımız, nasıl tepki verdiğimiz çoğu zaman sonradan öğrenilir.
Mesela bir çocuk düşünün.
Yine bir çocuk. Aslında sürekli çocuk dememin sebebi...
Ağaç yaş ki neyidir diyorlar ya hani çocuklukta öğrendiğimiz şeyleri yapıyoruz aslında.
O yüzden hep çocuktan örnek veriyorum.
Bu arada bu 0-3 yaş 0-6 yaş arasının önemi hakkında bir bölüm çekmeyi çok istiyorum.
O zaman bunu daha iyi anlayacaksınız neden sürekli çocuk dediğimi.
Mesela bir çocuk düşünün.
Bir çocuk evde her tartışmanın bağırış çağrışla çözüldüğünü görüyorsa öfkelendiğinde sesini yükseltmenin de normal olduğunu öğrenir.
Başka bir çocuk öfkelendiğinde susturuluyorsa işte sus sesini çıkarma ağlama Deniliyorsa zamanla öfkesini içine atmayı öğrenir.
Bir başkası anne babasının sorunları konuşarak çözdüğünü görüyorsa, öfkelendiğinde konuşmayı ve kendini ifade etmeyi öğrenir.
Yani aynı duygu ama üç farklı tepki.
Bağırmak, susmak ya da konuşmak.
İşte bunların hiçbiri doğuştan gelmiyor.
Büyük ölçüde gördüklerimizden ve yaşadıklarımızdan öğreniliyor.
Belki de bugün öfkelendiğimizde verdiğimiz bazı tepkiler, yıllar önce çocukken izlediğimiz, maruz kaldığımız insanların bize bıraktığı miraslardır.
Bence biz çocuklarımıza öfkeyi değil, onu yönetme biçimimizi miras bırakalım.
Çünkü bu gerçekten nesilden nesile aktarılan bir şey.
O döngüyü kıralım ya.
Bir diğer öğrendiğimiz şey sevgiyi nasıl gösterdiğimiz.
Sevgi doğuştan gelen bir duygu ama sevgiyi ifade etme biçimimiz çoğu zaman öğrenilir.
Mesela bazı insanlar sevgisini sürekli sözlerle gösterir.
seni seviyorum, sen benim için çok değerlisin gibi şeyler söylemekte zorlanmazlar.
Bazıları ise bunu pek söylemez ama ihtiyaç duyduğunda yanında olur, sana yardım eder, senin için gerçekten emek verir.
Çünkü sevgiyi böyle görmüş ve böyle öğrenmiştir.
O çocuk da sevginin emek vermek olduğunu öğrenir.
Bir çocuk düşünün, evinde insanlar birbirine sarılıyorsa, sevgilerini dile getiriyorsa, duygularını açıkça paylaşıyorsa, Çocuk da sevginin böyle gösterildiğini öğrenir.
Bu arada bence bu hani sözle değil de eylemle sevdiğini gösterme biçimi en çok kimlerde oluyor biliyor musunuz arkadaşlar?
Babalarda. Özellikle 60 yaş üstü geleneksel bir aile yapısı düşünün.
Gerçekten böyle olmuyor mu?
Hani mesela baba açıkça seni seviyorum demez.
Ama hasta olduğunda gece sabahlara kadar başında durur.
Kendisi yemez çocuğuna yedirir.
Kendisi giymez çocuğuna giydirir.
O yüzden sevgi dilimizi bile böyle sonradan öğreniyoruz işte.
Bir diğer öğrenilen şey de başarıyı nasıl tanımladığımız.
Mesela bazı ailelerde başarı denince aklı ilk olarak para gelir.
Çocuk büyürken sürekli aile içinde şunları duyar.
O iyi kazanıyor, adam hayatını kurtarmış, parayı bulmuş gibi şeyler duyuyor ve çocuk zamanla başarıyı maddi kazançla eşleştirmeye başlıyor.
Bazı ailelerde ise başarı diploma demektir.
Bazılarında makam, bazılarında ün, bazılarında ise iyi bir insan olmak.
Bu yüzden ilginç bir şekilde aynı hayatı yaşayan iki insan kendisini tamamen farklı değerlendirebilir.
Birisi güzel bir ailesi, huzurlu bir evi ve sevdiği bir işi olduğu halde kendini başarısız hissedebilir.
Çünkü ona öğretilen başarı tanımı başka bir şeydir.
Bir başkası ise çok daha mütevazı bir hayat yaşarken kendini çok da başarılı hissedebilir.
Çünkü onun başarı ölçüsü huzurdur, anlamdır ya da sevdikleriyle geçirdiği zamandır.
Bir başka öğrendiğimiz şey de Para hakkındaki düşüncelerimizdir.
Mesela bazı evlerde para çok önemli bir şeymiş gibi konuşulur.
Ne kadar kazanılırsa kazanılsın.
İşte ne kadar az harcama yapılırsa yapılsın.
Para hep bir sorundur.
Sürekli faturalar konuşulur.
Sürekli masraflar konuşulur.
Sürekli bir şeylerin yetmediğinden bahsedilir.
Çocuk da bütün bunları dinleyerek büyür ve farkında olmadan şunu öğrenir.
Para her an bitebilir.
Hayat sürekli maddi bir mücadeledir.
Ne kadar paran olursa olsun yetmez gibi düşünceler geliştirir.
Sonra yetişkin olur. Belki iyi bir geliri vardır.
Belki maddi olarak güvendedir.
Ama yine de içindeki o kıtlık hissi hiç geçmez.
Tam tersi de olabilir.
Bazı evlerde para bir amaç değil sadece bir araç olarak görülür.
Çocuk da paranın hayatı kolaylaştıran ama hayatın merkezinde olmayan bir şey olduğunu öğrenir.
Yani para hakkındaki düşüncelerimiz bile çoğu zaman sandığımız kadar bize ait olmayabilir.
Onları da bir yerlerde görerek, duyarak ve yaşayarak öğreniyoruz.
Bir başka öğrendiğimiz şey de sınır koymaktır.
Ya da tam tersi sınır koyamamaktır.
Mesela yine bir çocuk düşünün.
Duygularına saygı duyuluyor, istemediği zaman zorlanmıyor, fikirleri dinleniyor ve hayır dediğinde cezalandırılmıyor.
Bu çocuk zamanla şunu öğrenir.
Benim de sınırlarım var, rahatsız olduğum şeyleri söyleyebilirim.
Hayır demek kötü bir şey değil.
Ama bazı çocuklar da tam tersini öğrenir.
Mesela... Ne zaman itiraz etseler suçlu hissettirilirler.
Ne zaman kendilerini savunsalar saygısızlıkla suçlanırlar.
Ne zaman bir şeye hayır deseler bencil oldukları söylenir.
İşte o zaman da o çocuk şunu öğrenir.
Başkalarını üzmemeliyim.
Herkesi memnun etmeliyim.
Hayır dersem sevilmem.
Ve yıllar sonra o çocuklar yetişkin olduklarında istemedikleri şeylere evet derken, işte haddinden fazla sorumluluk alırken, kırılmamak için değil de...
Aksine karşıdakini kırmamak için susarken bulabilirler kendilerini.
Çünkü sınır koyamamayı seçmiyorlar ki bunu daha küçükken öğreniyorlar.
Bir başka öğrendiğimiz şey de affetmek ya da kin tutmak.
Mesela bazı evlerde insanlar hata yaptığında konuşulur, özür dilenir, işte çözülür ve ilişki devam eder.
Çocuk da şunu öğrenir. Evet insanlar hata yapabilir, kırılmak bir ilişkinin sonu değildir, bazı şeyler tamir edilebilir gibi düşünceler geliştirir.
Ama bazı evlerde...
Kırgınlıklar yıllarca sürer, kardeşler konuşmaz, akrabalar birbirine küser, eski meseleler sürekli gündeme gelir.
Çocuk da bu defa şunu öğreniyor.
Yapılan şey unutulmaz, insanlara güvenilmez.
Kırıldığında hiç konuşmadan mesafe koyarsın.
Yıllar sonra bu çocuk yetişkin olduğunda da farkında olmadan aynı yolu izler.
Ama burada affetmekten kastım yapılan her şeyi kabul etmek demek değil.
Bazen insanlar affetmeyi unutmak ya da yapılanı onaylamak sanıyor.
Oysa affetmek çoğu zaman yaşanan olayın yükünü sürekli sırtında taşımamayı seçmektir.
Kin ise çoğu zaman geçmişte yaşanan bir olayı bugün de yaşamaya devam etmektir.
Ve bunların ikisi de büyük ölçüde gördüğümüz örneklerden etkilenir.
Belki de bugün birini affetmekte ya da affedememekte zorlanmamızın nedeni çocukken çatışmaların nasıl çözüldüğünü izleyerek öğrenmiş olmamızdır.
Ve arkadaşlar son olarak...
Diğer öğrendiğimiz şey de huzur bulma becerisi.
Evet kulağa biraz garip geliyor olabilir ama huzur bulma becerisi de sonradan öğrendiğimiz şeylerden.
Bazı insanlar çocukluklarından itibaren sürekli bir telaşın, gerginliğin, kavganın içinde büyüyor.
Bazıları ise daha sakin bir ortamda.
Bu yüzden zihnimizin olaylara verdiği tepkiler bile zamanla buna göre şekilleniyor.
Hatta bazen ortada bir sorun yokken bile neden huzursuz hissettiğimizi bununla açıklayabiliyoruz.
Çünkü beyin yıllarca tetikte kalmayı öğrenmiş olabiliyor.
İşte bu yüzden huzur sadece başımıza gelen bir şey değil.
Biraz da öğrendiğimiz, geliştirdiğimiz bir beceri.
Nasıl ki korku öğrenilebiliyorsa, nasıl ki kaygı öğrenilebiliyorsa insan zamanla sakinleşmeyi de öğrenebilir.
Ve arkadaşlar sona gelirken bu bölümden aklınızdan çıkmasını istemeyeceğim şu kalsın isterim.
İnsan sadece korkmayı öğrenmez.
Güvenmeyi de öğrenir, sevmeyi de öğrenir, huzur bulmayı da öğrenir ve bazen yeniden başlamayı da öğrenir.
O yüzden bugün kendinizde değiştirmek istediğiniz bir şey varsa bunun imkansız olduğunu düşünmeyin.
Çünkü öğrenilmiş olan şeyler bazen yeniden öğrenilebilir.
Sizce başka neleri sonradan öğreniyoruz?
Bana Instagram'dan bu bölümün gönderi postunun altına yorum olarak yazabilirsiniz.
Bekliyorum. Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
