
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Azaldıkça Çoğalmak: Minimalizm ” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz.
Ben Gozi. Geçenlerde dolabımı düzenliyordum, birkaç kıyafet elden çıkardım.
Ve inanır mısınız o kadar rahatladım ki, işte bunun üzerine tam da bu hafta minimalizm üzerine konuşalım dedim.
Ama merak etmeyin, size her şeyinizi atın, beyaz duvarlı bir evde yaşayın demeyeceğim tabii.
Çünkü minimalizm daha az eşyaya sahip olmaktan çok daha derin bir şey.
Peki önce şu soruyla başlayalım.
Minimalizm dediğimiz şey nereden çıktı?
Bunu bir konuşalım. Minimalizm ilk olarak antik Yunan felsefesine dayanıyor.
Daha sonra 1960'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde sanat ve mimari alanında patlama yaşanıyor.
Ve az çoktur felsefesiyle fazlalıklardan arınmayı hedefleyen bir akım haline geliyor.
O dönemde bazı sanatçılar eserlerinde gereksiz tüm süslemeleri kaldırıp en sade haliyle bir şey anlatmaya çalışıyorlar.
Yani düşünceleri şu. Bir şey.
Ne kadar sade olursa özü o kadar görünür olur.
İşte daha sonra tarihte bu minimalizm anlayışı sadece tablolarda ya da binalarda sınırlı kalmıyor.
İnsanlar bunu kendi hayatlarına da uyarlamaya çalışıyorlar.
Çünkü fark ediyorlar ki yalnızca evler değil, hayatlar da artık gereğinden fazla dolmuştu.
Daha büyük evler, daha çok kıyafet, daha fazla eşya, daha fazla iş ve daha fazla sorumluluk.
Huzur nedense aynı oranda artmıyordu.
İşte minimalizm de tam bu noktada farklı bir soru sormaya başladı.
Gerçekten daha fazlasına mı ihtiyacımız var yoksa bizi yoran fazlalıklardan kurtulmaya mı?
Ve bence minimalizmin en etkileyici tarafı şu.
Sahip olduğun şeylerin sayısıyla değil sana gerçekten değer katan şeylerle ilgileniyor.
Yani nicelikten çok nitelikle.
Peki psikolojik olarak minimalizm bize ne kazandırıyor?
Aslında beynimizde tıpkı bir oda gibi arkadaşlar.
Nasıl ki dağınık bir odada aradığımız şeyi bulmak zorlaşıyorsa sürekli uyarana maruz kalan bir zihin de neye odaklanacağını şaşırıyor haliyle.
Mesela bir düşünün.
Telefonumuzca, telefonumuzca, telefonumuzda işte onlarca uygulama, yüzlerce bildirim, okunmayı bekleyen mesajlar, dolabımızda giymediğimiz onlarca kıyafet bunların
hepsi Beynimiz için küçük birer uyarıcı.
Psikolojide buna karar yorgunluğu deniliyor.
Gün içinde verdiğimiz her karar zihinsel enerjimizden biraz daha tüketiyor.
Sabah uyanıyoruz mesela.
Bugün ne giysem diye 5 dakika düşünmek bile aslında beynimizin karar verme kapasitesinden bir parça eksiltiyor.
İşte bu yüzden sadeleşmek sadece dolabımızı değil zihnimizi de hafifletiyor.
Peki neden hep daha fazlasını istiyoruz?
Çünkü işin bir de sosyolojik tarafı var.
İçinde yaşadığımız toplum yıllardır bize ne söylüyor?
İşte daha büyük ev, daha yeni telefon, daha fazla kıyafet, işte daha lüks araba.
Sanki değerimiz sahip olduklarımızı da ölçülüyormuş gibi.
Mesela yeni bir telefon alıyorsun.
İlk birkaç gün elinden düşürmüyorsun.
Sonra bir bakıyorsun yeni bir model çıkmış.
Bir anda elindeki telefon eski gelmeye başlıyor.
Halbuki telefon hala aynı telefon.
Değişen şey telefon değil, senin ona bakışın, senin ona yüklediğin anlam.
Ya da dolabı açıyorsun, giyecek onlarca kıyafetin var belki ama dışarı çıkmadan önce bir bakıyorsun, hiç giyecek bir şeyim yok diyorsun.
Çünkü özellikle sosyal medyada sürekli bir link yağmuru var.
Her gün yeni kombinler, yeni koleksiyonlar, yeni trendler.
Daha geçen ay moda olan şey bu ay eskimiş gibi gösteriliyor.
Benim mesela o kadar az kıyafetim vardır ki ve genelde de hep belli renkleri giyerim.
Kimilerine belki sıkıcı bile gelebilirim.
Ama inanın hiç umurumda değil.
Çünkü ben kafamda aştım o kısmı.
Ki çok şükür alabilecek imkanım da var.
Ama ben şunu düşünüyorum.
O kıyafete ayıracağım bütçeyle bana daha uzun vadede katkı sağlayacak başka şeyler yapabilirim.
Mesela bir kitap alabilirim.
Bir seyahat için birikim yapabilirim.
Yeni bir deneyim yaşayabilirim.
Bunlar bana daha anlamlı geliyor.
Yaşamda sadelik, düşüncede ihtişam mantığındayım.
Hatta son zamanlarda...
Kapsül dolap diye bir kavramda çok konuşuluyor biliyorsunuzdur.
Aslında mantığı çok basit.
Dolabında yüzlerce kıyafet olması yerine birbirine uyum sağlayan ve gerçekten severek giydiğin az sayıda parça olması.
Mesela 10 tane üst, 5 tane alt, işte birkaç tane ceket var.
Ama hepsi birbiriyle kombinlenebiliyor.
Böyle olunca sabah uyandığında ne giyeceğim diye yarım saat düşünmüyorsun dolabın önünde.
Çünkü dediğim gibi. Dolabındaki neredeyse her parça zaten bir diğeriyle de kombinlenebiliyor ve birbiriyle uyumlu.
Peki minimalizmin cüzdanımıza bir faydası var mı?
Bence var. Çünkü günümüzde alışveriş çoğu zaman ihtiyaçtan değil, duygudan yapılan bir şey haline geldi.
Canımız sıkılıyor, alışveriş yapıyoruz.
Mesela moralimiz bozuluyor, kendimizi ödüllendiriyoruz, indirim görüyoruz.
Ya bir daha bu fiyata bulamam, alayım diyoruz.
Sonra eve geliyoruz, aldığımız şey birkaç gün sonra sıralanlaşıyor.
Hatta belki aldığımızı bile hatırlamıyoruz.
Ta ki kredi kartı ekstresinde görüp hatırlayana kadar.
İşte minimalizm burada aslında bize hiçbir şey alma demiyor.
Gerçekten ihtiyacın olanı al diyor.
Aradaki fark çok büyük çünkü bilinçli harcamak para kazanmak kadar önemli bir beceri haline geldi.
Mesela çoğunlukla ben bir şey alacağımda öyle direkt almıyorum, bir düşünüyorum.
İstek mi, ihtiyaç mı?
Bir evde olanları düşünüyorum alsam mı almasam mı gibi.
Eğer istekse dönüp daha sonra tekrar bakabilirim diyorum.
İhtiyaçsa hemen alıyorum evet.
Ve çoğunlukla istek dediğim şeyler dönüp bir daha almadığım şeyler oluyor.
Bakın bir de artık okullarda bile finansal okuryazarlık diye dersler verilmeye başlandı.
Bunun sebebi sadece insanlara para biriktirin demek değil.
Asıl amaç parayla sağlıklı bir ilişki kurabilmeyi çok küçük yaşlarda öğretmek.
Yani bir şeyi satın almadan önce benim buna gerçekten ihtiyacım var mı yoksa o an sadece canım mı istiyor diye düşündürebilmek.
İşin bir de manevi tarafı var.
Dinler ve felsefeler bu konuya nasıl bakıyor bir de ona bakalım.
Aslında dikkat ederseniz dünyanın birçok dininde ve öğretilerinde ortak bir mesaj var.
Ölçülü yaşamak, ihtiyacın kadarına sahip olmak.
sahip olduklarının seni yönetmesine izin vermemek.
Çünkü sorun hiçbir zaman eşyanın kendisi olmamış ki.
Sorun insanın eşyaya bağımlı hale gelmesi olmuş.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa, beni hangi platformdan dinliyorsanız, bölümlerden haberdar olmak için takip etmeyi unutmayın.
Hatta yanında zil butonu var.
Ona da tıklarsanız yeni bölüm yayınlandığında bildirim gelir size.
Mesela İslam dininde de israf hoş görülmez ve ölçülü olmanın önemi vurgulanır değil mi?
Hatta Kur'an'da Araf suresi 31.
ayette der ki, Yiyin, için fakat israf etmeyin.
Tabi burada israf yalnızca fazla yemek olarak yorumlanmaz.
İhtiyaçtan fazlasını tüketmek, nimeti boşa harcamak.
malı, zamanı ve imkanları gereksiz yere tüketmek, ölçüyü kaçırmak gibi genel olarak hayatın her alanında ölçülü olmayı öğütlemektedir.
Tasavvufta da mesela şöyle bir yaklaşım var.
Dünya elinde olsun ama kalbinde olmasın.
Yani mesele mal sahibi olmak değil, malın sana sahip olmaması.
Mesela biraz daha uzak doğuya gidelim.
Örneğin Budizm'de acının önemli sebeplerinden birinin aşırı bağlanma ve sürekli daha fazlasını isteme olduğu söylenir.
Ya da işte Alman filozof Hegel'in de estetik anlayışından minimalizmle ilişkilendirebilecek bazı fikirleri var.
Şöyle ki, Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir güzellik anlayışı şeklinde tanımlamış Hegel.
Bakın ne kadar güzel söylemiş.
Sade ama basit olmayan, yalın ama yavan olmayan bir güzellik anlayışı.
Hatta size kısa bir anekdot paylaşayım.
Rivayete göre Sokrates Atina pazarını gezerken etrafındaki dükkanlara bakıp onların önünden geçerken yüksek sesle şöyle diyormuş.
Ne kadar da ihtiyacım olmayan şey var.
Sokrates'in gösterişten uzak son derece sade bir yaşam sürdüğü hatta çoğu zaman yalın ayak dolaştığı da anlatılıyor.
Şu an bir hayal etsenize mesela çarşıda esnafın yanından geçerken bağırarak böyle dediğinizi.
Esnaf şok. Mesela Sokrates'le ilgili bu ayrıntıyı duyunca çok etkilenmiştim.
Çünkü bugün alışveriş merkezlerine ya da telefonumuzdaki alışveriş uygulamalarına girdiğimizde genelde bundan da almalıyım, şundan da almalıyım diye düşünüyoruz.
Sokrates ise aynı manzaraya bakıp tam tersini söylüyor.
Demek ki bunların hiçbirine ihtiyacım yok diyor.
Aradan yaklaşık 2500 yıl geçmiş ama galiba insanın tüketimle imtihanı hiç değişmemiş gibi değil mi?
Hatta yine antik Yunan'da yaşamış bir filozoftan bahsedeyim.
Mesela Diyojen'in neredeyse hiçbir eşyası yokmuş.
Yanında taşıdığı birkaç şeyden biri su içmek için kullandığı küçük bir taştan ya da ahşaptan yapılan su kabıymış.
Bir gün yolda yürürken bir çocuğun susayınca eğilip ellerini tas gibi kullanarak deriden su içtiğini görünce durup elindeki kaba bakmış Diyojen ve demiş ki Bu çocuk bana benden daha sade yaşamayı öğretti.
Sonra elindeki kabı dağıtmış.
Şimdi burada mesele gidip hepimizin bardakları atması değil tabii ki.
Ama bazen hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüz şeyler aslında bizi onlara bağımlı hale getiriyor.
Sahip olduğumuz her şey bir yandan da bizim sorumluluğumuz oluyor.
Korumamız gerekiyor, temizlememiz gerekiyor.
İşte taşımamız gerekiyor gibi.
Bir de mesela kendi hayatımda işim pratik bir tarafından da bahsedeyim.
Benim evimde mesela çok fazla eşya yok.
Zamanla şunu fark ettim.
Az eşya gerçekten hayatı kolaylaştırıyor.
Mesela temizlik yapacağım zaman saatler sürmüyor.
Kaldırılacak, silinecek, yer değiştirecek onlarca eşya yok.
Bir yeri temizlemek için önce başka bir yeri boşaltmak zorunda da kalmıyorum.
Ki oturduğum ev 3 artı 1 öyle küçük de değil.
Ama ona rağmen hemen bitiyor temizliğim.
Tabii şimdi aranızda belki işte çocuğun yok diyenleriniz olacak.
O yüzden o zaman sizi tekrar güncelleyeceğim.
Bir de mesela düşünüyorum temizlik aslında kirli değil, eşyayla uğraşmakmış bence.
Eşya az olunca temizlik de daha kısa sürüyor.
İşte daha az yoruluyorsun ve kendine ayırabileceğin daha fazla zaman kalıyor.
İşte bence minimalizm tam da burada devreye giriyor.
Mesele sadece daha az eşya sahibi olmak değil.
O eşyaların senden çaldığı zamanı, enerjiyi ve zihinsel yükü de azaltmak.
Çünkü aslında her eşyanın bir maliyeti var.
Sadece satın alırken ödediğin para değil ki.
Onu temizlemek, düzenlemek, taşımak, tamir etmek, nereye koyacağını düşünmek bunların hepsi zaman istiyor.
Aklıma gelmişken bir şey daha söyleyeyim.
Mesela ben evimi kurarken baza yerine kar yolu aldım.
Ben baza alırsam nasıl olsa orada depolama alanım var diyerek belki daha fazla eşya alacağım yani ona güvenerek.
Ama şu an mesela iki sene oldu ben evi kuralı ve hiç de bazaya ihtiyacım olmadı.
Tabii benim kendi yöntemim yani kendi minimalizm yöntemim diyebilirim.
Yani herkese tabii uymak zorunda değil.
Ama yine olsa yine kar yolu alırım.
Bir de bence minimalizmin önemli bir diğer tarafı da bilinçli tüke etebilmek.
Tüke etebilmek.
Ya bazen böyle çok hızlı konuşuyorum.
O yüzden anlaşılmıyor kelimelerim.
Bilinçli tüketebilmek arkadaşlar.
Bilinçli tüketebilmek.
Çünkü artık sadece eşya tüketmiyoruz ki video tüketiyoruz, içerik tüketiyoruz, haber tüketiyoruz, reels tüketiyoruz.
Hatta o kadar hızlı tüketiyoruz ki öyle bir noktaya geldik ki bazen gün boyunca yüzlerce içerik izliyoruz ama aklımızda tek bir tanesi bile kalmıyor.
Belki de zihnimizin yorulmasının sebeplerinden biri de budur.
Her şeye maruz kalmak.
Eskiden bilgiye ulaşmak zordu evet.
Şimdi ise asıl zor olan hangi bilgiyi almamız gerektiğine karar verebilmek.
Mesela bir düşünün telefonumuzu elimizde sadece saate bakmak için alıyoruz.
Sonra bir bildirim görüyoruz.
Ardından bir video açılıyor.
Derken bir saat geçmiş.
Oysa başlangıçta tek yapmak istediğimiz saate bakmakta değil mi?
Çünkü artık en değerli şey para değil dikkatimiz.
Ve herkes...
Yani bu sosyal medya ya da işte alışveriş sitelerini tasarlayanlar dikkatimizi kazanmak için yarışıyor.
Mesela ben eskiden gündemi inanılmaz yakından takip ederdim.
Sürekli bir şeyler izler, bir şeyler okur, sosyal medyada saatler geçirirdim.
Ama bir süre sonra şunu fark ettim.
Ben bilgiyle beslenmiyordum ki bilgiye boğuluyordum resmen.
Üstüne bir de maalesef hep böyle can sıkıcı haberler gördüğüm için bir süre sonra gerçekten ruhsal olarak kötü etkilenmeye başladım.
Bir de fark ettim ki ekran sürem uzadıkça dikkat sürem kısalıyor.
Zihnim daha çabuk yoruluyor, odaklanmakta zorlanıyorum.
Sonra kendi kendime bir dakika ya bu nereye kadar böyle gidecek dedim.
Ve bilinçli olarak ekran süremi azaltmaya başladım.
İnanın ekran sürem ile hayat kalitem arasında resmen negatif korelasyon oluştu.
Ekran sürem düştükçe hayat kalitem inanılmaz arttı.
Telefondan, sosyal medyadan uzaklaştıkça sanki zihnimde de bir sessizlik oluştu.
Kitap okurken daha uzun süre odaklanabilir olduğum düşünmeye daha fazla alan açıldı.
Sürekli bir şeyler kaçırıyormuşum, hissim de azaldı.
Bu arada bu sürekli bir şeyleri kaçırdığını hissetmekle alakalı da bir bölüm çekeceğim.
Aslında o da sandığımızdan çok daha derin bir konu.
Şunu fark ettim.
Hayatın kalitesini arttıran şey bazen daha fazlasını eklemek değil, gereksiz olanı azaltmakmış.
Bir de mesela bu minimalizmi çevremizdeki insanlar üzerinden de düşünebiliriz.
Mesela telefon rehberimizde.
ya da sosyal medyada arkadaş listemizde bir sürü insan kayıtlı.
Ama düşünsenize kaçını gecenin bir yarısı çekinmeden arayabiliyoruz?
Kaçına gerçekten içimizi açabiliyoruz?
Ya da işte kaç tanesi gerçekten zor zamanlarımızda koşulsuz bir şekilde yanımızda oluyor?
Ya da bakın en önemlisi kaç tanesi bizim başarımıza gerçekten içten sevinebiliyor?
O yüzden ilişkilerde de sadelik, işte minimalizm, insanın hayat kalitesini arttıran bir şey.
Samimi birkaç dost, enerji çeken, yoran, Sahte ilişkilerden çok daha iyi geliyor insana.
Hani diyorlar ya az insan çok huzur diye.
Gerçekten çok doğru. Ve arkadaşlar sona gelirken.
Bugün konuştuğumuz her şeyi tek bir cümlede özetleyecek olsam Epictetus'un şu sözünü seçerdim.
Asıl zenginlik çok şeye sahip olmak değil az şeye ihtiyaç duymaktır.
Belki de minimalizmin özü tam olarak budur.
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda ya da minimalizm üzerine sizlerin yaptığı ve bana tavsiye edebileceğiniz neler var?
Instagram'da bölüm postunun altına yorum olarak yazabilirsiniz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Beni sosyal medyadan takip etmek isterseniz Zamansız Düşünceler Instagram hesabından ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
