
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “ Amor Fati (Kader Sevgisi) ” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz, ben Gozi.
Geçenlerde arkadaşım bana dedi ki, senin WhatsApp durumunda yazan şeyin anlamı ne?
Hani bu WhatsApp'ta böyle kalıcı bir şekilde bir yazı yazıyoruz ya durumunuza, ondan bahsediyorum.
Ben de dedim ki, açıklamayacağım, git kendin araştır, bul.
Ben sana balık vermeyeceğim, balık tutmayı öğreteceğim dedim.
Sonra düşündüm ben neden bunu size anlatmayayım ki?
Çünkü gerçekten çok sevdiğim, çok derin anlamı olan bir şey benim için.
WhatsApp durumunda aynen şu yazıyor.
Amor fati. Peki nedir bu amor fati?
Bunun üzerine konuşalım arkadaşlar.
Latince bir söylem bu ve Türkçe'ye genellikle kader sevgisi şeklinde çevriliyor.
Bu kavramı ortaya atan kişi 19.
yüzyılda yaşamış meşhur Alman filozof Nietzsche.
Önce çok kısa Nietzsche'den bahsedeyim.
Nietzsche'nin hayata bakışı biraz serttir.
İnsanı zorlayan, konfor alanından çıkaran bir felsefesi vardır.
Öyle durumları romantize ederek açıklamaz.
Hani böyle insanı sarsar bir kendine getirir.
Nietzsche'ye göre insan yaşadıklarından kaçan değil, onları anlamlandıran ve dönüştüren bir varlıktır.
İşte Nietzsche'nin amor fati dediği şey bu.
Nietzsche bu kavramla bize şunu söylüyor.
hayatında olan hiçbir şeyi değiştirmek istemeyecek kadar yaşadığın her şeyi sahiplenebilir misin?
Bu yaşa gelene kadar yaşadığınız tüm zorlukları düşünün.
Canınızı yakan anları, haksızlığa uğradığınız zamanları, verdiğiniz yanlış kararları ya da işte keşke hiç yaşamasaydım dediğiniz o anları.
Şimdi kendinize şu soruyu sorun dostlarım.
Eğer bugün olduğunuz insan tam olarak o yaşadıklarınızın sayesinde oluştuysa, Onlardan gerçekten vazgeçmek ister miydiniz?
İşte amor fatitam olarak burada başlıyor.
Sadece güzel anları değil, acı olanları da sahiplenebildiğimiz noktada.
Belki de çoğumuz yaşadığımız olumsuzluklarda payımız olsun ya da olmasın hep bir pişmanlık hissediyoruz.
Keşke şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım farklı olurdu falan diyoruz.
Bunu kendimize hatta defalarca söylüyoruz.
Ama belki de tam da böyle yaptığımız için bugün buradayızdır.
Tam da o hatayı yaptığımız için o dersi öğrenmişizdir.
Ya da işte tam da o yolu seçtiğimiz için bugünkü biz olmuşuzdur.
Yani Amorfati geçmişi değiştirmeye çalışmayı bırak.
Onu anlamlandır diyor.
Çünkü biz geçmişimizi reddettikçe kendimizin bir parçasını da reddediyoruz.
Çünkü o seçimleri, o hatta hatalı seçimleri de biz yaptık.
Yanlışsa da yanlış benim yanlışım diyebilme cesaretini göstermemizi söylüyor.
Ha bu arada bu bahsettiğim hani yaptığımız yanlışta böyle diretip yaptığımız yanlışı kabul etmeyip hani makul kılıflarla yaptığımız yanlışı hani üstünü kapatmaya çalışmaktan, onu
sahiplenmekten o şekilde bahsetmiyorum.
Yani yaptığımız yanlışın yanlış olduğunu kabul etmemizden bahsediyorum.
Çünkü o hatalı seçimleri de biz yaptık dedim ya.
Yanlışsa da benim yanlışım diyebileceğiz.
Çünkü o hatayı ben yaptıysam ondan öğrenme gücü de bende.
Onu anlamlandırma gücü de bende.
Ve onu bir yük olmaktan çıkarıp bir derse dönüştürme gücü de yine bende.
Amorfati işte bu yüzden çok güçlü bir bakış açısı arkadaşlar.
Çünkü bizi kurban olmaktan çıkarıp hayatın sorumluluğunu alan birine dönüştürüyor.
Ben mesela eskiden işte bundan birkaç yıl öncesine kadar geçmişte hep bir şeyleri daha doğrusu şimdiki hayatımı etkileyen geçmişteki seçimlerimi, kararlarımı hep böyle sorgulardım.
Şöyle yapsaydım nasıl olurdu?
Böyle yapsaydım nasıl olurdu?
Sonra bir noktadan sonra fark ettim ki bunu sorgulamam.
Benim şu anki mevcut hayatımı değiştiriyor mu?
Hayır. Peki beni etkiliyor mu?
Fazlasıyla evet. Beni aşağı çekiyor, daha umutsuzluğa sürüklüyor.
Sonra dedim ki... Geçmişi değiştiremem evet ama geleceğimi değiştirebilirim.
Geçmişimi kendime bir kılavuz, bir yol rehberi edip geleceğimi şekillendirmeye yarayabilir bu dedim.
Yani o şekilde düşünüyorum hep ama istersem şunu da yapabilirdim.
Yaşadığım her şeye kader deyip bir kenara da çekilebilirdim.
İşte böyleymiş, yapacak bir şey yok diyebilirdim.
Ki bence en kolayı da bu.
Böyle her şeyi kadere yüklediğinde aslında üzerinden sorumluluk atıyorsun.
Yani kolaya kaçma şekli bana göre.
Tam yetki sıfır sorumluluk.
Ama işte amorfati bu değil dostlarım.
Amorfati kaderini sevmek, her şeyi kader deyip kabullenmek demek değil.
Tam tersine yaptığın her şeyi sahiplenmek demek.
Onu büyük gibi taşımak değil, onu bir anlam haline getirmek demek.
Çünkü amorfati şunu söylüyor.
Bu benim başıma geldi değil de bu benim başıma geldi evet ama bana ne öğretti?
Ya da ben bu öğrendiğimle bundan sonra ne yapacağım demek?
Hani diyorlar ya hayat sana limon verdiyse limonata yap.
Güzel söz değil mi? Ama amor fati ne diyor biliyor musunuz dostlarım?
Hayat sana limon verdiyse sadece limonata yapmakla kalma.
O limonatayı da sev.
Belki ekşi olduğu, belki tatsız olduğu, belki olması gerekenden daha tatlı olduğu ama işte onu da sev diyor.
Burada mesele sadece kötü bir şeyi iyiye çevirmek değil.
Onu hayatının bir parçası olarak da kabul edebilmek.
Hatta daha da ileri gidiyorum.
Belki de o limon olmasaydı sen limonata yapmayı hiç öğrenmeyecektin.
Konunun limonlarla bir alakası yok arkadaşlar.
İyi güzel de bunu nasıl yapacağız yani?
Yaşadığımız acıyı işte hatalarımızı nasıl seveceğiz diyorsunuz değil mi?
İşte burada küçük ama çok kritik bir bakış açısı var arkadaşlar.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa beni hangi platformdan dinliyorsanız bölümlerden haberdar olmak için takip etmeyi unutmayın.
Hatta yanında bir zil butonu var ona da tıklarsanız her yeni bölüm yayınlandığında size bildirim gelir.
Bir de sosyal medyada da düşünmeye devam ediyoruz.
Amorfati başına geleni sevmek zorundasın demek değil.
başına gelenin senin neye dönüştürdüğünü gör demek.
Mesela düşünün, yaşadığınız bir hayal kırıklığı, bir insanın sizi üzmesi ya da bir yerde haksızlığa uğramanız.
O an sadece acı gibi geliyor değil mi?
Ama biraz zaman geçince sizi daha güçlü, daha dikkatli, daha farkındalık dolu birine dönüştürüyor.
İşte amorfati tam burada devreye giriyor.
Mesela bir işte başarısız oldunuz.
Keşke denemeseydim demek pasif bir kabullenişken, İyi ki denedim.
Çünkü artık neyi geliştirmem gerektiğini biliyorum.
Demek işte bu amorfatidir.
Ya da işte mesela yanlış bir ilişki yaşadınız.
Yani yanlıştan kastım da şu.
Sonu belki de sizin istediğiniz şekilde bitmeyen, size uygun olmayan, sizi üzen biri.
Çoğu insan şöyle der.
Keşke hiç yaşamasaydım.
Ama amorfati şöyle bakıyor olaya.
İyi ki yaşadım. Çünkü artık neyi istediğim kadar neyi istemediğimi de biliyorum.
Yani olay değişmiyor dostlarım.
Ama bizim ona verdiğimiz anlam değişiyor.
Anlam veremediğimiz acı bizi ezer.
Ama anlam verdiğimiz acı ise işte o bizi dönüştürür.
Hani mesela şöyle insanlar vardır ya, hayatında çok acılar yaşamıştır.
Belki de birçok insanın kaldıramayacağı şeyler yaşamıştır.
Ama hayata o kadar güçlü, o kadar umut dolu bakarlar ki işte onları gülüşlerinden tanırız.
Enerjilerine hayran kalırız.
Onlar sizce acıların teyit geçtiği insanlar mıdır yoksa acılarını dönüştüren hatta acıların da onları dönüştürdüğü kişiler midir?
Bunu bir düşünelim. Viral Oğan bir video vardı hatta hatırlarsanız haberlere falan da çıkmıştı.
Hani böyle çok tatlı genç bir yörük kadın vardı.
Sahip olamadıklarıma odaklanmak yerine sahip olduklarıma şükrediyorum gibi şeyler söylüyordu.
Mesela o konuşması ne kadar gündem olmuştu değil mi?
İşte ablamız çözmüş ya amorfati olayını.
Bu videoyu bulursam Instagram'dan paylaşacağım.
Bir de arkadaşlar şimdi bu hayatta neyi değiştirip değiştiremeyeceğimizi de bilmemiz gerekiyor.
Kader, irade koyup değiştiremeyeceğimiz şeyler.
Mesela anne babamız, doğduğumuz ev, evladımız bunlar irade koysak da değiştiremeyeceğimiz şeyler değil mi?
O yüzden şikayet ettiğimiz şeyleri de bir gözden geçirmemiz gerekiyor bence.
Mesela benim hayatımda şöyle bir dönem olmuştu.
Bundan birkaç yıl önce iş yerinde bir amirim vardı.
Çok da üst düzey, yetkili, prestijli bir insandı ama bana hayatımın en zor, en kötü zamanlarını yaşattı.
Hatta onun yüzünden anksiyete sahibi oldum diyebilirim.
O an bu şeyleri yaşarken, yani o zor zamanları yaşarken bu deneyimin benim için çok da bir anlamı yoktu o an.
Sadece zordu, yorucu, yıpratıcıydı diyebilirim.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum.
İyi ki yaşamışım.
Ben... İyi ki o insanı tanımışım diyorum.
Çünkü artık o tarz insanlarla karşılaştığımda aa tamam ben böyle bir insanla daha önce karşılaşmıştım diyorum.
Nasıl davranmam gerektiğini biliyorum.
İşte sınırlarımı çizebiliyorum.
Kendimi korumayı biliyorum.
İşte kiminle ne kadar mesafe koymam gerektiğini biliyorum.
Yani o dönem beni sadece yormadı, beni eğitti.
İşte amor fati bu dostlarım.
Yaşadığın şeyi o an sevemeyebilirsin.
Ama onun seni neye dönüştürdüğünü gördüğünde iyi ki diyebileceğin bir yere gelirsin.
Çünkü o deneyim olmasaydı bugünkü ben de olmazdım.
Tabii keşke bu değişimi farklı bir şekilde yaşasaydım da diyorum ama böyle olması gerekiyormuş.
Bir de derler ya hani Allah karşımıza ihtiyacımız olan insanları çıkartır diye.
Belki de bizim birbirimize öğretmemiz gereken şeyler vardır diye karşılaşıyoruzdur bazı insanlara.
Bana o zamanlar bu insanı tanıdığın için ileride iyi ki diyeceksin deselerdi.
Gerçekten muhtemelen şunu derdim.
Dalga mı geçiyorsun ya falan derdim.
Çünkü o anın içindeyken insan sadece o yaşadığı acıyı, zorluğu görüyor.
Anlamını ona vermek istediği, göstermek istediği derse çok anlamıyor.
Ama zaman geçiyor.
Bir gün geriye dönüp baktığında şunu fark ediyorsun.
O yaşadığın şey sadece başına gelen bir olay değilmiş.
Seni hazırlayan bir süreçmiş.
Ve sen onu anlamlandırdığın anda o yaşadığın şey değişmiyor.
Ama senin ona bakışın değişiyor.
Peki sizce insan neden iyi kararları, mutlu anları hemen sahiplenir de kötü kararları, zor zamanları sahiplenmek istemez?
Çünkü iyi olan şeyler bize iyi hissettirir.
Ve biz iyi hissettiren şeyleri kimliğimizin parçası yapmak isteriz.
Ama kötü olanlar onlar egomuza dokunur.
Bize şunu hatırlatır.
Hata yapabilirim, yanlış karar verebilirim, işte hayatta kontrol edemediğim şeyler var.
Yani bunları kabul etmek de hani ego için çok da kolay olmayabiliyor.
Ve insan zihni bundan pek de hoşlanmaz.
O yüzden ne yapıyoruz? İyi olunca ben yaptım, ben başardım deyip sahipleniyoruz.
Ama kötü olunca şartlar böyleydi, insanlar yüzünden ya da işte kader böyleymiş diyerek...
O verilen yanlış kararın suçunu bir başkasına atıyoruz.
İşte başka şeylerde sebebini buluyoruz.
Yani aslında kötü olanı reddederek kendimizi korumaya çalışıyoruz.
Bir de aklıma geçenlerde gördüğüm çok güzel bir söz geldi.
Yaşamak, sorumluluk almaktır.
Yaş almak, sorumluluklarının farkında olup onlarla yaşamayı öğrenmektir diyordu.
Düşündüm de belki de biz çoğu zaman sadece yaş alıyoruz.
Ama gerçekten yaşamıyoruz.
Çünkü... Yaşamaya başladığımız an sorumluluk almaya başlıyoruz.
Sadece doğru kararları değil yanlışlarımızın da, sadece güçlü anlarımızın değil zayıf kaldığımız anların da sorumluluğunu alıyoruz.
Bir de şöyle bir şey var dostlarım.
Belki de o zaman, o anın içinde verebileceğimiz en doğru karar oydu.
Çünkü o karar verirken bugünkü aklımıza sahip değildik ki.
Bugünkü farkındalığımıza, işte bugünkü deneyimlerimize.
Bunlara sahip değildik.
O anki şartlar, o anki duygular ya da işte o zamanlardaki o kısıtlı bilgin seni o karara götürdü.
Ve belki de bu yüzden o kararı bugünden yargılamak, kendine de haksızlık yapmak demek değil mi?
Çünkü biz çoğu zaman şunu yapıyoruz.
Geçmişteki kendimizi bugünkü aklımızla yargılıyoruz.
Ama bu hiç adil değil.
Çünkü o günkü sen elinden gelenin en iyisini yaptı.
Belki hatalıydı ama o an için en doğrusuydu.
Ve arkadaşlar sonra gelirken beni çok etkileyen bir hikayeyle kapatalım bölümü.
Deniz kıyısında yaşlı bir ihtiyar taşçı varmış.
Yaşlı bir ihtiyar derken.
İşte anladınız siz. İşte bir ihtiyar taşçı varmış.
Bir kayayı yontuyormuş ve güneş tepede onu yakıp kavuruyorken taşçı demiş ki keşke güneş olsaydım.
Ve Allah onu güneş yapmış.
Ama bu sefer bulutlar gelmiş.
Onu örtmüş.
Bu kez demiş ki keşke bulut olsaydım.
Bulut doğuluyor ama rüzgar çıkıyor onu savuruyor.
Bu sefer diyor ki keşke rüzgar olsaydım.
Oluyor rüzgar doğuluyor, fırtına doğuluyor, her şeye hükmediyor.
Ta ki koca bir kayaya çarpana kadar.
Ne yaparsa yapsın o kayayı yerinden oynatamıyor.
Bu sefer diyor ki keşke kaya olsaydım.
Ve evet kaya doğuluyor.
Artık güçlüdür, sabit durur, dimdiktir ama bir sabah sırtında bir acıyla uyanıyor.
Bir bakıyor ki bir ihtiyar taşçı onu yontmaktadır.
Ve belki de mesele şudur dostlarım.
Biz sürekli başka bir şey olmak istiyoruz.
Başka bir hayat, başka şartlar, başka insanlar.
Sanki başka bir yerde olsak her şey düzelecekmiş gibi hissediyoruz.
Ama nereye gidersek gidelim.
Hayat yine bizi buluyor ve en sonunda kaçtığımız şeyle yüzleşiyoruz.
Bir de mesela belki o olmak istediğimiz hayat, olmak istediğimiz insan oralara gelmek için kim bilir ne acıların içinden geçmiştir.
Ya da acaba o memnun mu o olduğu kişiden, sahip olduğu hayattan?
Bunu da bir düşünmek lazım. Çünkü bizim şikayet ettiğimiz hayat belki de bir başkasının hayalidir.
İşte amor fatih tam olarak burada devreye giriyor.
Başka bir hayat istemek yerine...
Yaşadığın hayatı sevmek.
Başka biri olmak yerine olduğun kişiyi kabul etmek.
Çünkü biz sürekli kaçtıkça hayat bizi tekrar aynı yere getirir.
Ama biz onu kabul ettiğimizde işte o zaman dönüşürüz.
Kaçtığın kader seni kovalar.
Sahiplendiğin kader ise seni özgür bırakır.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim dostlarım.
Sosyal medyadan Zamansız Düşünceler'i takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linklere tıklayabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
