
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Aksiyonsuz Vizyon Halüsinasyondur” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Herkese selam arkadaşlar, Zamansız Düşünceler'e hoş geldiniz. Ben Gozi.
Bugün üzerine konuşmak istediğim şey, Thomas Edison'a atfedilen ve sosyal medyada da sıkça denk geldiğim, günlerce kafamda evirip çevirdiğim bir söz.
Hani bazı sözler vardır ya, ilk duyduğunda kulağa havalı bir sosyal medya aferizması gibi gelir.
Ancak öylesine geçer gider unutursun.
Ama bazıları da vardır ki zihninde yer eder, uzun uzun düşünürsün.
Tamam abla anladık artık söyle.
Tamam ablam söylüyorum.
İşte o beni etkileyen söz tam olarak şu.
Aksiyonsuz vizyon hasilasyondur.
İlginç bir tanımlama değil mi?
Şimdi önce buradaki üç kelimeyi bir açalım istiyorum.
Vizyon dediğimiz şey aslında geleceği dair gördüğümüz resim.
Yani nerede olmak istediğimiz, nasıl bir hayat yaşamak istediğimiz ve neye dönüşmek istediğimiz.
Aksiyon ise o resme, o hayale doğru attığımız gerçek adımlar.
Yani düşünmek değil, istemek değil, gerçekten yapmak yani eyleme geçmek.
Halüsinasyon ise en basit haliyle gerçekte var olmayan bir şeyi varmış gibi algılamak.
Size şunu sorayım.
Hayal kurmakla vizyon sahibi olmak arasındaki fark ne?
Hayal nasıl bir hayatım olsa güzel olurdu sorusuna verilen cevap.
Vizyon ise nasıl bir hayat kurmak istiyorum ve hangi yönde ilerleyeceğim sorusuna verilen cevaptır.
Örnek vereyim.
Bir gün kendi işimi kursam, özgürce çalışsam ne güzel olur.
Bu hayaldir.
Ama kendi işimi kurmak istiyorum.
Bunun için şu anda kendimi geliştireceğim, deneyim kazanacağım ve birkaç yıl içinde kendi düzenimi oluşturacağım.
Bu işte vizyondur.
Yani hayal daha çok arzu ve ihtimaldir.
Vizyon ise yönü belirlenmiş, yolu çizilmiş bir gelecek tasavvurudur.
Ama burada önemli bir ayrım var.
Vizyonda tek başına aksiyon değildir.
Bir insan ne istediğini çok net biliyor ama bunun için hiçbir şey yapmıyor olabilir.
Mesela daha sağlıklı bir hayat yaşamak istiyorum diyebilir ama yeme içme ya da işte uyku alışkanlıklarını hiç değiştirmeyebilir.
Yabancı dil konuşmak istiyorum deyip o dili öğrenmek için günde 10 dakika bile ayırmayabilir.
Bu arada yaklaşık 10 gündür yabancı dil olayını çok kafaya taktım, geliştirmek istiyorum.
Yani aksiyonumu almaya başladım diyebilirim.
Bu arada konuyu dağıtmak istemiyorum.
Neler yaptığımı, nasıl geliştirmeye çalıştığımı birazdan söyleyeceğim.
Devam edelim dostlarım.
Mesela düşünün.
Bir insanın elinde dünyanın en ayrıntılı haritası olabilir.
Gideceği yeri işaretleyebilir, hangi yollardan geçeceğini bilebilir.
Hatta vardığında nasıl bir hayat yaşayacağını saatlerce anlatabilir.
Ama bulunduğu yerden tek bir adım bile atmıyorsa o haritanın onu herhangi bir yere götürmesi de mümkün değil.
Mesela bir insanın gecenin karanlığında uzun bir yola çıktığını hayal edin.
Elinde sadece küçük bir fener var.
Gideceği yer kilometrelerce uzakta ama feneri açtığında ışık sadece önündeki birkaç metreyi gösteriyor.
Çok daha fazlasını göremiyor.
Yolun tamamını göremediği için de olduğu yerde bekliyor.
İşte şöyle diyor biraz daha aydınlık olsa giderim, yolun tamamını görebilsem başlarım, önümde ne olduğunu bilsem adım atarım.
Ama sonra şunu fark ediyor aslında yolun tamamını görmesine gerek yok.
Önündeki birkaç metreyi görmesi yeterli.
Çünkü o birkaç metreyi yürüdüğünde fener bu kez yolun bir sonraki kısmını aydınlatacak.
Oraya yürüdüğünde de bir sonraki kısmını, sonra bir sonraki, bir sonraki derken böyle böyle başlangıçta karanlığın içinde olduğu için aslında başta hiç görmediği yere ulaşacak.
Bence hayat da biraz böyle.
Biz çoğu zaman yolun tamamını görmek istiyoruz.
İşte nasıl olacak, ne zaman olacak, ya olmazsa, ya yanlış karar verirsem ya da işte 5 yıl sonra nerede olacağım, başladığım şeyin sonu nereye varacak gibi böyle bir sürü soru soruyoruz.
Ama belki de bütün bunların cevabını bilmemize gerek yoktur.
Belki sadece önümüzdeki birkaç metreyi görmemiz gerekiyordur.
En net sormamız gereken tek soru şu olabilir.
Bir sonraki adım ne?
Belki de aslında hepsi budur.
Çünkü bazen yol biz yürümeye başladıktan sonra görünür.
Ve belki de cesaret dediğimiz şey de yolun sonunu görebilmek değil,
sonunu görmediğin halde önünde gördüğün ilk birkaç adımı atabilmektir.
Bu arada aklıma şimdi çok tatlı bir video geldi.
Onu çok kısa dinletmek istiyorum.
Kayıp Balık Nemo'dan bir kesit.
Hayat zorlaşınca ne yapacaksın?
Ne yapacağımı bilmiyorum.
Yüzmeye devam et.
Yüzmeye devam et.
Yüzmeye devam et.
Devam et.
Devam et.
Çok tatlı bir video değil mi?
Yani diyor ki çok sorgulama.
Yeter ki yüzmeye devam et.
Elinden geleni yap diyor.
Bu arada bu konuşmalar size iyi geliyorsa,
beni hangi platformdan dinliyorsanız
takip et butonuna basmayı unutmayın.
Bakıyorum mesela o kadar fazla takip etmeden dinleyen var ki bu yüzden takip etmeniz, yanındaki zil butonuna basmanız benim için çok önemli ve beni çok mutlu eder.
Devam edelim dostlarım. Peki bu vizyon ne zaman halüsinasyona dönüşmeye başlıyor?
O vizyon sadece sizin kafanızın içinde kaldığında.
Zaman geçiyor, aylar, yıllar geçiyor.
Siz hala arkadaş ortamlarında ya benim şöyle bir projem var.
Aslında şöyle bir şey yapsam çok tutar diye anlatıyorsunuz.
Yani hala o fikri kafanızda parlatıyorsunuz.
Ama dönüp baktığınızda o fikirle ilgili atılmış tek bir somut adım bile yok.
Bir deftere yazılmış iki satır not yok, bir telefon araması, işte yapılmış ufacık bir eylem bile yok.
İşte tam o an o vizyon bir hedef olmaktan çıkıyor ve tıbbi kelime anlamıyla bir halüsinasyona dönüşüyor.
Yani olmayan bir şeyi varmış gibi görmek, onunla yaşamak gibi.
Bu arada burada hemen demek ki ben iradesizim, ben beceremiyorum, bende disiplin yok diye düşünmeyelim.
Çünkü daha önceki bölümlerden birinde de buna benzer bir şeyden bahsetmiştim.
Zihnimizin çalışma biçimiyle ilgili ilginç bir taraftan.
Şöyle ki beynimizin ödül sistemi, ödülü yalnızca elde ettiğimiz anda devreye giren bir sistem şeklinde çalışmıyor.
Ödülü beklemek, ona yaklaşmak ve onu zihnimizde canlandırmak da beynimizin motivasyon ve ödül sistemleriyle ilişkili olduğu söyleniyor.
Bununla ilgili Gabriela Ötingen ve Heather Kepis adında iki psikolog zihinsel karşılık adını verdikleri,
işte insanların arzuladıkları geleceği olumlu bir şekilde hayal etmelerinin onları gerçekten daha fazla harekete geçirip geçirmediği konusunda bir araştırma yapıyorlar.
İnsan ilk başta şunu düşünüyor değil mi?
Ya tabii ki geçirir canım. Başaracağını hayal edersen daha fazla motive olursun.
Aynen kanka daha çok motive olursun.
Hayır arkadaşlar sonuçlar o kadar da basit değil.
Yapılan dört deneyde ideal geleceklerini yalnızca olumlu şekilde hayal eden insanların
bazı karşılaştırma gruplarına göre hedeflerinin peşinden gitmek için
çok çok daha düşük bir enerji düzeyi gösterdiklerini buluyorlar.
Bir de mesela yeni bir kararla heyecanlandığınızda ne yapıyorsunuz?
Gidip hemen en güzel defterleri, kalemleri alıyorsunuz, notlar alıyorsunuz, çemalar çiziyorsunuz.
Ya da mesela spora başlayacaksınız ama daha başlamadan bir sürü alışveriş yapıyorsunuz.
Ya da daha da tehlikelisi henüz hiçbir şey yapmamışken gidip bir arkadaşınıza heyecanla o fikrinizi anlatıyorsunuz.
Arkadaşınız da size vay be harika fikir mutlaka yapmalısın diyor.
O an ne oluyor biliyor musunuz?
Beyniniz o takdirle, o planlama süreciyle birlikte basıyor dopamini.
Dopamin neydi?
Beyindeki sinir hücreleri arasında mesaj taşıyan, motivasyon, hareket ve ödül hissini yöneten kimyasal bir haberci.
Bir hedefi başardığınızda veya zevk veren bir şeyi beklediğinizde salgılanan bir hormon.
Yani sanki o işi gerçekten başarmışsınız, o projeyi bitirmişsiniz gibi bir tatmin duygusu kaplıyor içinizi.
Plan yaparken, o fikri anlatırken aldığınız o tatlı haz var ya, işte o haz eyleme geçmek için ihtiyacınız olan asıl depoyu tüketiyor.
Ödülü baştan aldınız çünkü.
Yani zihin diyor ki, ben zaten bu işin keyfini sürdüm, takdirimi aldım, kafamda da o başarıyı yaşadım.
Şimdi neden gidip gerçek dünyanın stresiyle, başarısızlık, riskiyle uğraşayım ki?
Bir taraftan da içimizde garip bir vicdan rahatlığı oluşuyor.
Ben çok çalıştığım, harika planlar yaptığım, yoruldum gibi düşünüyoruz.
Hayır canım sen çalışmadın.
Sadece zihinsel bir simülasyonun içinde dopamin turuna çıktın.
Bir şeyi çok düşünmek, onun hakkında çok konuşmak, planlamak, araştırmak,
hatta onu çok istemek bize onunla ilgileniyormuşuz hissini veriyor.
Ama bunların hiçbiri tek başına o şeyi inşa ettiğimiz anlamına gelmiyor.
Çünkü zihinde yaşanan ilerleme ile hayatta yaşanan ilerleme aynı şey değil.
Birinde geleceğin provasını yapıyoruz, diğerinde ise o geleceğin bedelini ödüyoruz, zaman ayırıyoruz, emek veriyoruz, bazen sıkılıyoruz, başarısız oluyoruz ve ertesi gün yeniden deniyoruz.
Belki de bu yüzden hayal kurmak bu kadar konforluyken aksiyon almak ise bu kadar zor.
Çünkü hayal kurarken henüz hiçbir şey kaybetme ihtimalimiz yok.
Ama harekete geçtiğimiz anda hayal gerçek dünyanın şartlarıyla karşılaşmaya başlıyor.
Çünkü masa başında kalmak son derece güvenlidir.
Kafandaki proje her zaman mükemmeldir, kafandaki podcast hiç eleştiri almaz, keşke.
Ya da işte kafandaki kitap hiç satmama riski taşımaz, kafandaki iş fikri asla abatmaz.
Zihnimizin içindeki vizyon tertemizdir, lekesizdir.
Ama ne zamanki o fikri zihninden çıkarıp dünyanın yani gerçek dünyanın gerçekliğiyle tanıştırırsın,
işte o zaman risk başlıyor.
başlıyor. İlk adımı attığında
o vizyonun düşündüğün kadar
mükemmel olmadığını görebilirsin.
İnsanlar beğenmeyebilir,
hata yapabilirsin, yetersiz hissedebilirsin.
İşte bu korku yüzünden
zihin hemen defans
mekanizmasını çalıştırır. Yani biraz
daha plan yapalım. Önce şu eğitimi de
alayım, şu ekipmanı da alayım,
doğru zaman bir gelsin, öyle başlarım
gibi bahaneler sunuyor bize.
Oysa doğru zaman diye bir şey olmadığını
hepimiz biliyoruz. Mükemmel
anı beklemek eylemsizliği meşrulaştırmanın en şık kılıfıdır.
Bu arada siz de fark ettiniz mi bilmiyorum.
Şöyle bir düşünün bu hayatta bu zamana kadar kurduğunuz hayalleri
ve sonrasında bu kurduğunuz hayaller arasında gerçekleşenleri.
Kesinlikle hiçbir şey hayalimizdeki kadar kusursuz olmuyor.
Hani gerçekleşiyor ama diyorsun ki ya benim hayalimde sanki bu daha güzeldi, daha mutluydum.
Benim için şahsen gerçekleşmiş birçok hayalimde bu hissi yaşıyorum ben.
Hatta bunun sebebini hayata geç kalmışlık hissi bölümünde anlatmıştım.
Dinleyenleriniz varsa hatırlayacaktır.
O bölümü dinlemenizi de tavsiye ederim.
Peki biz bu döngüyü nasıl kıracağız?
O halüsinasyon bulutunun içinden çıkıp ayağımızı yere nasıl basacağız?
Çözüm hayal kurmayı tamamen bırakmak.
Şaka şaka.
Çözüm hayal kurmayı bırakmak değil, hayalin yanına gerçekliği de koymak.
Ve vizyonumuzu küçültüp eylemlerimizi büyütmek.
Büyük vizyonlar altında ezilmek çok da kolaydır bu arada.
Mesela şu an ben desem ki dünyanın en iyi podcastini çekeceğim.
O vizyon beni alıp evire çevire duvara vurur.
Ama bugün sadece ses kaydını açıp 3 dakika boyunca saçmalayacağım ve o kaydı silmeyeceğim dersem işte bu bir eylemdir.
Belki kötü bir kayıt olacak, belki cümlelerin birbirine girecek, belki dinlediğimde ben ne anlatmışım burada ya diyeceğim.
Ki bunun mümkün olduğuna inanmayanlar benim bu podcast'in ilk bölümlerini açıp dinleyebilirler.
Canlı kanıt hala yayında.
Ama aslında baktığımda ortada şöyle de bir şey var.
Dokunabileceğim, dinleyebileceğim, eleştirebileceğim ve yarın biraz daha iyisini yapabileceğim gerçek bir şey.
Yani bundan iki sene sonra ben ilk bölümlerimi açtığımda gelişmemi değerlendirebileceğim.
Nereden nereye gelmişim diyebileceğim.
Yani inşallah.
Aksiyonsuz vizyon hadislansiyondur evet.
Ama aksiyon içeren en küçük, en kusurlu adım bile bir gerçekliktir.
Kusurlu bir gerçeklik mükemmel bir hayalden her zaman daha değerlidir.
Çünkü kusurlu bir gerçeği düzeltebilir, geliştirebiliriz.
Ama kafamızdaki mükemmel hayale dokunamayız bile.
Bu arada unutmadan yabancı dil olayını da nasıl geliştirmeye çalıştığımı söyleyeyim.
Telefonuma bir uygulama yükledim.
Şimdi ismini vermeyeyim.
İsteyenlere Instagram'dan yazarım ama.
İşte o uygulamaya günde en az yarım saat giriyorum.
Alıştırmaları, verilen görevleri yapıyorum.
Zaten o gün uygulamaya girmediğimde bana resmen böyle hesap sorar gibi bildirimler geliyor.
Bir de ben tüm filmleri alt yazılı izlerdim ama artık daha da dikkatli izliyorum.
Hani anlamaya çalışıyorum kelimeleri.
Ya da mesela telefonu her elime aldığımda illaki yabancı dille alakalı bir şeylere giriyorum.
YouTube'da olur, normal internette olur.
Yani telefonla vakit geçirdiğimde mutlaka yabancı dile temas etmeye, maruz kalmaya çalışıyorum.
çalışıyorum. Şu an çok mükemmel
bir yerde olmadığımı biliyorum. Ama
başladığım ilk günden daha ileride
olduğumu da görebiliyorum. İşte bu
aksiyondur. Ve arkadaşlar
beni dinlediğiniz için çok teşekkür
ederim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Zamansız Düşünceler Instagram
hesabında bölüm postunun altına
yorum olarak yazabilirsiniz.
Zamansız Düşünceler'i hangi platformdan
dinliyorsanız takip etmeyi
unutmayın. Yanındaki zil butonuna da
basacaktık. Anı da unutmayın. Bir sonraki
bölümde görüşmek üzere. Kendinize
iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
