
Zamansız Düşünceler’in bu haftaki bölümünde “Akışa Güvenmek (Teslimiyetin Hafifliği)” üzerine konuştuk 🎙️ İyi dinlemeler 🎧
zamansizdusuncelerpodcast@gmail.com
Transkript
Zamansız Düşünceler'e hoş geldin, ben Gozi.
Bugüne kadar sizinle hep bir şeyler yapmaktan bahsettik.
Kendimize odaklandık, soframızı ayırdık, çevremizi temizledik, kim olduğumuzu sorduk değil mi?
Ama bugün belki de en zor olanı konuşacağız.
Durmayı, beklemeyi ve kontrol edemediğimiz şeylerle barışabilmeyi.
Modern dünya bize sürekli koş diyor.
Daha hızlı yap, hemen sonuç al, geride kalma.
Oysa hayatın ritmi bizim hırsımızla her zaman uyumlu çalışmıyor.
İşte tam burada o meşhur kavram giriyor devreye.
Akışta kalmak.
Peki nedir bu akışta kalmak?
Sadece nehirde sürüklenen bir yaprak gibi tepkisizleşmek mi?
Hayır. Hayatın en büyük dönüşümleri çoğu zaman sessiz dönemlerde olur değil mi?
Dışarıda hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen zamanlarda.
Unutmayalım. Tohum toprağın altında karanlıktayken terk edildim sanır.
Oysa o sırada en büyük mucizesine, yani filizlenmeye hazırlanıyordur.
Ne dedik? Akışta kalmak.
Aslında bizim topraklarımızda bu duygunun çok daha derin, çok daha kadim bir adı var.
Tevekkül. Hani o meşhur sözde denir ya, deveni bağla, sonra Allah'a emanet et.
İşte biz ilk üç bölümde devemizi bağlamayı öğrendik.
Kendi payımıza düşen emeği verdik.
Şimdi ise kalbimizi o sonucun gerginliğinden özgürleştirme vaktindeyiz.
Aslında deve metaforunu anlamak kolay ama yaşamak zor.
Çünkü biz sonucu bıraktığımızda sanki emeğimizi de bırakıyormuşuz gibi hissediyoruz.
Kontrolü gevşettiğimizde hayatın elimizden kayacağını sanıyoruz.
Oysa insanın en büyük yanılgılarından biri şu olabilir.
Kontrol ettiğini sandığı şeylerin çoğu...
Zaten hiçbir zaman onun kontrolünde olmadı.
Örneğin bir sınava hazırlanırken.
Mesela KPS'ye hazırlanan birini düşünün.
Aylarca çalışıyor, uykusundan fedakarlık yapıyor, tekrar yapıyor, denemeler çözüyor.
Bu süreçten geçenleriniz varsa nasıl bir süreçten bahsettiğimi anlayacaksınızdır.
İşte bu deveni bağlamak oluyor.
Ama sınav günü soruların nasıl geleceğini, o yıl kaç kişinin atanacağını, Hayatın hangi kapıyı ne zaman açacağını kimse bilemez değil mi?
İşte orada insanın yapabileceği tek şey vardır.
Elinden geleni yaptığına güvenmek ve sonucu huzurla o ilahi yaratıcıya bırakmak.
Çünkü tevekkül çalışmamak değil, çalıştıktan sonra kalbin yükünü bırakabilmektir.
Bir örnek daha vereyim mesela ilişkiler.
Örneğin birini seversiniz, elinizden geleni yaparsınız, sevgi saygı dolu yaklaşırsınız, kırmamaya çalışırsınız, emek verirsiniz, olabildiğince konuşmanız gereken yerde konuşur,
susmanız gereken yerde susarsınız.
İşte bu yine deveni bağlamaktır.
Ama karşınızdaki insanın kalbini, niyetini, sizi ne kadar anlayacağını tamamen kontrol edemezsiniz değil mi?
Hani derler ya...
Biraz da karşıdakinin anlamak istediği kadarsın.
O yüzden bir insanın sevgisinin devam edip etmeyeceğini zorla belirleyemeyiz değil mi?
İşte orada yine tevekkül başlıyor.
İnsan elinden geleni yaptıktan sonra sonucu zorlamamayı, kalbini hırpalamamayı öğreniyor.
Çünkü tevekkül sevmekten vazgeçmek değildir.
Sevdiğin halde sonucu zorlamamayı bilmektir.
Biz elimizden geleni yapıyoruz ama sonucu belirleyen o büyük denklemde zaman, insanlar, şartlar ve bazen de kader devreye giriyor.
Ve işte tam burada insanın içindeki en derin korku ortaya çıkıyor.
Nedir o? Belirsizlik korkusu.
Peki sizce insan neden sonucu bırakmakta bu kadar zorlanır?
Hiç düşündük mü? Bu arada bu konuşmalar sana iyi geliyorsa, Zamansız Düşünceleri Spotify'da takip edebilirsin.
Sosyal medyada ise düşünmeye devam ediyoruz.
Evet ne dedik insan sonucu bırakmakta neden bu kadar zorlanır?
Belki de bunun sebebi bize küçük yaşlardan itibaren öğretilen görünmez bir denklem.
Ne kadar çok kontrol edersen o kadar güvendesin.
Başarılı olmak için plan yapmamız gerektiği öğretildi.
Daha iyi olmak için çalışmamız gerektiği.
Hatta çoğu zaman şöyle bir inanç yerleşti içimize.
Eğer yeterince çabalarsam...
İstediğim sonucu elde ederim.
Ama hayat, hayat bu kadar matematiksel ilerlemiyor.
Çünkü insan çabasını yönetebilir evet ama sonucu yönetemiyor.
İşte tam da bu noktada içimizde çok derin bir duygu ortaya çıkıyor.
Kontrol ihtiyacı.
Kontrol aslında çoğu zaman güven arayışıdır.
Belirsizlik insan zihni için en zor duygulardan biri değil mi?
Çünkü belirsizlikte net bir cevap yoktur ve zihnimiz netlik ister, kesinlik ister.
O yüzden bir şey için emek verdiğimizde sadece o işi yapmış olmayız.
Aynı zamanda zihnimizde görünmez bir sözleşme imzalarız.
Ben bu kadar uğraştım, o zaman hayat da bana istediğimi vermeli.
Öyle düşünüyoruz değil mi?
Ama hayat böyle sözleşmeler yapmıyor bizimle.
Az önce söylediğim gibi.
Bir sınava hazırlanırken, bir ilişkiyi sürdürmeye çalışırken, bir hedefe doğru ilerlerken biz sadece kendi tarafımızı yönetebiliyoruz.
Ama o hedefe giden yolun içinde başka insanlar var, zaman var, koşullar var ve çoğu zaman bizim göremediğimiz büyük bir düzen var.
Sonucu bırakamamak aslında çoğu zaman başarısızlık korkusu değil bu arada.
Sonucu bırakamamak emeğimizin boşa gitmesi korkusu.
İnsan en çok şunu düşünüyor.
Ya bu kadar uğraşmam hiçbir işe yaramazsa ve bu korku bazen o kadar büyür ki biz sonucu kontrol etmeye çalıştıkça içimizdeki huzur azalır.
Çünkü kontrol etmeye çalıştığımız şey aslında kontrol alanımızın dışındadır.
Belki de hayatın en yorucu taraflarından da biri budur.
İnsan elinden geleni yaptıktan sonra bile zihnini susturamaz.
Ya olmazsa, ya kaybedersem, ya emeklerim karşılık bulmazsa.
Bu sorular insanın kalbini sıkıştırıyor değil mi?
Ve çoğu zaman bizi bugünü yaşamaktan alıkoyuyor.
Oysa belki de en büyük özgürlük sonucu garanti altına almak değil, sonucu garanti altına alamayacağını kabullenmektir.
Belki de burada konuşmamız gereken en önemli konulardan biri şu.
Gerçekten neyi kontrol edebiliyoruz?
İnsan çoğu zaman hayatını yönettiğini düşünür, planlar yapar, hedefler koyar, ihtimalleri hesaplar ve bunların hepsini yaptığında kendini daha güvende hisseder.
Ama belki de bu güven duygusunun bir kısmı zihnimizin bize sunduğu bir yalınsama olabilir mi?
Bu arada bir yerde okumuştum, kime ait olduğunu kesin olarak bulamadım ancak cümle çok hoşuma gitti.
Serçenin ölmesinde bile bir bildiği vardır kaderi.
Şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa bugün olmaz.
Bütün mesele hazır olmakta.
Madem bırakıp gideceği hiçbir şeyin sahibi değildir insan, erken bırakmış ne çıkar, ne olacaksa olsun.
Çok güzel bir dize değil mi arkadaşlar?
Ne diyorduk? Aslında kontrol meselesi insanlığın çok eski bir sorusu.
Ve bu soruya cevap arayan düşünce akımlarından biri de stuacılık.
Nedir bu stoacılık? Mutlaka çoğunuz duymuşsunuzdur.
Çok kısa bahsedeyim. Stoacılık bir yaşam felsefesi.
Hayatın getirdiklerini her zaman seçemeyeceğimizi ama onlara nasıl karşılık vereceğimizi seçebileceğimizi söyleyen kadim bir düşünce geleneği.
Tarih boyunca birçok düşünür insanın en büyük hatalarından birinin kontrol alanını yanlış tanımlamak olduğunu söylemiş.
Özellikle stoacı filozoflar bu konuda çok net bir ayrım yapıyor.
Diyorlar ki hayatta iki şey var.
Kontrol edebildiklerimiz ve kontrol edemediklerimiz.
Biz düşüncelerimizi yönetebiliriz, evet.
Davranışlarımızı seçebiliriz, emek vermeyi tercih edebiliriz.
Ama insanların ne hissedeceğini, zamanın nasıl akacağını, hayatın karşımıza hangi sonuçları çıkaracağını kontrol edemeyiz.
Ve suacıların söylediği çok sade ama derin bir gerçek var.
insanı mutsuz eden olaylar değil, o olaylar üzerindeki kontrol beklentisidir.
Belki de akışa güvenmek dediğimiz şey, hayatı kontrol etmeyi bırakmak değil, kontrol edebildiğimiz alanı doğru tanımayı öğrenmek olabilir mi?
Stoğaçlar hayatın zorluklarını ortadan kaldırmaya çalışmaz.
Onlar hayatın kaçınılmaz zorluklarıyla nasıl daha sağlam durabileceğimizi anlamaya çalışırlar.
Bu düşünceye göre, İnsanın huzuru hayatın nasıl ilerlediğinde değil, hayat karşısında nasıl durduğundadır.
Onlara göre dış dünya çoğu zaman değişkendir.
İnsanlar değişir, koşullar değişir, planlar bozulur, beklentiler gerçekleşmeyebilir.
Ama insanın elinde olan çok kıymetli bir alan vardı değil mi?
Kendi iç dünyası.
Stoğacılar diyor ki başımıza gelen olaylar kader olabilir.
Bu arada kader olayını da çoğumuz yanlış anlıyoruz bence.
Bununla ilgili de bir bölüm mutlaka hazırlamak istiyorum.
Devam edelim ama o olaylara verdiğimiz tepki bizim karakterimizi belirler diyorlar.
Belki de bu yüzden situacı bakış açısı akışa güvenmenin felsefi temelini oluşturuyor.
Çünkü situacılık bize şunu öğretiyor.
Hayatı kontrol etmeye çalışmak yerine hayat karşısındaki duruşumuzu olgunlaştırmak.
Dış dünyanın değişkenliğine karşı iç dünyamızı sabitleyebilmek.
Ve belki de en önemlisi şu farkındalığı kazanmak.
Hayat bize her zaman istediğimizi vermez.
Ama bize her zaman nasıl bir insan olacağımızı seçme fırsatı verir.
Onlar hayatın kolay olmasını beklemez.
Hayat zorlaştığında da sakin kalabilmeyi öğrenmeye çalışırlar.
Belki de akışa güvenmek de biraz budur değil mi?
Hayatın rüzgarını durdurmaya çalışmak değil, o rüzgarda savrulmadan durabilmeyi öğrenmek.
Bence bir de tevekkülü de çoğu zaman yanlış anlıyoruz.
Bazıları tevekkülü hiçbir şey yapmadan beklemek sanıyor.
Sanki insan çabalamayı bırakıp hayatın akışına kendini tamamen teslim ederse bu güçlü bir inançmış gibi düşünüyor.
Oysa tevekkül pasiflik değil ki.
Tevekkül, sorumluluktan kaçmak hele hiç değil.
Bazen insan hayatında her şeyi doğru yaptığına inandığı dönemler yaşar.
Elinden geleni yapmıştır, emek vermiştir, sabretmiştir ve içinden şöyle geçirir.
Artık olması gerekiyor.
Bir zamanlar bu arada böyle hisseden birini tanımıştım.
Hayatında çok istediği bir hedef için yıllarca çalışmıştı, gecesini gündüzüne katmıştı, hatta bazen yorulduğunu bile kendine itiraf edememişti.
Çünkü o hedef onun için sadece bir başarı değil.
Bir anlam meselesiydi.
Sonra nihayet beklediği gün geldi.
O çok beklediği sonuç açıklanacaktı.
O gün hayatında ilk defa kontrol edemediği bir bekleyişin içinde buldu kendini.
Ve fark etti ki insan bazen çalışırken değil beklerken yoruluyor.
Sonuç açıklandığında maalesef istediği şey olmamıştı.
Uzun süre şunu düşündü.
Demek ki emeklerin boşa gitti.
Ama hayat bazen cevaplarını hemen vermez ki.
Aradan zaman geçti ve o kişi fark etti ki ulaşamadığını düşündüğü o hedef aslında onu bambaşka bir yola yönlendirmişti.
O süreçte öğrendiği sabır, kazandığı dayanıklılık ve belki de en önemlisi kendi sınırlarını tanıması.
Onu hiç beklemediği başka kapıların önüne getirmişti.
Ve yıllar sonra şöyle söylediğini hatırlıyorum.
Ben o gün kaybettiğimi sanmıştım.
Meğer hayat beni başka bir şey için hazırlıyormuş.
Belki hayatın en zor taraflarından biri budur.
İnsan yaşarken anlam veremez bazı olaylara.
Ama zaman geçtikçe şunu fark ediyor.
Hayat bazen bize istediğimizi değil, ihtiyacımız olanı verir.
Ve belki tevekkül dediğimiz şey hayatın bize ne getireceğini bilmeden de güvenebilmektir.
Belki şimdi kendimize şu soruları sorma zamanı.
Hayatımızda sonucu kontrol etmeye çalıştığımız bir alan var mı?
Belki bir ilişki, belki bir hedef, belki de uzun zamandır beklediğimiz bir hayal.
Gerçekten kontrol edebildiğimiz şey o sonucun kendisi mi yoksa o yolda gösterdiğimiz çaba mı?
Belki de bizi en çok yoran şey yaşadığımız olaylar değil, o olaylardan nasıl sonuçlanacağına dair taşıdığımız yük olabilir mi?
Şu an hayatımızda beklediğimiz bir şey var mı ve o beklediği işte kalbimiz ne kadar gergin?
Bazen insan kendine bu soruları sormaktan kaçınıyor.
Elimden geleni yaptım mı?
Çünkü bu sorunun cevabı evet ise sonra gelen ikinci soru daha zor oluyor.
Peki sonucu bırakabilir miyim?
Belki akışa güvenmek hayatın bize her zaman istediğimizi vereceğine inanmak değil.
Belki de akışa güvenmek hayatın bize getirdiği her şeyle baş edebilecek güce sahip olduğumuzu fark edebilmektir.
Ve belki de en önemli soru şu.
Şu an hayatında değiştirmek için kendini paraladığın şey gerçekten senin müdahale edebileceğin bir şey mi yoksa sadece zamanın geçmesini mi beklemen gerekiyor?
Geçmişe dönüp baktığında iyi ki o zaman olmamış daha sonra olması benim için çok daha hayırlıymış dediğin bir anın var mı?
Kendi payına düşen çabayı yani kendi tabağına odaklanmayı gerçekten bitirdin mi yoksa sadece sonucun hemen gelmemesine mi öfkelisin?
Bence bu soruları kendimize bir soralım arkadaşlar.
Ve sona gelirken.
Bazen hayatın cevabı hızda değil, zamanda saklıdır.
Ve bazen beklemek sandığımız kadar pasif bir şey değildir ki.
Beklemek, sabretmek, olgunlaşmak ve hazırlanmak demektir.
Belki de akışa güvenmek tam olarak budur.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Zamansız Düşünceler'i sosyal medyadan takip etmek isterseniz açıklamalar kısmındaki linkten ulaşabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
