
Bu bölümde güncel 2 işi anlattım.İlki herkesi ağlamaktan harap eden (!) Hamnet ikincisi ise zekanıza yaptığı saldırılarla sizi sarsan The Lincoln Lawyer -bizdeki adıyla Güneşin Karanlığında- avukat dizisi. Şubat ayına sert girdik ve dolu dolu bir sinema ayı olacağı garanti. Bölüm günlerimizi bu haftaya özel biraz kaydırdık. Çünkü çok yoğun bir hafta geçiriyorum ve gerçekten yetişemedim. Böyle bir aksaklığı bir daha yaşamayacağımızı size garanti ediyorum ve iyi dinlemeler diliyorum.Bölüm sonu bana fikirlerinizi yazmayı unutmayın.
İyi haftalar ve sendromsuz pazartesiler.
Instagram: vizyondayayindapodcast
Transkript
Yaşanan gecikme yüzünden dinleyicilere verdiğimiz hayal kırıklığı için üzgünüm.
Herkese merhabalar.
Vizyonda Yayında'n 9. bölümüne hoş geldiniz.
Umarım çok güzel bir hafta geçirmişsinizdir.
Umarım sevgililer günü için harika planlar yapmışsınızdır.
İnşallah çok mutlu olduğunuz bir sevgililer günü geçirsiniz.
Ya da hafta sonu artık nasıl kutluyorsunuz, nasıl anıyorsanız o size kalmış bir şey.
Ve umarım İstanbul'da ve tüm Türkiye'de hava bu kadar soğukken...
siz sıcacık sinema salonlarına gidip içinizi ısıtmışsınızdır.
Çünkü gerçekten bu hafta vizyonda çok güzel şeyler vardı.
Ama kendi adıma bir ilki yaşadım.
Özellikle bu hafta için. Çünkü arkadaşlar bu hafta halk günde ilk kez ben sinemaya gitmedim.
Aslında vaktim vardı, imkanım vardı.
Yani kafa dinginliğim de vardı ama şöyle bir vizyondakilere baktım ben her şeyi izlemişim.
Ve yani gerçekten sinemaya gidecek bir sebep bulamadım.
Tek bir şeyde kararsız kaldım.
Yardım Çarşısı diye bir film var bizdeki adıyla.
Orijinali de Sand Help diye bir film.
Ve film bir korku filmi.
Filmin içindeki partnerler çok güzel ama gerçekten ben korku filmi izlemeyi hiç sevmiyorum.
Hayat zaten yeterince korkunç.
Üstüne bir de para verip korku filmine gitmem bence bir anlamı yok ya.
O yüzden de ona hiç gidesim gelmedi.
Bir de korku filmi seven arkadaşlarımın hepsi farklı yerlerdeydi.
Hiçbiri bir türlü müsait olmadı vs.
Ben dedim ki aman dedim ya bu zaten bir şekilde internete düşer.
Çok istersem daha geniş bir zamanda, daha mental olarak iyi olduğum bir haftada bunu oturup izlerim derim.
O yüzden de erteledim. Yani düşünün ben bile gerçekten bir şeyleri erteleyebiliyorum.
Bu arada size karşı sorumluluğumu her zaman yerine getiriyorum ama gerçekten bu hafta benim bir podcast dinleme alışkanlığım kayboldu gibi hissediyorum ya.
Niye biliyor musunuz? Normalde ben her gün düzen çıkan bütün podcast bölümlerini dinlerim.
Hatta bazen dinleyecek bölüm bulalım.
İşte 2020'deki oynatılmayan dinlemediğim bölümlere geri dönerim.
Bu ara o kadar çok çalışıyorum ve o kadar...
Eve giremez bir durumdayım ki gerçekten hiçbir boşluk bulamıyorum.
Zaten işte işten çıkıp dil kursuna gidiyorum.
Dil kursundan eve geliyorum.
Ondan sonra yatıyorum. Sabah kalkıp bir daha işe gidiyorum vs.
Yani böyle çok heyecanlı, çok deli dolu bir hafta geçirdiğimi söyleyemeyeceğim.
Ama yine de tabii ki bol bol sisteme gittim.
Bir haftaydı kendi adıma. Umarım siz de uzun uzun filmler izlemişsinizdir.
Uzun uzun dizilerin sezonlarını bitirmişsinizdir.
Ve umarım siz de bana yazarsınız neler izlediğinizi.
Bu arada ben bu hafta nereye başladım?
Şöyle bir bakayım. İki tane Kore dizisine başladım.
Daha doğrusu başladım demeyeyim de.
Zaten başlamıştım.
Devam bölümlerini izliyorum.
Önce şundan bahsedeyim.
Our University bir Kore dizisine başladım.
Geçen cuma siz beni dinlerken ona başlıyordum.
Ve şu an dizinin üçüncü bölümünü izledim.
Dördüncü bölümde çıktı ama onu izleyecek bir zaman, bir aralık geri tanıdım kendimi.
Our University dizisi de bir Kore dizisi ve şunu anlatıyor.
Bir teyze ve bir amca kendi işte...
Ablasıyla abisi ölünce onların bir buçuk yaşındaki çocuğu bunlara kalıyor.
Ve tabii ki çocuğun velayetinde işte ikisi birlikte otomatik üstleniyor.
Öyle olduğu için aynı evde yaşamaya başlıyorlar.
Zaten klasik. Yani aslında bunun da temelde böyle mecburi evlilik, mecburi nişanlık duymalarından çok da bir farkı yok.
Yani aynı evde yaşamak zorunda kalıyorlar işte bir şekilde çocuk için.
Ondan sonra zaten birbirlerine aşık olurlar.
Ve bu da yaklaşık bir ay sürecek bölümleri.
Yani işte her hafta iki bölüm çıkıyor.
Çarşamba, perşembe akşamları.
Bizdeki saatle... Akşam 9-10 gibi düşünebilirsiniz ama tabii ki bizde bir platformda olmadığı için malum sitelerden bulabilirsiniz, edinebilirsiniz bu diziyi.
Onun dışında ne izledim?
Greenland ya da bizdeki adıyla Kıyamet filmini izledim pazartesi günü.
Bu arada onu da niye izledim?
Baştan erkek oyuncusu yüzüne izledim çünkü gerçekten Gerard Butler'ı çok seviyorum ve oyunculuk olarak da, insan olarak da bence gerçekten bütünüyle sevilmesi gereken ünlü oyunculardan bir tanesi ama film beni bir çekmedi
ya. Film evet gerilimdi, biraz bilim kurguydu işte.
şey anlatıyor. Dünyada yaşam bitince, dünyadaki oksijen bitince, yer çekimi bitince vs.
dünyada nereye kaçacağız, levhalar birleşince ya da levhalar birbirinden çok ayrılınca nereye gideceğiz, dünyanın kıyameti nasıl bir şeydir gibi bir şeyi anlatıyormuş film.
Ve şöyle, bu aslında Greenland serisinin ikinci filmi.
Ben ilk filmi izlemedim. Çünkü ilk filmden gerçekten haberim yoktu.
Çünkü bu alanda bu türde hiç yokum.
Çünkü bana göre bilim kurgu...
Çok hayal ürünü ya.
Anlatabiliyor muyum? Her şeyi bilgisayarda yapıyorlar.
Gerçekten binalar yıkılmıyor.
Gerçekten insanlar havaya uçmuyor vesaire.
Öyle olduysa tabii ki öyle bir şey yaşanmasın.
Bilim kurgunun bence hayatla doğrudan bir bağı yok.
Tamamen komplo teorilerini izliyormuşuz gibi.
Akşamları da her ulusal kanalda 5-6 tane yaşlı adam toplamış.
Şu olursa ne olur, bu olursa ne olur vesaire.
Bunları tartışıyorlar. Bana bu olayın tamamı çok fasa fiso geliyor.
Bunun bir karşılığı varmış gibi gelmiyor.
Ama tabii ki dünyada bu çok fazla etkileşim getiren, çok fazla özellikle böyle sinema filmlerinin gişede hassat yapmasına sebep olan bir olay.
Yani buna gerçekten inanan insanlar var.
O da bence birazcık tüm dünyadaki insanların çaresizliğinden.
Yani özellikle hiçbir geçim sıkıntısı olmayan, hayatında her şeyin tek düze ve normal gittiği, işte Kanada, Norveç, İsveç gibi ülkelerde yaşayan insanların hani tamamen can sıkıntısından sardığı şeyler bence.
Ve tabii ki herkes kendine göre hayatın anlamını arıyor.
Ama bu ne kadar mantıklı, ne kadar...
Doğru ya da ne kadar ileriyi gösteren güzel bir ölçü de o da tartışılır bence.
Ama tabii ki kimisi de hani ben zaten o günleri göremem, o gün dünya bu hale gelse ben çoktan ölmüş olacağım deyip ileriki günlerin bir simülasyonu olarak şimdi bu filmleri izliyor.
Ama ben çok beğendim mi? Yani pazartesi olmasına rağmen dolu bir salonda izledim aslında.
Ve tabii ki dolu salonda izlemek çok güzeldi.
Ama maalesef yani çok da sevdiğimi söyleyemeyeceğim ya.
Yani eğer bu film böyleyse gerçekten ilki acaba ne kadar kötüydü diye düşünmek bile istemiyorum.
Ve burada Gerard Butler onun oynadığı karakter bir aile babası işte ailesini tüm kötülüklerden kurtarıp dünyanın yaşanılabilir tarafına doğru çekmeye çalışıyor vs.
Ama şöyle ilginç bir durum var yani.
Benim bu filme gitmeye en çok iten şey filmin posterinde şöyle bir şey var.
Galata Kulesi'yle işte İstanbul Boğazı'nın olduğu bir poster yapmışlar ya da bilmiyorum ben mi öyle zannettim.
Galata Kulesi'nin tam böyle en üst tarafından çatı tarafından işte bir bomba geçiyor.
Hani işte bir yıkıntı görüyoruz.
Ondan sonra İstanbul Boğaz Köprüsü'nü ikiye ermiş onu görüyoruz.
Yani işte Boğaz Köprüsü'nü koymuşlar vesaire.
Yani hani...
Sadece bizim ülke özel böyle bir afiş mi çıkardılar yoksa filmin kendi afişi mi böyle?
Gerçekten oturup bakmadım bile.
Çünkü film bende en ufak bir merak, heyecan ya da ne bileyim hani ya bunu herkese tavsiye edeyim, herkese gidip bunu izlesin gibi bir merak uyandırmadı yani.
Üzgünüm o yüzden de. Ya acaba bu neymiş deyip ilk filme bile dönüp bakmadım şahsen.
İlk filmde muhtemelen Gerard Butler'ın işte karakterinin nasıl aile kurduğunu falan anlatıyordur diye düşünüyorum.
Çünkü yani bana çok suni geldi ya bilmiyorum yani.
Bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Hani en azından belki filmin bir kısmında hani Türklerden, Türkiye'den vs.
bahsedilmiştir demiştim. Bir ufak replikte bile geçmiyordu.
Ama yani kendi adıma şunu söyleyeyim.
İngilizcemin ne kadar iyi olduğunu anladım film izleyince.
Öyle diyeyim size yani. Tabii ki bir de mecburen altyazıyı izlediğim için bazı altyazıların ne kadar yanlış olduğunu da fark etmiş oldum böylece.
Onun dışında bakıyorum bakıyorum.
Gelelim bu haftanın filmine.
Bu hafta sizinle Hamnet konuşacağız.
Farkındayım. Bu arada her yerde Hamnet görüyorsunuzdur.
Çünkü gerçekten yani bir tek böyle şehirdeki billboardları asmadıkları kaldı.
Onda zaten bütün sinema filmlerini dağıtımlı yapan şirketler fersah fersah her yere aslar.
Bütün şehir Hamnet dolu gibi bir şey yani.
Zaten yani şehirde görmese sosyal medyada illaki bir şekilde görüyorsunuz.
Bu arada iyi ki görüyor musunuz diye düşünüyorum.
Yani evet aslında insanları sinemaya götürmesi açısından, insanların bir şeyde bir araya gelmesini sağlaması açısından evet faydalı bir şey.
Zaten sinemanın bence en güzel yanı evde televizyondan izlemenin dışında sinemanın bence en güzel yanı.
Kesinlikle bunu bir sürü insanla senkronize bir şekilde yapmamız.
Yani evet o filmi hep birlikte izliyoruz ama çıkınca farklı duygularla çıkıyoruz.
Ama yine de sonuçta en azından belki de 2-2,5 saatinde hepimizin dikkatini belli bir yerde toplayabilmesi açısından çok güzel bir şey.
Ve lütfen sinemaya gidin.
Neden sinema? Sinemada izlenir çünkü.
Lütfen malum sizlerden izlemeyin.
Yani biliyorum bu ekonomide, bu yoğunlukta, yani İstanbul gibi bir şehirde işte bir yakadan diğerine geçmenin bile bazen 3 saat sürdüğü bir şehirde.
Evet farkında biraz ütopik ama yani neredeyse artık şehrin...
Hani sineması olmayan, AVM'si olmayan bir ilçesi kalmadığına göre ne olur gidin rica ediyorum.
Yani bakın hiçbir gün gitmiyorsanız her çarşamba sinemada halk günü var.
Bütün sinema biletleri o gün diğer günlere göre daha ucuz.
Lütfen o gün gidin rica ediyorum.
Çünkü gerçekten sinema ancak bizim desteğimizle yaşayabilir.
Çünkü emin olun bizim dışımızda yani oyuncular böyle üst perdeden konuşuyorlar ama eğer biz o sinema sektörünü beslesek onların da ekmek yiyeceği, onların da para kazanacağı bir şey kalmayacak ortada.
O yüzden de... Yani tabii ki öncelikle kendi sinema filmlerimize ondan sonra da bütün dünyanın çok izleyenlere gidin.
Bu arada gerçekten ben çok uzun zamandır sanırım kendi sinemamıza neler olup bittiğine hiç bakmıyorum.
Çünkü yani arkadaşlar bakıyorum bakıyorum böyle korku filmi giriyor, cin filmi giriyor.
Ya her hafta 3 tane cin filminin vizyona girdiği bir ülke olabilir mi ya?
Zaten 3 tane cin filminin biz vizyona sokuyoruz.
Yani ülke sineması adına.
İşte genelde çoğu da yani ya komedi ya cin filmi oluyor.
Onun dışında zaten her hafta 2 tane işte çocuk filmi vizyona giriyor.
Aileler halk gününde çocukları alıp götürsüler diye.
Zaten geriye de 3 tane falan yabancı film kalıyor tüm dünya dizilerinde.
Onları da lütfen vizyondan kalkmadan gidin izleyin.
Bu hafta ne hamleti konuşacağız?
Bu arada ben aslında kendi başıma önce şunu merak etmiştim.
Bilmiyorum bunu kaç kişi merak etti ama şimdi hepimiz...
Aslında William Shakespeare denince hep ilk olarak Hamlet'i düşünüyoruz ya bunun adı neden Hamlet değil Hamlet diye düşünmüştüm.
Bunun cevabını filme girer girmez ta en başında zaten böyle kocaman puntuarla yazmışlar.
Shakespeare'in oyunlarında Hamlet diye de geçiyormuş Hamlet diye de geçiyormuş.
Aslında ikisi de aynı şey demek ve ben bunu öğrenince gerçekten yani dedim ki ben bunu neden bir ay düşünmüşüm.
Çünkü film çok önceden festivalde dünya premierini yaptığı için birçok insan izledi ve mesela benim de en sinirli olan şeylerden bir tanesi bu ve bunun hiçbir şekilde de önüne geçemiyoruz.
Yani o film bizim ülkemize gelene kadar ya da malum ortamlara düşene kadar dünyadaki herkes izliyor.
İspanyolu izliyor, İtalyanı izliyor, Fransızı izliyor.
Tüm dünyadaki farklı dilleri konuşan bir sürü sinema eleştirmeni izliyor ve en son bize geliyor.
Zaten bize gelene kadar böyle özellikle sinemayla ilgilenen insanlar bilir.
Mutlaka bir sürü eleştiri önümüze çıkıyor mutlaka.
Bizden de özel gösterimli.
Özel davetle o filmleri gidip önceden ön gösterimde izleyen insanlar oluyor vesaire.
Hani şey diyorlar ya işte filmleri ön yargıyla izlemeyin.
Başkasının fikirleri sizi etkilemesin.
Sizin o filmle ilgili bambaşka fikirleriniz olabilir ama lütfen işte başkalarının...
ön yargıları kendisi film izlerken filmin önüne koymayı vesaire diyorlar.
Bu mümkün değil ki. Yani bunun olması nasıl mümkün?
Mesela herkes aynı anda sallıyorum işte.
Mesela Ezer bugün yayınlanmaya başlasa evet birinci bölümünü ülkenin %80'ini aynı anda izleyeceği için bunu öngösterimden izleme şansı olmayacak birçok insanın.
Öyle olduğu için de yani evet o mesela gerçekten ön yargısız izleyeceğiniz bir şey olur.
Ama mesela bir diziye başladığınızda bile genelde hani ikinci, üçüncü bölüm yayınlanırken siz birinci bölüme başlıyorsanız zaten mesela işte tweet atıyorsunuz ya da işte tweetleri okuyorsunuz.
İnsanlar işte çok güzeldi ilk bölüm harikaydı aman yarabbim işte ağlamaktan gözlerim çıktı falan yorumlarını görünce bu sizde bile bir beklenti yaratıyor.
Yani aslında bu tüm dünyada tüm endüstride mümkün olmayan bir şey.
Yani keşke dünyada mesela işte Groenland yani ilk bütün filmleri orada vizyona girse ve gerçekten Yani hepimiz mesela orada yaşayıp o filmi ilk anda izlemiş olabilsek ama maalesef yani sosyal medya ortamı bu mümkün
değil ki sosyal medya kullanmasanız bile mümkün değil.
Çünkü illaki etrafınızda o filme sizden, iki gün önce giden sizden, iki ay önce o filmi bir şekilde bir yerde izleyen mutlaka birini buluyorsunuz ve bu bende çok kötü.
Ve tabii ki bu Hamlet filmiyle ilgili de...
Gerçekten inanılmaz yorumlar okudum ya.
Sentimental Value filmindeki gibi işte aman yarabbim çok güzeldi çok ağladım işte annemle gittim yıkıldık ağlamaktan işte ikizimle gittim aman yarabbim filmden sonra kendimize gelmedik falan.
Bence böyle bir şey değildi. Bir kere ben kendime şunu söyleyeyim.
Yani bu kadar çok işte ben çok ağladım sen de çok ağlayacaksın ben çok üzüldüm beni işte yerlere yatırdı ağlamaktan sen de öyle olacaksın.
Yani bu tip direktiflerle o filme gidiyorsanız zaten isterseniz bir önyargı oluşuyor ve ben de gerçekten bundan hiç hoşlanmıyorum.
kendi adıma daha küçük nüanslarla verilen dramanın ya da böyle hiç beklediğiniz bir anda işte bir ölümün, bir yasın, bir anda birinin çat diye vurulup ölmesinin beni daha çok etkilediğini fark ettim.
Çünkü yani ben gerçekten öyle hani büyük endüstrilerin yarattığı işte çok güleceksin, çok ağlayacaksın, çok şaşıracaksın olaylarına hiç gelemiyorum ya.
Yani mesela aynı şekilde işte herkes bir kitap okuyorsa aynı anda gidip o kitabı almıyorum.
Çünkü o bende bir antipati yaratıyor.
Yani bilmiyorum bunun psikolojide bir adı var mı ama yani gerçekten beni çok zorluyor ve yani bu filmle ilgili de o kadar çok insan işte çok etkiliyor.
Etkilendim aman yarabbim işte Jesse Buckley bu Hamlet'in eşini oynayan Agnes rolünde işte Agnes beni öyle bir etkiledi ki aman yarabbim işte inşallah Jesse Buckley gider Oscar alır işte umarım en iyi kadın oyuncu
alır vesaire. Yani dedim ki herhalde manyakça bir şeyler yaşanıyor yani içeride.
Hani ne olmuş olabilir ki bu kadar? Çünkü özellikle bizim ülkemizdeki geri dönüşte bakarsak Savaş Üste Savaş filmi yani DiCaprio'nun 2025 sonunda giren filmi bile gerçekten bu kadar etkiledi herhalde insanları ya.
Ama tabii biz bir yandan da bir dram ülkesiyiz.
Yani bunu da yatsıyamıyorum. Çünkü gerçekten insanlara göre böyle çok ağladığınız zaman bir film böyle doruk noktasına ulaşıyor.
Çok üzüldüğünüz zaman, sizi çok etkilediği zaman gerçekten onunla dehşet keyif alıyorsunuz.
Halbuki bence dünyada yapılan çokça komedi filmi, ne bileyim işte macera filmi, gerilim filmi de bizi çok etkileyebilir.
Ama yok biz illa böyle damardan dram alacağız.
Ben de bu dram pornosuna katlanamıyorum ya.
Yani bir şeyin böyle... PR'ı işte acı, dram, ağlamak ne bileyim.
Yani sürekli sürekli işte insanların ekranı kilitleyip işte sizi geçmişinize götürecek, sizi çok etkileyecek.
Yani bu tip cümlelerle yapılınca ben bundan niyeyse daha çok bir ekstra uzaklaşıyorum sanırım ya.
Valla bilmiyorum değişik bir durum ama böyle bir şey ne kadar çoksa hani şey derler ya biri bir şeyden ne kadar çok bahsediyorsa aslında o yok sandır diye.
Gerçekten bu olayda da öyle bir durum var bence.
Yani mesela dram dram dram dediler ya ben filmde çok daha farklı şeylere takıldım.
Neyse film yönetmeninden bahsedeyim.
Yönetmen Chloe Zhao. Başrolü de zaten demin söylediğim Jesse Buckley ile Paul Mescal var.
Kendisini Normal People'dan hatırlıyorsunuzdur umarım.
Umarım onu da izlemişsinizdir. Çok güzel bir şeydi.
Onun dışında bu film 2020 tarihli bir tarihi kurgu romanından uyarlanmış bir film ve IMDB puanı 10 üzerinden 8.
IMDB puanı ne kadar ciddiye alıp gidip izlersiniz o da size kalmış bir şey.
Konusu da William Shakespeare ve eşi Agnes'in 11 yaşında oğlu Hamlet'in ölümünden sonra derin bir yaz sürecini anlatıyor.
Onun dışında filmde bu ölüm nasıl gerçekleşiyor biliyorsunuz.
Yani o yıllarda William Shakespeare yaşadığı yıllarda İngiltere'de ve tabii ki tüm dünyada şöyle bir şey çok yaygın.
O da salgın hastalıklar.
Çünkü işte vebacız, zam, işte tüberküloz artık adını ne derseniz o dönemde bunlardan çok fazla yaşanıyor ve insanlar en mutlu günlerinde...
Ölmüş ya da yine benzeri şekilde işte birbirine bulaştık ölmüş.
Bu filmde de ikizi Judith ölmesin diye az yerli kandırıyor Hamlet.
Ve Hamlet'i oynayan oyuncu bence bütün kadrodan daha başarılı.
Çünkü 11 yaşındaki bir çocuğa gerçekten bunu bu şekilde oynatmak çok zor olsa gerek.
Bu arada çocuğa da bayıldım. Ve aynı o çocuğa benzeyen aynı o yaşta kendi kardeşi var.
Yani onu düşünerek izleyince evet çok üzücü.
Ama yani mesela böyle işte öyle yorumlar okudum ki film boyunca ağladım.
Ağlamaktan başım ağrıdı.
İşte yanımda getirdiğim peçetelerim bitti.
girerken mısır almıştım. Mısırımı yiyemedim.
İşte beni o kadar etkiledi ki arkadaşlar yani bu ülke çok daha acıklı ve gerçek şeyler yaşanıyor.
Ne olur üzüntümüzü onlara saklayalım ya.
Yani beni gerçekten bu kadar etkilemedi çünkü.
Ve yani gerçekten orada herkes işte Jesse Barkman'ın oyunculuğunu ölmüş.
O da niye işte benim oğlum öldü diye bağırdı ve böyle havaya doğru haykırdı bir sahne var.
O sahne yüzünden. Ve beni mesela bunlar çok...
Neden? Çünkü bu kadar büyük acılar, bu kadar büyük öfkeler, bu kadar bağırma bunlar beni etkilemiyor.
Beni daha küçük şeyler, daha sessiz çığlıklar beni daha çok etkiliyor açıkçası.
Ama tabii ki bu sözlerimden sonra hala filme dair acıklı fikirleriniz varsa ne olur gidin izleyin.
Ondan sonra da bana bir sosyal medya hesaplarımdan geri dönüş yazın.
Çünkü gerçekten sizin fikirlerinizi merak ediyorum.
Bu konuda sadece ben böyle düşünüyor olamam çünkü.
Onun dışında... Film Altın Küre'de en iyi drama filmi ödülünü aldı.
Onun dışında 8'de aldı. Oscar adayı oldu.
Ama bu sene gerçekten kadında da erkekte de Oscar yarışı çok çetin geçiyor.
Bakalım kimler en iyi kadın oyuncu ve en iyi erkek oyuncu olacak.
Bakalım akademi kimleri seçecek.
Yani tabii ki Jesse Buck de kötü bir oyuncu değil ama burada işte herkes Paul Mescali ne kadar kötü bir oyuncu olduğunu, ne kadar donuk, ne kadar işte tek düze bir oyuncu olduğunu eleştirmiş.
Ama bense Paul Mescali karakterinin yani Shakespeare'in...
Evladını kaybetmiş bir baba olarak hiç hikayesinin yazılmadığını düşünüyorum.
Kimisi demiş ki ya işte bu annenin hikayesiydi aslında.
Olabilir ama yani bu olaya annenin gözünden bakacak da olsak orada Shakespeare'in üzüntüsünü sadece filmin son sahnesindeki işte Shakespeare'in Hamlet oyununu gösterme koymasıyla öğreniyoruz.
Bunu fark ediyoruz ve bu bence çok yetersiz.
Ben bir de buna gıcık oluyorum.
Evet sessiz çığlıklar benim için daha etkili acıyı çekerken doğru ama bu sessiz çığlıkların yanında bir de o karakterin acı çektiğini anlayabilmem, bunu hissedebilmem, bunu özümseyebilmem için mutlaka o karakterin de bir şekilde konuşması gerekiyor.
Yani küçük de olsa repliklerin olması gerekiyor.
Adamın oğlu öldü ondan sonrası aldı çantası.
Ben işte Londra'ya... Gidiyorum tekrar işte tiyatro oyunu hazırlıklarımı yapmam lazım dedi gitti.
O adamın da çok acı çektiğini görüyoruz.
Çok iyi kazanmasına rağmen Londra'da tiyatro yaparken orada çok köhne küçük bir apartman çatı katı dairesinde kalıyor falan.
Sonra işte Agnes tiyatro oyunu için Londra'ya gittiğinde ya işte bu adam...
Çok iyi kazanan bir adam. Benim kocam niye böyle bir dairede yaşıyor diyor.
Aslında o adam da kendisi öyle çekiyor.
O adam da çok zor şeyler yaşamış vs.
Ama yani adamla ilgili o kadar hiçbir şey bilmiyoruz ki.
Tamamen sorumsuz eş, sorumsuz baba, sevgisiz bir evlilik örneği izliyoruz resmen.
Ve bence kesinlikle bu çiftin yani William Shakespeare ve eşinin evlenme sürecini ondan sonrasındaki süreçte giden şeyleri çok az izledik.
Mesela bunlar işte bir kere birlikte oldular.
Bir ya da iki kere yanlış olmasın.
Ondan sonra işte bir anda Agnes hanesine gitti de ki ben hamileyim dedi annesini evden attı sonra Agnes karnında çocukla işte William Shakespeare'in ailesinin evine gelip salona oturdu ben hamileyim dedi içeriye işte Shakespeare'e girdi senin burada ne işin var dedi işte
Shakespeare'in annesi babası dedi işte sen bu kızı hamile bırakmışsın bu ne demek falan dedi ondan sonra evlenenler bir anda yani bunun bir mantığı yok anladınız mı hani o dönemde yani İngiltere'nin de bugünkü kadar medeni, bugünkü kadar rahat, layık
işte Böyle uygarlığın son noktasında bir ülke olmadığını düşünürsek yani o gibi bir ülke için aslında çok hızlı geçirmiş sahneler bunlar.
Yani çok daha büyük sansasyon yaratması beklerim ama tabii ki yani hikaye nasıl kısmı...
11 yaşındaki çocuğun ölmesi olduğu için mesela Agnes çocuk doğurdu.
3 tane çocuk doğurdu. Hiçbirinin kocası yanında değildi.
Yani bu da ayrı bir saçmalık. Ama şey mesela yani bu gerçekte de böyle mi yaşanmış yoksa kitaptan bunu birebir mi uyarlamışlar?
Bunu mesela hiç kimseden bunun bir teyidini alamadım.
Bu arada gerçekten filmle ilgili en çok şaşırdığım şeyi size söyleyeceğim.
Sosyal medya yorumlarından da çok bahsettim ama.
Ya biri şöyle bir şey yapmış gerçekten o beni çok şok etti.
Bu Hamlet... Filmin uyarlandığı kitabı almış.
Kitabı okurken sevdiği yerlerin altını çizmiş böyle ki ben nefret ederim kitap çizmekten.
Ne olur yani siz de kitaplarınızı çizmeyin.
Çünkü günün birinde o kitapları birine vermek istediğinizde o şekilde kitaplarınızı kimse almaz arkadaşlar.
Ne olur. Yani o şekilde kitap okunmuyor bence.
Kitap okumak dediğimiz şey ona zarar vermeden o kitabın içindeki ana fikirlerin, düşüncelerin bize zarar vermesi gereken bir ortam bence.
Oradaki fikirlerine etkilenmemiz gerekiyor.
Kitabın altını çizerek okuduğunuzda bana böyle ders çalışıyormuşum, bir sınava çalışıyormuşum hissi veriyor.
Hele bazı insanlar böyle kitapların arasında post-it yapıştırıyorlar falan.
Ayar oluyorum ya. Böyle işte bakın Shakespeare'in Hamlet kitabını delice size okudum falan diye paylaşmışlar.
Yani buna ne gerek var? Allah aşkına dümdüz okuyun.
Yani siz bir okuduğunuzda altın çizme.
Dediğinizde fosforlu kalemle onu renklendirmenizi anlamıyor musunuz?
Lütfen yani tamam sosyal medya algımızı düşürün de yani kitaplarda bu eziyeti yapmayalım ya.
Lütfen yani rica ediyorum.
Ha şey diyordum. İşte Twitter'da bir tane kız...
Hamlet'in kitabını almış, kitabın altını çizmiş, kitabı okurken de filmdeki Hamlet müziklerini açmış ve hani filmdeki müziklerle yani orijinal film müzikleriyle kitabı okumuş.
Sonra o tweetin üstüne şey yazmıştı.
Öyle bir hazırlandım ki filme beni çok ağlatması gerekiyor falan.
Yani siz zaten böyle bir beklentiyle gidersiniz.
Yani o filmde hani işte Shakespeare, Agnes birbirini vursa bile zaten kitaptaki kadar vurucu olmaz ki.
Çünkü ne olursa olsun yani kitabı yazan insanla bunu senaryolaştıran insan birbirinden farklı kişiler.
Ve yani bir şey yazılabilir.
bir halden kanlı canlı hareket eden bir hale çevirmek.
Yani bunu nefes alan bir iş haline getirmek çok zor ve çok farklı evrenler isteriz.
Ve sonuçta sen filmin için eninde sonunda bir dekor kuruyorsun.
Ama yani kitabı yazarken, kitabı okurken orada her şey bedava.
Çünkü niye? Sen zaten kafanda bir hayal dünyası oluşturuyorsun.
Ondan sonra ondan devam ediyorsun.
Ve yani hiçbir şekilde hani kimse senin hayal gücüne müdahale edemiyor.
Kitaptaki yazanlara göre kafanda işte bir Shakespeare, bir Agnes oluşturuyorsun vesaire.
Yani mesela Paul Meske'nin kulağındaki küpe.
Yani Shakespeare'in küpesi. var mıydı yok muydu?
Evet arkadaşlar Shakespeare'in küpesi var ya bununla ilgili o kadar çok şey Yorum okudum ki işte Paul Mescal'in de gerçek hayatta küpe taktığı ve set ekibinde o küpeyi çıkarmayı unuttu.
Ondan sonra set ekibinin bunu fark etmediği işte bu kadar başarılı bir filmde böyle bir çekim hatası olabilir mi falan.
Ya arkadaşlar sizce mümkün mü bu?
O filmi siz çekildiği ham haliyle mi izliyorsunuz?
Tabii ki hayır. O film çekiliyor farklı açılardan her saniye defalarca günlerce aylarca çekiliyor.
Ondan sonra kurguya oturuluyor. Her açıdan kurgucular yönetmenle birlikte onu revize edip işte her açıdan onu izliyorlar.
Ondan sonrasında onun bir kopyaları işte oyunculara gönderiliyor.
vesaire. Yani siz şey mi zannediyorsunuz?
Seni böyle hamağıyla atıyorum. Orman sahnesini çektik.
Onu aynı şekilde böyle tek plan çekip tek plan filme koyduk ve biz de izledik mi?
Tabii ki hayır. Yani ne olur aklı başına yorumlar yapalım ya.
Ve yani gerçekten hiçbir filmle ilgili beklentimizi bu kadar yükseltmeyelim.
Ben en son bir şeyle ilgili beklentimi bu kadar yükselttiğimde Disney'in Atatürk film serisiydi ve gerçekten o film serisinde başına gelenleri başka bir bölümde mutlaka anlatacağım.
Çünkü o konuda gerçekten çok doluyum.
Yani o konuda anlatacağım çok şey var size.
Ve gerçekten bu durum beni mahvediyor yani.
Ve o günden beri hiçbir film...
ilgili hiçbir diziyle ilgili beklentimi gerçekten o kadar fazla yükseltmem çünkü yani bir şeyden ne kadar çok şey beklerseniz aslında size hayal kırıklığı uğratma ihtimali o kadar yükseliyor bence.
Ay neyse ya gerçekten Hamlet'i çok anlattım.
Yani bu konuda çok doluyum ama yani bakalım ya Oscar alırsa zaten onu da o zaman konuşuruz ama bence Oscar'da yani zor.
İmkansız değil. En iyi filmi alması zor.
Mesela o gerçekten imkansız geliyor bana.
Bu kadar iyi adaylar varken bu senenin Oscar'ında.
Ama en iyi kadın oyuncu belki.
O yine de mesela %50 olabilir bende ihtimal olarak.
Ama gerçekten... En iyi film de zor, en iyi senaryo da zor.
Çünkü rakipleri gerçekten çok sağlam bu sene.
Belki mesela iki sene önce ya da iki sene sonra belki bu film vizyona girse başka bir şey olurdu.
Ama gerçekten şu an Hamlet gişe asla olarak çok iyi bir durumda.
Ve yani gerçekten tüm sınav salonlarını domine etmiş durumda.
Yani öğlen 12 seansına bakıyorum biletler tükenmiş.
Gece işte 9.45 seansına bakıyorum biletler tükenmiş.
Gerçekten inanılmaz.
Ve yani bundan gerçekten etkilenmediğimi söylersem yalan olur.
Ama niye? Bu da aslında bizim ülkece bir popüler kültür kölesi olduğumuzu gösteriyor.
Yani herkes bunu tavsiye ediyor, herkes buna gidiyor diye ya ben de gideceğim, ben de izleyeceğim demeyin lütfen.
Gerçekten yani bir ön bilgi edinerek gidin gerekiyorsa ama ne olur bunu yapmayın yani.
Onun dışında gişe hasılat demişken...
Bu film ilk hafta sonunda 20.574 kişi tarafından izlenmiş ve tam 6.5 milyon hasılat yapmış daha şimdiden.
Ve daha yani vizyona gireli bir hafta bile olmadı sanırım.
Yani siz düşünün artık geleceği hali.
Gerçi bugün itibaren aynen bir hafta olmuş ya evet.
Neyse ay çok anlattım Hamlet'i ya.
Pardon gerçekten arkadaşlar konuşmaya başlayacağım durduramıyorum.
Yani gerçekten birinin böyle benim yanımda olup dur artık diğerine geç demesi gerekiyor.
Şimdi gelelim bu haftanın dizisine.
Bu hafta sizinle Güneşin Karanlığında dizisini konuşacağız.
Orijinal adı The Lincoln Lawyer yani 2022 yapımı.
Amerikan dramatik hukuk dizisi ve bunu niye seçtin derseniz aslında bir tema belirlemek istedim bu hafta.
Çünkü daha önceki bölümlerde tema belirleyerek birçok diziyi, filmi konuştuk size.
Bu bölümü tamamen güncel olan iki tane işe ayırmak istedim.
Güneşin Karanlığında The Lincoln Lawyer.
dizisi nasıl Güneşin Karanlığı'ya dönüşüyor?
Bu tamamen Türkçe çevirilerle alakalı bir şey.
Aslında birebir çevirisi değil.
Ve ben mesela bunu gerçekten araştırdım.
Çünkü normalde ben şey olayına çok girmem.
Yani genelde bir dizinin, bir filmin yurt dışındaki orijinal İngilizce adıyla bizdeki adı hiçbir zaman tamamen çevrilmez.
Neden? Çünkü o filmi alan dağıtımcı bu ülkede insanları o filme gitmeye zorlayacak böyle çarpıcı bir isim bulmaya çalıştıkları için genelde hiçbir zaman birebir çevirmiyorlar.
Yani aslında bu tüm dünyada da böyle.
Çünkü dağıtımcılar sonuçta o filme bütün sistemleri veriyorlar.
ve izlenmesini sağlamak istiyorlar.
Ama ben burada şunu merak ettim.
Yani tamam evet aynı isimde genelde hiçbir iş İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmiyor.
Okey ama neden Lincoln Lawyer Güneşin Karanlığı'ya çevrildi diye.
Lincoln neymiş biliyor musunuz arkadaşlar?
Amerika'da bir araba modeliymiş ve bu dizinin içerisinde bir saniye önce konusunu anlatayım tabi bunu anlatmadan.
Bu dizinin konusunda Los Angeles'ta savunma avukatı olan Mickey Pollard'ın hayatını ve baştan geçenleri anlatıyor ve Mickey Polo'nun bütün dizide kendisi ikonikleşen en önemli şeyi arabanın içinde böyle şehirde Los Angeles'ta
bir yerden bir yere giderken işte ofisinden duruşmaya giderken duruşmadan evine giderken hep aracın içinde çalışmayı seviyormuş.
Ve mesela adam için hani ofisinden de çok en önemli nokta mesela hani o arabanın içinde mutlaka sessizlikte ya da bazı sahnelerde dehşet bir müzikle o davaya hazırlanması ve bu arabanın içinde çalışması.
Olayın bu adamla ikonikleştiğini anlattım ya size.
Bu adam nasıl ikonikleşiyor bu biliyor musunuz?
Bu adamın içine çalıştığı arabanın modeli markası Lincoln modermiş.
Yani arabada anlayanlar daha iyi bilir.
Yani daha büyük ve daha lüks bir araç mı diyeyim öyle anlatayım size.
İnternete girerseniz mutlaka görürsünüz.
Ve yani o yüzden mesela hani aslında bu bir kitap uyarlaması olduğu için The Lincoln Lawyer.
Yani Lincoln araba modelinin içinde çalışan avukat demek istiyor aslında.
Ama biz de bunu Güneşin Karanlığı diye çevirmişler.
Filmde Mickey Oliver karakterini Manuel Garcia, Rolfo oynuyor ve gerçekten çok iyi bir oyunculuk bence.
Ve yani... Bence İngilizcesi çok iyi ama adamın gerçekten böyle top seviyeye ulaştığı anlarda genelde hep Portekizce konuşuyor ve gerçekten mükemmel konuşuyor ya.
Gerçekten adamın oyunculuğuna diyecek hiçbir lafım yok.
Bu dizideki favori karakteri Mick'in eski eşi olan Lorna Crane karakteri.
Ve onda Becky Newton oynuyor.
Gerçekten yani topuklu ayakkabıyla bir kadın avukatı izlemek ve güçlü bir kadın avukatı izlemek gerçekten çok güzel.
Yani insana böyle ekstra bir feminizm, ekstra böyle bir güç, şehvet, işte adalet duygusu katıyor bence ya.
Onun dışında Mickey'nin kızı Hayley var.
Hayley'nin annesi Mickey'nin de eski eşi Maggie'nin karakterini gerçekten çok seviyorum.
O da başarılı, sakin ve aklı başında bir avukat.
Ama şöyle artık devlet tarafına geçtiği için aslında...
Tamamen bu Amerika'daki hukuk sisteminin karışıklığından doğan bir şey ve Maggie de aslında orada savcı.
Eskiden Mickey gibi avukatmış ondan sonra daha rahat diye devletteki savcılığa geçiyor.
Özetle böyle anlatayım. Bu romandan diziye...
Çevrilmiş bir hikaye ve kendisi bir Netflix dizisi 4.
sezonu. Geçen hafta 5 Şubat'ta geldi ve bu sezon 10 bölüm olarak çıktı ama ben daha 4.
bölümdeyim. Yani çok üzgünüm gerçekten.
Devam edemiyorum çünkü gerçekten çok güzel bir sezon ama yani gerçekten benim ona devam etmeye vaktim yok.
Ama mutlaka yani işte metroda otobüste travmaydı vs.
mutlaka yani böyle 15-20 dakika şeklinde izlemeye çalışıyorum.
Ama benim en nefret ettiğim şey o biliyor musunuz?
Ve şey mesela ben bu hafta nasıl podcast dinleme alışkanlığımı kaybettim?
Tam da bu şekilde kaybettim biliyor musunuz?
Yani mesela bir top taşımaya bindiğimde işte bir yerden bir yere yürürken işte işe yürürken işte atıyorum evden çıkıp durağa yürürken yani podcast dinlemektense ne bileyim müzik dinlemek daha iyi geliyor bana.
Çünkü bütün gün yani 20'yi aşkın insanla birlikte çalışınca 30'u aşkın insanla konuşunca insan diyor ki bari...
Podcast dinlemeyeyim de sürekli kulağımda birileri konuşmasın.
Aksine bütün gün müzik dinleyemeyeceğim için en azından bu boş vakit müzik dinleyeyim diyorum.
Öyle olunca da podcast dinleme alışkanlığımı kaybettim.
O da otomatik olarak benim dizileri böyle arka arka izleme alışkanlığımı, o alışkanlığımı yok etti gibi geliyor bana açıkçası.
Ha bu arada bence benim bu Güneşin Karanlığı dizisini anlatmam için 4.
sezonu bitirmem gerek yok diye düşünüyorum.
Çünkü ilk 3 sezonu gerçekten takır takır takır izledim.
Bu arada kendisi 2022 yapımı olduğu için aslında gayet güncel yani.
İçindeki konular güncel, olaylar güncel.
Onun dışında Mick'in ilk sezonunda başta bela olan Izzy diye bir karakter var.
Ondan sonrası onu tabii ki adam ediyor.
Kendisi şoför yapıyor. Ondan sonra o kız da tabii ki...
gidip işte hukuk okuyor.
Ondan sonrasında onlara yardım ediyor vesaire.
Ve tabii ki Lorna karakterinin bir de eşi var.
Sisko. Sisko da Mickey'nin bu işte öğrenmesi gereken bilgileri el altından yasa dışı bir şekilde öğrenip avukatını sunuyor.
Bu şekilde onu araştırması oluyor aslında.
Ve gerçekten çok keyifli, çok eğlenceli.
Yani içinde böyle hani sizi rahatsız edecek kadar cinsellik yok, sizi rahatsız edecek kadar işte sigara içilmesi yok, küfür yok, hakaret yok.
Yani tamamen aslında bir hukuk işi ve gerçekten sizi mutlayacağına eminim.
Hani diyorsunuz ya bazen ya işte Ailemle izleyecek hiçbir şey bulamıyorum.
Televizyon dizilerinde izleniyor.
Televizyon dizileri çok uzun vs.
diye. Bunun her bölümü genelde 40 dakika ve gerçekten aileyle izlenilebilir.
Çünkü her bölüm başka bir olayı çözüyorlar ve her seferinde mutlaka sezon bitince başka bir çarpıcı olayla kapatıyorlar.
Öyle olduğu için de umarım bunu da izlerken çok keyif alırsınız.
Onun dışında ben bu hafta ne izleyeceğim, bugün neler bizden giriyor hemen kapatırken onu da söyleyeyim size.
Bugün... vizyonda nihayet Uğultul Tepe'ler var.
Gerçekten yani şunu artık bence ülkece izleyip şöyle bir yani bununla ilgili bir analiz yapıp bunu da bir kenara kaldırmamız gerekiyor.
Çünkü yani cinsellik deyince gerçekten yani Uğultul Tepe her film kesinlikle zirveye ulaştı diye düşünüyorum.
Ve yani bu insanlar tabii ki antipati de yarattı.
Yani film o kadar çok böyle seks, işte öpüşme, işte bu iki karakterin birbirine çekimi, işte oyuncuların sırf hani film izlensiyle yaptıkları olağanüstü PR derken yani gerçekten dayanılmaz bir seviyeye ulaştı.
Umarım yani umuyorum inş...
İnşallah gerçekten film bu kadar beklenti yükseltme değer.
Onun dışında yarın gidip Sırat'ı izleyeceğim.
Çok heyecanlıyım. Aslında Sırat filmi Mobi'ye gelmiş ama ben onu mutlaka...
Fiziki bir şekilde sinemaya gidip büyük sinema perdesini izlemek istiyorum.
O yüzden de Mubi'ye gelse de ben yine gidip sinemada izleyeceğim.
Ha Mubi'de izlemek de kötü mü?
Hayır güzel. Ama sinemanın gücüne ve beyaz perdenin bizi ne kadar etkileyebildiğine tekrar şahit olmak bence çok daha güzel, umut verici diye düşünüyorum.
Onun dışında sinema perdesini inatla izlemediğim Geber Aşkım bu haftada izleyemedim ama gerçekten izleyeceğim.
Söz veriyorum bakın artık izle yeter dediğinizi duyar gibiyim ama gerçekten izleyeceğim.
Ben bu işi halledeceğim. Lütfen.
Bana güvenin lütfen. Ya da bu hafta ilginç bir dizi önerisi aldım.
Kendi arkadaşlarımla etrafımdakilerden.
Yeraltı diye bir dizi başlamış.
Hatta bu hafta yayınlanan 3.
bölümüydü sanırım. 3. bölümüyle de Eşref Rüya dizisini tamamen egale etmiş.
Onun yerine zirveye oturmuş reytinglerde.
Reytinglerini kargoyunuyorum.
Tarçıdır. Bu ülkede sonuçta bir dönem Yalıçapkılı reytinglerle birinciydi.
Bir dönem Siz Söyleyin Adını.
Kızlık Şahveti reytinglerle birinciydi.
Onları düşününce gerçekten reytinglere göre dizi izlemek bence çok saçma ama.
içinde anlaşmalı evlilik varmış.
İçindeki oyuncuların tamamını sevmesem de ben bu konsepti seviyorum ya.
Gerçekten. Mesela rastgele bir fantastik işin içinde bile bu konsept varsa ben onun için gidip bilim kurulu fantastik işine bile katlanırım.
O seviyede çok seviyorum bunu. Öyle olduğu için de mutlaka onu da izlemeye başlayalım.
Ay o da gerçekten 3 bölüme yayınlandı.
Şimdi her bölüm 2,5 saat.
Ben düşünüyorum hani şey 2,5 saat çarpı 3 bölümden ne yapıyor arkadaşlar ya?
7,5-8 saat yapıyor değil mi?
Yani 8 saatte ben şu size son anlattığım Güneşin Karanlığı dizisini izleyip üstte bir de Emine Alper'in son filmi, festival filmini patlatıp izleyebilirim.
Ama yok işte yok. Ama ne yapayım ya arkadaşlar?
Türk dizileri çok uzun ya.
Gerçekten yer diziler çok yersiz uzun yani.
Ama işte ne yapacağım? Ne yapayım yani?
O kadar çok insan önerdi ki. Bir de böyle ben şeyi hiç sevmiyorum.
Mesela konuşulan bir konudan geri kalmak hayatta en sevmediğim, en tiksindiğim şeydir.
O yüzden de yani mutlaka insanlar bunun hakkında bu kadar konuşuyorken gerçekten benim de bunu izlemem gerekiyor diye düşünüyorum.
Umarım siz de bu hafta beni dinlerken çok keyif almışsınızdır.
Çünkü ben gerçekten anlatırken dehşet keyif aldım.
Yani bu bölümde sanki bir tık uzun oldu gibi ama gerçekten umarım sizi dinlerken çok keyif almışsınızdır.
Lütfen siz de bana bu hafta neler izlediniz, neler dinlediniz, ne yaptınız lütfen bana yazın.
Bu arada bana gelen mesajlardan bazılarında arkadaşlar dehşet yazım hataları var.
Rica ediyorum ne olur. Özellikle İngilizce yani Türkçe'ye çevrilen metinlerde özellikle yani bazı kelimeler yazımda rica ediyorum dikkat eder misiniz?
Çünkü ben gerçekten yazım kuralları konusunda takıntılı bir insanım.
Bakın dil kursundaki yabancı hoca evle bu yüzden uyardım.
Hatta kadın bana dedi ki yani de olabilir dedi yanlış yazabilirim bununla bu kadar takılacak ne var diye.
Sonra ben de hocamıza dönüp dedim ki hocam dedim yani sizin için bir sorun değil ama ben bunu siz böyle yazınca böyle öğreniyorum.
Ondan sonrasında bu da beni yanlışa sürüklüyor.
O yüzden lütfen doğru yazar mısınız diye.
Yani sen internetten bakarak da doğruyu bulabilirsin.
Niye beni düzeltmeye uğraşıyorsun dedi.
Sonra şey dedi tamam ya hepiniz öyle anlıyorsanız ben bunu düzelteyim dedi.
O yüzden rica ediyorum. Yazımlarımıza çok dikkat edelim.
Yani yazım imla kuralları bakın.
Yani A1 seviye Türkçesi olanlar bile bu konuda hata yapmazlar diye düşünüyorum.
Ki çoğumuzun anı değil Türkçe zaten.
O yüzden rica ediyorum bu konuda hata yapmayın.
Onun dışında ses kaydı olarak da geri dönüşlerinizi alıyorum.
Çok tatlısınız gerçekten. Bir bal küpü kadar, bir şeker, bir nutella kadar tatlısınız.
Sizi çok seviyorum. Haftaya görüşmek üzere o zaman.
Haftaya bakalım 10. bölümümüzde neler konuşacağız.
Bu arada önerdiğiniz, konuşmamı istediğiniz dizi, film ya da herhangi bir sinematik olay varsa...
Mutlaka bana yazın. Onu da bir şekilde kendi podcast takvime alayım.
Belki bir hafta sonra olmaz.
Belki iki hafta sonra olur. Belki bir ay sonraki bölümde olur.
Ama mutlaka onu da konuşurum.
Sizi seviyorum. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
