
Bu hafta bölümün çoğunu sizi güncel tutmak İçin Oscar adaylıklarına,bafta adaylarına ayırdım. Eee haftayı da bir film önermeden kapatamazdım.Onu da atlamadım tabiki. Sizin ödül sezonunda muhtemel kazanacak adaylarınız kimler ? Kendi listenizi ve size göre akademinin seçeceği projeleri benimle paylaşabilirsiniz sosyal medya hesaplarımdan. İyi dinlemeler. Üşütmeyin bir sonraki bölüme kadar bu ülkede.
Instagram: vizyondayayindapodcast
Transkript
Herkese merhabalar.
Vizyonda yayınlanan 7.
bölümüne hoş geldiniz. Umarım bu hafta çarşamba günü çıkan bonus bölümümüzü sevmişsinizdir.
Henüz haberiniz yoksa dinlemediyseniz, vakit bulamadıysanız lütfen bu bölümü dinledikten sonra o bölüme geri dönün ve çok güzel bir sohbetin keyfini çıkartın.
Öncelikle bu hafta sinema açısından, televizyon açısından çok yoğun bir haftaydı.
Gerçekten çok ilginç şeyler olmadı mı ya?
Valla ben kendi adıma söyleyeyim, gerçekten her Twitter'a girdiğimde daha büyük bir kaosun içine düştüğümü hissettim.
İşte doğuranlar, evlenenler, boşananlar.
Tabii ki Oscar adaylıkları, BAFTA adaylıkları belli oldu.
Tabii ki onların üzerine anketler yapıldı.
Kim kazanacak, kimler hiç aday bile olamadı.
Hangi filmler, hangi işler olması gerekenden daha fazla öne çıktı.
Bunların hepsi konuşuldu. Ben de bunların hepsinin podcastlerini dinledim, yorumlarını okudum, içeriklerini süzdüm ve sizin karşınıza öyle geldim.
Önce şundan bahsedeyim bence ben size.
BAFTA adayları. Ne dersiniz?
BAFTA adaylarını saymaya başlarken şöyle saymak istiyorum size.
Genelde herkes en iyi film dalındaki adayları sayar önce.
Ondan sonrası en iyi yönetmen dalındaki adayları sayar.
Ama ben proje bazı gitmek istiyorum size sayarken.
Ve öncelikle bu sene herhangi bir dalda Oscar alması hatta birden fazla dalda Oscar alması kesin gözüyle bakılan Muhteşem Mart yani Mart Supreme'in adaylıklarından bahsetmek istiyorum.
BAFTA'da tam 11 dalda adaylık elde etmiş.
Bence çok muhteşem, inanılmaz bir başarı.
Ve hangi dallarda adaylıkları var onları saymak istiyorum size.
Siz de bu arada beni dinlerken hangi dallarda ödül alır, hangilerinde alamaz, hayır ondan daha iyi filmler, oyuncular, yönetmenler var diyorsunuz.
Onları kafanıza tıklamış olursunuz.
Hatta bence yazsanız çok daha iyi olur.
Yani şöyle küçük bir anket yapmış gibi de olursunuz aslında kendinize.
Ve bu sayede BAFTA ödülleri açıklandı.
Dinleyicim ne kadar BAFTA ödüllerini tutturmuş, hangi dinleyicim ne kadar Oscar ödüllerindeki tahminlerini birebir tutturmuş bunu görmüş oluruz.
Mart Supreme yani Muhteşem Mart'in nelerde aday olmuş?
Şu 11 dalı bir sayayım bence.
En iyi filmde en iyi yönetmen dalında George Safdie aday olmuş.
En iyi erkek oyuncu da zaten başrolümüz Timothee Chalamet.
En iyi yardımcı kadın oyuncu Odessa.
Hanım aday olmuş, en iyi özgün senaryoda yine George Safdie aday olmuş.
En iyi casting, en iyi kurgu, en iyi görüntü yönetmeni, en iyi kostüm tasarımı, en iyi prodüksiyon tasarımı ve en iyi makyaj ve saçlı aday olmuş.
Bence yani en iyi makyaj ve saçlı çok daha iyileri vardır diye düşünüyorum.
Onun dışında prodüksiyon tasarımı yani bazı haneleri özellikle gerçekten bu ödülü almasını kesinlikle...
çok hak ettiğini gösteriyor bence.
En iyi görüntü yönetmeninin şüphesiz çok güzel görüntüleri vardı.
Yani çekim açıları, kurgusu, montajı yani onları denilebilecek hiçbir şey yok zaten.
Onların hepsi çok güzeldi bence.
Ama yani yine de asla hani o olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir adaylık mı bence değil.
Onun yerine bence en iyi film ya da en iyi yönetmeni almaya çok daha yakın.
En iyi... Erkek oyuncu evet, Timothy de ister illaki ama bence o gözün çoktan Oscar'a dikti çünkü hangi oyuncu, hangi yönetmen istemez ki en iyi erkek oyuncu ya da en iyi yönetmen ünvanını Oscar'da almayı.
Yani bu müthiş bir PR olur bence.
Hem oyuncu için, hem yönetmen için, hem o filmin kendi vizyonu, kendi PR'ı, kendi gelecek yolculuğu için.
Böyle düşünüyorum şahsen.
Şimdi geçelim manevi değere yani Sentimental Value filmine.
8 aldı, BAFTA adaylığı elde etmiş.
En iyi filmde, en iyi yönetmende.
En iyi kadın oyuncuda, en iyi yardımcı erkek oyuncuda, en iyi yardımcı kadın oyuncuda, en iyi özgün senaryoda, en iyi uluslararası filmde ve en iyi castingde adaymış.
En iyi yönetmende Trier tabii ki aday olmuş.
En iyi kadın oyuncuda yine Renate Hanım tabii ki.
En iyi yardımcı erkek oyuncuda Stanley Skarsgård.
En iyi yardımcı kadın oyuncuda Inga İbstotel Lilias.
En iyi özgün senaryoda yine Trier ile Eskil Vogt aday olmuş.
Ve en iyi uluslararası filmde, castingde de...
Ya alması tabii ki çok muhtemel.
Zaten biliyorsunuz bu seneye girdiğimizden itibaren belli başlı şeyler çok fazla öne çıktı.
Yani olmazsa olmaz diyeceğimiz aman yarabbim bunu nasıl izlemedin, ben izlemiştim, arkadaşım izlemiş, aileme tavsiye etti, ailem izlemiş, sevgilimize tavsiye etti vs.
böyle kulaktan kulağa yayılan filmlerden bir tanesi manevi değer filmi.
O yüzden bunların hepsini alma ihtimali yüksek tabii ki.
Ama gerçekten Skarsgård açısından da, Skarsgård erkekleri açısından da diyeyim hatta, babalarıyla gurur duymaları için Kendi ailelerini öne çıkarmaları için müthiş bir yıl başlangıcı oldu ve daha yılın başındayız.
Bu sene boyunca o Skarsgårdlar neler yapacak hep birlikte göreceğiz ama yani ben bir şey öğrenmesi söylenen geçemeyeceğim.
Gerçekten böyle aklıma gerçekten daha çok şaşırıyorum ya.
Steven Skarsgård'un oğlu Alexander Skarsgård nasıl 50 yaşında olabilir ya?
O nasıl olabilir yani? Bakın işte arkadaşlar bakın İskandinav erkekleri sarışınlar her zaman genel olarak da görünüş olarak da ön plandalar.
Allah'ım sarışınlar ya yemin ediyorum.
İnşallah artarak çoğalarız.
Gelelim Gizli Ajan'a yani The Secret Agent'a.
Ben onu bu hafta izledim.
Çok güzel bir filmdi.
Atlas Siyamasını izledim ve gerçekten çok güzel aktı.
Ve yani öyle sahneleri var ki şimdi o tabii ki 30 Ocak'ta vizyona girdi.
Ben ön gösterimde izlemiştim.
Siz henüz izlememiş olabilirsiniz.
Gerçekten spoiler vermek için kendimi çok zor tutuyorum.
Çünkü yani öyle sahneleri var ki inanamadım ya.
İzlerken o kadar çok böyle irkilip yerimden...
sıçradığım an oldu ki dedim hani acaba gerçekten ben mi çok korkam yoksa bu gerçekten bu kadar harika bir iş mi?
Çünkü bakın gerçekten abartmıyorum 8 ya da 9 sahnede resmen yani bu nasıl olmuş olabilir?
Bunu makyajla, bunu kurguyla nasıl yapmış olabilirler diye böyle sahneyi geriye doğru düşünürken buldum ya.
Ve belki de en önemli sahneyi o kadar ilginç bir şekilde anlatmışlar ki film bittiğinde gerçekten yani içten bir şekilde çok üzüldüm ve Gerçekten bu kadar başarılı filmlerin dünyada hala var olabildiğini görmek hele ki Barbie'den
sonra bence müthiş bir iz.
Hepiniz gidip izleyin lütfen rica ediyorum.
30 Ocak'ta vizyonda. Gizli Ajan filmi de iki dalda BAFTA adaylığı elde etmiş.
Bunların bir tanesi en iyi özgün senaryo, diğeri de en iyi uluslararası film.
Yani I'm Still Here yani Hala Buradayım filminden sonra bu ikinci adaylığı olacak Brezilya'nın.
Gerçekten çok güzel yani.
Denilebilecek hiçbir şey yok. Adamlar gerçekten sinema konusunda sürekli üzerine koyarak ilerlemek konusunda çok iyi gidiyorlar.
Ama umarım bu film I Am Still Here yani Hala Buradayım filminin kaderine uğramaz.
Çünkü o film gerçekten Oscar'dan birçok ödül toplayıp dönebilecekken çok az dağıldı.
Aday oldu ve çok az dağıldı.
Ödülü aldı. Umarım bu kez Gizli Ajan filmi gerçekten onun önüne geçer.
Ama Buff da sanırım önüne geçirtmeyecek.
Çünkü iki dağıldı. adaylık alması bile aslında maksimum bir dalda ödül kazanabileceğini gösteriyor bence.
O yüzden de riskli bir hamle olmuş ya.
Neyse. Gelelim Sirat filmine.
Kendisi bir dalda BAFTA adaylığı elde etmiş.
O da en iyi uluslararası film. Herkes çok övüyor filmi ama henüz bizim ülkemize daha gelmedi.
Yurt dışındaki festivallerde dünya premierini yaptı.
Bizde de geldiği festivaller var mı diye geriye doğru baktığımda yani yanlış hatırlamıyorsam Altın Portakal'da ve Ankara Film Festivali'nde gösterildiği hatırlıyorum ama ikisi de benden çok uzak yerler ve ikisinde
de bu film yayınlanırken gidip görme imkanım olmadı ama gerçekten çok merak ediyorum.
Önce dijitale mi gelecek yoksa vizyona mı gelecek gerçekten bir fikrim yok.
En son baktığımda vizyon tarihi hala belirsizdi.
Ama bir dakika ya hazır size anlatıyorken ben bakayım.
Bakalım şu vizyon tarihi ne zamanmış.
Umarım çok uzakta değildir ya.
Bakayım. Yok valla hala henüz bir vizyon tarihi yok gibi duruyor.
Yani gerçekten böyle şeylerin vizyona bu kadar geç girmesi hele ki dünyadaki bütün gişelerini yaptıktan sonra en son bizde yayınlanması çok sinirimi bozuyor.
Çünkü güzel şeylere evet sabrederek erişilmeli belki de değerini daha iyi anlamamız için ama belki de tüm dünya konuşuyorken filmi izlesek, filmlere, dizilere bu kadar geç kalmasak, platformlar...
vizyona veren dağıtımcılar bu kadar geç kalmasa belki biz de tüm dünyayla aynı anda onu konuşabiliriz.
Çünkü şey gibi hissediyorum aslında bu tip durumlarda.
Mesela bilmiyorum biliyor musunuz, dünyada endüstri mühendisliği 2010'lu yıllardan itibaren çok moda bir meslekti.
Ve mesleğin revanştaki hali çok fazla mezun verince aslında tüm dünyada çok azalan bir noktaya geldi.
Bizim ülkeye de yeni yeni popüler oldu.
Şimdi bizde de birçok üniversiteye giren öğrenci işte endüstri mühendisliği okuyayım, işim garanti olsun diye olaya bakıyor.
üniversiteye girerken ama şu an mezun oluyorlarken birçok etrafımdaki insan ya ben girerken çok revaçtaydı şu an bize çalışacak hiç iş kolu yok diye bakıyorlar.
Bu da aslında bence bu tip bir şey.
Yani biliyorsunuz her dönem revaçta olan meslek, yiyecek, kıyafet, moda olan şarkı çok değişiyor ya bence kesinlikle filmlerde de bizim o modayı kaçırmamamız için vaktini izlememiz gerekiyor.
Neyse devam edeyim sizin için.
Gelelim benim hala izlemediğim, henüz hala fırsat bulamadığım ve delice merak ettiğim o işe.
Geber Aşkım yani Do My Love filmi.
Kendisi bir dalda BAFTA adaylığı elde etmiş.
O da en iyi bir tane yapım film dalında.
Şöyle ki çok ilginç bir şey söyleyeceğim.
Ben buna çok şaşırdım. Do My Love filmi BAFTA adaylığında evet bir dalda aday olmuş ama Jennifer Lawrence Oscar ödüllerinde yani akademi ödüllerinde herhangi bir adaylık dahi almamış.
Ben buna çok şaşırdım çünkü...
Filmin tüm dünyadaki geri dönüşleri harikaydı.
Herkes övgüyle bahsetti.
Yani siz o kadını nasıl aday etmezsiniz?
Diyerek hemen hep birlikte sizinle Oscar adaylıklarına geçelim istiyorum.
March Supreme ile başlayayım yine.
March Supreme Oscar adaylığı olarak tam 9 tane dağda adaylık elde etmiş.
Bunları sırayla sayıyorum. Bakalım hangilerini alabilecekler.
En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi özgün senaryo, en iyi casting, en iyi kostüm tasarımı, en iyi prodüksiyon tasarımı.
En iyi kurgu ve en iyi sinematografide tam 9 adaylık elde etmiş ve hepsinde kazanma ihtimali tabii ki çok yüksek.
Sentimental Value BAFTA'ya göre daha çok adaylı var gibi duruyor.
Şöyle bir baktığımızda 9 tane dalda Oscar adaylığı almış.
En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu da 2 tane oyuncusu aday olmuş ve en iyi özgür senaryo.
Ayrıca bir de tabii ki en iyi uluslararası filmle en iyi kurgu dalında aday olmuş.
Yani Trier'in herhangi bir ödülle döneceği garanti de Oscar'dan neyle dönecek gerçekten merak ediyorum.
Yani en iyi filmi alması çok zor bence.
Çünkü o dalda önde götüren rakipler bence Savaş Üste Savaş ve Muhteşem Martı filmleri.
Yani Sentimental Value'ye gelene kadar çok daha farklı, çok daha popüler, çok fazla film var, çok fazla sanatçı var, çok fazla yönetmen var.
O yüzden de bilmiyorum ya.
Yani tabii ki Trier de çok güçlü bir aday aslında en iyi yönetmen dalında ama.
Yani düşününce, şimdi bir arkadaşlar geriye doğru düşündüğünüzde bir tarafta George Safdie var, bir tarafta Paul Thomas Anderson var.
Sizce hangisi daha güçlü diye bakarken bir anda denklenen Trier de dahil oldu.
Yani nasıl olacak bu ödül sezonu hiçbir fikrim yok ama bu kez önceki seneler çalıştığım için yapamamıştım.
Bu kez gerekirse o güne bir izin alıp mutlaka Oscar ödül törenini gece 4'te 5'te de olsa canlı izlemek istiyorum.
Çünkü gerçekten kırmızı halısında törenin kendisini sonradan...
İzlemeyi de çok seviyorum ama canlı izleyip anlık böyle biriyle onları konuşmak, sosyal medyada onları anlık bütün geyiklerini yakalamak bence daha eğlenceli.
Gelelim The Secret Agent'a.
Yani gizli ajan filmin adaylığına 4 Oscar adaylığı almış.
En iyi film, en iyi uluslararası film, en iyi erkek oyuncu ve en iyi casting.
Ya en iyi erkek oyuncu denilebilecek kadar iyi bir oyunculuğu var mıydı Wagner Moura'nın?
Bilmiyorum. Yani bir tık karışığım aslında.
Evet çok iyi oynamış, çok güzel ama...
Oscar dediğimiz şey genelde daha büyük oyunculukları, daha popüler isimleri ödüllendirmeyi daha çok seviyor.
O yüzden de belki yere ödüllerdi ve Bafta'da bu film ödülü alabilir ama Oscar için sanki birazcık sönük kalmış ya da öyle bir sezon geçiyor gibi hissediyorum kendi adıma.
En iyi filme zaten çok uzak.
En iyi uluslararası film yani imkansız mı değil ama oran olarak baksak bence %40-50 civarındadır gibi geliyor bana.
Sırat'ta en iyi uluslararası film ve en iyi ses dalında iki tane Oscar adaylığı almış.
Bir de Kokuho var.
Kendisi bir Japon filmi ve aslen Koreli ama Japonya'da büyümüş bir yönetmeni çektiği bir film ve en iyi makyaj ve saç tasarımı dalında bir tane Oscar adaylığı almış kendisi.
Sizce kimler neler kazanır?
Acaba kendinize ben böyle size bunları anlatırken, bilgilendirirken bir köşeye not alıp yanına tik koydunuz mu diye bir sormak istiyorum.
Çünkü gerçekten çok fazla film var, çok fazla adaylık var.
Çok büyük isimlerin yarıştığı bir Oscar senesi olacak.
Yani gerçekten daha hiç izlemediğimiz, hiç ülkemize gelmeyen filmler var bunların arasında.
Mesela Sırat'ı henüz en azından beni dinleyenler çevresinde söyleyebilirim.
Bence çoğunuz izlememişsinizdir Sırat'ı.
Ha öyle dijitalim gelir vizyona mı tercihim vizyona gelmez.
Her zaman yani gerekirse tüm hayatımız yapay zekalı ve robotla da olsun yine de her zaman için sinemaya savunmaya devam edeceğim.
Bu arada Kültür ve Turizm Bakanlığı çarşamba günlerini halk günü yapmaya devam ediyor yeni yılda da.
Geçen sene bitirdiğimiz sene de 120 liraydı.
Şu an 140 lira yapmışlar.
Ama normal zamanda yani rastgele işte pazartesi salı veya işte perşembe cuman sinemaya gittiğinizde 400 lira vermektense bence 140 lira hala ucuz kalıyor.
Yani hele ki hayatımızda her şey bu kadar pahalı iken.
O yüzden onu da hatırlatayım size lütfen sinemaya gidin yani evet evde izlemek çok güzel işte evde önümüze cipsimizi alıp veya işte yemek yerken karşımızda izlemek çok güzel ama yani mesela Savaş Üste Savaş filmini
yemek yerken izlemeyi ben düşünemiyorum ya çünkü DiCaprio gerçekten bir beyaz perde oyunculuğu sergilemiş ya da O film gerçekten büyük bir perde için karanlık bir ortamda izlensin diye yapılmış.
Öyle bir şeyi evde izlerseniz defalarca durdurarak izlersiniz.
Ve gerçekten bence buna hiç gerek yok.
Lütfen sinemaya gidin.
Rica ediyorum size. Ha bu arada Geber Aşk'ın da movie'den izleyeceğim.
İnşallah. Umuyorum. Ama mesela şimdi bu söylediğimle kendi kendime çelişmiş olacağım arkadaşlar.
Ama gerçekten movie'yi ben yıllar önce almıştım.
Saçma sapan şeyler yaşamıştım.
O yüzden iptal etmiştim. Şimdi tekrar sırf bu filmi izlemek için alalım ve...
İzlemek için vaktim yok.
Yani öyle bir haftaydı ki sinemaya gittim.
Henüz Geber Aşkım gelmemiştim.
Ondan sonra Geber Aşkım geldi.
Ama ben o seanslarla, o salonlarla hiç vaktimi uyuşturamadım derken bir türlü izleyemedim.
Ha bu arada sinema demişken size hemen şundan da bahsedeyim.
Acaba ben bu hafta neler izledim?
Haftaya neyle başladım biliyor musunuz?
The Secret Agent izlemekle başladım.
Yani gizli ajan filmini Atlasya'da izledim.
Ya bu arada oranın da mimarisi de bayılıyorum.
Gerçekten tarih seven bir insan olarak.
Yani Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün sarayları, camileri gerçekten çok güzel bence ya.
Ondan sonrasında tatilde tanıştığımız insanlar filmini izledim.
Kendisi bir kitap uyarlaması Netflix'te mevcut.
Oradan izleyebilirsiniz. Gerçekten bayılıyorum.
Yani böyle çocukluktan itibaren...
Ya da atıyorum işte ergen bir kısmında gençliğinde üniversiteden mezunca tanışıp ondan sonra o çiftin yıllar içindeki değişimini, dönüşümünü izleyip sonrasında birbirlerine ne kadar aşık olduklarını fark etmelerine gerçekten bayılıyorum.
Mesela bakın bunu Kore dizilerinde sevmiyorum.
Çünkü Kore'de öldükten sonra yaşama inanıldığı için doğmadan önce de farklı bir hayatta yine o çiftin, o aşkın yaşanma, o çiftin birbirini...
bulduğuna inanan bir inanış var.
Onu gerçekten sevmiyorum. Çünkü bütün dizilerinde, bütün romantik komedilerinde var.
O kadarı beni sıkıyor. Ama bu şekilde hem kitap uyarlaması olması hem bunu bu kadar güzel uyarlayabilmeleri bence çok güzel.
Ondan sonrası sinemada ne izledim?
Aşktan Geriye Kalan filmini izledim.
Kendisi bir İskandinav filmi ve gerçekten tam bir İskandinav filmiydi.
Film neyi anlatıyor? Boşanmak üzere olan Bir çiftin işte üç çocuğuyla boşanmayı nasıl idare ettiğini anlatıyor ama lütfen bunu böyle tek mekanla geçen ya da böyle sıcacık bir evde yaşanan bir şey gibi asla düşünmeyin.
Aynı İskandinav soğukluğuna ve İskandinav mesafesine yaşanıyor.
Film böyle çok tek düze ilerliyor, ilerliyor, ilerliyor.
Ondan sonra inanılmaz bir yerde bir anda böyle çok açık seçik mi diyeyim, çok erotik mi diyeyim ne diyeceğimi bilemiyorum aslında o sahne için.
Aleni'yi çok böyle göze sokarca bir cinsellik görüyoruz.
Ondan sonra mesela onun bir anda rüya olduğunu fark ediyor.
Ve başlıyor işte ondan uyanıyor mesela bir anda.
Sonra sen diyor ki madem bu kadar sakin bir film yapacaktın araya niye bunu koydun?
Bu arada mesela filmin neredeyse bütün salonları full çekti ve gerçekten çok fazla seveni varmış.
Hatta ben korkmuştum yani bizim ülkemizde İskandinav filmleri çok izlenmiyor, çok sevilmiyor.
İşte hemen vizyondan kalkar diye ama ben vizyon girdikten yaklaşık bir hafta sonra izledim.
Ve ona rağmen yine de son derece dolu bir salonda izledim.
İlgi olması da güzel bir şey. Sonuçta yeni şeyler denemeye açık olmalıyız.
Ha şeyi de söyleyeyim bu arada. Kokuo filmini neden izlemedim?
Kendisi bir Japon filmi arkadaşlar.
Şu anda bizim ülkemizde vizyonda demesi Oscar adaylıklarında saydım.
Ama ben gerçekten bir konuda aklınıza sığınmak istiyorum.
Yani Japon sineması beni hiç çekmiyor.
Yani hadi yine Kore dizilerini izleyerek bir şekilde Korelilere alıştım ama.
Yani Japonca...
Onun dışında Japon kültürü vs.
Korelilerle geçmişten gelen millet olarak, ülke olarak bir dostluğumuz, çok uzun yıllar öncesinden bugüne miras kalan çok güçlü bir dayanışmamız var.
Okey ama gerçekten Japonlara karşı en ufak bir sempatim, en ufak bir samimiyetim yok desem inanır mısınız?
İnanılmaz bir durum bence.
Beni çekmiyor, soğuk buluyorum, mesafeliyim.
Ha belki mesela izlediğim daha önceki tecrübe ettiğim Japon dizilerinden kaynaklı bir şeydir.
O da çok mümkün. Ama yani hani gel şuna gidelim deseniz hani ben size derim ki belki de ilk kez sinemada bir filmden kaçarak size derim ki ya onu izlemeyelim.
Hani bence onun yerine mesela gidip Deniz'i izleyelim.
Bence çok daha rahatlatıcı bir aktivite olur.
Çünkü gerçekten zaman kaybı olarak görüyorum.
Onun dışında ne izledim dizi olarak onlara söyleyeyim size.
Agatha Christie'ye başladım.
Yedi Kadran diye bir...
Yarı belgesel, yarı kurgu, yarı tarihi, yarı işte monarşik demek ne kadar doğru bilmiyorum ama 1920 yılında İngiltere'de geçiyor.
Agatha Christie işte bir cinayet işlerini, o cinayeti, kimliği işlerini bulmaya çalışıyor.
3 bölüm kendisi. Ona başlamayı henüz bitirmedim.
Yani sen nasıl 3 bölümlük işi haftalardır hatta işte bölümlerce izlemene rağmen Çok hızlı bitirdiğin diğer işlere bakınca bunu nasıl günlerdir bitiremiyorsun derseniz çok hak veriyorum.
Gerçekten bitmiyor. Ya arkadaşlar bu ara hala yeni evi yerleştirmeye çalıştığımız için hala evin her yeri koli olduğu için bir tık onunla uğraşıyorum.
O yüzden izlediğim şeylerdeki sayısal düşüşü ben de farkındayım ama en yakın zamanda şu dağınıklığı bir toparlayıp tekrar eskisi gibi Terminator gibi birçok şeyi aynı anda izleyip aynı anda...
yorumlamaya devam edeceğim. Bu arada kenken dedim ki ben demin bir sürü Oscar adaylığı saydım.
Neden acaba hiç Savaş Üstüne Savaş filmiyle ilgili, DiCaprio'nun filmiyle ilgili bir şey söylüyordum dedim.
Unutmuşum. Kendi yaptığım listede listeyi aşağıya kaydırmayı unutmuşum.
Hemen söyleyeyim. Sinir toplam 16 adaylık elde etti ve bu sayede Oscar tayin en çok dalda aday edilen filmi oldu.
Bu arada ben hala Sinir'si izlemedim.
O konuda böyle bir hevesim de yok, isteğim de yok.
Olsa da olur, olmasa da olur.
İzleyen herkes çok beğenmişti.
Oyunculukları, kurgusu, yönetmenliği harikaymış diyorlar.
Ama dediğim gibi kulaktan dolanan bilgiler.
Kendim bir şey deneyimleyemediğim için size öneremeyeceğim.
Ama size kalmış. Siz izlediyseniz lütfen bana önerin.
Çünkü ben onu sinemada da vizyondan kaçırdım.
Ondan sonrasında da başka diğer yerlerde de vizyona girdiyse gerçekten görmedim.
Bir de tabii ki bir şey çok da böyle izlemek için kendinizi yırtmadığınızda önünüze çıkmıyor gerçekten.
Onun dışında... Diğer kategorileri de saydım.
Tabii ki de o kategoriyle dahil olmak üzere adaylık elde eden filmlere şöyle çoktan aza doğru size bir sıralamak istiyorum adaylık sayısı bakımından.
Sinners 16 adaylık aldı.
Savaş Usta Savaş filmi 13.
Saint Fenton's Value filmi 9 adaylık.
Mart Supreme Muhteşem Martini 9 adaylık.
Frankenstein 9 adaylık aldı.
Bu arada Jacob Elordi'nin ilk Oscar adaylığı oldu.
Bu kendisinin ilk filmi yani ya da bizim karşımıza çıkan ilk büyük prodüksiyonlu işi.
Öpüşme kabini olduğu için onu böyle çok Yadırgayanlar, çok yerden yere vuranları duydum, dinledim.
Ama bence gayet güzel, eğlenceli filmdi.
Zaten bir oyuncunun sinemaya ilk girişi, DiCaprio'nun yanındaki ikinci erkek başrolü olmak değildir.
Gerçekçi olalım bence.
Onun dışında Hamlet 8 adaylı kaldı.
Son yılların en büyük melankolik filmi olarak nitelendiriliyor.
Ama bize 6 Şubat'ta vizyon giriyor ve gerçekten en az The My Love filmi kadar merak ettim bir şey.
Ama gerçekten... Yani günler nasıl geçecek, nasıl hamlet gününe kadar bekleyeceğim inanın bilmiyorum.
Ama mutlaka onu da vizyonda izlemek istiyorum.
The Secret Agent söyledim zaten.
Onun dışında Trained Dreams adayı oldu.
O da 4 adaylı kaldı Oscar'dan.
İlginç bir şekilde F1 filmi adayı oldu.
O çok favori olarak gözükmeyen bir filmdi ve 4 daha da Oscar adaylığı aldı.
Ve bence hepsinden daha ilginç şu listede Bugonya.
4 adaylı kaldı ve Emma Stone adam akıllı Bugonya ile ilgili.
herhangi bir PR gösterimine de katılmadı.
Ne bileyim hani ekstra böyle dehşet Instagram sosyal medya PR'leri de yapılmadı ki normalde bir oyuncuyla film yapıyorsanız yaptığın sözleşmenin içerisinde yani sadece oyuncunun sete gidip işini yapıp çıkması yoktur.
O filmin bütün PR süreci, bütün tanıtım süreci de o oyuncunun zorunlu olarak katılması gereken şeylerdir.
Ama Emma Stone bu sene öyle çok da hani asıldı buna diyemeyiz aslında.
Çok ortada görmedik. Hatta Lanty Moss'la son dönemde yaptığı film serilerine bakarsak bu serinin son filmi olacak gibi gözüküyor.
Çünkü bundan sonra artık ayrılık farklı yönetmenlerle ve Lantimos'la farklı oyuncularla çalışacakmış.
İnşallah o günleri de görürüz.
Çünkü ikisinin ortaktı. Bence ikisinin kariyerini zirveye çıkardı ama aynı hızı geri düşürdü.
Çünkü bu Gonya sonu çok tahmin edilebilir bir filmdi bence.
Ha bu arada en iyi film kategorisi hariç olmak üzere adaylık elde eden tüm filmlerin şöyle bir çoktan hıza doğru adaylık sayılarını size sıralayayım.
It Was Just An Excellent filmi var.
Panayin. 2 Oscar adaylığı aldı.
Sirat 2. Blue Moon 2.
Avatar. K-Pop Demon Hunters 2.
Bunların hepsi 2'şer adaylık aldı.
Bacaklarım Olsay Seni Tekmerdim filmi 1.
Song Sang Blue 1.
Weapons yine 1. Hind Rajam'ın Sesi 1 adaylık aldı.
The Last Bus 1.
Onun dışında The Smashing Machine.
O da 1 adaylık aldı ki bence çok daha fazlasını hak ediyordu.
Yani bu... listeye gelen şöyle bir baktığımızda kimler kimler ne kadar adaylı kalmış arkadaşlar.
Yani gerçekten bazı filmler kesinlikle oldukları senede olmamaları gerekiyor.
Ama işte doğru seneyi nasıl bulacaksınız ki?
Mesela benim o konuda en çok üzüldüğüm filmlerden bir tanesi hemen söylüyorum size The Apprentice filmiydi.
Hatırlar mısınız bilmiyorum. Donald Trump'ın hayatını anlatan bir filmdi ve Donald Trump'ı da çok iyi bir oyuncu oynamıştı bence ve Donald Trump'ın en yakındaki yola çıktığı, bu siyaset
yolculuğuna girdiği akıl hocasıyla ayrılmasını anlatıyordu ve bence çok güzel bir şekilde anlatılmış bir şeydi.
Evet, Trump hepimizin şu anda çok da sevdiği bir karakter, çok da hayran olması bir siyasi figür değil.
Tüm dünyayı resmen ters düz ediyor.
Bundan sonra daha iyi mi, daha kötü mü gideceğimizi resmen tek başına kendisi karar veriyor gibi.
Ve mesela Sebastian Stan oynamıştı, yanlış hatırlamıyorsam başlıyordu, şimdi hatırladım.
Onunla birlikte mesela çok ilginç bir şekilde inanmazsınız.
Aa oyuncunun adını unuttum.
Erkek oyuncu. The Succession'da oynayan oyuncu ya.
Gerçekten unuttum bir saniye.
Arkadaşlar hatırladım.
Orada Donald Trump'ın baş yaveri, özel kalemi ne derseniz Roy Cohn karakterine Eugenie Strong oynuyordu ve çok güzel bir filmdi.
Ama mesela film o sene hem Donald Trump'ın tekrar seçilmesi yüzünden hem de çok yanlış bir zamanda vizyona girdiği için, dağıtımcıları kötü olduğu için gerçekten çok az sinemada gösterildiği sinemalarda
da bizdeki malum kişiye karşı olan nefret gibi düşünün.
Kimse de gidip izlemedi.
Aksi de çok güzel filmdi. Hatta öyle ki gişe sıralamasında yani gişe hastalıklarını bizim ülkede daha çok izlenmişti Donald Trump'ın hayatı.
Gerçekten bizim öyle hem tarihi figürlere karşı hem de böyle ülkelerin liderlerine karşı ilginç ve kurgusal dünyaya da Böyle bir göz kırpan ilginç bir merakımız var.
Bu da beni mesela çok şaşırtıyor zaman zaman.
Onun dışında yani şeyden bahsediyordum işte.
Yani gerçekten bazı filmler bazı yıllarda değil.
Mesela ondan bir sonraki yılda belki vizyona girseydi bu bahsettiğim filmler.
Belki çok daha fazla izlenecekti.
Çok daha fazla ya işte gişede kırdı geçirdi ya da ne bileyim gişe hasılatıyla milyonlarca hasılata ulaştı diyebilecektik diye düşünüyorum.
Ama ne yapalım arkadaşlar ya.
Bazen de gerçekten onun...
yaşanması gerekli, inanmak gerekli.
Özellikle sinema gibi sanata dayalı bir sektörde.
Çünkü yani sinema gibi bir şeyde çok doğru bir zamanı kollamaya çalışırsınız ama hiçbir zaman da başaramayabilirsiniz.
Çok riskli yani. Düşünsenize resmen kendi emeğinizle, kendi ortaya çıkarttığınız şeyle aslında bir riske giriyorsunuz.
Amiyane tabiriyle kendi hayatınızda, kendi gelirinizde kumar oynuyorsunuz.
Yani en iyi hali bile sizin için ne kadar iyi olabilir ki?
Çünkü onun geri dönüşünü çok uzun zaman sonra almanız da muhtemel.
Mesela Şöyle düşünün, 2025'in sonunda Venezuela'yla ilgili bir film yaptınız ya da bir Venezuela filmini vizyona soktunuz, kimse dönüp bakmadı ama bir anda Venezuela devlet başkanı Amerika'yı kaçırınca bir
anda film bütün bir dünyada gişe rekorları kırabilir.
Yani bu her zaman bir risk çünkü izlediğimiz, yaptığımız, gördüğümüz ve görmediğimiz her şey aslında dünyada siyasete, ekonomiye, yaşanan trajik olaylara ya da olağanüstü mucizelere dayanıyor diye
düşünüyorum şahsen kendi adıma.
Oscar'da en iyi film adayı olarak saymadığım neler var diye şöyle bir bakayım.
Frankenstein saydım, Hamlet saydım.
Hepsini saydım ya evet.
Hepsini saydım diye düşünüyorum.
Peki bu arada ben bu kadar koli yerleştirme yoğunluğunun arasında neye başladım?
Onu söylemeyi unuttum size. Evet Japon filmlerini çok sıcak bakmıyorum.
Japon sınıfı beni çekmiyor dedim.
Ama bir Kore dizisine başladım tabii ki.
Benden tam da bekleyeceği gibi.
Çelişkilerin içine tutarlı bir insanım diye düşünüyorum.
Positively Yours dizisine başladım.
Kendisi 12 bölüm, 4 bölüm yayınlandı.
Her cumartesi, pazar yeni bölümü geliyor.
Tabii ki Malum Star'da izliyoruz arkadaşlar.
Henüz bizde bir dijital platform o diziyi almadı.
Zaten Netflix almadıysa genelde diğerleri de buna çok geltenmiyor.
Film neyi anlatıyor? İşte evliliği karşı orta yaşlı, 30-35 yaşlarındaki bir kadın ve bir erkek bir şekilde tek gecek bir ilişki yaşıyorlar.
Ondan sonrasında klasiktir.
Kadın hamile kalıyor, erkek de...
Diyor ki ben sorumluluk alacağım tamam evlenelim diyor.
Sonra kadın da diyor ki hayır ben evlenmeyeceğim.
İşte çalıştığım şirketteki eğitim programıyla Almanya'ya gidip hem çalışma hem eğitim alma fırsatı kazanma.
O yüzden evlenmek gibi bir niyetim yok diyor.
Ama sonrasında tabii ki kadın çocuğunu doğurmaya karar veriyor.
Öyle olunca Almanya'ya gitmiyor vesaire vesaire.
Henüz 4 bölümünü izledim bakalım.
Her hafta yeni bölümleri yayınlanıyor ona göre bakacağım.
Bu arada bu bölümü birazcık ödül sezonuna ayırmak istedim.
Onun dışında da bu haftayı da...
hem vizyonda hem de yayında olan birçok şeyi anlatarak geçirmeyi tercih ettiğim için geçmiş vizyondan size bir şey seçtim.
Bu hafta sadece size tek bir filmi konuşacağız.
Çünkü bu bölümü birazcık ödül sezonuna hangi filmin, hangi dizinin, hangi oyuncunun, hangi yönetmenin ödül alacağını ayırmak istedim.
Peki biz bu hafta o nadide eseri nasıl konuşacağız?
Hangi eseri konuşacağız? Önce size ondan bahsedeyim hazırsanız eğer.
Bu hafta...
sizinle Purple Hearts konuşacağız.
Kendisi bir kitap uyarlaması.
Bizdeki çevrimi kalplerimiz bir.
Kendisi 2022 yapımı bir film.
2 saat 4 dakika. Yani sinemada izlesek aslında çok hızlı akabilecekken Netflix'de izleyince birkaç kez duracak, izleyecek olabilirsiniz ama o kadar akıcı ki umarım hiç durdurmazsınız.
Çok güzel bir şey. Konusunu hemen anlatayım.
Kendisi birbirlerinden pek hoşlanmayan bir müzisyen ve bir deniz piyadesinin anlaşma bir evlilik yapmasını anlatıyor.
Ancak tabii ki çok geçmeden aralarındaki tutku ve gerçek duygular ortaya çıkıyor.
Başrolde kim var? Sophie Carson ve Nicholas Galitzain var.
Nicholas'la ilgili geçen hafta kötü bir oyuncu, çok da iyi bir oyuncu değil diye bir şey duydum.
Bence gayet iyi oyuncu ve kariyerinde çok farklı işler yaptığı için, çok farklı temalara, çok farklı insanlara, çok farklı ülkelere hitap ettiği için bence...
O yüzden başarısı gölgeleniyor ve böyle net bir şekilde ya öyle bir şey de oynadı ki yıktı geçti diyebileceğimiz kariyerine baktığımızda başak bir iş olmadığı için aslında kariyeri küçümseniyor bence.
En son Anne Hathaway ile Amazon Prime'e bir tane film yapmışlardı.
Orada Nikolas tabii ki genç aşık Anne Hathaway'de tabii ki olgun kadın bu iki kişinin birbirine aşık olmasından bahsedilmişti.
Hatta filmin adı neydi?
Öf arkadaşlar sinir oluyorum ya.
Valla size karşı da bazen böyle...
Eksik bilgi veriyormuşum gibi hissediyorum.
O yüzden bütün bilgileri tamamlamaya çalışıyorum.
Ve bazen gerçekten... Mesela şimdi şöyle düşününce aklıma Anyone But You geldi.
Ama o Glenn Powell'la Sidney Sidney'in filmiydi yanlış hatırlamıyorsam.
Peki bu ikilinin neydi?
Gerçekten hatırlamıyorum. Bir saniye bakacağım.
Bu arada siz de lütfen beni dinlemeye devam edin.
Çünkü bu bahsettiğim filmi aslında neredeyse her hafta anlaşmalı evlilik filmi öneriyormuşum gibi olacak.
Ama gerçekten çok güzel bir filmdi.
Ve filmde aslında... Benim bu filmi seçerkenki motivasyonum şuydu size ondan bahsedeyim.
Acaba tematik ve mesleki aşk hikayelerini sever misiniz?
Yani bir asker bir doktor aşkı hiç sevmez.
Her zaman insana bir umut bir ümit verir ve kesinlikle geleceğe dair ya keşke bu ikili başka bir şeyde de partner olsa ben doyamadım hissi yaşatır diye düşünüyorum.
Onun dışında da ya arkadaşlar ben kendi adıma söyleyeyim ben gerçekten Böyle mesleki hikayelere işte bir doktor, bir hemşire aşkı, iki avukat aşkı, bir savcı, bir hakim aşkı bayılırım.
Yani keşke dünyada böyle türlere daha çok gelirse.
Çünkü mesela bir mimarlı, bir mühendisin aşkındaki ve hayata bakışlarındaki farklılığı da bence kesinlikle görmemiz gerekiyor.
Yani hep mi böyle CEO ve asistanın aşkını izleyeceğiz değil mi?
Ey Kore diye düşünmek istiyorum.
Onun dışında hatırladım bu arada The Idea of You yani senin kararın senin fikrin diye çevrilmiş bizde.
Nicolas'la Anne Hathaway'in filmi.
Mesela o da çok güzeldi ama burada Sophie Carson'la ilgili geçen gün bir eleştiri okudum ve inanamadım.
Sophie Carson'a demişler ki onun oyunculuğuyla ilgili.
Bu da işte Amerika'nın ve İngiltere'nin Hande Erçel'in neredeyse hep aynı tür filmlerde hep birbirinden daha yakışıklı partnerlerle hep mutlaka bir aşk hikayesi içinde oynuyor diye.
Yani bence kadın kesinlikle başarılı.
Yani yaptığı işte onun kadar bunu sade, çok bağırmadan, çok insanları göze sokmadan Çok fazla ben buradayım bana da bakın demeden mutlaka daha nazik bir üslupla yaptığı
için ben kesinlikle oyunculuğumu seviyorum, takdir ediyorum.
Gerçekten de söylenebilecek çok bir şey yok bence.
Öyle olduğu için de yani insanlar onu eleştirmiş sanmıyorum.
Evet gerçekten kadın tam bir romancı komedi kadını.
Ya arkadaşlar şöyle düşünün. Mesela bizde kim olabilir bu şekilde hep aynı tip işlerde oynayan?
Mesela Demet Özdemir. Bence hep birbirinin aynı rollerde oynuyor.
Yani yüzü donuk, hep aynı tip.
insanlarla onu görüyoruz.
Hep mutlaka bir kabadayı sakinleştiren nazik, sakin kız rolünde bir şekilde anlatabiliyor muyum?
Öyle olduğu için de yani evet mesela bizde Demet Özlem gerçekten hep aynı şeylerde oynuyor.
Hiç sevmiyor. Ya da mesela Amerika için, İngiltere için işte Sydney'e seviniyor mesela.
Hep mutlaka seksi politisiyle göz önünde mutlaka işte aman yarabbim mutlaka işte her giydiğinde işte bir göğüs dekoltesi, bir bacak dekoltesi mutlaka insanın Her açıdan dikkatini
çeken, her şekilde hani kurgusuyla o sahneye hayran bırakan dehşet bir işte sevişme sahnesi.
Hepsinde yani hepsinde sinni sinni oynuyor.
Yani kadın böyle hani erotizm denince altta gelen ilk isim oldu bir anda.
Tabii aynı şekilde kadına duyulan antipati de yükseliyor.
Çünkü kadın Trump destekçisi olduğunu açıkladı.
Yani bizde AKP'li olduğunu açıklaması gibi bir şey aslında.
Ve hani olaya böyle baktığınız zaman aslında yani insanların ondan...
Bir adım daha geri durması, siyasi fikirlerin açıklanması ya da açıklanmasına da faaliyetleri belirtmesi üzerine kadın bir an açık.
Ya ben de aslında sağcıyım, Trumpçıyım vs.
demesi çok korkunç bir şey bence.
Bir kere niye fikrini belli ediyorsun?
Çünkü Amerika'nın neredeyse bizim gibi yarı yarıya muhalif, yarı yarıya yandaş olduğunu düşünürsen ki Amerika'da ve İngiltere'de sektör bizim kadar yandaş değil.
Öyle de bir durum var. Mesela Zendaya başka bir işte, yanlış hatırlamıyorsam Amazon dizisi var.
Onun yıllar sonra 3. sezonu gelecekmiş.
Ben bu arada izlemedim. Onu da çok merak ediyorum.
İzleyeceğim. Mesela onun PR günleri için işte afiş çekimleri için bir araya gelmeleri gerekiyormuş.
Zendaya Sidney Sivini ile aynı odada aynı çekimin içinde bulunmak istememiş mesela.
Bence gayet haklı. Çünkü arkadaşlar her zaman için şunu savunuyorum.
İnsanların kesinlikle siyasi fikirleri işte yine benzeri bir şekilde işte kendi hayat görüşleri mutlaka olmak zorunda ve bunları hani ister kendiyle getir, ister biz fark ederiz önemli değil.
Önemli olan bunun da samimi olması.
Yani mesela çok muhalifim diye takılıp arka planda çok yandaş olan insanlar var, çok yandaş gözüküp arka planda arkadaş ortamlarında çok muhalif sözler söyleyenler var.
Bence insanın ne olursa olsun tarafını belli etmesi gerekiyor.
Ne demişler? Bir tarafı olmayan her zaman bertaraf olur.
O yüzden de tabii ki biz buraya nereden geldik?
Kalplerimiz bir filmden. Film gerçekten çok güzel.
Keşke filmin ikincisi gelseydi ki...
Önceki yıllarda filmin ikincisi gelse bayağı bir çaba sarf edildi ama ondan sonrasında filmle ilgili ya ne olacak bu film vs.
vs. vs. derken filmin ikincisi gelmedi.
Ama belli ki bundan sonra da en azından önümüzdeki yıllarda gelmeyecek.
O yüzden film maalesef tek film olarak kaldı.
Bununla ilgili de yapılabilecek hiçbir şey yok.
Onun dışında böyle. Bu hafta size bu filmi önermiş olayım.
Lütfen çok dikkatli izleyin.
Eminim kulağınıza ve gözünüze çok güzel bir şekilde...
Hitab edecek bir iş. Çünkü şöyle bir durum var.
Filmde zaten Sophie Carson karakteri şarkıcı.
Zaten kadının da sesi çok güzel.
Kendi şarkıları var gerçek hayatta.
O yüzden performansının hiç pişman olmayacağını da düşünüyorum.
Ve gerçekten filminde en sevdiğim sayesi bu çiftin anlaşmalı evlilikten sonra adam ertesi gün Irak'ta bir göreve gidiyor.
O göreve tam giderken otobüse binerken Amerikanlar birlikte hareket edecekler kendi üstlerinden otobüslerle.
Orada adamın arkadaşları silah arkadaşları işte.
Görevli arkadaşlar kadını kaldırıp işte adam otobüsten kafasını uzatıyor.
Kadını da yukarı kaldırıyorlar. Bunlar otobüsünün camında öpüşüyorlar falan.
Çok güzel bir sahneydi. Hatta filmin en ikonik sahnesidir bence.
Oyuncular da kamera arkasında çok güzel performans gösterdiler.
PR'leri, onun dışında birbirlerine bakışları, röportajlar harikaydı gerçekten.
İnsanlar hatta dönüp dedi ki ya bunlar gerçekten aşık olabilirler mi acaba birbirlerine?
İşte gerçek ve doğru PR budur.
Bu arada ben ona da karşı değilim.
Onu da söyleyeyim. Mesela birçok insan diyor ki ya işte mesela Şu son dönemde Uğultul Tepeler mesela 13 Şubat'ta vizyon girecek bizdeki adıyla.
Mesela onunla işte herkes diyor ki ya işte Margot Robbie evli değil mi?
İşte kocası yok mu? Neden böyle işte Jack Belordu ile ilgili bu kadar seksi, aleni şakalar yapıyor?
Ne kadar ayıp işte bu kadın bu adamla kocası aldatmayı mı düşünüyor falan neler okudum inanamazsınız yani.
Hani o kadar çok insan şey demiş ki Allah'ım bu nasıl olabilir?
Bu ne kadar korkunç bir şey vesaire.
Arkadaşlar bu bir PR.
Ve Margot Robbie'nin de film yapımcısı olan eşi zaten bu Uğultulu Tepelerinde yapımcısı.
Yani Margot Robbie öyle diyecek ki filmi daha çok insan merak edecek.
Yani kimisi ne kadar korkunç bir şey ortaya çıkarmışlar diye gidip izliyor.
Kimisi de aman yarabbim işte o kadar birbirine yakışan, o kadar uyumlu iki oyuncu ki acaba ortaya ne kadar güzel bir şey çıktı diye izlemeye gidiyor.
Ama her halükarda sonuçta siz verdiğiniz bilet parası ile gişe hasılatına yardımcı oluyorsunuz.
Ne amaçla giderseniz gidin.
Öyle olduğu için de... Lütfen, rica ediyorum.
Buna bu kadar ahlakçı, bu kadar muhafazakar bir yerden bakmayın.
Çünkü gerçekten hiçbir sektörde, hele ki Amerikan sektöründe, Hollywood'da bu iş böyle dönmüyor.
Anlatabiliyor muyum? Margot Robbie'in kendisi Avustralyalı ya da Avusturyalı.
Şöyle bir bilgiye rastladım geçen hafta.
Avusturya ve Avustralya havalimanlarının girişinde, mesela Avustralya havalimanına gittiyseniz, Avustralya şubesi Avustralya havalimanına gittiyseniz Avustralya şubesi olurmuş ve yanlışlıkla iki ülkeye giden insanları doğru ülkelere
göndermek için çalışan bir birim varmış.
Her havalimanında, iki ülkedeki havalimanlarında.
O yüzden de benim şaşırmam tuhaf değil bence.
Ama yani Margot Robbie'ye de bakınca gerçekten başarılı bir oyuncu.
Ama o filmle ilgili de en büyük sıkıntı sanırım Uğultul Tepeler filmi kendisi.
O film bir kitap uyarlaması ve kitaptaki yazılan şeylerle filmde bizim gördüğümüz...
romantizm seviyesi yüksek sahneler tam olarak kitapta yazıldığı gibi değilmiş.
Yani birbiriyle örtüşmüyormuş, öyle bir sıkıntı var diye okurlar.
Yani bu böyle hani bu kadar seksi, bu kadar böyle dehşet, hani güzel bir, bu kadar akıcılıkta giden bir kitap değil.
Kitabın daha farklı bir derinliği var diyenler var.
Ama bunu da yani film izlerinden göremeyiz.
Ayrıca filmi tam da sevgililer gününün gecesinde vizyona sokuyorlar.
Yani izlenmeme ihtimali yok gibi bir şey.
Yani bu film gerçekten dünyada izlenmiyorsa dünyadaki bütün sinema izleyicileri bambaşka şeyler bekliyor demektir artık.
Ve gerçekten sinema kültürü büyük anlamda değişti demektir.
O yüzden de bir şey diyemiyorum.
Ama yani izleneceğini garanti edebilirim size ya.
Yani bu arada siz de lütfen gidin izleyin.
Yani böyle şeylerin... hani kesitlerin Instagram'da reyes olarak görmektense bence emeğe saygı adına gidip hani karanlık bir ortamda tamamen filme odaklanıp izlemek çok da iç açıcı, çok da ufuk açıcı bir şey olabilir.
Hem de sevgililer günü ya. Yani şöyle gidin birazcık romantizmin keyfini çıkartın arkadaşlar.
Bu kadar da kötü bir şey değil yani.
Aman işte emperyalistlere para kazanacağız diye düşünmeyin.
Zaten yaptığımız alışverişlerle her halükarda herkese çeşitli mecralara, yanlış insanlara, yanlış kurumlara para kazandırıyoruz yani.
Bir kez de en azından sinema adına doğru sanatsal bir şey para harcayalım.
Yanlış mıyım? Neyse.
Bu bölüm böyle. Umarım çok keyif almışsınızdır dinlerken.
Ben daha çok böyle ödül ağırlıklı, daha çok böyle hepinizin yakın zamanda olan sinematik gelişmeye kaçırmanız adına böyle bir bölüm kaydettim.
Yani bu haftalık artık bir tane dizden file vermiş olacağım.
Ama merak etmeyin haftaya o açığımı kapatırım.
Beni biliyorsunuz zaten. İlla ki bir şeyler izlerim.
Bu arada bugün Homeland dizisininle ilgili bir öneri aldım.
Dize 2. Sarışın'ın CIA-FBI gölgesinde birine aşık olmasından bahsediyormuş.
6 sezonmuş. Olsun ya valla ben Sarışınlar için onu da izlerim.
O yüzden size de öneriyim. Bayağı bir insan varmış seven.
Çünkü Twitter'da gördüm. Bana da bunu bir arkadaşım önerdi.
Bugün mutlaka izlesem çok seversin.
İşte iki tane CIA ajanının aşkını anlatıyor falan dedi.
Aaa dedim tabii ki izlerim.
Çünkü arkadaşlar işin içinde sarışınlar varsa değil 6 sezon 16 sezon bile olur.
Ama şey mesela aynı mantıkla gidip Grey's Anatomy'e başlayamıyorum.
Çünkü 20-24 sezon falan yani Allah aşkına kim ona başlayacak ya.
Yani şimdi başlasam önümüzdeki 10 sene falan izlerim diyeceğim de.
10 sene sürmese bir...
Hani bir hikayede zor bitiririm gibi geliyor ama işte bir şeye sarmam lazım.
Bir de Grey's Anatomy'nin orijinalinde bizdekini tam tersi Ela ile Levent mutlu oluyormuş.
Suat Zenan'ı nikah masasında bırakıyormuş.
Şimdi ben bunu öğrendikten sonra ben bu çiftleri nasıl bağlantıda izleyeceğim Allah aşkına.
Neyse bilmiyorum ama tabii ki tıbbi vakaların işte çekim açıları, işleyici senaryo açısından eminim ki o da en az bizimki kadar güzeldir.
Orijinali o zaten ama işte başlayamıyorum.
Ama ne yapayım ya arkadaşlar ev koli dolu.
benim izleme listem film ve dizi dolu ben ne yapacağım Allah aşkına ne olur gelin bir destek atın bir el atın ya vallahi yani biriniz merdiven taşır biriniz koli taşır biriniz atıyorum gardırop taşır vallahi destek lazım yemin
ediyorum utanmasam gidip belediyede isteyeceğim ya vallahi bu işler nasıl bitecek ya gerçekten inanamıyorum yani ay neyse ben bu bölümü yine çok uzun çektim vallahi yani bonus bölümlerin uzun olmasını anlayabiliyorum da bu ana
bölümler niye bu kadar uzun sürüyor diye düşünüyorum sanırım ben biraz bir tık Böyle hafifçe konuşmayı seviyorum.
Ne dersiniz? Hani biraz ama çok değil.
Bakın dikkatinizi çekiyorum. Bu arada tiyatroya da çok güzel oyunlar gelmiş.
Geçen bir arkadaşım gitti. Çok güzel şeyler varmış diye böyle bahsetti.
Ama inanın yani sinemaya gidecek vakti zamanı zor yaratıyorum.
Yani baya ben halk günleri için arkadaşlar genelde o günler gitmeyi tercih ediyorum.
Çünkü sinemalar dolu olduğu için daha keyifli oluyor.
Öbür türlü diğer günlerde bütün salonlar boş.
Hiçbir keyif, hiçbir zevk alamıyorum ben.
Etrafta insan yokken... Sonuçta insanlar sosyal varlıklar.
Etrafta insan görmüyorken ne yapacağım sinemayı tek başıma salonu kapatmış gibi izleyince değil mi?
Şimdi çarşamba günü sinemaya gideceksem böyle bir bakıyorum.
Diyorum ki işte atıyorum mesela 9 seansı bir AVM'de, işte 10 seansı bir AVM'de, 11 seansı bir AVM'de.
Diyorum ki ben şimdi mesela izin günüm geldi çarşambaya denk getiriyorum.
Öyle izin alıyorum shift'e göre.
Mesela diyorum ki 9'daki seansa mı gitsem yoksa birazcık daha uyup 11'dekine mi gitsem diyorum.
Sonra kenken ben diyorum ki ya ben bu 9 seansına gideyim.
O arada 11'de başka filme girerim.
Sonra 1'de de başka filme girerim.
Hani hala izlediğim film varsa atıyorum saat 3'de de saldırıyorum.
Anadolu Yakası'na geçip oradaki sinemada başka film izlerim diyorum.
Bu sayede bir güne şimdiye kadar 6 film saldırdım olmuştu.
Öyle tarihi bir gün ne zamandı?
Geçen seneydi. 2025 var mı?
2025 bile geçti aslında.
Bilmiyorum arkadaşlar zaman çok hızlı geçiyor.
Vallahi yani dün portakallı vitamindik.
Bugün ne olacağız? Allah kerim gerçekten.
Yani zaman çok hızlı geçiyor.
enflasyon, altın, gümüş derken ne olacak halimiz bilmiyorum.
Bu arada The Rookie dizisi de pazartesi yılında ama o dizinin içindeki Lucy ve Tim çiftiyle ilgili bir bölüm yapmıştım ya geçen bölümü.
Gerçekten onu da çok güzel dinlemişsiniz.
Detaylı bazı eksiklerim varmış.
Onları söylemişsiniz. Teşekkür ederim bana revize gönderdiğiniz için.
Şimdi şey, 8.
sezon başladı demiştim ya o dizide de.
Ocak ayında işte 8.
sezon başladı. Ondan sonra 1.
ve 2. bölüm şahaneydi ama Şimdi artık tabii ki 3.
bölümde ev sahneleri çok azdı.
Çünkü daha böyle tek düzey bir bölümdü.
İşte 4. bölümü izledik bu hafta.
4. bölümüne itibaren artık her pazartesi yayınlanacak Amerika'da.
Ama tabii ki bunun bize gelmesi, bizdeki malum sitelere düşüp benim bunu izlemem ve YouTube kanalında paylaşmam derken bunların hepsi totalde Salı akşamı ya da Çarşambayı falan bulacak maalesef.
Çünkü saat farkı yüzden bu kadar oluyor arkadaşlar.
Yapacak hiçbir şey yok yani. Ve şöyle bir durum var.
Artık çifte hafif bir montanlaştı gibi.
Umarım önümüzdeki haftaki patlama bölümü çok güzel, keyifli olur.
Ondan sonraki hafta Sevgililer Günü bölümü var.
Hatta şöyle denk gelecek yanlış hatırlamıyorsam.
Şimdi Sevgililer Günü bölümü 16 Şubat'ta yayınlanacak.
Ama bizim bunu izlememiz 17-18 Şubat'ı bulacak.
Aslında bence bir hafta önce 9 Şubat'ta yayınlamaları daha mantıklıydı.
Ama bakalım ya. Bakalım hep birlikte göreceğiz nasıl olacak.
Ha bu arada orada da ilginç şeyler yaşanacak.
Bakalım ya artık bir bebek, bir hamilelik, bir evlilik teklifi beklemeliyiz diye düşünmekteyim ama bakalım göreceğiz.
Onu hatırlatmış olayım size lütfen rica ediyorum.
Zamanında yayınlanan dizileri zamanında izleyelim arkadaşlar rica ediyorum.
Sizi seviyorum. Haftaya görüşmek üzere.
I love you. See you later.
Hepinize canlarım. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
