
S1B4 - The Proposal’dan Hayat Şarkısı’na Evlilik Projeleri
9 Ocak 2026 · 23 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu hafta sizinle evlilik konuşasım geldi
Bu dünyada asla eskimeyecek bir klişedir evliliği anlatan projeler.
Hatta Nisan’da vizyona girecek THE DRAMA filminde de yine bu konsepti izleyeceğiz.
Bunun dünya üstünde heyecanlandırmadığı insan yoktur.
Bende kendi sevdiklerimden ikisini
sizin için seçtim.
Filmi belki izlememiş olabilirsiniz ama dizide Hülya Cevher karakterini es geçmiş olamazsınız.
Bu konuda başka içerikler varsa elinizde
Önerebileceğiniz,lütfen yazın bana sosyal medya hesaplarımdan.
Çünkü bu konudaki Japon-Çin-Alman-ABD içeriklerinin tamamını tükettim.
Bekliyorum sizden yenilerini.
İyi dinlemeler 🎧
Instagram: vizyondayayindapodcast
Transkript
Günaydın, iyi akşamlar, iyi günler, iyi geceler.
Artık saat kaçta dinliyorsanız beni, 4.
bölüme hoş geldiniz. Umarım yeni seneniz çok güzel başlamıştır ve umarım bütün seneniz bu şekilde devam eder.
Umarım iyi günler geçiriyorsunuzdur ve bu hafta sizin için çok güzel geçmiştir.
Nasılsınız, hayatınızda her şey yolunda mı acaba diye bir sormak istedim.
Bu hafta sinemaya gittiniz mi, neler izlediniz?
Sinemada umut vadeden çok güzel şeyler varken siz acaba dijital platformlara mı gömüldünüz?
Merak ediyorum ya, anlatın işte.
Ben bu hafta çok farklı bir heyecandayım çünkü gerçekten Ağustos ayından beri beklediğim dizim başladı ve ilk bölüm yayınlandı.
Yani huzur, mutluluğumu nasıl anlatacağım bilmiyorum ya.
O dizinin adı The Rocky.
Yani Türkçesi Çaylak.
Kendisi 8. sezonuyla yayınlanmaya başladı.
8. sezon ilk bölümü bu salı yayınlandı ve kalan bölümleri de...
Artık bu haftadan itibaren Mayıs ayının ilk haftasına kadar her hafta bir bölüm şeklinde yayınlanacak.
Yanlış hatırlamıyorsam bu sezon 17 bölümdü.
Umarım 9. sezon onayında alır.
Çok güzel bir iş ya. Gerçekten o kadar seviyorum ki.
Ama niye sevdiğimi başka bir bölümde sadece o diziyi konuştuğumuz bir bölümde anlatmak istiyorum size.
Timothée Chalamet'in Marty Supreme yani bizdeki adıyla Muhteşem Marty filmini izlediniz mi acaba?
Çünkü vizyona girdi. Hatta bugünle birlikte vizyona gireli bir haftaya geçti neredeyse.
televizyonda artık biten diziler olduğu gibi yeni başlak dizilerinde haberlerini yavaş yavaş alıyoruz.
Christopher Nolan'ın son filminin ilk fragmanı geleli 2 hafta oldu.
Eğer hala izlemediyseniz sizi böyle bir tık ayıplamış durumdayım ama haberiniz olsun.
Daha film çıkana kadar önümüzde neredeyse 6 ay var.
Korkmayın kendinizi de geç kalmış hissetmeyin lütfen.
Onun dışında ben de size gelmeden önce o podcast'in dünkü bölümünü dinleyip geldim.
Podcast'in adı o podcast arkadaşlar.
Bu bazen böyle bir arkadaşım önerimle çok karışıyor.
Gerçekten ödül sezonunu takip etme ve bunu da Oscar boy yazarıyla yapmayı çok seviyorum.
Bütün ödül törenlerini ve bütün adaylık alanını oyunculara takip etmem mümkün değil.
Yani keşke öyle bir vaktim olsa ama hem öyle bir vaktim yok hem de yani bunu takip ediyorsam mutlaka bence takip ettiğim şeyin karşılığında bir içerik üretmeliyim.
Öyle bir durumumda olmadığı için. Onun yerine o podcast'ın sahibi Umur Çağıntaş ve Seda Artan'ın birlikte sohbetini dinliyorum.
Yani hem hap gibi tekte bilgileri alıyorum hem de arkadaş sohbeti dinlemek her zaman çok keyifli bir şey bence.
Size tavsiye ederim. Gelelim bu bölümün temasına.
Bu hafta evlilik konuşuyoruz.
Benim izlemekten en çok keyif aldığım şey neydi?
Söylemiştim size. Anlaşmalı evlilik, zorunlu evlilik.
Evlenmek zorunda kalan iki insan hiç önemli değil.
Gerçekten çok seviyorum. Bu bölümde film olarak The Proposal yani bizdeki adıyla teklif filmini konuşuyoruz.
2009 yapımı bir film.
IMDb'si 6.7.
Komisi ise kitap editörü olan Margaret'ın Amerika'da kalabilmek için Aslana Andrew ile evlenmeye karar vermesiyle başlıyor.
Sınır dışı edileceği haberini alan Margaret Kanada'ya dönmek istediği için daha iyice bir plan düşünüyor.
Kendince tabii ne kadar daha iyice olduğunu filmi zevkçi anlıyorsunuz aslında.
Ve yetkili Andrew ile nişanlı olduğunu yalanını söylüyor ve Andrew ise Margaret'ın teklifini kabul etmeyen önce kendisi bazı şartlar önüne sürüyor.
Göçmenlik bürosu tarafından takip ediliyor bu kadın ve yani sırf ülkeden deport edilmemek için bütün her şeyi yapmaya göze alıyor.
Peki bu filmin konusu nasıl ilerliyor dersek Zoraki çiftimiz damat adayın ailesiyle tanışmak için Alaska'nın yolunu tutmak zorunda kalıyor.
Büyükşehir'de daima kontrol bu kadında ama acaba kırsalda?
Nişanlım dediği adamın evinde, onun çevresinde konsol ne kadar onda olacak?
Bunu da zaten film ilerleyince görüyoruz aslında.
Ve filmde Alaska'da Margaret bir sürü komik durumla karşılaşıyor.
Bir sürü komik insanla saçma sapan durumla karşı karşıya kalınca da tabii ki sudan çıkmış balığa dönüyor.
Peşlerindeki göçmen bürosu yetkililerinin de başlarına salmak için düzenleyerek de göstermek nikah sırasında Margaret ile Andrew bu planın sonuna kadar bağlı kalacaklarını istemeden de olsun yemin ediyorlar.
Bu durumda tabii ki arkadaşlar genelde filmlerde edilen baştaki yemine sonunda hep geri dönülür ve o yeminin de gerçekleştiğini filmin sonunda görmüş oluyoruz.
Bu da aslında bir tık öyle bir durum.
Ve üstelik bu yemin çok tehlikeli sonuçlara yol açıyor ama yine de sözlerine asla dönmüyorlar.
Filmde baş şöyle Sandra Bullock ve Ryan Reynolds var ve şöyle söyleyeyim.
Filmin ana teması aslında zıt kutupların çekimi ve beklenmedik yerlerde aşkı bulmak, aşkı keşfetmek üzerine.
Bu romantik komedi filmi sinemada o dönemde ne kadar izlenmeye bakarsak toplam 4 ay vizyonda kalmış ve 17 haftada 120.969 kişi izlemiş.
Yani bugünkü gişe rakamları göre müthiş bir sayı bence.
Hasat olarak da toplam 4 ayda tabii ki yani o günün kuruyla düşünün bunu para değeri olarak düşünün 1.117.000.
TL gişe hasılatı yapmış.
Ben de filmi pandemi döneminde izledim ve gerçekten tam bir kış filmi.
Yani Alaska harika gözüküyor.
Onun dışında Amerikan filmi olduğu için tabii ki kendinden rahat her şeye dalga geçen de bir havası var.
Ryan Reynolds'u sempatik bulduğum ve iyi oynadığını düşündüğüm nadir işlerinden.
Hatta filmdeki en sevdiğim karşılıklı repliklerden bir tanesi Margaret diyor ki neye alerjim var benim diyor.
Sahte nişanlısı Andrew de diyor ki çam fıstığı ve insan duygularının tamamına alerjim var senin diyor.
Gerçekten öyle çünkü asistanına kök söktürüyor kadın.
Sonra da bir anda asistanı döktürüyor ki işte benimle evlen ben de ofiste sana daha az eziyet ederim.
Bunun da işte belli güzel tarafları olur senin için daha rahat edersin diyor.
Ana Fleştir tarafından yönetilen filmin aldığı adaylıklara ve ödüllere bakalım isterseniz.
Aslında çok sayıda adaylığı var.
ödüllerine yani eleştirmenlerin seçimleri ödüllerinde en iyi komedi filmi adaylığı alıyor.
Hollywood'un en prestijli ödül törenlerinden biri olan ve Oscar'ın öncüsü olarak kabul edilen Golden Globes'da yani altın küre ödüllerinde en iyi kadın oyuncu adaylığı alıyor Sandra Bullock.
MTV film ve televizyon ödüllerinde en iyi komedi oyuncusu ödülünü alıyor Ryan Reynolds.
Onun dışında ABD'de halkın seçimi ödüllerinde yani People's Choice'da en sevilen komedi filmi ödülünde nihayet adaylığı geçip alıyor.
Bence bu da bir başarı. Filmin o dağından bugüne en çok paylaşılan ve en ünlü sayesi Massachusetts'taki Rockport çevresindeki cadde Margaret'in herkesin ortasını dizler üstüne çöküp asıtan evlilik teklifi yaptığı sahne.
Filmin müziklerini de Aaron Zygmunt yapıyor.
Filmi izlerken ben çok keyif aldım.
Zaten anlaşmalı evlilik, anlaşmalı sevgililik, nişanlı konseptin tamamına bayılıyorum.
Umarım böyle işler daha çok yapılır ve siz de umarım izleyekten sonra bana teşekkür edersiniz.
Çünkü ben çok keyif aldım. Umarım siz de izlerken çok keyif alırsınız.
İyi seyirler hepinize. Filmi izledikten sonra da bana fikirlerinizi yazmayı lütfen unutmayın.
Geçen bu haftanın evlilik temalı dizisine bu kez bizden bir işle karşınıza çıkayım dedim.
Dizinin adı da Hayat Şarkısı.
Çok sesli, çok gönlü, çok güzel bir işti bence.
Konusunu da şöyle bir tık uzun olacak şekilde anlatayım size hemen.
Bursa Mudanya yakınlarında Güzelköy'de doğup büyüyen Bayram ile çocukluk arkadaşı kan kardeşi Salih aralarında eski bir anlaşmazlığı çözmek için Melek ve Kerim'i yani kendi çocukları küçük yaşta nişanlanıyorlar.
Büyüdüğünüzde siz evlenirsiniz diye.
Yıllar içinde farklı şehirlerde yaşamaya başlıyor.
Bu aileler ve devamında Bayram İstanbul'da işlerini büyütüp çok zengin bir adam oluyor ama köydeki Salih gittikçe daha çok fakirleşiyor.
Salih'in bir Melek bir de Hülya diye iki tane kızı var.
Onun dışında Bayram'ın da bir Hüseyin bir de Kerim'li iki tane oğlu var.
Şimdi bu durumda mantıklı an nedir?
Bu sözün yıllar sonra da yerine getirilmesi değil mi?
Bayram İstanbul'da çok zenginleşse de kan kardeşle verdiği sözü unutmuyor ve üniversiteden yeni mezun olan oğlu Kerim'i alıp Köydeki Salih'in kapısını çalıyor.
İşte oğlumu getirdim, artık işte bizim gençleri nişanlayalım, evlendirelim diye.
Ve bu şekilde düğün kararını kesinleştiriyorlar.
Ama zamanla Kerim ve Melih kendi yollarını çiziyorlar.
Başka hayatlara ve hayallere gidiyorlar.
Her şey gençlerin aralarında aldıkları kararıyla çözülecek gibi gözüküyor.
Ama kimsenin hesaba katmadığı biri var.
Melih'in kız kardeşi Hülya.
Acaba Hülya bu evliliği istiyor mu?
Bu evliliği istiyorsa Kerim'i çok sevdiğinden mi istiyor?
Yoksa zengin bir hayat istediği için mi, yoksa köydeki fakirlikten kurtulmak için mi?
Yani bir sürü seçenek var burada.
Ve bu sayede Hülya kimsenin düşünmediği çeşitli planlar yaparak bir anda kendini Kerim'le evli olarak buluyor.
Dizinin oyuncu kadrosunda Burcu Biricik, Birkan Sokullu, Ahmet Bümtaz Taylan ve Olgun Toker gibi birbirinden başarılı oyuncular var.
Dizinin müziklerini Sezen Aksunluoğlu, Mithat Can Özer ve Uğur Akgürek birlikte yapıyorlar.
Hatta dizinin ilk tanıtımında Hayat Şarkısı müziğinin sözleri ve müziği Sezen Aksu'nun oğlu Mithat Can Özel'e ait.
Söyleyen ise Burcu Biricik'in kendisi.
Yani başrolü olduğu dizi için başroldeki kadın oyuncumuz stüdyoya girip baya zaten ses de çok güzel olan bir oyuncu kendisi girip kayıt yapmış.
Dizinin yönetmeni Cem Karcı.
Bu yönetmeni Ömer dizisinden de hatırlıyor olabilirsiniz.
Onu da yönetmeniydi. Ve dizide ikonikleşen Hülya'nın gözlerinin, yakın plan gördüğümüz sahnelerin tamamı aslında bu yönetmenin de vizyonunu gösteriyor.
Çünkü Hülya birazcık anlatımdan fark etmişsinizdir.
Bir tık böyle cingöz bir karakter, bir tık işte herkesin istediği şeyi yapıyormuş gibi gözüküp arkada çok farklı planlar kuran bir karakter.
Öyle olduğu için de... Sürekli böyle Hülya'nın kafasından çeşitli tilkiler geçiyor.
Biz onlara genelde hep Hülya'nın gözlerine zoom yapılarak o çekim açısını izlediğimiz için tabii ki oyuncunun gözleri de masmavi olduğu için çok güzel gözüküyor bence.
Onun dışında yani yine dizinin en büyük avantajlarından bir tanesi Burcu Biricik'i yani Hülya Cevher karakterini giydiren dizinin stylisti Fatoş Su'da gerçekten Hülya'nın kombinleri çok güzeldi.
Yani bugün bile hani Burcu Biricik bile kendi günlük hayatta o kadar tarz, o kadar elegant giyinmiyor olabilir yani öyle diyeyim size.
Oyuncunun sesinin güzel olduğunu da demin söylemiştim zaten.
Birçok sahnede mesela senaryoda bu şarkı kurguda eklenecektir diye belirtilmesine rağmen oyuncu tamamen yönetmenle konuşup ben işte bu sözlere kendim mırıldanayım diyor.
Ve haliyle ortaya daha samimi, daha sıcak, daha gündelik şekilde çok güzel şarkılar duyduğumuz bir sürü sahne görüyoruz aslında.
E tabii ki yani bir de oyuncular iyi olunca yönetmen oyunculara doğaçlama alanı verince de oyuncular gerçekten bence harika şeyler yaratıyorlar.
Dizide en sevdiğim şey Kerim ve Hülya'nın anlaşmalı evlilikten ortaya çıkan aşkı ve bunun iki sezon boyunca hunharca çok vurdu kırdı şeklinde ilerlesine gerçekten sonuna kadar dayanması.
Hülya ve Mahir'in dostluğu dizide kullanılan evde çekilen sahneler çok güzeldi.
Yani dizi gerçekten aile sıcaklığını yansıyordu.
Dizide hem Ramazan ayını gördük hem yılbaşını.
Bu arada dizide kullanılan ev de bugünlerde Kızıcık Şerbet dizisindeki Ünal Ailesi'nin evi.
O ev gerçekten harbiden bütün dizi ve filmlerde ilk akla gelen zengin villa evlerinden bir tanesi oldu.
Gerçekten çok fazla diziyle artık anısı var o evin.
Dizi 2016-2017 yılları arasında yayınlanıyor ve 57 bölüm sonunda da final yapıyor.
Finale gidene kadar beni tek rahatsız eden şey Hülya ve Mahir'in çok iyi dostluğunu görüyoruz.
Ama ondan sonra belli bir noktada Mahir'in Hülya'ya...
arkadaşlığın ötesinde, kankalığın ötesinde bir şeyler hissettiğini fark ediyoruz.
Bence bu hikayede böyle bir şeye gerek yoktu.
Yani bizimki gibi böyle kadın ve erkek dostluğunun, kadın ve erkek kankalığının, kadına erkek yakın arkadaş olma durumunun zaten pamuk ipliğine bağlı olduğu, işte birine bunu söylediğimizde gerçekten arkadaş
mısınız acaba diye böyle dönüp baktığı bir toplumda yani bu kadar farklı ve modern, medeni bir iş yapıp ondan sonrasında gerçekten o yobaz insanları haklı çıkartıp Mayrın Hülya'ya Aşık olması,
noktasına gelinmesi bence çok gereksizdi.
Yani böyle bir şeye gerek yoktu. Kadın erkek arkadaş olabilirdi.
İyi de arkadaş olabilirler. Neden böyle bir şeye gerek duydular asla anlamadım.
Yani filmde zaten zibilyon tane karakter var.
Bir sürü çift vardı.
Bir sürü anası babası belli olmayan çocuk vardı.
Yani onların hikayesini işlesen en azından daha sağlıklı bir yere vardı bence.
Dizide beni etkilen başka bir şey de annelik mücadelesi.
Evet Hülya farklı oyunlarla, farklı kumpaslarla Kerim'le evleniyor.
Ancak ondan sonrasında... Kerim'in sevgisinin hamile olduğunu öğreniyor ve o kadına parayı verip çocuğu aslında yasa dışı yollarla kadının elinden alıyor.
Ama yani çocuğu doğuran annenin de bunda rızası var.
Ve çocuğu bir anda şey Kerim bir akşam eve geliyor Hülya'nın kucağında küçük yeni doğmuş Mehmet işte bu bizim oğlumuz diyor.
Sonra çoktan Kerim'in ailesine haber vermiş oluyor ve bir anda Kerim'in ailesi geliyor.
O işte Kerim oğlum Hülya ile nihayet bir oğlunuz oldu nihayet bir erkek torunum oldu diye.
Yani çok ilginç ama Hülya gerçekten o başta doğarken başında durduğu çocuğun son bölüme kadar, finale kadar annesi olarak kalmayı başarıyor.
İzlerken çok güleceğiniz, gerçekten harika sahnelerle dolu çok güzel mesajlar veren bir iş.
Yani her bölümü 2 saat olsa kesinlikle keyif alacağınızı düşünüyorum.
Yani yer yer Kerem'in kıskançlıklarını, yer yer Hülya'nın ne kadar zeki ve bütün aileyi bir arada tutabilecek bir karakter olduğunu görüyoruz.
Ama bence buradaki...
En saçma şey yani Hülya ve Mahir'in dostundan sonra işte Mahir'in Hülya'ya aşık olması değil.
Yani evet bu da hani bir tık saçma olabilir ama hani eğer bölümleri sıra sıra izlemiyorsanız aslında bu çok da fazla göze çarpmıyor.
Ya da bir noktada zaten hani dizi böyle 50.
bölüme kadar onlara çok iyi dostluğu yansıdığı için hatta bir noktada şeyle diyorsunuz.
Ya işte hani Hülya, Mahir'e ne söylese Mahir gidip tak diye yapıyor.
Acaba gerçekten arkadaş anlamında mı yapıyor yoksa gerçekten...
Ona karşı bir şeyler hissediyorum.
Yani bir insan bir arkadaşlık bu kadar iyi olabilir mi diye düşünüyor.
O yüzden de o bile mantıklı bir zemine oturtulabilir ama Hülya öğrencilik yıllarında işte Mudanya'nın bir köyünden İstanbul'a geldiği zaman bir şirkete asistanlık yaparken tacize uğruyor.
Ve o tacizden de bir çocuğu oluyor.
Ondan sonra o çocuğu da başta Kerim'le evlendirilmek isteyen Melek Hülya'nın çocuğunu alıyor ve diyor ki senin çocuğun öldü diyor.
Sonra belli bir bölümden sonra Hülya o 18 yaşındayken kendi doğurduğu kızını kavuşuyor ve yani buna gerçekten gerek var mıydı?
O çocuğa yani o Bahar'ın Mehmet'le birlikte kardeş olmasına vesaire yani bu hikaye çok saçma ilerledi bence ya.
Yani oraları çok saçmaydı. Ama gerçekten Ahmet Mümtaz Sayran çok iyi bir oyunculuk sergiledi.
Gerçekten yani evin dominant babası, evi çekip çeviren evdeki herkesin derdine koşan harika bir babaydı bence.
Tabi de tabi ki en son babalar duyar lafı kesinlikle bu ailede çok geçerli bir şeydi.
Herkes heraltı yapıyordu sonra en son ya işte baba gel bize beladan kurtar diyorlardı.
Ama dekor olarak, çekim açıları olarak, kurgu olarak kesinlikle çok kaliteli bir işti.
Hala YouTube'da tam bölümleri duruyor diye biliyorum.
Durmuyorsanız zaten kanaldayın kendi sitesinden de bulabilirsiniz.
Gerçekten güzel diziydi ya.
Bir de tabii ki anlaşmalı evliliğin zamanla birbirine aşık olup bir hayat kurup ondan sonra gerçekten Hülya ve Kerim'in kendi ortak çocukları oluyordu vesaire.
Gerçekten güzel bir işti bence ya.
Gerçekten... Yani izlenmesi gereken her açısıyla bizi çok iyi yansıtan bir işti.
Keşke yurt dışı satışları daha fazla olan bir iş olsaydı.
Ama muhtemelen şeyden de kaynaklı yurt dışı satışların az olması.
Şimdi şöyle bir şey var arkadaşlar.
Biz dizilerimizi Avrupa'ya satarken, Amerika'ya satarken bunda iki ölçüt var.
Bir, oyuncuların başka işlerle yurt dışına satılmış olması.
Yani o oyuncu mesela bir işte Halil Tergenç'i bir dizide oynattığın zaman sırf o dizide Halil Tergenç oynuyor diye o dizinin mesela Pakistan, işte Suudi Arabistan, Almanya, Fransa satışları garantidir.
Çünkü o oyuncu zaten yurt dışı satışı olan bir oyuncudur.
Ama o dönemde Burcu Biricik'te, Bilkans Okulu'da yurt dışı satışı olmayan oyunculardı.
Çünkü bu diziye gelene kadar yaptıkları çok fantastik, çok güçlü işler yoktu.
Aslında ikisinin de gerçekten kendi kariyerlerini damga vuran bir iş bu.
Hem de ikinci element de söyleyeyim, ikinci durumda kesinlikle senaryo.
Şimdi Avrupa'ya bir senaryo yazarsa eğer senaristlerimiz yani...
yılbaşı kutlanırsa, ondan sonrasında işte kadın erkek eşitliğini vurgulayan işte evlilikte kadın ve erkeğin birbirine eşit olduğu ve sorumlulukları eşit paylaştığı bir senaryo kurarsa evet o zaman yurt
dışı satışı daha da kolaylaşabilir dizinin.
Ama onun dışında... Yani bu kadar böyle işte hem Ramazan'ı hem bizdeki Türk hali yapısını gösteren bir işin Almanya'da, Fransa'da bir karşılığını bulması zor.
Yani evet Almanya'da ciddi bir Almancı kitle var.
Yani kendisi Türk ama işte Almanya'da doğmuş, orada büyümüş ya da oraya göç etmiş insan sayısı fazla evet.
Ama yani bunların hiçbiri oradaki işte Alman kanalının yapımcısının bizdeki yapım şirketinden bu diziyi herhangi bir sebeple almasını gerektirmiyor.
O yüzden de... Aslında dizilerin yurt dışı satışı olmasını istiyorsak kesinlikle yani belli şeyleri yapmamız gerekiyor.
Ama tabii ki yurt dışı satışı olan bir oyuncuyu bir dizide oynatmak ve tabii ki bunu bir de televizyonda yayınlanacak bir dizi için bu anlaşmayı yapıyorsanız hem oyuncu daha fazla kaşığı istiyor haftalık hem de oyuncunun geliri
gideri bütün masrafları normaldeki rastgele bir dijital dizinlikinden iki kat fazla oluyor.
Bunlar da gerçekten yapımcılar için ekstra külfet, ekstra maddiyat demek.
Onun ötesinde de gerçekten...
Ortada şöyle ciddi bir sıkıntı var.
Şöyle söyleyeyim, sektör de tabii ki bu ekonomik krizden, içinde bulunduğumuz bu ekonomik zorluktan payını alıyor.
Almamanın şansı yok. Ve biz istiyoruz ki çok bambaşka kadın hikayeleri çekilsin, kadınların güçlü olduğu, erkeklerin ve kadınların eşit olduğu işler yazılsın istiyoruz.
Ama bu ülkede bunlar izlenmiyor.
Biz farklı senaryo yazılsın istiyoruz.
Ama ülkede en çok izlenen dizi, töre dizileri, en çok izlenen dizi...
Bir kadının mesela işte Mardin'in köyünden İstanbul'a yerleşiyor.
İşte o kadın Mardin köyünden İstanbul'a yerleşen adamın hem İstanbul'da resmi nikahlı bir karısı var hem de küçüklükten itibaren işte Mardin'de de bir tane hani imam nikahı kaydettikleri orada bir hanım
var falan böyle şey 3-4 eşli erkek karakterleri izliyoruz.
Ve gerçekten bunun da yani şok olduğum bir şekilde bunun da bir alıcısı var ve gerçekten reytingler bu kadar...
Fazla reyting almaları korkunç bir şey bence.
Çünkü şunu anlamamız gerekiyor.
Hani biz diyoruz ya işte bu ülkede dizler insanları kötü etkiliyor diyoruz.
Sonra işte başka insanlar diyor ki yani hani işte ülkede bir sürü bundan daha korkunç şey yaşanıyor.
Yani insanlar dizlerden mi etkileniyorlar diye.
Evet arkadaşlar maalesef insanlar dizlerden etkileniyor.
Yani insanları silaha özendiren de, kuma sistemini özendiren de, töreyi özendiren de kesinlikle diziler yani o diziler sandığımız kadar az insan tarafından izlenmiyor.
O dizileri sadece belli bir yaş üstündeki insanları izlemiyor.
Sen hiçbir diziyi bir yapımcı olarak bunu mutlaka sadece 30 yaş üstü izlesin diye yayınlıyorum motivasyonla yola çıkamazsın.
Böyle bir mantık yok. O dizi o evde izleniyorsa o evdeki ergen kız da onu izliyordur.
O evdeki 5-10 yaşındaki erkek çocuğu da onu izliyordur.
O evdeki kundaktaki bebek de o silah seslerini, o bağırtı kavga seslerini televizyondan duyup o bile bundan bir nasibini alıyordur.
Bizim ülkemizde hiçbir şey, hiçbir zaman sadece gözüktüğü kadar olmuyor.
Ne bir konser, ne bir canlı yayın, ne bir tartışma programı, ne haber, ne dizi, ne film.
Hiçbir şey sadece bizim gördüğümüz kadar tek yönlü değil.
Yani hiçbir zaman at gözlüğü takıp bakmamamız gerekiyor bence.
Özellikle yani medya sektörünü, televizyon sektörünü bunlar çok fazla insana ulaşan şeyler ve kendi PR'imiz açısından da çok kötü olan şeyler aslında.
Yani düşünsenize bizdeki tör edesini alıp mesela işte Fransa'daki ne bileyim işte...
Almanya'daki, İngiltere'deki televizyon kanalında bunu yayınlıyorlar.
Hani çok fazla bizde de işte artık çok fazla yaşayan Türk var diye.
Okey tamam yayınlasınlar.
Ama mesela kanalları gezerken onu gören bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, ne bileyim bir Slovak, bir Bulgar bizim bu ülkede böyle yaşadığımızı zannediyor.
Bu kendi PR'ımız açısından da çok kötü bir şey aslında.
Yani düşünsenize hani hiç öyle hayatlarımız yok.
Etrafımızda... Hani öyle yaşayan, onu tasvip eden hiç kimse yok.
Ama bir anda mesela ülkeye gelen turist özellikle işte benim annem de turizmci olduğu için biliyorum.
Yani otellere gelen turistlerde, müşterilerde özellikle yabancı turistlerde böyle bir temel sıkıntı oluyor.
Yani şey gibi düşünüyorlar. Biz işte Arapça konuşuyoruz.
Hepimiz zaten Arabız.
Yani böyle bir mantık yok.
Ama sen yurt dışında bu dizileri, bu filmleri pazarlamayı seçersen böyle anlaşılır.
Yani keşke Arka Sokakları dizisini yurt dışında pazarlayabilsek.
Bence ülkenin geldiği hali ve ülkedeki yaşayışı bence en iyi anlatan şey o.
Niye derseniz hem çok uzun süredir devam ediyor, resmen yaşayan ve devam eden bir arşiv.
Hem de kadın erkek eşitliğini de görüyoruz.
Ülkedeki adli ve suçla ilgili sorunları da görüyoruz.
Ülkedeki polisin, askerin ne yaptığını ve ne yapmadığını da görüyoruz.
O yüzden de bence kesinlikle buna dikkat edilmesi gerekiyor.
Umarım bundan sonra daha güzel işleri yurtdışına pazarlayabiliriz.
Çünkü madem bir endüstri var, madem bunun için burada çok ciddi paralar dökülüyor, madem bunun için bu sektörde hepimiz çalışıyoruz, hepimiz ekmek yiyoruz, o zaman gerçekten doğru şeye hizmet etmemiz gerekiyor bence.
Yani sonuçta yaptığımız şey bir işte laborantlık değil, bir işte maden işçiliği değil, evet onlar kadar zor değil, evet onlar kadar insana uzak değil.
O yüzden de kesinlikle mantıklı ve insanın ruhuna, bedenine iyi gelen bir şey dönüştürmemiz gerekiyor bu kadar emeği.
Çünkü setlerde insanlar nereden baksanız 10-12 saat çalışıyorlar bir günde ve bunu her gün yaptığınızı düşünün ve sadece belki haftada bir gün, iki gün izinde bunu yapıyorsunuz.
Ve bu gerçekten insanlık dışı bir çalışma sistemi ve bu kadar yoruluyorsunuz, asla hak ettiğiniz kadar da kazanmıyorsunuz.
Bu çok kötü bir şey maalesef.
İnsanı çok düşüren, çok rahatsız eden bir şey.
Yani bu kadar şeyin sonucunda gerçekten istediğiniz hem sektör olarak hem ülke olarak istediğiniz noktaya ulaşamıyorsunuz.
Ve bizden çok daha az saatler çalışıp yani Avrupa'daki çalışan set işçileri, set emekçileri bizden çok daha az sürelerde çalışıyorlar kendi iş yerlerine, kendi setlerine ve bizden çok daha başarılılar.
Bir düşünsenize mesela Lacoste de Papelle bizim olduğumuz nokta sizce aynı mı?
Ne dijital dizide ne televizyon dizisinde.
Aynı olmasını da istemiyorum zaten.
Daha da başarılı olmasını istiyorum.
Ama bu şekilde bu kadar çok yapımcılar kazanırken, bu kadar çok bölüm başı oyuncular neredeyse haftalık bir ev parasından fazlasını kazanıyorken bizim gerçekten bu işe emek veren, bu işte alın
terada döken insanlar olarak bu kadar az kazanmamız iyi bir şey değil.
Yani bu iyiye işaret değil. Ve bu durumda insanları sürekli işte sağlık sektörüne, işte doktorluğa, mühendisliğe yönlendiriyor.
Hani onlar da hem hak ettiğin...
Kazancı sağlıyorsun hem de hatırı sayılır gerçekten ortaya bir iş çıkarttım deyip herkes önüne prestijli bir iş koyabiliyorsun diye düşünüyorlar.
Ama tüm dünyada bizim ülkemizin arkasında medya ve televizyon sektörünün daha çok aslında akın var.
Bizde maalesef bu olay tam tersine döndü.
Çünkü çok az sayıda insan çok fazla para kazanıyor.
Bence temel sıkıntı bu burada.
Neyse biraz konudan çıktım ama böyle bir içimde dökmek istedim size.
Zaten biz ara ara sürekli bu konuya döneriz.
Çünkü ülke bu, yapılacak hiçbir şey yok.
Yani sektör bu. Ekonomi bu.
Ne konuşabiliriz ki başka? Ben de isterim yani doların, euronun hiç artmadığı, kendi paramızın değer kazandığı bir ülkede böyle geniş geniş sanat sepet konularını konuşmak ama maalesef bu ülkede hiçbir şey bir
diğerinden ayrı düşünemiyoruz.
Bu da böyle bir durum. Yapacak hiçbir şey yok buna.
Neyse buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Umarım hiçbirinizin keyfini kaçırmamışımdır.
Umarım çok eğlenerek, çok keyif alarak izleyip dinlemişsinizdir.
Beni artık nereden nasıl takip ediyorsanız.
Sizi seviyorum. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
