
Bu bölümde en sevdiğimiz yerli filmlerden birini tüm yönleriyle anlattım size.Haftanın dizisinde ise facia bir finale nasıl geldiğimizi açıkladım size.İyi dinlemeler
Kısımlar:
(00:00 - 00:55) - girizgah
(00:55 - 08:22) - Türkiye'nin Oscar Adayı
(08:22 - 17:57) - Gegen Die Wand
(17:57 - 26:36) - Benim Kocam
(26:36 - 27:40) - kapanış
Transkript
Vizyonda yayınlanan 35.
bölümünden herkese merhabalar.
Artık beni ne zaman dinliyorsanız günaydın, iyi öğlenler, iyi akşamlar, afiyet olsun artık nerede ne şekilde dinliyorsanız herkese kucak dostu sevgilerimi gönderiyorum.
Nasılsınız? Hayatınızda her şey yolunda mı?
Tatilde misiniz? Tatile yeni mi gidiyorsunuz benim gibi?
Ya da çoktan tatili bitirdim artık dönüyorum diyenlerden misiniz?
Her ne noktadaysanız ben size şunu bir söyleyeyim önce.
Herkesin tatili umarım çok güzel geçmiştir ya da geçecektir.
Çünkü ben benimkine bugün resmen başlıyorum.
Bugün akşam uçağıyla artık memleketime gidiyorum.
Şöyle kendimi güzelce bir güneşin altına vereceğim.
Böyle cayır cayır köfte gibi kızaracağım, biber gibi patlayacağım ve gerçekten çok güzel bir tatil yapacağım diye düşünüyorum.
Öyle dileklerim var. Bakalım ne kadarını gerçekleştirebileceğim.
Şimdi bugün bölüme başladığında önce size anlatmak istediğim bir şey var.
Şöyle ki ben size bunu aslında çok daha önce anlatmalıydım ama tamamen benim hatam...
Daha sonraki haftalara bırakmak zorunda kaldım.
Şöyle bir şey yaşanmış arkadaşlar.
Biz hani her sene Oscar'a bir film gönderiyoruz ya bu sene de bir film göndermişiz.
Ama hani bu öyle bir film ki çok tuhaf bir şekilde filmi izleyen yok.
Filmi beğenen yok. Filmden haberi olan dahi yok bence.
Çünkü film ülkemizde vizyona girmiş ama çok kısa süre vizyonda kalmış.
Ondan sonrasında işte herhangi bir uluslararası festivalde ödül almış bir film değil, ülkenin içindeki herhangi bir festivalde ödüllendirilmiş bir film değil ve gerçekten Kültür ve Turizm Bakanı'nın bu filmi niye seçtiğini ben açıkçası anlayamadım.
Şöyle ki Türkiye'deki 3 yerli festivalde yarışıp, Antalya Film Festivali, Ankara Film Festivali, Boğaziçi Film Festivali, 3 farklı jüri tarafından herhangi bir ödüle layık görülmeyen...
filmimizin adı Kesilmiş Bir Ağaç gibi filmi.
Tersen Sır gibi saklan bir Oscar koyulu jürimiz var Kültür ve Turizm Bakanlığında.
Emine Alper'den Kurtuluşu, Pelin Esmer'den O Da Bir Şey Mi?
Ferit Karağan'ın Cinlerin Düğününü, Ustaz Sarıçoğlu'nun ise bildiğin gibi değil filmlerini geride bırakıp en iyisi seçilerek Dünya Sınavı örnekleriyle yarışması için Oscar'ı göndermişiz biz bu filmi.
Yani bu bence resmen bir skandal çünkü 1989'dan bugüne 1974 Ve 64 yılda dahil olmak üzere toplamda 33 yerli filmimizi Oscar'a aday aday olarak göndermişiz
ve bence kesilmiş bir ağaç gibi filmi bütün bu filmlerin içinde açık ara en kötüsü.
Ve şöyle söyleyeyim size yani bu sene bizim bakanlığımıza başvurup işte Oscar adayı adayı olmak istiyorum diyen 17 filmin işte bence en kötü film bile denilebilir yani.
Ve benim anladığım şöyle bir şey var.
Şimdi bence bizim halk olarak, toplum olarak, kamuoyu olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda Oscar kurulu jürisi olarak kimlerin hangi filmleri seçtiğini, hangi sektörde yıllarını harcamış insanların
orada olduğunu bence bizim bilmemiz gerekiyor.
Ve bunların hiçbirini maalesef bilmiyoruz.
Bunların hepsi gizli tutuluyor.
Muhtemelen ortaya çıkarsa da yani inanılmaz bir infial yaratmasa da yani en azından kendi sektörümüz içerisinde sizin o sektöründe muhtemelen bir deprem etkisi yaratacak.
Çünkü yani ben şey anlamıyorum hani o kadar film var ve evet yani birçoğumuz farkındayım yerli film izlemeyi tercih etmiyoruz.
Yani çünkü yerli film deyince birçok insanın aklına işte Çakallar Dans geliyor, Recep İvedik geliyor.
Ama yani baktığınızda aslında...
Fethi Kara'nın Cinlerin Düğünü filmi gayet güzeldi.
Ruslan Sarıçoğlu'ndan bildiğin gibi değil filmi.
Yani bence bakanlığın hiçbir şekilde gözüne batmayacak hiçbir muhalif yanı olmayan ne bileyim hani hiçbir şekilde içinde işte LGBT'yi bireylerle alakalı bir mesaj vermeyen son derece tek
düze tamamen işte aileyle kardeş sevgisiyle işte doğduğun yere olan bağlılıkla ilgili bir film.
Yani bu kadar hani apaçık ve daha iyi olan filmler varken neden kesilmiş bir ağaç gibi filmini göndermemizi anlamadım.
Ama beni daha çok rahatsız eden bir şey var bu filmle ilgili.
Yani tamam hani diğerlerin arasından bu öne çıkmıştır.
Belki oyunculuklar Oscar kurulumuzun çok hoşuna gitmiştir.
Belki işte kurgusu müthiştir vesaire.
Ama yani hepsinin ötesinde ben bu filmin hikayesini hiç sevmedim.
Çünkü hikayesi şöyle yaşlı bir adam var hikayemizde.
Yaşlı adam işte evindeki hizmetçisine.
Bu hizmetçide Suriyeli bu arada.
İşte sen oğlunla birlikte işte ülkenin dışına çıkabil hani oğlunla birlikte rahat yaşa diye.
Para veriyor bu hizmetçi kadına sonra hizmetçi kadının oğlunu yaşlı adamın başını bırakıp kendisi kaçıp gidiyor bu Suriyeli kadın.
Şimdi buradaki hikayedeki bir akslar hikaye gidişatı akış çok basit çok öngörülebilir.
İkincisi yani Suriyelilerin artık filmlerimize dizilerimize kadar dahil olmasından çok rahatsızım.
Çünkü gerçekten bu bence toplum olarak bizden uzak olması gereken bir şey.
Çünkü sinema dediğimiz... dediğiniz şey bir kültürdür.
Evet yani ülkenin sorunlarıyla birlikte yol alan bir sektör ister istemez yani ülkenin içinde bulunduğu işte ekonomik buhran ne bileyim işte işsizlik, eğitimsizlik işte ticaret açısından Gitgide enflasyon
olarak daha kötü bir noktaya gelmemiz vs.
Bunların hepsine tabii ki filmlerimize yer vermeliyiz.
Ama göçmenler bambaşka bir konu.
İlla hikayenin içerisine ezilen, hor görülen, azınlık bir grubu koymak istiyorsak.
Bu Suriyeli olmamalı anlatabiliyor muyum?
Ülkede bir sürü ezilen insan var.
Burada Suriyeli biri yerine bu hikayede mesela...
Karakter hizmetçi olmazdı.
Aile üyelerinden biri olurdu.
O da işte engel tekerksandardaki biri olurdu.
İlla bu kadar kapsayıcı olmak istiyorsak yani işte bu kadar Suriyeli'yi bu kadar göçmeni hikayelerin içine almak da bence doğru değil.
Çünkü bunları ne kadar çok gözümüz önüne sokarsak bunlar tarihte daha çok yerlerini alacaklar.
Daha çok arşive girecekler ve yani bugün Suriyeli filmlerimize ekleyen ertesi gün işte...
Irak'ta göçmenleri ekleyecek, ertesi gün başkaları, başka yönetmenler hani bunlara Kültür ve Turizm Bakanı'nın ödeneklerini fark ettikçe başkaları işte İranlı göçmenleri ekleyecekler.
Başkaları mesela ben ki Antalya'daki Rus ve Ukraynalı yoğunluğundan çok rahatsız bir vatandaşım hani oranın yerlisi olarak da.
Yani iki gün sonra da Antalya'da çekilen filmler, dizilerde işte Ruslar, Ukraynalıları ve onların sorunlarını izlemeye başlayacağız.
Ki bu gerçekten milliyetçilik adına, asimile olmak adına çok tehlikeli şeyler ve bunları bence yapmamamız gerekiyor.
Ama hepsinin ötesine yani bu filmin gerçekten seçilme sebebini anlayabilmiş değilim.
Ki bence bu sonuçta bakanlığın ismi altında bakanlık adında çalışan insanları seçtiği bir film ya.
Bence bu filmin seçilme nedeni de o kuruldaki insanların yazılı bir açıklama hali ya da bakanlığı resmi hesaplarından bunun bizimle paylaşılması gerekiyor.
Çünkü hani gerçekten bu kadar başvuran 17 film arasından sen gidip mesela...
işte bildiğin gibi değil filmini seçseydin ya da işte Emine Alp'in Kurtuluşunu seçseydin herkes derdi ki ya işte iyi film zaten hani Oscar alamayacağımız belli ama hani en azından Gerçekten ülkemizi temsil eden ve gerçekten belki de hani farklı
bir dalda kazanma ihtimali olan bir filmimiz giderdi derdi.
Ve hiç kimse bundan bir açıklama, hiç kimse onlardan bir sebep sonuç ilişkisi vesaire beklemez.
Ama ya öyle bir film seçmişler ki filmi izleyen yok.
Filmin zaten başlığında Ali İpini oynuyor.
Bence çok güzel ve tecrübeli bir oyuncu.
Ama yani hani sırf işte Oscar'a göndermiş olmak için bir tane film seçip göndermenin hiçbir anlamı yok.
Ve arkadaşlar şöyle bir şey söyleyeyim size Kültür ve Turizm Bakanlığı bu filmi seçtiği için hepimizin vergileriyle hepimizin maaşlarından işte alışverişimizden kesilen vergilerle bu filme kesilmiş bir ağaç gibi
filmin işte yapımına ekibine ödenek ayrılıyor ve Oscar süreci bitene kadar yani önümüzdeki yıla kadar bunları ödenek vermeye devam ediyor.
Yani hani bu söylediğimiz isim sadece böyle ya işte bir tane film seçmişler abartmayalım denilebilecek bir şey değil.
O yüzden de bunun bahsedilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
Bunu da sizin için böyle altını kalın kalemlerle çiziyorum.
Sizin bu konuda fikirleriniz neler lütfen söyleyin.
Ben burada filmi izlemedim ama filmle ilgili iyi ya da kötü hiçbir yorum yok.
Hatta film Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Türkiye'nin işte 2026-2027 dönemindeki Oscar adayı olarak seçildiği anda hemen IMDB'ye baktım.
Ya bunda kime oynuyor diye. Çünkü ismime tanık gelmişti ama hani ne zaman çekildi, ne zaman vizyona girdi, ne zaman işte birçok insan ulaştı, bir sürü insan izledi.
Hani biz bunu Oscar adayı olarak seçtik diye anlayamamıştım.
IMDB'ye baktım ve baktığımda şunu fark ettim.
Filmin IMDB sayfası yoktu.
Yani bu hani imkansız gibi bir şey.
Dünyadaki hani yapay zekalı yapılan animasyonların bile bir IMDB sayfası var.
Yani film o kadar böyle dünyadan kopuk bir film.
Ve yani filmle ilgili bakın iyi kötü hiçbir yorum görmedim.
Yani 3 kişi izlemiş. Hani 3 kişi de beğenmemiş demiyorum.
Filme kimse gitmemiş bile.
Yani izlemeye değer bile görmemiş.
Ben gerçekten o yüzden Oscar Kroll'un bunu niye seçtiğini anlamak istiyorum.
Yani merak ediyorum. Hani kimsenin izlemediği filmde ne görüp de neyini sevdiler de neden seçtiler gerçekten anlamıyorum.
Neyse. Şimdi gelelim haftanın filmi ne?
Evet haftanın filminde bu hafta size ne anlatacağım biliyor musunuz?
Aslında birçoğunuzun izlediğine emin olduğum bir film Duvara Karşı.
Duvara Karşı filmin yönetmeni Fatih Akın'ı görsel olarak tanımıyorsanız da kesinlikle bence ismini biliyorsunuzdur.
Kendisi Türk-Alman yönetmen yani Almanya'da doğmuş ama Almanya'da Türk bir ailede doğmuş bir yönetmen kendisi.
Hayatın bir kısmını Almanya'da sürdürüyor ara ara filmler için Türkiye'ye geliyor çekim yapmak için ama genelde...
Daha çok böyle göçmen hikayeleri üzerine içerikler üreten ve o şekilde filmler yapan biri.
Ve Duvara Karşı filmi de o kadar başarılı oldu ki 2004 yılında birçok ödüle layık görüldü.
Ve mesela bunlardan bir tanesini de hemen söyleyeyim size.
Berlin Film Festivali'nden altın ayı ödülüyle döndü bu film ve gerçekten o dönem tüm Türkiye'yi sallamış.
Ben bu film çıktığında 2004'te çok küçüktüm o yüzden net hatırlıyorum şunlar şunlar oldu diyemem.
Ama hemen size Duvara Karşı'nın konusunu anlatayım belki bilmiyorsunuzdur.
Konusu şu 20 yaşındaki Sibel geleneksel ve baskıcı ailesinden kurtulmak için tek çareye evlenmekte buluyor.
Ve kendi gibi bir yaralı ruhla Cahit'le evleniyor.
Düğünden sonra birlikte yaşamaya başlıyor bu ikili.
Ve bir süre sonra da birbirlerine aşık oluyorlar.
Ancak sorunlar peşlerine bırakmıyor.
Peki Cahit rolünde kim var?
Birol Ünel. Sibel rolünde kim var?
Sibel Kekilli. Aslında aynı isimden dolayı da birçoğunuz belki Sibel Kekilli'yi daha net hatırlıyorsunuzdur.
Ama şeyden dolayı da hatırlıyor olabilirsiniz.
Sibel Kekilli sosyal medya yaygınlaştıkça Instagram'dan Türkiye'yi yani konum olarak ülkemizi engellediği için kendisine hesabına herhangi bir şekilde Türkiye'den ulaşamıyoruz.
Yani kendisini bayağı ülkemize kapattı.
Öyle anlatayım size. Onun dışında filmin içinde başka kimler oynuyor Türk oyunculardan?
Meltem Cumbul oynuyor, Güven Kıraç oynuyor.
Onun dışında Cem Akın oynuyor, Aysel İşcan oynuyor, Tim Seyfi oynuyor, Mehmet Kurtuluş oynuyor ve daha birçok da Alman oyuncu oynuyor.
Onların ismini telaffuz etmeye çalışmayacağım.
Kesin hata yaparım çünkü. Merak eden o Alman oyuncuların isimlerini öğrenebilir çeşitli kamuya açık kaynaklardan.
Ve şöyle bir istatistik elde ettim ben.
Film vizyon girdiği dönemde ne kadar vizyonda kalmış diye baktım.
Toplamda ne kadar bir süreden bahsediyoruz biliyor musunuz?
Toplamda 62 hafta.
İlk hafta sonunda 41.132 kişi izlemiş bu filmi ülkemizde.
Ve totalde 302.227 gibi bir kişi sayısına ulaşmış toplam 62 haftada.
Ondan sonrasında... Toplam 62 hafta ne kadar gişe aslağı yapmış diye bakarsak 3 milyon gişe aslağı var bu filmin.
Ve filmin en ünlü sahnesi bence hepinizin karşısında bir şekilde Instagram'da çıkmış bir sahnedir.
Sibel gider, Cahit için alışveriş yapar.
Ondan sonra evde ilk kez normal bir karakoca gibi karşılıklı yemek yerler, orada Sibel'in soğanları kestiği, onun dışında rakıyı hazırladığı sahnede bir şarkı çalar.
Bu sahnede çalan şarkı Sezen Aksu'nun Yine Mi Çiçek isimli bestesi.
Hikayesi de şu aslında bu şarkının.
Yine mi çiçek şarkısı İstanbul'un kült buluşma noktalarından Çiçekbar'ın kurucusu, çiçek harfi lakaplı Arif Keskiner'in keyifli anlarında ve hatırını soran insanlara söylediği yine mi güzel yine mi çiçek sözünden ilham alınarak yazılmış
aslında. Sözleri Merloka'ya bestesi Are Dingshan'a ait olan bu bestede Merloka ve Sezen Aksu Keskiner'in bu neşeli ve karakteristik lafından yol çıkarak onu anlatan bu masası meyhane şarkısını yaratmışlar.
Şöyle ki bu şarkıda geçen figürlere bakmak istiyorum sizinle çünkü bence çok önemli ve çok...
güzel, dinlemesi çok keyifli bir şarkı.
Şöyle ki Madame Despina diye bir şey geçiyor şarkının içerisinde.
Şarkı Kur Masayı Madame Despina dizesiyle başlıyor.
İstanbul meyhane kültürün en eski ve sembolik figürlerinden biri olan Madame Despina'nın anısına ve meyhanelerin hüzünlü sıcak atmosferine bir saygı duruşunun niteliğindedir.
Müzeyyen abla da Türk sanat müziğinin efsane ismi Müzeyyen Senara atıfta bulunarak masanın ve dostlukların etrafında kurulduğu sıcak muhabbet temsil ediyor aslında.
Despina kanlı yani Madame Despina 25 Haziran 2006 tarihinde 87 yaşında maalesef vefat ediyor.
M. Lokay 9 Nisan 2012 yılında 52 yaşında vefat ediyor maalesef.
Arif Keskiner de 2024'te vefat ediyor.
Aslında buradan ne anlıyoruz?
Yani insanlar geçici ama eserler, filmler, diziler, şarkılar her zaman onlardan daha kalıcı değil mi?
Size şundan bahsetmek istiyorum aslında.
O biber dolması sahnesi şöyle ki bence sadece romantik değil buz gibi de gerçekçi.
Yani sonuçta çocuklar bile biliyor o sahneyi.
Cahit Sibel'i seviyor. Alkolü yasaklı maddeye bırakıp Mersin'e yerleşmek isteyecek kadar seviyor hem de.
Sibel ise Can'ın istediğini yapmak, dans etmek istiyor.
Cahit'in dünyasında kalmak, ona her akşam sofra kurmak istemiyor.
Aslında geleneksel bir eş olmak istemiyor Sibel o sahnenin içinde ve filmin genelinde.
Kendi karanlığında kalan Cahit'i toslamak üzere olduğu sert bir duvar bekliyor.
Ve sahne. Akşamın heyecanıyla market raflarında kuş gibi seken gözler, mutfakta alyanslı parmağın nazikçe kesme tahtasının üzerine iş görüşü, bıçağın soğuk yüzünü şehvetle sıyıran dil ucu, biberler
dolarken birbirini bulan bakışlar, iki insanın bir karakocanın birbirine bakışı, örtü masaya serilirken ortada kesişen eller çünkü karakoca birlikte seriyorlar örtüyü ve Madame Despina'nın Bir Sezen şarkısıyla
masaları dolaşan ruhu ve şairin akarsuya bıraktığı mektup.
Taki gibi yıllar bir kadehçik buzlu rakı o akşam Sibel ile Cahit'in arasında ama sonrası hiç.
Ne kadar acıklı değil mi? Yani belki de filmin en sevilen, en ünlü sahnesi ama aynı zamanda bu çiftin belki de birlikte tek mutlu sahnesi.
Filmin birkaç tane sevdiğim repliğini size söylemek istiyorum.
Eminim birkaçını mutlaka sosyal medyada görmüşsünüzdür.
İlki dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştir.
Bence çok güzel bir söz.
Onun dışında başka bir söz var.
Sibel'le ilk karşılaştığımda ölüydüm ben.
Onu tanımadan çok önce ölmüştüm.
Sonra o geldi ve hayatıma girdi.
Bana sevgi verdi, bana güç verdi.
Bunu anlıyor musun? Ne kadar güçlüsün Selma?
Aramıza girecek kadar güçlü müsün?
Bu Cahit'in bir sözü aslında filmin sonlarına doğru.
Onun dışında intihar etmenin bin türlü yolu varken niye duvarı toslamayı seçiyorsun diye bir replik var.
Başka bir replik Türklerde çok güzel manalı isimler var.
Tabii ki biz bu filmin içerisinde bir sürü Alman'ı, bir sürü işte Alman yemeğini etrafımızda gördüğümüz için aslında.
Böyle Türklerle ilgili replikler bence çok daha değerli.
Onun dışında şöyle bir replik var son olarak.
Sevgili kocam, buraya geleli birkaç hafta oldu.
İstanbul renkli, hayat dolu bir şehir.
Burada yaşamayan tek şey benim.
Tek yaptığım hayatta kalmaya çalışmak.
Aslında ne kadar acıklı değil mi?
Yani hikayenin içerisinde 2004 yılında İstanbul'u görüyoruz, Hamburg'u görüyoruz, havalimanını görüyoruz.
O günkü İstanbul'dan bugün yaşadığımız İstanbul'a gelene kadar bu şehir içindeki insanlar neler atlatmış değil mi?
İşte içindeki insanlardan ikisi de Cahit ve Sibel.
Peki şöyle ki bu filmin içerisine geçen Şiş Kebap ve Ayran Ne anlatıyor?
Şeker, par ve tatlar ne anlatıyor?
Rakı ne anlatıyor? Yani bunların hepsinin aslında bizim günlük kullandığımız şekliyle bir anlamı var ama hepsinin ötesinde bence hepsi sembolik ve hepsi tamamen Türk kültürünün filmin içine ne kadar girdiğini anlatıyor temelde.
Filmin sonundaki final ise bence herkesi çok fazla etkileyen ve gerçekten hepimizin boğazında bir yumru gibi kalan...
bir bitişe sahip. Sibel'in İstanbul'da koca bulup evlenmesi, çocuk yapması ve sonunda onları terk edemeyişi ve Cahit'in tek başına dönüşü.
Cahit aşık oluyor Sibel'e ama çok geç anlıyor bence Sibel'in değerini.
Ha bu arada filmdeki otelin içindeki sevişme sahnelerinde üst üst çekilen sahneler bugün bile sansürleniyor çünkü inanılmaz sahneler.
Yani şöyle söyleyeyim size Amerika filmlerinde bile bu kadar net bir açıyla çıplaklık görmüyoruz ve İnanılmaz bir şey ya.
Bugün bile düşünüyorum bunu nasıl çektiler, bunu nasıl küçük bir set ekibiyle çektiler, bunu oyunculara nasıl razı ettiler diye.
Ama aslında bakınca da sinema dediğimiz şey tam olarak o kadar karşımıza çırılçıplak bir şekilde çıkıyor ki aslında o sahnede soyunan sadece Sibel ile Cahit değil.
Aslında onların seyirciye karşı birbirlerine karşı ne kadar savunması olduklarını da görüyoruz filmin o sahnelerinde.
Ve sonrasında da...
Film maalesef işte Cahit'in gidişi, Sibel'in de ailesi İstanbul'da kalışıyla bitiyor.
Aslında ne kadar kötü bir şey değil mi?
Yani sevdiğiniz insanı, sevdiklerinize, aşka, aşka anlamaya geç kalmak ve bunu gerçekten çok geç idrak etmek.
Ve benim de tabii ki filmi geç idrak etmemde bunu da...
bir karşılığı var çünkü filmi gerçekten çok uzun yıllar önce izleyebilirdim ama işte film çok acıklıdır işte filmi beğenmezsem ne olur işte filmi o kadar vakit ayırıp bomboş bir film çıkarsa ne olur diye düşündüğüm için erteledim
erteledim keşke ertelemeseydim çünkü çok güzel bir filmdi Ve ben filmi ne zaman izledim biliyor musunuz?
Birol Ünel'in vefat haberini gördüğümde o da 6 sene önce vefat etti 2020'de.
Kendisi 1961 Silifke doğumlu 3 Eylül 2020'de de vefat etti.
Ben de onun vefat haberinden sonra aa böyle bir film var ben artık bunu izleyeyim dedim ve o şekilde izledim.
Ve bence benim adıma çok geç bir aydınlanma oldu ama siz benden önce olaya ayın diye size bunu detay detayla anlatmak istedim.
Umarım siz de filmi seversiniz, filmden çok keyif alırsınız ve lütfen filmde sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeyleri bana sosyal medya hesaplarımdan yazın.
Bu arada son olarak şunu söyleyeyim, filmde en ilginç bulduğum şey, filmde özellikle ilk sahnelerde Sibel de Cahit de o kadar çok intihara meyildi ki böyle bir anda yani böyle cart diye işte biri bileğini kesiyor, biri boğazını kesmeye yelteniyor.
Yani dedim ki hani bu bu kadar kolay bir şey miydi?
Sonuçta biz Türk dizilerinden alışırız ya işte.
Aaa yapma elleme.
işte sakın yapma çocuklarım var işte hayatta kalması böyle uzun uzun hani ikna konuşmalarını yani bu filmde böyle her şey tak tak tak çok hızlı bir şekilde olduğu için gerçekten çok hayret etmiştim.
Ama filmi zaten bu kadar güzel yapan şey de bu kadar bence kısa sürede bu kadar öz bir şey anlatması diye düşünüyorum.
Ve size de bu filmi tavsiye ettikten sonra geçiyorum haftanın dizisine.
Bu hafta size dizi olarak finalini henüz yeni yapılmış olan The Husband dizisini anlatacağım.
Daha bu pazar günü final yaptı ve eğer siz de Kore dizilerinin güncel yayını bittikten sonra arka arkaya izlemeyi tercih ediyorsanız bunu da size önerebilirim.
Ve dizi şöyle 4 Temmuz'da başladı, 9 Ağustos'ta final yaptı.
Yani totalde 12 bölüm yayınlandı.
Tür olarak da hem gerilim hem romantik ama romantik kısmı nerede ben göremedim izlerken.
Konusu da şu, boşanmak üzereyken kaçırılan karısını kurtarmak için tehlikeli bir suçluyla mücadele eden doktorumuz, beyin cerrahımız Kang Tae Joon'un etrafında dönen bir hikaye aslında.
Ve şöyle ki...
Burada başrol erkek karakterimiz bir beyin cerrahını canlandırıyor ve şimdilerde de hastane müdürlüğü görevini yapıyor ve bu hastane müdürü olduğu senaryoda da o hastanenin sahibi de bu damadımızın
kayınbabası. Yani aslında iç güveysi olarak hastane müdürlüğü yapıyor diyebiliriz.
Dizide 12 bölüm sürdü dedim.
ve bence oyunculuğuyla göz dolduran en iyi performans başrol kadını kaçıran Noh Manu karakteri de ya da oyuncu olarak Kim Damoyung diye bir oyuncumuz ve dizi final bölümüyle hafta sonu mini dizileri tarihinin
en yüksek reyting rekorunu kırmış ve yayın dönemi boyunca IMDB üzerinden 10 üzerinden 7 puan almış.
Disney Plus Korea platformunda da en çok izleyen yapımlar arasında yer almış.
Tabi bu dizi şu anda bizde herhangi bir platformda maalesef yayında değil ama korsan sitelerde malum sitelerde aratırsanız bulabilirsiniz.
Şimdi diziyle ilgili iki tane büyük eleştiri vardı.
Birincisi karakter odaklılık diye bir şey.
Sürekli bütün hikaye Kang Tae Joon'un etrafında dönüyor.
Yani başrol oyuncusunun etrafında dönüyor.
Evet çok iyi oynuyor ama yan karakterlerin derinliğini ve konunun işleniş biçimini aslında birçok insan yetersiz bulmuş.
Onun dışında ikinci eleştiri de başrollerin yani bu...
Seyuna karakterini yani kaçırılan evli kadına kocasının işte arasındaki ilişki birbirlerine karşı çok soğuk oldukları vs.
bunları eleştirmişti. Bence bu arada bu çift olarak çok güzel bir çift.
Yani iki iyi oyuncu bence ikisi de.
Ama sahneleri o kadar az ki yani o evli hissi insana geçmiyor bir türlü.
Ve tabii ki finaline gelirsek bence finali çok kötüydü.
Yani finali söyleyene önce şöyle bir şeyden bahsedeyim size.
Şimdi dizinin neredeyse ilk 10 bölüm boyunca sürekli Seyuna'yı arıyor Kang Taejoon.
İşte karım nerede? karımı nasıl kaçırırsın?
İşte sen benim karımı niye böyle şeyler yapıyorsun?
Karım, karım, karım tamam mı?
Bu karı kocanın da eskiden işte 3-4 yaşlarında bir kızı varmış.
Ondan sonra işte kız ölüyor.
Ondan sonra da tamamen bir beyin hasarı yüzünden ölüyor.
Bir omurilik sıkıntısından dolayı.
Ve konunun uzmanı da kankter ücreti.
O arada başka bir ameliyatta olduğu için kendi kızına ancak öldüğünde hani ölüm haberi verilirken yetişiyor.
Öyle oldu işte tabii ki karısı işte ilişkilerini soğutmaya başlıyor.
Diyor ki işte sen kızımıza yetişemedin.
Sen neredeydin? Sen hep meşgulsün işte.
Bıktım senden vesaire deyip ilişkileri böyle hani derin bir çıkmaza giriyor.
Ondan sonra da Tam Kang Tae Joon diyor ki Seyuna'ya ya Seyuna artık hani biz bu ilişkiyi yürütemiyoruz boşanalım diyor.
Seyuna diyor ki hani aslında hala kocasına aşık olduğu için işte ben bunu sırf sen istiyorsun diye senden boşanmıyorum bunu istemiyorum diyor.
Ondan sonrasında da işte Se-yeon'a kaçırılınca bir anda Kang Tae-joon işte karısını çok seven bir adama dönüşüyor.
Karısının işte sürekli peşinden gidiyor.
Hatta karısını bulmak için işte polise karşı koyuyor.
Çok zekice yollardan gidiyor.
Yani dizinin aksiyon kısmı mükemmel.
Yani bence olabilecek en iyi aksiyon zaten.
Ama şimdi şöyle bir şey var.
Eğer hani ortada bir karı koca varsa işte bunlar evliyse yani evlilikleri kötü durumda bile olsa biz tabii bölümler geçtikçe bunların evlilikleri niye bu hale geldi diye bunun arkasındaki sırrı öğreniyoruz.
Okey. Ama şimdi bunu öğrendikten sonra işte 10.
11. bölüm gibi her şey ortaya çıkıyor işte kadın kocasına diyor ki hani ben senin o yıllarda böyle bir sorunun ne olduğunu bilmiyordum işte sen niye her şeyi benden sakladın bundan sonra birbirimize açık olalım falan diyor.
E ondan sonra hani şey sonuçta hani bunlar evli bir çift ya hani bunlar işte birlikte olduktan sonra kadın yani birlikte olduktan sonra dediğim hani gözünüzün önünde cinsel bir şey gelmesin işte birbirlerini anlıyorlar birbirlerine sarılıyorlar o kadar.
Yani çiftin arasında bir öpüşme bile yok öyle diyeyim size yani.
Hani bunlar sonuçta karı koca ya tam Kore'de bizim gibi bir ülke işte kapalı bir ülke müstehcan şeyleri asla müsamahası olmayan bir ülke son derece muhafazakar bir ülke okey.
Ama bu kadar değil yani hani bizim...
Netflix'i izlediğimiz birçok kore dizisinde bizdeki kadar yine öpüşme sahnesinde sevişme iması var.
Bu çifte o da yok. Yani sonuçta kardeşim siz hani yıllar sonra işte sorunlarınızın temelini anlamışsınız, çözmüşsünüz.
Ne bileyim bir birlikte uyun bir şey yapın.
Sıfır. Bakın 12 bölümde bu çiftin yan yana 12 tane sahnesi yoktur.
Yani bu kadar inanılmaz bir şey ya.
Yani hani hastanedeki asistanıyla bile neredeyse adamın...
kendi karısı rolündeki başrol kadın karakterden daha çok sahnesi var.
Gelip geçerken merhaba canım diyor falan öyle bile karısından daha çok konuşuyor o adamla.
İnanılmaz bir şey ya. Yemin ediyorum yani bu kadar iyi iki oyuncu bir araya getirip ondan sonra hiç sahneye almak nasıl bir mazoşistlik ben anlamadım.
Ama ne diyeyim yani. Ama işte ne diyeceğimi hiç bilemediğim bir olay daha var bu işin içerisinde.
Şimdi bu kısım finali söyleyeceğim burada.
Eğer... Bu diziyi izlemek istiyorsanız ya da bu diziyi izleme listenize alacaksanız, hedef listenize alacaksanız buraya atlayın lütfen.
Finalinde bu çift boşanıyor tamam mı?
İşte o boşanmada şöyle oluyor en başta kadın kaçırılında kadına işte kadını kaçıran psikopat karakter diyor ki bak diyor işte kocanın videosu bu diyor seni kaçırman önceki gece kocan bana arabada işte karımı kaçırsan sana para veririm
dedi. Videoda bu diyor. Ondan sonra biz tabi finalde videonun orijinalini izliyoruz.
Videoda aslında şoplu halinde adam şunu söylüyor yani kötü niyetle işte kadını kaçıranın belirtine göre adam aslında ilk başta şunu söylüyor işte karımı kaçırsan Sana para veririm bilmem ne ama videonun orijinalinde şöyle bir şey söylüyor
adam. Diyor ki hani karımı hayatımdan çıkar çünkü karım işte benimle mutlu olamaz.
Karımı kendime uzaklaştırmam lazım diyor.
Videonun orijinali bu aslında. Ondan sonra tabii bu...
Kang Taejoo'nun karısı Seyuno bunu gördükten sonra hani ben dedim ki herhalde koşar gider kocası sarılır işte biz neler çektik diye.
Hikayede en ilginç bulduğum şey Kang Taejoo'da Seyuno'da o kadar sakin karakterler ki hani çok böyle şey inanılmaz şeyler olmadığı sürece ne birbirlerine bağırıyorlar ne kızıyorlar.
Yani başkalarına bile bağırmıyorlar hani öyle bir sakinlik seviyesindeler.
Ama şey tabii ki bence sakin bir karakteri oynamak delirmiş bir karakteri oynamaktan çok daha zor bir oyuncu için.
Ve sonrasında şöyle bir şey oluyor.
İşte bunlar finalde bu videonun orjeli ortaya çıktıktan sonra işte Sehun'a gelip Kang Taejoo'na diyor ki işte bizim boşanmamız lazım diyor.
Yani şok oldum. Yemin ederim hani kadın gerçekten o final bölümündeki bıçaklanmada ölse bu kadar şok olmazdım yani.
Adamın karşısına geçti. Bizim boşanmamız lazım dedi.
Adam tabii şaşırdı. Kadın dedi ki işte ben anladım diye.
Sen beni hep böyle seveceksin dedi.
İşte sen sürekli benden bir şeyler saklayacaksın.
Ben hep senin için endişeleneceğim.
Bunun olmaması için bizim boşanmamız lazım.
Bizim ayrı yollara gitmemiz lazım dedi.
Ondan sonra işte aradan belli bir zaman geçti.
Baktık kank tecrübe hastaneden ayrılmış.
Kendi kliniğini açmış.
Sonra işte tek başına bir hayat sürüyor.
Sonra kızın ölümü yıldönümü gelince ormanın içindeki kızın mezarına gidiyor.
Orada eski karısıyla karşılaşıyor.
Sonra eski karısıyla bunlar ormanın içine yürüyorlar.
Böyle bitti. E şimdi ben ne anladım?
Hani bu adam karısını niye kurtardı?
Niye boşanmak istemedi?
Ya da en başta niye boşanmak istedi?
Hadi diyelim her şey geçti bitti bir şekilde.
Yani Seyun'a niye boşanmak istedi?
Boşandıktan sonra ne yaptı?
Yani bunu böyle son 15 dakikaya sıkıştırınca tabii ki insan hiçbir şey anlamıyor yani.
Gerçekten çok sinirlendim.
Bu mevzuya ekstra çok sinirliyim.
Ve şey yani hani senarist böyle bu kadar her şeyi zirvede yapınca işte aksiyonu, gerilimi, işte macerayı yani romantizm yönünü ya hiç düşünmedi ya da gerek görmedi.
Yani burada tabii ki yönetmenin işte oyuncuların senaristin bireysel hikayeyi yazarken, çekerken, oynarken tercihlerine bağlı ama yani insanlar başrollerini birbirine uyumlu eleştirirken haksız da değiller.
Çünkü hani bence uyumlular işte.
dizinin afişi alev alev zaten dizinin içerisindeki işte geçmiş sahneler çok güzel eğlence böyle minnak minnak aile sahneleri ama hani temelde baktığımızda bunlar bir karakoca ya hani birbirlerine kavuştular işte kadın
günlerce tutsak kaldı vesaire yani bunların hiçbir şekilde biz etkisini görmüyoruz o yüzden de bu final beni çok gıcık etti ve Yıllar önce bir kolyesi vardı ya.
Queen of Stars mı?
Gossip on the Stars mı?
Öyle bir uzayda geçen işte bir erkek kadın doğum uzmanıyla bir kolyasyonun uzayda çocuk yapmasını konu alan bir diziydi.
Onun finalini de beni çok sinir etmişti.
Bunun finalini de beni çok sinir etti.
Ve gerçekten bence bir noktada yönetmenin de yapımcının da hedefi bu.
Çünkü sinir olunan finaller daha çok akılda kalıyor gerçekten.
Yani şey gibi düşün. Aşk-ı Memnun'un sonunda Bihter'le Behlül...
huzurla işte bir Ege kasabasına tatile gitseydi, Bihter'in ölmesi kadar işte kendi vurması kadar aklımızda kalır mıydı?
Bence kalmazdı. Yani biraz da gerçekler.
Ama tabii ki izleyici olarak çok sinir oldum.
Orası ayrı yani. Neyse bugünlük benden bu kadar.
Çarşamba günkü bonus bölümümüzü dinlemediyseniz de Odise'nin part 2'si çıktı.
Onu da rica ediyorum geri dönüp dinleyin.
Ben de izninizle tatile kaçıyorum ama haftaya cuma yine aynı şekilde bölümlerimiz kendi düzenini bozmadan devam edecek.
Ve bu sene ilk senemiz olduğu için herhangi bir yaz arası vermiyorum podcast'ime ama önümüzdeki yaz kesinlikle bir ayda olsa iki haftada olsa ara vermek istiyorum.
Gerçekten çok yoruldum ve yani emin olun dinlediğiniz kadar kolay değil.
Hani her haftaya farklı farklı içerikler bulmak ama ben anlatmayı seviyorum.
Siz de dinlemeyi seviyorsanız eğer lütfen arkadaşlarınızı linkleyin, onları da davet edin.
Çünkü sırada çok güzel bonus bölümlerimiz var, çok güzel haftalık bölümlerimiz var.
Ayrıca bu bölüme sığmada ama haftaya cuma size Ethem Özış'ın yani Poyraz Karayel ve Eşref Ruan senesinin söylesinin de neleri anlattığını, işte İlker ve Burçin'den nasıl bahsettiğini söyleyeceğim.
Yani merak ediyorsanız haftaya da sizi tekrardan bekliyorum.
Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
