
S1B28 - Voicemails for Isabelle / Every Year After
26 Haziran 2026 · 37 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde uzun bir sinema gündemi yapsam da hepsi önemli haberlerdi.Hiçbirini atlayamazdım.
Haftanın filmi hepinizi içine çekecek kadar tatlı ve iç ısıtan.
Haftanın dizisi ise iç sıkan bir tedirginlik veriyor sezon boyunca.Ama yan roldeki Jordie bambaşka bir derinlik katıyor hikayeye.
İyi dinlemeler….
Kısımlar:
(00:00-01:39) / Filenin Sultanları ~ Filenin Efeleri(01:40-02:38) / Yıllık İzin(02:39-03:27) / İfşa Günü(03:28-04:02) / The Odyssey(04:03-23:48) / Sinema Gündemi(23:56-31:02) / Isabel’e Sesli Mesaj(31:08-36:31) / Her Yılın Ardından(36:31-37:08) / Kapanış
Transkript
Herkese merhabalar. Vizyonda yayınlanan 28.
bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölüm Haziran ayının son bölümü olacak.
Artık resmen yaz mevsiminin içindeyiz.
Vıcık vıcık terlediğimiz, klimanın önünden ayrılamadığımız, vantöltörle yaşadığımız o mevsim nihayet geldi.
Şimdi öncelikle geç haftanız nasıl geçti diye bir sormak istiyorum.
Ama yine geçen hafta sonuna futbol takımımızın maçıyla başladığımız için ve Dünya Kupası'ndan sabah 8'de elendiğimiz için maalesef üzgünüm.
Bununla ilgili yapılabilecek hiçbir şey yok.
Bir sürü haber başlığı gördüm işte dipteyiz, sondayız, depresyondayız diye.
Yani denilebilecek hiçbir şey yok.
Yalnız denilebilecek çok şey var.
Tabii de burası bunun için doğru bir podcast değil.
Size Sokrates podcast'ı doğru almam gerekiyor arkadaşlar.
Ama umarım... Sizin hiçbir şekilde moralinizi bozmamıştır bu sonuçlar.
Çünkü hala ülkemizin destekleyebileceğiniz çok fazla ve çok başarılı milli sporları, milli takımları var.
Mesela Filin Sultanları.
Onlar VN'in ikinci haftasını Ankara'da oynadılar ve çok başarılı bir sonuç elde ederek üçüncü haftaya doğru geçiş yaptılar.
Onun dışında filenin efeleri gayet güzel gidiyor.
Yarın akşam da onların maçları var.
Yarın akşam 9.30'da Polonya'da filenin efeleri Arjantin'de oynayacaklar.
TRT maçları yayınlar diye düşünüyorum.
Lütfen siz de ekran başına geçip izleyin.
Yani emin olun futbol takımı kadar kötü olamazlar zaten.
O çünkü baya böyle hani olabilecek en kötü senaryoyu yaşamış halimiz.
Emin olun daha kötü olamaz.
O yüzden de lütfen rica ediyorum umudunuzu kaybetmeyin ve diğer sporları desteklemeye devam edin lütfen.
Onun dışında acaba yıllık izinlerinize çıktınız mı, yaz tatilinizi başlattınız mı diye bir sormak istiyorum.
Çünkü ben kendi adıma henüz başlatamadım.
Ama en azından iş yerinde koca bir kış sezonunu kapattık.
Ne zamana kadar? 15 Ağustos'a kadar.
Ondan sonra tekrardan biz kış sezonuna aynı program düzenine döneceğiz.
Ama en azından 1-1,5 ay yani 45 gün en azından rahatız diye düşünüyorum.
İşte günde bir canlı yayın, bir bant yayın derken böyle güzel, keyifli, eğlence geçecek bu ara dönem.
Onun dışında tabii ki ben de tatile çıkacağım ama tahminim...
1 Ağustos'tan itibaren çıkarım diye düşünüyorum.
Zaten çok uzun bir tatil yapamayacağım ama yani bütün iliklerime kadar böyle kendimi güneşin bağrına doğru vermek istiyorum arkadaşlar.
Çünkü gerçekten yani bir Akdez insan olarak, bir Antalyalı olarak gerçekten çok ciddi bir D vitamini eksikliğim var ve bunu hiçbir şekilde gideremiyorum.
En iyisi dedim kendimi ben böyle güneşin altına böyle bir yatırayım ancak benim D vitamini eksikliğim var.
Öyle geçerdi ama o yüzden de böyle denize girip sonra sahilde bildiğiniz böyle cızbız olarak o şekilde bronzlaşmak ve yanmak istiyorum tam anlamıyla.
Onun dışında geçen hafta seneden bahsetmiştim.
Disclosure'da yani bizdeki adıyla ifşa günü vizyona girdi demiştim.
Onun ilk hafta sonu gişe hasılatı ortaya çıkmış.
Box Office verilerine göre ifşa günü filmini ilk hafta sonu ülkemizde 73.304 kişi izlemiş sinemada ve toplam...
Spielberg'ün bizden yaptığı gişe hasılatı 21,5 milyon TL civarında ve gerçekten çok iyi rakam.
Helal olsun herkes birbirinden duyarak gitmiş izlemiş.
Hatta Emily Blunt'ın oyunculuğunu beğenmeyenler var, oyunculuğunu beğense de yüzünü beğenmeyenler var, mimiklerini bir türlü gösteremiyor diyenler var.
Benim uzak durmayı tercih ettiğim bir film çünkü gerçekten korku filmi izleyemiyorum.
Yani bu alanda yokum.
Bir korku filmi, iki bilim kurgu.
Bu alanlar bende yok. Yani çok zorlanmadığım sürece genelde gidip izlemeyi tercih etmiyorum.
Onun dışında The Odyssey'e sizinle birlikte geri sayım yapacağım demiştim.
The Odyssey'de 17 Temmuz'da vizyona giriyor ve biletler ön satış şeklinde satışa sunulmuş ülkemizde de.
Eğer kaldığınız şehirde işte tatile gideceğiniz şehirde size yakın bir sistem varsa mutlaka online sistemlerden bakın.
Eğer hemen çıktığı günü izlemek istiyorsanız mutlaka biletinizi şimdiden en sonrasında bulamayabilirsiniz.
Neden? Çünkü Nolan gerçekten çok uzun zamanlar...
bir filmi hazırlıyor ve gerçekten 2-3 senede bir film çıkartıyor.
O yüzden de bulmuşken bence hazır ön satışta filmin biletini yakalamışken mutlaka alın demek istiyorum size.
Onun dışında gelelim sinema gündemine.
Bu hafta sinema gündemimizde neler var biliyor musunuz?
Neler var? Gerçekten başlayan yaz izleri, hamileler, doğum günleri, işte onun dışında Oxford'da profesör olanlar ne ünlülerimiz var be?
Ama hepsinden önce bir şey söylemek istiyorum.
Oyuncak hikayesi 5 vizyona girdi demiştim en son geçen hafta ve ondan sonrasında ne yaşandı biliyor musunuz?
Tabii ki bu kadar çok insan Disney'e tepki gösterince işte influencerlar niye...
bir animasyon seslendiriyorlar.
Niye biz böyle bir şeye maruz kalıyoruz?
İşte ben onların sesini duymak istemiyorum diyen insanlar için İslam salonları Türkçe altyazılı orijinal dininde olan seansları arttırdı.
Ama bu tabii ki İstanbul için daha çok böyle ya da işte Ankara için, İzmir için böyle.
Ama ülkenin geri kalanına ve dünyanın geri kalanına genelde bu durum böyle değil tabii ki.
Birçok ülke birçok... Sinema dağıtımcısı genelde dublajda o filmleri dağıtmayı daha çok seviyor.
Bu da tamamen tercih meselesi ama bizim ülkede yani bizim insanımızın her şeyi böyle tekte anlamak istemesinden kaynaklı olarak birçok insanın da ben Türkçe dublajında gidip izleyeceğine eminim.
Ha bu arada oyuncak hikayesi 5 bölümünde Toy Story bölümünde bundan bahsetmiştim size.
Türkçe dublaj kadrosunun sosyal medya fenomenlerine dahil edilmesinden sonra tabii ki bir sürü boykot çağrıları oldu.
Bu arada başka bir şey ortaya çıktı.
Ya da iddia diyelim. Fenomenlere dublaj başında 1 milyon TL ödendiği iddia edilmiş.
Çok ciddi rakam. Çok fazla.
Çok büyük bir rakam bence ya.
Onun dışında Toy Story ile ilgili başka söyleyebileceğim ne var diye bakıyorum.
Ha orijinal kadrosu geri dönmüş.
Yani bizdeki dublaj kadrosu.
Onda kimler var onu söyleyeyim size hemen.
Cessi karakterinde Berna Diribaş, Şerif Vudi karakterinde Ali Ekber, Diribaş, onun dışında Harun Can, Mazlum Kiper, Mira Divrik, Aysun Topar, Özden Ağyalız, Volkan Severcan, Engin Halkan, Ecem
Erkek, Özge Çeçen, Kerem Atabeyoğlu.
Orijinal dublaj kadrosu ve ses yönetmeni de Oğuz Özoğlu.
Oyuncak hikayesi 5'te.
Bunu da size buradan söylemek istedim.
Ha bu arada şöyle bir şey de var. Eğer siz ben işte dublajlı olanını izlemek istemiyorum.
İşte Mösyö Tal'ın sesini duymak istemiyorum.
O yüzden Türkçe alt yazılısına gideyim deseniz bile merak etmeyin.
Her halükarda verdiğiniz para her şekilde disneyin cebine gidiyor.
Yani siz aslında kendi boykotunuzun sonucu ulaştırmış olmuyorsunuz.
Yani A noktasından da gitseniz B noktasından da gitseniz aynı C noktasına varıyorsunuz.
Aslında bu da nasıl bir kapitalist sistemin içinde olduğumuzu gösteriyor bence.
Onun dışında. Neler oldu?
Bu hafta Spotify İstanbul Ofis açtı.
Bu benim adıma hem aslında güzel bir şey oldu hem de...
Şüpheli yaklaştığım bir durum.
Neden? Çünkü Spotify'ın Türkiye'de bir temsilciliği yoktu.
Birçok güncellemeyi Türkiye'ye açmıyordu.
Bir sürü hak davasının, telif davasının Spotify'da şarkıları olan, podcastları olan insanlar için çok uzun sürüyordu.
Şimdi artık mahkemelerinde, ülkemizde mahkemeye başvurduğunuz zaman mahkemede artık Spotify'ın Türkiye ofisine başvurabilecek.
Bu güzel bir şey. Ama bir yandan da yani podcastlerimize, içeriklerimize, şarkılarımıza herhangi bir sansür takılmadan...
Yüklemek açısından yani Spotify'ın Türkiye'de bir ofisinde olmaması daha mı iyiydi acaba diye düşünüyorum.
Çünkü birine bir sanatçı, bir şarkıcı, bir işte YouTuber'a, podcast'a bir sansür uygulamak istediğiniz zaman bunun için aslında bir muhatap da bulmuş olduğunuz karşınızda artık.
E tabii ki bu da birçok şeyi değiştirecek ama umarım Spotify tüm dünyayı açtı.
İşte yorum özelliğini, soru sorma özelliğini, anket özelliğini umarım artık Türkiye'deki insanlara da açar.
Çünkü yani... Spotify'a da ciddi bir para ödüyoruz ve gerçekten paramızın da karşılığını almalıyız diye düşünüyorum bir dinleyici olarak.
Tabii işin içerik üreticisi kısmında bambaşka şeyler dönüyor da neyse.
Onun dışında şimdi bazı...
Yıl dönümleri var, bazı anlalar yapmamız gerekiyor.
The Proposal 17 yıl önce bugün sinemalarda vizyona girmiş.
Sandra Bullock ve Ryan Reynolds'un baş yönünde olduğu bir romantik komedi.
Yine mecburi nişanlık, mecburi evliliğe dayanan bir senaryo.
Yani benim bayıldığım bir senaryo.
Onun dışında Kiralık Aşk 11 yıl önce bugün ilk bölümüyle yayınlanmış.
Yine Güneşin Kızları 11 yıl önce bugün ilk bölümüyle karşımıza çıkmış.
Ve gerçekten üzerlerinden 11 yıl geçti inanamıyorum.
Ya biz kaç yaşındayız ya?
Gerçekten böyle geriye doğru bir tarıyorum.
Yani gerçekten şu ülkede yaz izleri anlamında en verimli çağ kesinlikle yani en verimli yıl kesinlikle 2015'te yaşanmış bence.
Aşkım en muhteşem yüzü bunlar evet kış primetime için önemli olabilir ya da işte yaprak döküm gibi başyapıt işler ama gerçekten yaz izlerine Kiralık Aşk bir dönüm noktası oldu.
Hatta Kiralık Aşk'taki başyapı karakter...
Ömer İplikçi için bugün diyorlar ki işte tacizciydi ama mesela bundan 11 sene önce kadınların da işte o televizyonu izleyen kızların da o karakterlere bakış öyle değildi.
Adam bir anda bütün ülkenin sevgilisi oldu Barış Arduş.
Neden? Tamamen oradaki Ömer karakteri bir anda işte restoranda gördüğü garson kızın dudağına yapıştığı için.
Aslında olay tamamen bu.
Ama işte geldiğimiz noktada artık insanlar neyin ne olduğunu daha rahat görebiliyorlar.
E tabii de böyle şeyleri daha rahat gördüklerinde de ortaya ne çıkıyor?
Özge Yağız'ın oyunculuğu çıkıyor.
O da ne demek? Farkındaysanız ülkemizde bu yaz geçen yaz kadar verimsiz geçmiyor dizi anlamında.
Bir sürü yaz dizisi başladı.
İşte Doğan'ın Kanunu, Muhtemel Aşk, onun dışında daha 17 devam ediyor zaten.
Bayağı da güzel gidiyor. Yani izlemedim ama içine böyle güzel güzel işte sarışınlar, güzel şipler, genç çocuklar varmış.
Bir bakabilirim belki ya bilmiyorum.
Kararsızım ama gerçekten Özge Yağız'ın oyunculuğu çok kötü ya.
Yani Doğan'ın Kanunu'nda bakın sadece fragmanlara denk geliyorum ama biri şöyle bir yorum yazmış.
Demiş ki yani bu kız bu oyunculukla 4,5 reyting alıyorsa siz de her şeyi başarabilirsiniz demiş.
Gerçekten çok doğru çünkü korkunç oynuyor.
Yani bu kız gerçekten yani sektörün yeni Sümeyye Aydoğan'ı mıdır nedir ben anlamadım gerçekten başımıza bela oldu.
Gerçekten çok kötü. Ha başka bir kötü de Ayça Ayşin Turan yani Muhtemelen Aşk dizisinin başrolü.
O da Ekin Koç'la ve Feyyaz Yiğit'le partner oldu.
Hatta afişi de Emiliğin Paris afişine benzetilmişti dizinin.
O da mesela ilk bölümüyle yayınlandı.
Total'de 6. olmuş, AB'de 7.
olmuş, ABC1'de 5. olmuş dizi.
Yani ben de şunu anlamıyorum hani boş günde milli maçın olmadığı bir akşamda işte çok ütopik bir siyasi olayın da olmadığı bir akşamda yani totalde neler hani senin önüne geçmişte sen altıncı olabiliyorsun boş bir günde.
Ama mesela Doğan'ın Kanunu da kendi gününde birinci olmuş ama ya onu değerlendirirken de şunu düşünmemiz gerekiyor başka dizi yok ki o akşam.
Yani hani işte onun önüne geçebilecek hani bir Müge Anlı bir Fox haber var belki o da yani.
Zaten hani o günlerde çok revaçta olan olaylar işlemedikleri için onların da öyle bir durumu yok zaten.
Yani yaz izlerinde birinci olması özellikle ölü sezonunda aslında çok normal ama birinci olamaması tabii ki bir anormallik.
Bir hani bu kadar mı kötü hissi yaratıyor insanda ona da bir şey diyemeyeceğim.
Onun dışında yeni sezondan bazı işte Kızcık Şerbet'ine giren çıkan oyuncu haberleri var.
Ece İrtam Kızcık Şerbet'in eski oyuncusu bir anda kalp krizden vefat ediyor.
Yani bizim bildiğimiz o sonrasında tabii ki siz bunu dinlediğiniz zaman süreç değişir başka şeyler ortaya çıkar onu bilmiyorum.
Onun dışında Oxford'da profesör olan birinden bahsetmiştim.
İsim vermemiştim. Onu da söyleyeyim.
Oscar Yıldız, Cate Blanchett Oxford'da profesör olmuş.
Yani bu kadına da yakışır ya.
Gerçekten şöyle insanlara da bayılıyorum.
Yani kendini akademik yönden donatan, kendini her anlamda değiştiren, geliştiren, kendini ve kendi işte bilgisini, eğitimini başka insanlara aktarın insanlara.
Gerçekten hayranım. Helal olsun.
Yani dilerim bizim ülkemizdeki oyuncularda hani lise mezunu olmak yerine kendilerini ileride işte 10 sene sonra, 15 sene sonra ben bu mesleği bırakırsam ne yapacağım diye düşünüp hani kendini akademik olarak da geliştirirler.
Çünkü gerçekten çok havalı ve kesinlikle çok kıskandım.
Helal olsun. Bir çok kıskandığım isim daha var.
NHTV. 43 yaşında bebek gibi bir cildi var.
Adeta Şeytan Marka Giyer'in ilk filmi.
2006'daki yüz hatlarını hala koruyor.
İkinci filmde gördük. Kendisi 43 yaşında 3.
çocuğa hamile olduğunu açıklamış.
Kullanıcı paylaşmış. Demiş ki bu kadın 30 yaşında bir çocuk yaptı.
35'inde 2'nin çocuğu yaptı.
43'ünde 3'ün çocuğu yapıyor.
Helal olsun. Değil ki kadınlar her yaşta doğurabilir gibi bir şey söylemiş ama.
Yani sonuçta NHTV'nin sağlıklı beslenme tarzıyla bizim yediğimiz şeylerin...
sağlık ve vitamin tarzı, vitamin seviyesi aynı olmadığı için böyle bir genelleme tabii ki yapamayız.
Ama yani oyuncu adına sevindim de ben şeye çok şaşırdım ya.
Şeytan Marka Giyer 2'nin premierinde yani o kıpkırmızı elbisenin içerisinde, o topuklu ayakkabıların içinde bu kadın hamileliğini nasıl saklamış ya?
Yani tamam kilo almazsın vesaire de yani hiç mi hani refleks olarak elini karnına koymazsın?
Bu kadın bunu hiç koymamış ya da kimsenin dikkatini çekmemiş.
Ama tabii ki şimdi biz bu bilgiyi öğrendikten sonra insanlar geriye doğru taradıkça...
Fark ediyorlar ki bu kadın bu yüzden böyle bir elbise giymiş diyorlar.
Ama gerçekten çok güzel. Sağlıklı doğursun inşallah.
Ve bakalım yani Allah isteyen herkese versin değil mi?
Çocuk güzel şey, bereket getirir.
En azından zenginler için bu durum böyle sanki biraz değil mi?
Onun dışında biliyorsunuz Dünya Kupası'ndan biz elendik ama Dünya Kupası Vancouver'da yani Kanada'ya devam ediyor.
Ve Kanada'ya devam eden bir şey daha var.
Off Campus'un ikinci sezon çekimleri.
Hollywood Northwood'un haberine göre...
Dünya Kupası sırasında çekimlere kısa bir ara verecekmiş.
Kısa bir ara dediğinde 3 gün yani hemen başlarlar diye tahmin ediyorum.
Ama size bir haber vereyim dedim. Hani ara uzarsa bir şeyler değişirse diye.
Ve şundan da bahsetmem gerekiyor.
Nicole Kidman artık 59 yaşına gelmiş.
Yani şöyle bir ömre neler sığdırmadın bir kadın.
Yani gerçekten hayran olması bir insan ya.
Yani kendisi tabii ki boşanmadan sonra Şubat 2001'den sonra yeniden doğmuş olsa da Gerçekten tekrar tekrar 59.
yaşında kutluyorum. Hayırlı uğurlu olsun diyorum.
Değil mi? Bir de tabii ki Şirek'in yeni fragmanı çıktı.
Ve Şirek 2001'deki versiyonla 2026'daki çok değişmiş.
Ve ben hiç beğenmedim. Çünkü 2001'deki versiyon bence çok daha iyiydi.
Ve ortaya tabii ki şöyle bir şey çıkmış.
Şirek'le birlikte Şirek filmindeki Şirek 5'teki eşeğin karısı ve çocukları çıkmış.
Ve gerçekten çok tatlı bir aile ya.
Ben bayıldım. Gerçekten böyle animasyonları görmek ve izlemek istiyorum artık.
Ve şöyle bir şey daha yaşanıyor.
Şirek ve Fiona'nın Şirek 5'te 3 tane ergen çocuğu var artık.
Kız çocuğunu Zende'ye seslendiriyormuş.
Ve film 2027 Temmuz'da vizyona girecekmiş.
Yani neredeyse bir sene sonra.
Bakalım. Yani bunun adına güzel, keyifli bir şey çıkacak gibi duruyor.
İki İspanyol Javier Bardem ve Penelope Cruz Bunker filminde yeniden buluşuyorlar.
Film 17 yıllık evli olan bir mimar ve eşinin bir hayatta kalma sığınağı projesi nedeniyle değişen hayatlarını konu alıyor aslında.
Yani harika bir çift.
Gerçekten gerçek hayatta bütün duruşlarıyla herkesin alkışını kazan, herkesin beğenisini kazan bir çift.
Hatta Javier Bardem durmamış bunun üzerinden.
Hollywood'un simgesi TCL Çaynız, Tietra Elvi ayak izlerini bırakmış.
Bardem bu etkinlikte yer alan ilk İspanyol oyuncu olmuş.
Hatta bizden de Barbaros Tapan...
etkinliğe katılmış sonrasında da Javier Bardem'in Beşiktaş forması hediye etmiş.
Yani böyle detaylar da tabii ki çok hoş oluyor.
Çok hoşuma gidiyor. Onun dışında bizden bir şey söylemem gerekirse Onur Saylan yönetmenliği yaptı.
Aras Bulutu İnanma'nın başrolünü üstlendi.
Eve giden yol çekimleri de başlamış.
İnsan gerçekten sizce kendi kaderinden kaçabilir mi diye soruyor film.
Ve benim filme değil de Netflix'e sormak istediğim başka bir şey var aslında.
Heartstopper sonsuza dek bir Netflix içeriği ve 17 Temmuz'da yani geçtiğimiz hafta Bu proje Netflix'e yayına girdi.
Ama şöyle bir şey oldu. Bu filmin altındaki açıklığında şöyle bir şey yazıyor.
Bu film Türkiye Cumhuriyeti Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı muzların eşriyatı kurulunca küçükler için uygun olmadığı karara bağlanan kalp çarpıntısı kitabından uyarlanmıştır.
Şimdi... Ben sonuçta Netflix'e bir para ödüyorum değil mi?
Ben neden Netflix alıyorum bir kullanıcı olarak?
Çünkü televizyondaki sansürden işte öpüşmeyi göstermiyorlar, bir çiftin birbirini sevmesini göstermiyorlar, bir annenin kızını sevmesini göstermiyorlar, bir babanın kızını sevmesini göstermiyorlar.
Ya da ne bileyim işte hikaye çok uzun, süreler çok uzun vs.
Bir sürü sebebi var benim Netflix almamın.
Ama öncelikle tabii ki istediğim içeriğe, istediğim sınırsızlıkta ve sansürsüzlükte ulaşmak için Netflix alıyorum değil mi temelde?
Ve baktığımız zaman da...
Ben böyle bir çabaya giriyorum sansürden kurtulmak için, işte herhangi bir didaktik içeriği izlemek için, herhangi bir fikre kendime empoze etmemek için.
Gidiyorum kendi özgür platformuma para veriyorum, parayla Netflix'ten bir hizmet alıyorum.
Şimdi bu mantıkta, bu hikayeyle Aile ve Sosyal Politikler Bakanlığı'nın ilgisi nedir acaba?
Ben gerçekten bunu anlamak istiyorum.
Bir de yani madem Aile ve Sosyal Politikler Bakanlığı tarafından böyle yasaklı bir kitap var ortada ve bu film de ondan uyarlanmış.
Peki bunu bilmek benim ne işime yaradı?
Yani bu uyarıyı neden oraya ekliyorsunuz?
Zaten onu Netflix'e izleyen ya da izlemeye hedefleyen, kendi izleme listesine alan insan için böyle bir yasağın bir önemi yoktur.
Yani neden bunu belirtiyorsunuz?
Bu da aslında bir çeşit sansür ya da şöyle söyleyeyim daha modern bir tabir olsun.
Aslında hani sansür sopasını gösteriyorlar ama sansür yapmadık.
Bakın bunda sansür yok. Bu sadece küçük bir uyarı mı demek istiyorlar?
Ne anlamam gerekiyor benim bundan izleyici olarak acaba?
Ve böyle bir uyarıyı görünce mesela birçok insan da ya ne varmış bunda bu kadar?
Hani bu kitabı yasaklamışlar sonra o kitabı filme çekmişler.
Ben merak ettim deyip birçok insan da sadece bu açıklama yüzünden bile girip izlemiştir.
Çünkü insanlar için yasak olan, sansüre uğrayan, boykot edilen...
Her şey merak uyandırır.
Yasaklanan her şey günün birinde ortaya çıkar.
Ve emin olun bir şeyi cazibeli hale getiren onun önüne set çekilmesidir.
Ve insanlar her zaman için o setleri aşarlar.
Bunun daha nasıl anlatılması gerekiyor 21.
yüzyılda bilmiyorum. İnsanlar İngiltere'de kraliyeti yıkmak için sokaklara dökülüyorlar.
Böyle bir ortamda o yazı buraya konulunca ne anlama geliyor ben gerçekten anlamıyorum.
Anlamadığım bir şey daha var. Netflix neden kendi içeriklerini üretmek yerine tutan temalardan ve dizilerden devam ediyor?
Bunu da neden söylüyorum? Kendi okey dizisini yapmak için harekete geçmiş.
Bir buz patanesiyle üniversite okey takımının kaptanının aynı pisti paylaşmak zorunda kalmasıyla başlayan ilişkilerini anlatan Icebreaker kitabını uyaracak Netflix.
Şimdi kağıt üstü çok güzel ya.
Off Campus gibi işte Finding Her Age gibi bir şey ortaya çıkacak muhtemelen.
Ama şimdi kitabı okuyan insanların yazdıklarına baktım.
Herkes demiş ki işte çok kötü kitaptı.
Ben kitabı bitiremedim. Siz bu kitabın neyini uyaracaksınız falan demiş.
Yani illa ki izlenir.
İlla ki hani o hedef kitlesine o ergen 14-15 yaş kitlesine illa ki ulaşır film ama yani bakımlı kaliteli bir içerik mi?
Tartışılır işte zaten birçok bağımsız film yönetmeninin de tartıştığı şey bu bir noktada.
Yani Netflix sinemaya işte filmleri daha ucuz bir hale mi getiriyor, daha ulaşılabilir bir hale mi getiriyor yoksa sinemayı çeşitlendiriyor mu?
Aslında birçoğunun merak ettiği ve sorguladığı şey bu bence.
Ve benim de sorguladığım bir şey daha var.
Resmi gazetede yayınlanan karara göre sinema bilet fiyatları yönetmeyine düzenleme yapılmış.
Belirli yaş üzeri kamu meslek grubu, halk günü ve öğrenci bileti sinema salonu işletmecileri tarafından belirlenen tam bilet fiyatının %40'ına kadar indirim uygulanabilecekmiş.
Engelli, şehit yakınları ve gazi bileti, sabah seansı bileti, kurum bileti ve izleyici özel biletine ise %50 indirim uygulanacakmış.
İnternetten alınan biletlerde %10 indirim uygulanabilecek.
Şimdi... Eğer beni dinleyenler yani Türkiye'de yaşadıysanız bizim ülke insanını birazcık tanıyorsanız yani böyle bir kararı hiçbir şekilde sinema bilet fiyatlarını ucuzlatmayacağını biliyorsunuzdur.
Şimdi bizim ülkede sinema salonları parayı neyden kazanıyorlar?
Biletten ve...
O bilete girerken aldığınız mısırdan, koladan, yanındaki içecekten değil mi?
Şimdi böyle bir durumda, böyle bir karar çıktıysa burada sinema salonu işletmecilerini bağlayan bir şey yok.
Sen devlet olarak diyeceksin ki ben işte öğrenci biletini yarı fiyatına indirmeni istiyorum, yarı fiyatını indirmek zorundasın diyeceksin.
Devlet olarak yasa gücünü kullanarak.
%40 indirim uygulanabilecek.
Online'de %10 indirim olabilir.
İşte gazi bileti işte %30'a indirilebilir.
Ya bu sinema salonu işletmenizi için çok da önemli bir detay değil ki.
Adam hani orada der ki ya bakın işte olasılık koymuş.
Hani yapabilirsiniz, yapmayabilirsiniz.
Ben yapmıyorum. İşte ilerideki AVM'nin sineması yapmıştır.
Gidin orada izleyin ders seyirciye.
Ve bu konuda ben hani vatandaş olarak hiçbir şekilde hayır işte kanun böyle diyor diyemem.
Çünkü kanundaki değişiklik beni koruyan bir şey değil ki.
Yine tamamen... işvereni yine tamamen patronu koruyan bir kanuna yakın bir düzenleme gelmişti öyle anlatayım yani ve bundan da hiç mutlu olmadım çünkü devletin herkese o sinemayı ulaştırabilmesi gerekiyor.
Kültür ve Turizm Bakanı'nın insanları sinemaları toplayabilmesi gerekiyor.
Yani sinema zengin eğlencesi olmamalı ve emin olun sinemanın da başladığı yer zaten zenginlerden fakirlere doğru işte üst tabakadan alt tabakaya doğru yayılan bir şey değil.
Her zaman için halk arasında bir şey yayılır.
Ondan sonrasında tüm dünyada, tüm ülkede, tüm kamu içinde zaten bu popülerlik kazanan bir şey olur.
Yani o yüzden de... Halktan başlayan sinema, yapım ve işte tüketim sürecinin tekrar halka geri dönmesi gerekiyor bence.
Bakıyorum, size söylemem.
Aa! Zende Eşrek 5'i seslendirecek dedikten sonra size bir şey söylemeyi unuttum.
Zendaya bir röportajda demiş ki kendisi karı koca, kocası ile birlikte Spiderman öngösterimindeler, Spiderman basın sürecindeler ve orada şöyle bir şey söylemiş kendisi.
Bir röportaj yapılıyor Tom Holland'da yani kocasıyla ilgili çocuk sahibi olmak üzerine bir soru soruluyor ve Zendaya da şöyle bir cevap veriyor.
Önce muhabirin söylediğini söyleyeyim size.
Muhabir demiş ki erkek arkadaşınız Tom Holland'da çocuk sahibi olmayı hiç düşündünüz mü?
Zendaya da... da şöyle bir cevap vermiş.
Demiş ki öncelikle biz resmen evliyiz.
Yani o artık benim kocam ama ikimiz de asla çocuk yapmamak konusunda anlaştık.
Bunu ona net bir şekilde belirttiğinde her ne kadar üzülmüş olsa da aslında beni anladı.
Çünkü benim için her şeyden önce kariyerim geliyor.
Ne şimdi ne de gelecekte bunu sekteye ulaştıracağım.
uğratacak bunu önünü kesecek bir çocuk istemiyorum.
Muhabir tekrar demiş ki peki kabul etmekten başka çaresi kalmamış olsa da eşinizin Tom'un bu karar hakkında gerçekten ne hissedeceğini düşünüyorsunuz.
Zendaya demiş ki ne olursa olsun önce benim mutluluğumun geldiğini düşünüyorum ve o da yani kocam da bir nevi bunu biliyor.
Belki ikimiz de yaşlandığımızda kariyerlerimizin sonuna doğru çocuk evlat edinebiliriz ama şimdilik bu benim kararım ve onun da buna Onu da bu duruma alışacağına eminim demiş.
Şimdi bu durumda tabii ki insanlar da şunu sorguluyorlar.
Yani Zenda'yı istemiyor diye Tom Holland baba olamayacak mı?
Yani tabii ki bu tamamen özel bir şey.
İnsanlara kalmış bir şey. Ama yani baktığınızda yani bence bencilik.
Çünkü kadın resmen diyor ki hani kocamın kararı değil benim kararım önemli diyor.
Sonuçta çocuğu ben doğuracağım. Kariyerini ara vermek zorunda kalacak olan benim diyor.
Ama yani... Aslında birçok kadını Hollywood'da görüyoruz.
O film çekilirken ya da farklı bir dizi çekilirken sette karnı burnunda çekim yapıyorlar.
Ondan sonra bir hastaneye gidip doğuruyorlar.
2-3 ay sonra hafif biraz çocuk emzirmeye başladığında hemen dönüyorlar zaten işlerine.
Ama gerçekten çocuk istemiyor olabilir ve bu da tabii ki anlayışla karşılanması gereken bir şey bence.
Bizim ülkede olsa Deniz Baysal gibi topa tutulabilirdi ama tabii ki Zendaya için böyle bir baskı söz konusu değildir muhtemelen.
Onun dışında... Şapkalı Kedi geri dönüyor.
Şapkalı Kedi 6 Kasım'da sinemalara geliyor ve Şapkalı Kedi'nde tabii ki kedi rolüyle karşımıza çıkacak ismi Murat Cemcir ve dublenç sürecine resmen başlamışlar.
Ve ben gerçekten çok heyecanlıyım.
Bakalım. Ya böyle animasyonları seviyorum ya.
Yani mesela fantastik filmler yerine, bilim kurgu, korku filmleri yerine beni daha çok çekiyor animasyon.
Çünkü hepimizin içinden bir şeyler bulabileceği bir sürü tarafı var diye düşünüyorum.
Bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum.
Bir şey var mı size söylemem gereken?
Yok ya sanırım yok.
Her şeyi anlattım diye düşünüyorum.
Değil mi? Aynen her şeyden bahsetmişim.
Ha bir de şundan bahsedeyim en son.
Yerli bir şeyle kapatayım. Muhtemelen aşk dizisi başladı dedim ya işte.
Orada da Ayça Ayşin Turan bir işte seküler bir aşk var.
Feyyaz Yiğitoğlu gayet nazik, sevecen.
Tam işte günümüz erki.
İşte sevgi dolu, fedakar vs.
Bir de höt söt bir ekin koçumuz var.
Ayça Ayşin Turan asıl parttir.
Yani asıl aşk yaşayacağı kişi.
Onda birçok insan demiş ki yıllardır sanki Ekin Koç kuro bir karakteri oynamak için bekliyormuş tam kuro olmuş demiş birçok kişi.
Yani bakınca evet Ekin Koç'un tiplerini zaten mafya babası gibi yapmışlar.
Yani bir tık rahatsız edici olmuş.
Bir de yani maalesef bizim ülkede Kro çiftle böyle çıt kırıldım sevimli kız aşklarına bayılıyorlar ya.
Yani bu da işleyen bir formül tıpkı Töre dizileri gibi.
O yüzden de bu dizinde çok seveni olacağına eminim.
Ama tabii ki reytinglerle iyi bir başlangıç yapmadı.
Bakalım önümüzdeki süreçte belki daha da artar reytingleri.
Ama şey zaten önümüzde koca bir yaz var.
En kötü 13. bölümde final yapar canım.
Ama neyse.
Ay sinema gündemi bu kadar, çok uzun oldu bu.
Neyse, ben hemen hızlıca bu hafta size anlatacağım filme geçiyorum.
Haydi oraya gelin. Evet, gelelim bu haftanın filmine.
Bu hafta size ne anlatacağım biliyor musunuz?
Bu hafta, geçen hafta daha yeni Netflix'te yayına giren Isabelle Sesli Mesaj filmini anlatacağım.
Umarım hepiniz izlemişsinizdir çünkü gerçekten çok güzeldi ve gerçekten keyifle geçirdiğim çok güzel bir iki saatti.
Konusu da anlatayım hemen size.
Jil ile Wes arasında filizlenen beklenmedik bir romantizma anlatıyor aslında film.
Kız karşı Isabelle'in ölümünün ardından Jil, ona hala sesli mesajlar bırakmaya devam ederek bu acıyla baş etmeye çalışıyor.
Mesajlarını da pasyon şef Basti'nin çekilmez tuhaflıklarından en yakın arkadaşı olmadan hissettiği derin kalp kırıklığına kadar hayatına dair her şeyi anlatıyor.
Ağustos'un evlatçılık yapan Wes ise yeni bir iş telefonu aldığında Isabelle'in eski numarası kendisine tahsil ediliyor.
Ve Jill'in bundan haberi yok.
Oysa Wes San Francisco'da pasta şefi olma hayaliyle yaşayan genç kadın hayatına dair yaptığı o hem çok komik hem de son derece samimi itirafları dinleme fırsatı buluyor.
Sesli mesajla birlikte Wes ülkenin iki farklı ucunda bambaşka banklarda otursar da Jill'e aşık olmaya başlıyor aşama aşama.
Wes duygularını açığa vurmaya karar veriyor ve soluğu San Francisco'da alıyor.
Ancak Jilly kendisini ona çeken o buruk gerçeği anlatmaya ertelendi.
İşler çok daha karmaşık bir hal alıyor aslında.
Bu da bize neyi anlatıyor?
Ölümün ne kadar zor olduğunu, insanların ölümleri ne kadar atlatamadığını ve gerçekten aşkın çok güzel ve kesinlikle yaşanması gereken bir şey olduğunu anlatıyor.
Yönetmen kim? Lee McCarrick.
Senarist aynısı oyuncular Zoe Doç ve Nick Robinson.
Zoe Doç'u nereden hatırlıyoruz biliyor musunuz?
Ben oyuncuyu ilk gördüm de filmde dedim ki bu kız nereden tanıdık geliyor bana, nerede izledim diye düşündüm.
Sonra hatırladım. Glynne Powell'ı Set It Up filminde izlemiştik.
Ve o da böyle bir şeydi.
Ama onda tabii ki aynı ofis içerisindeki patronlarından nefret eden iki asistanın aşkını izliyorduk aslında.
Ama gerçekten kadın hiç değişmemiş ve gerçekten çok güzel olmuşlar.
Zaten Nick Robinson müthiş bir şey.
Yani müthiş bir parça.
Oturayım böyle heykel niyetine kendisini izleyeyim.
O kadar güzel. Filmle ilgili şunu söyleyeyim size.
hani çok sinematik, çok böyle sizi derine etkileyen işte müzikleriyle sizi yerden yere vuran bir şey bekliyorsanız sizin için çok uygun değil.
Yani daha çok böyle kafa dağıtmalık, işte sevgiliyle arkadaşlığı, işte en yakın kız arkadaşınızı izlemelik ama mümkünse aile üyelerinizi izlemeyin çünkü dramatik bir yanı da var.
Bazı sahnelerde hani özellikle kardeşi olanlar, kız kardeşi olanlar çok etkilenecektir eminim.
Çünkü içinde kanserli savaştan bahsediyor, kanserin insanları ne kadar hızlı bitiren bir şey olduğundan bahsediyor.
Yani psikolojinizi birazcık kötü etkileyebilir.
Ona bir şey diyemiyorum. O yüzden de lütfen rica ediyorum.
Moraliniz yerinizdeyken ya da çok böyle filme odaktan gerekmeyen bir zaman diliminde filmi açıp izleyin.
Ve gerçekten... Öyle bir zamanda filme bayılırsınız.
Çünkü Taylor Swift parçaları çalıyor.
Çift çok güzel. Onun dışında hani mesela annenizle ya da babanızla işte yakınlığınıza göre izleyebilirsiniz.
Hani öyle çok fazla müstehcan sahnesi yok başrolün.
Hatta ben bir nokta dedim ki neden yok dedim.
Çünkü genelde Netflix paket olarak verdiği her şeyin içerisinde mutlaka bir gay ya da şöyle söyleyeyim LGBT'yi artı bireye ve mutlaka bir siyahiye ve son olarak da mutlaka
açık seçik bir sevişme sahnesine yer verir genelde.
Bunun için olmaması bana tuhaf geldi ama yani yine de tabii ki her aşkta da onu görmek gerekmiyor.
Zaten bence olmaması daha iyi olmuş aslında filmi bitirince onu fark ettim ben.
Çünkü film sonuçta kanser yüzünden ölen bir kızın arkasından yaşanan hayatı anlatıyor.
O yüzden de hani bu filmde sevişmenin çok da bir yeri yoktu bence ama...
Birkaç tane sen var böyle ucuna kadar geliyorlar ve sevişmiyorlar.
İnsan diyor ki zaten gel bir yola girmişsin sen senaristle, yönetmenle, oyuncu ile neden yapmadın diye merak ediyor insan.
Ama yine de... Şunu anlıyoruz ki Amerika'nın gerçekten bir yemek kültürü yok.
Çünkü gerçekten işte yok tatlı taco, yok acı taco.
İşte filmin içerisinde farklı yerlerde yemek yiyorlar.
Yemekler gerçekten hani öyle bir mesela yemek sergileyin ki.
Amerika'nın bir yemek kültürü olmasa ben bunu işte mesela Mısır'dan, Almanya'dan, Fransa'dan izleyen insan olarak diyeyim ki aman tanrım bunu hemen Amerika'ya gidip yemeliyim diyeyim.
Bir de o ülkelerde yaşadığım için bir vize sorunum da olmadığını düşünün siz.
Böyle bir durumda hani insan böyle canını çektirecek bir gastronomi lezzette sunsa fena olmaz.
Ama maalesef böyle bir şey yapmamışlar zaten.
Yani Amerika'nın yediğine işte bakınca genelde fast foodla beslenen ve obez bir ülke oldukları için de şaşırtıcı değil aslında.
Ve filmde de şunu görüyoruz ki Amerika'nın fast foodları kadar bazı erkek oyuncuları da gerçekten çok kötü.
Ya asla kendilerini izletmiyorlar.
Ya hele bu hikayede de yine bir siyahi vardı işte o da podcaster'da işte bir podcast buluşmasına gidiyorduk.
Kız işte tabii ki bu siyahi karakterimiz aslında yan karakter olarak hikayede.
Hani ben de kel kem dedim ki acaba ben de dinleyicilerimle böyle bir şey yapsam kaç kişi gelir diye düşündüm.
Yani o sahneye çok giremedim aslında ama yani bir yandan da hani bir adamla birlikte olmuşsunuz.
Adam siz ondan sonrası aramamış sormamış.
Yani Amerikanların o gamsız hayatını ya tamam olabilir deyip devam ederler normalde.
Yani bu kızın bunun peşine bu kadar düşmesi de tamamen hikayeye katkı sağlasın.
İşte orada erkek karakterle tanışsın diye.
Ama bu filmle ilgili görüntü yönetmeni tebrik etmek gerekiyor.
Gerçekten çok güzel görüntüler.
Yani harbiden üstüne hani ya keşke şurada da işte şu görüntüyü yakalasaymış şurada da şu görüntü güzel olurmuş diyebileceğim hiçbir şey yok.
Çünkü görüntüler gerçekten çok eğlenceli, çok zevkli ve senarist bir konuda çok başarılı.
Gerçekten o Jill'in kanser olan ve vefat eden...
kız karşı Isabella olan sevgisini ona olan bağını o kadar iyi hissediyoruz ki yani zaten film çok dramatik bir noktadan başlıyor.
Daha ılımlı, daha motivasyonu yüksek bir noktada bitiyor.
Ama ben yine şunu görmek isterim.
Tabi bu kısmı spoiler olacak. Buraya atlayabilirsiniz birazcık.
Yani ben de şunu görmek isterim yani bu hikayenin sonunda bu çifte ne oldu?
Tamam işte ikisi de işte filmin sonunda İsa böyle bir sesli mesaj bıraktı.
İşte biz birlikte olacağız, birbirimizi seviyoruz, sen bize onay veriyor musun dediler.
O sahne güzeldi ama tamam sonra ne oldu?
Yani benim böyle şeylerde genelde böyle şeylerin sonunda görmek istediğim net bir son oluyor.
Yani işte düğünlerim bitti, işte aynı adamı yaşamaya başladılar, aynı iş yerim.
işte taşınlar.
Hani birlikte aynı mesleklerimi yapmaya başladılar.
Yani çünkü ikisinin de hayallerine ilgili net bir son göremedik.
İşte kız pastacı olmak istiyordu.
Adam emlak danışmanı.
İşte adam kendi emlakçılıkta ulaşmak istediği hedefe ulaştı ama kıza ne oldu?
Yani kız evet hani bir tane karavan açtı işte yemek karavanı yani işte yemek kamyonu diyeyim öyle anlayın.
Kore mantığıyla düşünün.
Yani öyle bir şey açtı. Peki sonra ne oldu?
Bunların hayatları hep böyle mi devam etti?
Yoksa bu filme bir ikinci film gelecek mi acaba?
O yüzden birazcık ucu açık bitti.
Bakalım. Göreceğiz. Ama kesinlikle tavsiye ederim.
Çok keyif alacağınıza da eminim.
Lütfen bu filme şans verin ve gerçekten Filmden sonra lütfen bana yazın filmde iyi bulduğunuz, kötü bulduğunuz bütün aşamaları bilmek istiyorum.
Ve umarım böyle filmler yapılmaya da devam eder.
Çünkü bizim gerçekten böyle şeylere ihtiyacımız var diye düşünüyorum dünya olarak.
Çünkü ya hep bir bir nice romantik komediler çekiliyor.
Hep böyle herkes çok mutlu vs.
Yani birazcık da böyle hani hafif dramatik olacak yerlere de ihtiyacımız var.
Bakın dehşet dram asla sevmiyorum.
Böyle hani küçük küçük, ufak ufak hani böyle nasıl olduğunu hissettirmeyen dramlar çok daha hoş oluyor bence.
Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum ama.
Neyse. Ne düşündüğünüzü bana yazın, ben hemen dizi kısmına geçiyorum.
Evet, gelelim bu haftanın dizisine.
Şimdi, bu hafta ben size dizi olarak ne anlatacağım biliyor musunuz?
Every Year After. Yani, bizdeki adıyla her yılın ardından.
Bu dizi 8 bölüm halinde Amazon Prime Video'da daha yeni yayına girdi diyebiliriz.
Ve kesinlikle şans tanımanızı istiyorum çünkü kendisi bir kitap uyarlaması ve aslında çocukluktan başlayan sonrasında ergenliğe doğru devam eden bir aşk hikayesini anlatıyor.
Ve şöyle bir motivasyon var.
İlk aşka ikinci bir şans.
Konusu da tipik bir göl kasabası olan Berisbey'de 6 yıl ve 1 haftalık bir zaman dilimliği yayılan dizide ilk aşıklara bizi sonsuza dek iz bırakan insanlara Ve seçimlere dair romantik ve
nostaljik bir hikaye anlatıyor aslında.
Şimdi ben diziyi nasıl buldum?
Bir kere dizinin bittiği yere yani ilk sezon finaline bakarsak ya da bilmiyorum hani ikinci sezon onaya henüz çıkmadığı için tek sezonluk bir dizi olarak değerlendireceğim.
Yani şöyle ki neden?
Hani ben anlamadım. Hani böyle bakınca gerçekten yapılma mantığını çözemiyorum.
Neden? Çünkü temelde hep aynı soruyu...
Bir kere net bir sonla bitme işte sen evine dönmüşsün ben evime döndüm işte belli bir düzen kurduk devam ediyoruz.
28 yaşında hikaye orada aslında bitti yani en azından ilk sezon için söylüyorum.
İkinci sezon onayını da alır ama bence dünyada çok izlen çünkü.
Ha henüz bir ikinci sezon onayı çıkmadı eğer çıkarsa size mutlaka haber vereceğim.
Ha bu arada ikinci sezon değil de üçüncü sezon onayını alan bir proje var.
Galitçe Çeteleri ya da Clans dizisi artık hangi dilde kullanıyorsanız Netflix'inizi.
Üçüncü sezon onayı almış ve çok mutluyum.
Gerçekten o hikaye var o kadar seviyorum ki.
Onun üçüncü sezonu gelecek için ekstra mutluyum.
Ha buna geri dönersem de bunda...
Nasıl bir kadrosu var?
Kendisi bir Amerikan yapımı yaratıcısı Amy Harris, oyuncuları Sadie Sowell, Matt Cornett ve Michael Bradway.
Şimdi bu hikayeye baktığımızda Matt Cornett evet yani gözleri güzel ama hani onun dışında böyle devasa bir oyunculuğu yok.
Yani daha doğrusu karakter çok basit.
Bu diziyle ilgili en çok eleştirilen şey başrol kadın karakterini yani Percy Fraser karakterini oynayan Sadie Sorrell'ın oyunculuğu çok kötü diyorlar.
Yani bir şey diyemiyorum çünkü bu kızın da rolü çok tek tip yani hani bir öyle bir böyle değil.
Kız hep aynı tek düzede gidiyor ya öyle yaşadığı derin işte derin işte insan sorgulamaları dehşet işte kişisel analizler vesaire yok.
Ama ben gerçekten iki hatta üç karakteri çok sevdim.
Michael Bradway'in oynadığı Charlie Florek karakteri.
Bir kere başrol erkek karakterinin abisini oynuyor ve ben kenken dedim ki ya ben bu oyuncuyu nerede gördüm ya?
O kadar tanıdık ki. Hani bakışı, duruşu, zaten gözleri renkli olduğu için çok dikkatimi çeken bir insanlığı.
Sonra ben tabii ki IMDB'den hemen baktım ben bu oyuncuyu nerede gördüm diye.
2025 yapımı Marketman filminde görmüş olabilirim bir ihtimal.
Ama bence ben bu adamı hala başka bir yerde gördüm ya.
Yani bulamıyorum ama ne olur siz bu adamın...
Oynadığı diğer işleri ya da işte diğer filmleri izleyeseniz şurada görmüş olabilirsin deyip bana yazın.
Çünkü ben gerçekten filmografisinden bulamadım.
Bu Charlie Florek karakterini çok sevdim.
Onun dışında Dela ile rolünü oynayan Abigail Coven gerçekten çok iyi oynamış.
Auro Perinea çok güzel ve Jordi'nin karakterini oynayan Çin asıllı oyuncu Joseph Chiu gerçekten mükemmeldi.
Hatta bu saydığım 4 kişinin oyunculuğunu birbirleriyle çift yapma çabalarını bunları çok sevdim ve bence gerçekten başlıyor çiften çok daha iyiler.
Ve Charlie'e de önümüzdeki sezonda...
Yani ikinci sezonla yeni almış bu arada.
Onu da şimdi gördüm. Önümüzdeki sezonda Charlie'e de bir partner geliyor.
Ve benim anladığım her sezon ayrı bir çiftin üzerine odaklanacak hikayede.
Yani off campus gibi gidecek aslında birazcık daha.
Ve yani şundan kesinlikle çok sıkıldım.
Ağlak kadın karakter.
İşte sürekli yanlış anlamalarla işte aşkından ayrılmak zorunda kalan aşkını geride bırakmak.
mecburiyetinde kalan erkek karakter.
Bundan bana artık öğ geldi.
Çok bıktım usandım yani.
Umarım bir an önce böyle erkek karakterlerin de köküne kibrit suyu dökerler.
Çünkü ben gerçekten daha fazla bunları tahammül etmek istemiyorum.
Ve burada da dediğim gibi yan karakterleri ve yan çiftleri çok beğendim.
Başrol çifti eh yani olmasa da olurdu bence.
Hani yakışıyorlar mı belki.
Hatta bence başrol kadın karakter bu Sam Fleurik'in yani başrol erkek karakterinin abisi Charlie ile çok daha iyiydi bence.
Ama tabii ki bu dizinin bir kitap uyarlanması olduğunu söylemiştim başta.
Kitapla dizinin şöyle bir farkı var.
Kitapta... Başrol kadın karakterle bu Charlie yani başrol erkek karakterin abisi seviştiklerine hikaye bitiyor.
Yani orada şok olur ve o şekilde bitiyormuş kitap.
Ama dizide bu böyle yaşanmıyor.
Dizide zaten çiftin ayrılma noktası o.
Ondan sonrasını da izliyoruz aslında.
Bir de benim bu diziye dair sevmediğim...
bir şey var. Bölümün yarısı işte 2012'de geçiyor.
Yarısı 2026'da geçiyor.
Yarısı işte 2013'de geçiyor.
Yarısı 2025'de geçiyor.
Yani ben bu hani gel git olayını hiç sevmiyorum.
Bazen şey anlayamıyor çünkü insan izlediği sahnde.
Şimdi bu geçmişte mi? Gelecekte mi?
Bu kadın geçmişte de var mıydı?
Bu gelecek sahnesi mi? Yani ben bir şey izlerken bu kadar yorulmak, bu kadar zeka hücrelerimi harcamak istemiyorum.
Bazen gerçekten böyle tek düz.
Hani baktığımda anlamak istiyorum hangi yılın o sahne diye.
O yüzden de bu paralel kurgu yerine bu Çapraz kurgu olayını hiç sevmedim.
Umarım bundan artık ikinci sezonda vazgeçerler.
Çünkü biz artık neyin ne olduğunu ilk sezonda anladık zaten.
Gördük bu başlıyor çift neden ayrılmış ondan sonra nasıl tekrar birleşiyorlar.
E tamam artık gerek yok yani değil mi?
İnsan olanı bir şey bir kez denersin tutmanı anlayıp başka bir şey denersin diye düşünmekteyim.
Neyse bölüm uzun oldu.
Onun için üzgünüm ama keyif alarak dinleyeceğinize eminim.
Çünkü son derece güncel bir konuydu.
Bu rekordu dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Önümüzdeki hafta... Bonus bölümümüz var ve o bonus bölümde de güzel bir ismi ağırlayacağım.
Umarım siz de keyif alarak dinlemişsinizdir.
Bu bölümü de önümüzdeki haftaki bonus bölümde.
Eğer önceki bonus bölümlerimizi dinlemediyseniz lütfen onlara da bir göz atın.
İlla ki size hitap eden bir bölüm vardır.
Sizi seviyorum. Sinemayla kalın, keyifle kalın, podcastimle kalın ve lütfen boş zamanlarınızda sosyal medya hesaplarıma uğrayın.
Sizi seviyorum. Haftaya çarşamba bonus bölümünde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
