
S1B25 - Tansu Biçer : Türkiye’de sinema değil dizi üretiyoruz
5 Haziran 2026 · 35 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde sinema gündeminden de Cannes ödüllerinden de bahsettik.Bölümü de Tansu Biçer söyleşisi ile kapattık.
Kısımlar:
(00:00) Selamlama
(01:18) Neler İzledik ?
(02:03 Sinema Gündemi
(14:03) Cannes Kazananları
(20:15) Tansu Biçer
(30:49) Containment
(32:28) Söyleşi kalitesi
(33:33) VNL
(34:20) Kapanış
Transkript
Herkese merhabalar.
Vizyonda Yayında'nın 25.
bölümüne hoş geldiniz.
Resmen 25 bölüm olmuş.
25 haftadır aralıksız benimlesinizdir diye umut etmek istiyorum.
Eğer aramıza yeni katıldıysanız da mutlaka önceki bölümlerimizi dinleyin.
Şimdi öncelikle bu haftanız nasıl geçti?
Ve şunu da tabii ki eklemek istiyorum.
Çarşamba günkü bonus bölüm çok güzel dinlenmiş.
Ben gerçekten sizin bu kadar çok yerli televizyon dizisi sevdiğinizi bilmiyordum.
Yani sizin rengin bölümünden bile neredeyse daha fazla dinlenmiş.
Gerçekten şoklar içindeyim.
Hatta bir ara dedim ki acaba cuma günü bölümü yayınlamasam mı?
Sonra kenken dedim ki ben yine de alışkanlıklarımı hiçbir şekilde bozmayayım.
Şimdi öncelikle haftanız nasıl geçti?
Gününüz nasıl geçiyor? Ben nihayet artık bu haftayı bugün bitirdiğim için çok mutluyum.
Çünkü çok uzun bir hafta değil miydi?
Yani bütün yaşadıklarımızla, bütün işte başımızdan geçenlerle, ülkece yaşadıklarımızla...
Bir de tabii ki ben hafta başından beri bu sürekli yaşadığımız vize sorunlarıyla ilgili çıkan bazı haberleri takip ediyorum.
Gerçekten yani tahmin ettiğim şeyleri aslında gazete haberleriyle doğrulamış olduk biraz ama bakalım.
Yani umarım önümüzdeki dönemde ülkece hiçbir vize sorunu yaşamayız ve herkes istediği zaman istediği ülke ailesiyle sevdikleriyle gidebilir.
Şimdi başlıktaki...
Konuğumuza geçmeden önce ben tabii ki size her hafta yaptığım gibi bir sinema gündemi anlatacağım ama onun öncesinde bu hafta neler izlediniz acaba?
Hiç sinemaya gidebildiniz mi?
Ya da bayram tatilinden yeni çıktık aman boşver en azından bu haftalık evde oturayım mı dediniz?
Ya da sinemadaki bütün vizyon filmlerini izlediğiniz için sinemaya gitmenize gerek mi kalmadı ki benim tercihim odur çünkü her zaman için televizyondan çok dijitalden çok sinemayı takip etmeniz benim için en güzel şeydir.
Ama kendi adıma söyleyeyim ben de bu hafta sinemaya gidemedim çünkü çarşamba günü çok yoğundum.
Onun dışındaki diğer günlerde de farklı etkinlikler yaptım ki zaten sinemada da Michael dışında hiçbir izlemediğim film kalmadı aslında.
Michael demişken isterseniz sinema gündemimizde onunla başlayalım.
Şimdi arkadaşlar Michael'dan ben size geçen hafta bahsetmiştim Michael Jackson'ın hayatını anlattı diye.
Ülkemizde yaklaşık 6 haftada...
314.872 kişi tarafından izlenmiş ve toplamda 6 haftalık has dağıtı 93 milyon TL olmuş.
Yani ben bu film hani vizyondan kalksın işte çok canım isterse çok merak edersem internetten izlerim ya da işte herhangi bir dijital platform tekrar yayına koyar öyle izlerim diye düşünüyorum.
Ama benim inadıma çok ilginç bir şekilde yani neredeyse 2 aydır vizyonda ve kalkmaya da niyeti yok gibi duruyor.
Bakalım yani bundan sonraki hani böyle dehşet sinema aşardığım günlerden birinde hala vizyonlu olursa gitmeyi düşünüyorum.
Bir de vizyonu kasıp kavuran başka bir film var.
Backrooms. Yani Renata Rens ve bacımızın harika oynadığı bir korku filmi kendisi.
Ve film ilk hafta sonunda 103.520 seyirci tarafından izlenmiş ve 2026'ın en iyi açılışını yapmış.
Yapım bütçesi 10 milyon dolar olan film ilk hafta sonunda tüm dünyada 36.5 milyon dolar haslat elde etmiş.
Peki bizim ülkeye ne kadar?
Bir haftada 103.000 kişi filmi izlemeye gitmiş ve bir haftada yaptığı haslat 31 milyon TL.
Yani neredeyse Michael'ın 6 haftada yaptığı hasılatı 1 haftada yapmış ve gerçekten çok iyi izlenmiş.
Ve şöyle ki bunun yönetmeni 20 yaşında bir yönetmen ve kendisi YouTuber olarak tanınıyordu.
Ondan sonra sinemaya geçti.
Ve gerçekten bir günde hasılat rekoru kırması birçok insanın beklemediği bir şeydi.
Ve kendi adıma söyleyeyim hiç merak etmiyorum.
Çünkü korku endüstrisinde korku filmi dalında...
Hiç yokum arkadaşlar. Özellikle izlemeyi tercih etmiyorum.
O da neden? Çünkü gerçekten beni çok sıkıyor ya.
Yani hani düşünüyorum, düşünüyorum hani gidip ne beklemeliyim?
Yani beni etkilenmiş yok.
Mesela tarihi bir korku filmi olur ona okeyim.
Hani tarihi sevdiğim için işte ülkelerin tarihiyle ilgili olabilir, bizim tarihimizle ilgili olabilir.
Onlara okeyim ama yani böyle işte başta odadaki kadın karakterin duvardan duvara işte yüzünü sürttüğü işte sürekli alttan korku filmi müziğinin geldiği bir şey izlemek.
Açıkçası benim tercihim değil ama dünyadaki sinema endüstrisinin çeşitlenmesi açısından ben bu tip şeyleri çok sağlıklı buluyorum ve kesinlikle destekliyorum.
Umarım farklı türlerde dünya çapında daha çok şey üretmeye devam eder tüm sinemacılar.
Bu arada sinemacı dedim ama bunun yönetmeni YouTuber demiştim ya şimdi tabii bu da başka bir tartışmayı ortaya çıkarttı aslında.
O da nedir? Şöyle ki şimdi YouTuberlar baktığınızda aslında sinema dünyasına yavaş yavaş adım atıyorlar.
Çünkü hani onlar da bir şekilde...
YouTube'da içerik üreterek para kazanıyorlar.
Kendini bir kitle ediniyorlar ve ondan sonrasında da insanlara diyorlar ki ben aslında yola YouTube'dan çıktım ama bütün hayatım boyunca YouTuber olarak kalmayacağım.
Başka bir alana yöneleceğim deyip aslında işi daha sansal bir noktaya çekiyorlar.
Ve şey tabii ki Finlanda'da bu yüzden çok fazla beklenti yoktu.
Bir YouTuber maksimum ne çekebilir diyorlardı ama bekleyen üstüne bir şey çekti diyor herkes.
Ama hala benim dikkatimi çekebilmiş değil.
Ama size daha spesifik bir soru soracağım.
Sizce YouTuber'ların sinemaya girmesi, yani sinema yönetmeni olması sonrasında işte farklı oyuncularla anlaşmak, işte dijital diziler ya da televizyon dizileri çekmesi.
Yani size göre bu fikir nasıl?
Siz bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz?
Yani benim kendi açımdan hani bu işin eğitimini almayan, bu işin okulunu okumayan, bu iş için gerçekten hani yıllarca en az 4 sene emek vermeyen kimsenin bu işi yapması...
gerektiğini düşünmüyorum. Ama şey tabii ki yani dünyada maalesef benim istediğime göre şekillenmiyor.
Benim etrafımda dönmüyor. O yüzden de sizin fikirlerinizle de açayım.
Ha şöyle bir şey var. Şimdi bu aslında diğer meslekleri yorduğumuz zaman şu tip bir şey.
Mesela işte bir pediatri doktorunun bir anda işte tamamen bütün ilgi alanına, bütün kariyerinin yönünü değiştirip bir göz doktoru olmasını hayal edebilir misiniz?
Ya da işte bir kalp doktorunun bir anda işte diş hekimine geçmesini hayal edebilir misiniz?
Bu da aslında aynı şey. Sadece İnsanlar bu tip şeylere karşı daha yumuşaklar ama mesela doktorların, öğretmenlerin branş değiştirmesi ya da farklı meslekler arasında geçiş olması diğer insanlar tarafından çok daha katı eleştirilen
bir şey ama bence bunda eleştirmeye ihtiyacı var ya ama tabii ki iyi eleştiride kötü eleştiride bence 20 yaşındaki yönetmen için bunların hepsi çok güzel bir ilerlemedir ve umarım ondan daha güzel şeyler görürüz ama...
Yani yaşını da gençliğine vererek söylüyorum.
Umarım bu işin okulunu okur ve bu işi gerçekten profesyonel anlamda teknikleriyle öğrenir.
Çünkü sinemanın bence herkesin uyması gereken belli standartları, belli teknikleri var.
Yani tamam hepimiz 1980'lerdeki standartlarla filmler çekelim, öyle filmler izleyelim demiyorum ama en azından sinema tarihine hakim olan bir yönetmen, başka yönetmenlerin efsaneleşmiş filmlerine
farklı şekillerde referans veren...
Ve bunu da kendi eğitiminden sonra hayata geçirmiş bir yönetmen benim için daha çok tercih edilebilir.
Öyle söyleyeyim size. Onun dışında Robert Pattinson'a ilgili ilginç bir şey öğrendim.
The Odyssey kadrosunda rolü kabul etmeyen önce senaryoyu okumak isteyen tek isim kendisiymiş.
Ve Nolan da gerçekten okumak mı istiyorsun?
Diğerleri direkt bana evet demişti diye karşılık vermiş Robert Pattinson'a.
Yani bu aslında birazcık Nolan'ın hem yönetmenliğini hem senaryosunu sorgulayan bir şey olmuş.
Yani Robert Pattinson'a artık sektör dün girmiş insanlardan değil o yüzden de bunu talep etmesi gayet doğal.
Ve bence zaten böyle şeylerin talep edilmesi de son derece yaygınlaşmalı.
Çünkü Nolan gibi işte Scorsese gibi ve işte diğer birçok yönetmenin içinde yani sizi bazen direkt sözleşmeye getirip imza atıyorlar ve senaryo sonrasında gönderiyorlar.
Siz diyorsunuz ki ya zaten hani çok iyi bir şey ortaya çıkacaktır.
Hani o yüzden de şüphelenmemeliyim işte zaten harika bir şey çekeceğizdir diyorsunuz.
Ama sonuçta insan olarak ona...
yüzünüzü, karakterinizi, nefesinizi değdirecek kişi olarak sizin de o senaryo hakkında bilgi sahibi olmanız gerekiyor bence.
E onu düşündüğümüz zaman yani okumak istenmesi gayet doğal ama tabii ki Nolan'ın gururu incinmiş mi incinmiş ama bir şey olmaz.
Reis yani telefon kullanmıyorsun, teknoloji kullanmıyorsun.
E biz sana daha ne yapalım yani birazcık da seni böyle kanlı canlı insanlar incitsin yani.
Biz de senin gizemini incitiyor çünkü gerçekten çok merak ediyorum Odyssey'den ne çıkacak.
Onun dışında Javier Bardem'le ilgili birkaç bir şey var.
Kendisi cezaevinden çıkan eski bir suçluğu ceza alması nedeni olan avukatına musallat olunca hepimizin ezeceği bir hikaye ortaya çıkartıyor.
Ve Amy Adams'la birlikte yaptıkları iş bu cuma başlıyor Disney yapımcılar arasında.
Yani bu cumadan bugün başlıyor.
Disney yapımcılar arasında Martin Scorsese ve Spielberg de bulunuyormuş.
Bakalım ortaya nasıl bir şey çıkacak.
Onun dışında artık farkındaysanız dünyada...
Teknolojide ne kadar çok haşir neşir oluyorsak teknolojiden uzaklaşan ülkelerdeki eğitim düzeyde o kadar üst düzeye çıkıyor aslında.
Mesela İsveç ve İsviçre artık okullarında 1900'lü yılların başındaki eğitim sistemine geri dönüyorlar.
Yani tekrardan kitapları, tekrardan elle yapılan derslere geri dönüyorlarmış.
Bununla ilgili de şöyle bir şey var.
Okuma grupları, bookstagramlar, son moda kıyafetlerin yanında mutlaka ismi görünen kitaplarla yapılan paylaşımlar.
Artık vitrine entelektüellik var.
Booker ödüllerinin 10.
yılı töreninin ana konuşmacısı, dünya cümlü popstar Dua Lipa'ydı.
Kendisi de biliyorsunuz bu hafta evlendi.
Yani Dua'cığım hayal olsun.
Allah gani gani işler, gani gani şarkılar nasip etsin Karakoca ikinize de.
Bu arada Karakoca demişken de Dua Lipa'nın artık resmen nikahlı kocası Colum Turner'ın da James Bond olması artık Jack Ballard'dan daha yüksek bir ihtimalmiş.
Bakalım. Belki siz bunu dinleyene kadar, belki siz bunu dinlediğiniz zaman da belki de James Bond olarak, yani yeni bir James Bond olarak bambaşka birini görürüz.
Nereden bileceğiz değil mi? Kapanışı ise bir cırtından tanıdığımız Simon & Ashley Nobel Ödüllü Hong Kong'un Vejetaryen kitabından bir bölüm okuyarak yapmış.
Artık dünyada kitap okumak alkışla karşılan bir şey ve gerçekten bu da insanların çok takdir ettiği bir şey aslında.
Ama ortada şöyle bir durum var tabii ki bence.
Yani aslında hepimizin okuması gereken, hepimizin dikkatini bir yere toplamamız gereken bir aktivite olan kitap okuma eylemi ne zaman hepimiz için aslında böyle alkışlanması gereken bir şey ve takdir edilmesi gereken bir şeye dönüştü?
Maalesef artık bu kadar teknolojik bir dünyada her şey son derece ilkel bir hale geldikçe bazı insanlar da o insanlara dönüp takdir ediyoruz.
Çünkü neden arkadaşlar? Çünkü ortada şöyle bir sıkıntı var.
Farkındaysanız dijital dizilerin ya da izlediğimiz filmlerin süresi her geçen dakika kısalıyor.
Ve mesela bir saatlik bir yolculukta bir şeyler izlemek varken birçok insan artık podcast dinliyor, müzik dinliyor.
Çünkü diyor ki ben zaten bütün gün bir sürü şey yaşıyorum ya da işe giderken, okula giderken diyor ki ben zaten bugün çok yoğun bir gün geçireceğim.
Birazcık kafamı boşaltmalıyım diye düşünüyorlar.
O yüzden de... Yani birçok insan artık kitap okumaya, podcast'inde ve müzik dinlemeye dönüyor yavaş yavaş.
Çünkü hepimizin odağın toplamaya ihtiyacı var.
Bunun için bazı tanıdığım insanlar psikologlara, psikiyatristlere gitmeye başlar.
Çünkü bu gerçekten çalışırken de herhangi bir şeyle uğraşırken de gerçekten hepimizin çok önemli.
Artık mesela pandemi döneminde vakit geçsin diye aldığımız puzzle'lar son dönemde işte yap bozlar.
Ya işte dikkatinizi toplayabilecek en iyi terapi yöntemi puzzle yapmaktır şeklinde pazarlanıyor.
Ve bence çok mantıklı. Yani ben de PR'ci, iletişimci ya da pazarlamacı olsam ben de aynı şeyi yapabilirim.
Çünkü mesela puzzle yaparken nasıl gerçekten odaklanıyorsanız bir film izlerken de aynı şekilde odaklanmanız gerekiyor.
Ama hiç odaklanamıyoruz.
Çok zor yani. O yüzden de ben mesela birçok filmim...
bir daha izliyorum ya da mesela birçok diziyi en sevdiğim sahneleri baştan baştan izliyorum.
Hani acaba dikkatimden kaçan, dikkat etmediğim, odaklanmadığım bir anda bir şey gözümden kaçmış mıdır diye.
Bu arada bir şeyleri sürekli tekrar tekrar izlemeye de anksiyete deniyormuş.
Bunu daha önce herhangi bir bölümde söyledim mi hatırlamıyorum ama.
Çünkü neden? Hepimizi aynı güvenli noktalara çeviriyormuş.
Çünkü oralarda karşımıza çıkacak bir sürpriz yok.
Çünkü hepsini daha önce izledik.
Yalnız hepimizin bence yaptığı bir şeydir.
O yüzden bunu çok da eleştiremiyorum.
Yani ne diyelim? Hepimiz için her şeyden önemlisi beden sağlığı eşittir ruh sağlığı diyorum.
Ama nasıl bağladım görüyor musunuz?
Neyi nereye bağlıyorum? Ben de böyle bir insanım işte.
Bir tane roman ayarlamamız var bundan sonra.
Matt Hagen çok satan romanı The Midnight Library Beyaz Perde'ye taşınıyor.
Başlarında Florence Pag'ın yer alacağı ve yönetmenli Gart Davis'ın üstleneceği yapımın haklarını 36 milyon dolara Paramount Pictures kazanmış.
Bakalım. Genelde kitap uyarlamaları son rağmde yüzümüzü çok güldürdü.
Bundan sonra nasıl olacak hep birlikte göreceğiz.
Ve Almanya'nın en ünlü ödül törenlerinden bir tanesinde.
Lola film ödüllerinde, 76.
Alman film ödüllerinde en iyi ikinci film ödülüne layık görülen bir filmimiz var karşımızda.
O da İlker Çatak'ın yönettiği Özgün Öman ve Tansu Biçer'in başrollerinde oynadığı Sarı Zarflar.
Bütün aldığı ve alacağı ödülleri hak ediyor.
Bu film adına çok mutluyum çünkü gerçekten hak ettiği değeri görmesini çok istiyorum.
Bu arada dünya çapında aynı Back Rooms filmi gibi yani...
Renata Rainsman'in başrolünde oynadığı film gibi dünya çok fazla etkileyen bir film var hiç beklenmedik şekilde.
Onun adı Obsession ya da bizdeki adıyla Saplantı.
O da bir korku filmi ve kendisinin yönetmeni de Carrie Baker.
Yani kendisi 15 Mayıs'ta ülkemize vizyona giren bir film ve şaşırtıcı bir başarı göstererek Amerikan gişesindeki ikinci hafta sonunda hasatını yükseltiyor.
Ve bizdeki gişesi de şöyle toplam 3 haftada 74.831 kişi izlemiş.
Toplum 3 haftalık hastalık 21.749 TL.
Ne diyeyim arkadaşlar ne diyeyim.
Bu ara gerçekten dünyada korku filmleri revaçta.
Ve gerçekten de hepimizin çok fazla dikkatini çekecek içerik var.
Umarım hepimiz için de çok güzel çok farklı şeyler içinde barınan bir filmdir.
Ama dediğim gibi benim izlemeyeceğim bir film ama size tavsiye ederim.
Çünkü dünya çapında çok güzel yorumlar aldı ve...
Şöyle ilk 3 günde bütçesini 16'ya katladı.
O yüzden de insanlar da büyük bir yankı uyandırdı aslında.
Ve ortada şöyle bir şey de var.
Tabii ki bu gişe başarısı bütün bir vizyon tarihi boyunda devam edecek mi?
İnsanları etkileyecek mi? Böyle şeyler de konuşuluyor.
Bakalım. Bakarsınız ikincisi gelir, üçüncüsü gelir ya da hiç gelmez.
Ama bu film genelde hani böyle bir aşkla korku karışımı bir film olduğu için de belki ikincisi gelmeyebilir.
Bilmiyorum. Ama Backrooms'un ikincisi kesinlikle gelmeyecek.
Onunla ilgili yönetmenin açıklama yapmıştı.
Bakalım ama yani iş rakamlarına göre yapılan hasılata göre tabii ki çok şey değişir.
Ooo bayağı uzun bir sinema gündemi yapmışım ya.
O zaman bu haftanın konusuna geçebiliriz diye düşünüyorum.
Hadi benimle gelin bir sonraki kısma da birlikte geçelim.
Şimdi arkadaşlar ben bu hafta size ne anlatacağım biliyor musunuz?
Kan. Kan'ın jüri başkanı Park Chan-wook'tu.
Ve kendisinin ısrarıyla demin morunda jüri ekibine dahil edildiği konuşuluyordu.
Ve Park Chan-wook Cannes Film Festivali'nin bitiminde şöyle bir açıklama yapmış.
Demiş ki aslında Altın Palmiye'yi hiçbir filme vermek istemedim.
Çünkü ben hiç alamadım.
Ama başka çarem yoktu.
O yüzden de bir filmi seçip ona Altın Palmiye'yi verdik demiş.
Bence çok güzel açıklama. Çok da güzel gönderme.
Ve No Other Choice ile yani son yaptığı film ile aslında Altın Palmiye'yi alabilirdi.
Ancak alamadı. Bu da onun yönetmenliği için büyük bir darbe olsa gerek.
Altın Palmiye'yi Fjord kazandı.
Filmin yönetmeni Christian Mingui.
Başrolü Sebastian Stan ve Renata Reis ve paylaşıyorlar.
Festivalik gösteriminin ardından 10 dakika boyunca ayakta alkışlanmıştı film.
Önümüzdeki yılın Oscar ödülleri için güçlü bir aday olarak görülüyor bu film.
Ve hatta filmin başrolü Sebastian Stan ile bu filmin yapım sürecinde Donald Trump'ın da filme sansür uygulamaya çalıştığı ama buna rağmen filmi yaptıklarından bahsetmişti.
Ve filmin hem yönetmeni hem de Sebastian Stan ikisi de Rumen asıllı iki tane insan.
Bakalım ortaya ne çıkacak? Yani güzel bir hikaye, çok çocuklu bir hikaye, bir aile hikayesi.
Bakalım karşımıza daha ne tür şekillerde çıkacak.
Ama ben şuna eminim ya hiçbir şekilde kötü film olmamıştır ki.
Genelde altın palmiyeyi alan filmde çok eleştirilse de çok farklı yönlerde eleştirilse de ortaya çok kötü bir şey çıkartmaz hiçbir zaman için.
O yüzden de biz diğer kazanları da hemen söyleyerek onları tartışmaya geçelim bence sizinle.
Ne dersiniz? Şimdi 79.
Cannes Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu dedik.
Şöyle ki en iyi yönetme ödülünün sahibi La Bolle Negra filmiyle İspanyol yönetmenler Javier'ler oldu.
Onların yanı sıra Fatherland filmiyle Polonya yönetmen Pawel Pawlikowski'nin de en iyi yönetmen ödülü almış olduğunu gördük.
Jüri ödülü ise La Ventura Rivi filmiyle Almanya yönetmene gitti.
Festivalde Rus yönetmen Andrzej Zywegućsev Minatur filmiyle büyük ödülü layık görüldü.
Ve bu Minatur filmi...
Ben çok şaşırdım ama bu filmin ortak yapımcılarından bir tanesi TRT filmmiş.
Ben böyle bir şeyin olduğunu bile bilmiyordum.
TRT filmin kendi Instagram hesabına girince görmüştüm.
Çünkü onlar paylaşmışlar işte filmimiz kanda ödülü aldı diye.
TRT'nin böyle şeylere ödenek vereni bilmiyordum.
Benim açıdan güzel oldu. Yani sonuçta bu da demektir ki filmin mutlaka Türkiye'de bir yapımcısı olacak ve hepimiz izleyeceğiz.
Yani yapımcımız dediğim Türkiye'de bir dağıtımcısı olacak pardon.
Festivalde en iyi senaryo ödülünün Notice Salute filminin senaryosunu kaleme alan Fransız senarist Emmanuel Maré kazandı.
Coart filminde oynayan Belçikalı başka bir Emmanuel Maçiye ve Frans aktör Valentin Campey'in en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldüler.
Bu yıl festivalin en iyi kadın oyuncu ödülünü South End filminde rol alan Belçikalı oyuncu ve Japon oyuncu kazandı.
Altın kamera ödülünü Ben Ayman'a adlı filmin Ruan Dalı yönetmeni kazandı.
Ve şöyle bir şey oldu.
Tabii ki kısa film dalında da ödüller var.
Kısa metraj ödülü Paralaz Contrerasis filmiyle Arjantin'in yönetmeni oldu.
Onur ödülünün sahibi ABD ile oyuncu oldu.
Yeni zeyandalı yönetmen Peter Jackson ve ABD'li oyuncu John Travolta'nın oldu.
Kan film festivalinin başlangıcından itibaren Amerikan filmleri ağızda siyasi mesajlar geri plandaydı.
Aslında Bernal'in tam tersi olarak.
Ve şöyle Bernal aslında festivale şöyle başlamışlar.
Jury başkanının işte Wim Wenders'in açıklamasıyla.
Sanat, sinema bu ikisi siyasetten çok uzak şeylerdir ve biz de siyasetten uzak duracağız diye.
Ve Wim Wenders'in bu açıklaması çok güzel protesto edildi ve kesinlikle olup olabilecek en siyasi...
film festivallerinden bir tanesi yaşandı Bernale'de.
Ama kandığı tam tersi daha çok sanattan, siyasetten uzak farklı tür filmler gördük aslında.
Ve festivalin açılışı da kapanışta kesinlikle siyasetten uzaktı.
Ve festival bu yıl önceki yıllara kıyasla daha sakin bir atmosferde başladı aslında.
Kırmızı halıda daha solüvüt yıldızı yer alırken açılış konuşmalarında siyaset büyük ölçüde geri planda kaldı demiştim zaten.
Festivalin bu yılki onursal altın parmağı ödüllerinden bahsetmiştim.
Ve onursal altın parmağı ödüllerini Alan yönetmenler Yüzüklerin Efendisi filminin yönetmeni Peter Jackson ve Barbaros Resina'ya verilmişti.
Jackson ödülünü açılış töreninde Elijah Wood'un eline alırken altın palmiye kazanacağımı hiç düşünmemiştim.
Çünkü ben altın palmiye tipi filme yapmıyordum demiş.
Ama bu da onun kariyerine, onun yaptığı işlere bir saygı olarak verilmiş aslında.
Toranda ne Jackson ne de Wood konuşmalarında siyasete değinmemişler.
Geçen yıl onursal altın parmiyalar Robert De Niro konuşmasını Amerikan Başkanı Donald Trump'a karşı protesto çağrısı yapmak için kullanmıştı.
Bu yıl torandaki tek siyasi mesaj aktörsü kimliğiyle de tanınan oyuncu Jane Fonda'dan geldi aslında.
Fonda festivayı sunmak için sahneye çıkıyor ve sinemayı bir direniş biçimi olarak tanımlıyor.
Fonda demiş ki seslerin gücüne inanıyorum.
Ekrandaki sesleri, ekran dışındaki sesleri ve özellikle bugünlerde sokaktaki sesleri cesareti, özgürlüğü ve yaratmanın güçlü eylemini kutlayalım demiş.
Bence çok güzel bir mesaj.
Hem çok şeye değinen hem de aslında siyasi bir isim vermediği için de çok da siyasi sayılmayacak bir mesaj.
Ama benim hoşuma gitti. Hangi yapımlarına çıkıyor?
Zaten festivalde ödül alan filmlerden bahsetmiştim.
Altın Parmağı için yarışan yalnızca iki tane ama yakın film var.
Bunlar The Man I Love ve...
James Gray'in suçlaması Paper Tiger filmde Adam Driver ve Scarlett Johansson'ı rol alıyor.
Bence mükemmel bir ikili oldu ve gerçekten onlardan ne çıkacak çok merak ediyorum ve umarım çok hızlı bir şekilde dağıtımcı bulur ve bir an önce ülkemize gelir.
Onun dışında Hollywood Yıldızı, Andy Garcia'nın kara film tarzındaki Diamond adlı yapımı yarışma dışı gösterildi.
Filmde Bill Murray ve Dustin Hoffman rol alıyorlar.
Yarışma dışı gösterilen bir diğer yapım ise John Travolta'nın ilk yönetmenlik deneyimi olan Propeller.
One Way Night Coach. Film Travolta'nın 1997'de yayınlanan ve genç bir havacılık merakçısının konu olan kitabından uyarlanmış.
Programda, bu arada kan programında Oscar ve BAFTA sahibi oyuncular Kate Blanchett ve Tilda Swinton ile birlikte yönetmen Peter Jackson ile söyleşilir yer almış.
Bu kan kısmını böylece kapatıyorum diye düşünüyorum.
Bir bakıyorum kanla vermem gereken başka haber var mı?
Yok. Yok sanırım ya.
Evet yok. Kan kısmını böyle kapatıyorum ve nihayet son kısmı.
Gerçekten dinlemek için en çok merak ettiğiniz kısma geliyorum.
Bakalım Tansu Biçer neler söylemiş.
Şimdi öncelikle bu kısımda Tansu Biçer'in kendi sesini duymayı beklediğinizi tahmin ediyorum.
Ama bu kez ben onun bir söyleşisine gittiğim için ondan duyduklarımı, not ettiklerimi size aktaracağım.
Bakalım sizler neler düşüneceksiniz.
Yani biliyorum birebir onun sesini dinlemek, onun sesinden duymak gibi olmaz ama umarım benim aktarımdan da keyif alırsınız.
Kendisini Beyoz sinasındaki bir söyleşide dinledim ve gerçekten bence çok güzel söyleşiydi.
Tansu Biçer'in söyleşisini anlatmaya şöyle başlayayım.
Onun şöyle bir sözünü duydum söyleşte.
Dedi ki, mimar arkadaşımın çok güzel bir sözü vardı.
Geniş alan güzeldir ama bir evde eşyaları nereye koyacağını duvarlar sayesinde karar verirsin.
Yani sınırlar iyidir dedi. Ve karşısında bir sürü üniversite öğrencisi ya da üniversite mezunu olmuş yeni mezun öğrenci vardı ve hepsini de gerçekten çok keyifli olarak dinlediğine eminim.
Şimdi burada Tansu Biçer işte audition'dan bahsetti.
Audition'lar dışında...
İşte oyunculukta neyi sevdiğin, ne tarz şeylerden hoşlandığından bahsetti ve kendisi mesela ders verdiği sınıflarla ilgili bir şey anlattı.
Ve bu benim çok dikkatimi çekti aslında.
Dedi ki, ders vermiş sınıflarda bazen özellikle işte ikinci sınıf öğrencilerinden şu soru geliyor.
Hocam nasıl para kazanacağız?
Bence o yaşta o kadar strese gerek yok.
Önce okulu bitirin, tutkularınızın peşinden gidin.
O sırada aileniz sizi mecbur fonlayacak zaten.
Diplomayı aldıktan sonra o strese kendinizi sokarsınız.
Bu soruyu duyunca benim de zaten modum çok düşüyor dedi.
Şimdi bunu hiçbir duygu katmadan size anlattım.
Bunu ilk duyduğunuzda ne düşündünüz acaba?
Şöyle söyleyeyim ben ilk duyumda dehşete kapıldım.
Çünkü kendim de bir sinema televizyon mezunu öğrenci olarak.
Şimdi arkadaşlar eninde sonunda hepimiz yani gidip su ürünleri bölümünde de okusak üniversitede.
Gidip işte en saçma gelen işte tarih arşivciliği bölümünde okusanız hani size saçma gelen diyorum.
Yoksa ben çok değerli bir bölümüm de.
Yani ya da atıyorum gidip mesela optisyenlik bile okusanız hepsinin sonunda ya ben işte bu...
üniversiteyi okuyup bitirdiğimde nasıl meslek sahibi olurum diye en başta üniversiteye girerken o bölümü tercih ederken bunları araştırıp ona göre bölümü tercih ediyoruz.
Yani karşınızdaki öğrenci en iyi özel okuldaki en iyi özel üniversitedeki öğrenci de olsa.
Fark etmiyor yani eninde sonunda o da sonuçta işte ailesinin servetinden işte ya da kendi hani ailesinin maddi durumundan kopup kendi standartlarında iyi bir standartta yaşamak için o bölümü okuyor.
Ve bence bu soru da hiç saçma değil yani.
Buna zaten kendisi diyor ya işte önce okulu bitirin zaten aileniz de destek olur size okulu bitirene kadar.
Ondan sonra tutkularınızın peşinden gidin diyor.
Bakın bu arkadaşlar gerçekçi bir yaklaşım değil ve...
Hiçbirimizin ailesine böyle bir yük yükleme şansımız yok.
Keşke üniversitede birçoğumuz özellikle sinema televizyon bölümü okuyan öğrenciler tutkularımızın peşinden gidebilsek.
Ama bu bu ülke için gerçekçi bir yaklaşım değil.
Çünkü ben mesela kendim bölümü okurken 20 yaşında ilk işte bu bölümle tanışmam işte ondan sonrasında hani freelance olsa dışarıdan çalışmaya başlamam 20'li yaşlarıma denk geliyor ve hani şey
zaten 20'li yaşlarınızı Etrafınızdakilerin de sizden bir para kazanma beklentisi olmuyor.
Sizin de bu işi yaparken çok ciddi paralar kazanma beklentiniz olmuyor.
Tamamen ortamı görme, network edinme, insanlar tanışma üzerine bu işi yapıyorsunuz.
Stajyer gibi, yardımcı gibi.
Ben mesela ilk çalışmaya başladığımda ilk işimi bir müzik klipleri çeken yönetmenin yanında yapmıştım.
Orada işi öğreniyorsunuz, insanları tanıyorsunuz, kameraları öğreniyorsunuz, lensleri.
Yani hangi alanda çalışırsınız.
Hani bu öyle bir şey ki yani siz hani bunu hem tecrübe edinmek için yapıyorsunuz hem de kendinizi geliştirmek için ve böyle bir noktada da yani karşınızdaki akademisinin size şunu deme hakkı yok.
Ya sen keyfine bak ya aman işte ya sen öyle hani takıl kafana göre işte istediğin partiye git işte istediğin hani zevkin sefanın işte keyfini sür ondan sonra okul bitince çalışırsın
ya deyince hani siz buna gülüp geçiyorsunuz çünkü.
Hani özel üniversitelerde okuyan burslu öğrenciler içinde, o özel üniversitelerde paralı okuyan insanlar içinde eninde sonunda herkes bu işi hani elinde diploması olduğunda çalışabilmek için yapıyor.
Ve bu bana fazla lümpen mi desem, fazla zengin bakışı mı desem yani öyle geldi.
Ve mesela Tansu Bıçak burada kendi hikayesini anlattı.
Kendisi Eskişehir'de okumuş ve işte Eskişehir Üniversitesi'ni bitirdikten sonra, asistan olduktan sonra bir gün işte hani...
Benim bütün hayatım Eskişehir'de mi geçecek deyip kalkıp İstanbul'a geliyor mesela.
Kendi anlattığına göre söylüyorum.
Şimdi bir erkeğin bunu yapabilmesiyle ve bunu tabii ki hani bu kıymetli oyuncu işte 20-25 sene önce yapmış.
Ama şey mesela bugün bu ekonomide herhangi bir kadın erkek birinin bunu yapabilmesi zaten zor.
Onun dışında bir kadının bunu yapabilmesi ekstra zor.
Çünkü çeşitli birbirinden farklı güvenlik endişelerimiz var, toplum endişeleri var.
Başımıza bir şey gelir mi diye bir düşüncemiz var kadınlar olarak yani.
Hani bunu böyle çok rahat bir şekilde ya işte ben yaptım.
Hani ben bunu başardım. Hayatımı değiştirdim.
Bakın işte bu bu kadar zor değil.
Hani sırlarınızı aşın şeklinde anlatması.
Bilmiyorum bana tuhaf geldi.
Ben en çok bu sözle takıldım açıkçası.
Siz buna çok okey iseniz de lütfen bana yazın.
Sizin fikirlerinizi duymak isterim.
Yani evet hani kulağı çok idealist, çok iyi niyetli geliyor ama.
Yani bunun bu ülkede bu sinema ve televizyon sektörünü böyle işlenebilen her insan için.
Ya Allah aşkına bu adam bunu nasıl söyleyebilir?
Hani hele ki bu kadar yıl sektörde.
zorlandıktan sonra demesini bekliyorum.
En azından sizden öyle şeyler bekliyorum.
Bakalım siz bu konuda ne düşüneceksiniz.
Şimdi gelelim başlıkta söylediği şeye.
Tansu Biçer dedi ki biz Türkiye'de de sinema değil dizi üretiyoruz.
Evet dizi üretiminde dünyada üçüncü sıradayız ama sinema konusunda öyle değil.
En büyük hatamız burada yaptığımız soap opera yani pembe diziyle yurt dışındaki sinemayı kıyaslamamız.
Ve bunun devamında dedi ki ben dijital platform işlerini izledikten sonra hoşuma giden oyuncuların instagram takipçilerine bakıyorum.
1700 olan bile var ama yurt dışında Instagram'daki takipçi sayısı bir ölçüt değil.
Bizde ise maalesef öyle değil demiş.
Bu konuda kesinlikle haklı.
Buna bir şey demiyorum ama. Bizde de artık birazcık Nuri Bir Gece Eylem Tekeni'nde de olsa gelişen ve çeşitlenmese de farklı oyuncuları, farklı yüzleri, farklı senaryoları gördüğümüz bir sinemamız var.
Sinema konusunda bu kadar kötü değiliz.
Hele ki zaten en son Tansu Biçer'in yaptığı sinema filmi de harika bir sinema filmi.
Ama işte ülkede de genel olarak şöyle bir şey var.
Mesela diyorlar ki işte mesela Off Campus dizisiyle ya da işte mesela yurt dışında onun yaptığı Odyssey filmiyle mesela bizim buradaki şeyleri kıyaslıyorlar.
Bu doğru değil. Ama yani şöyle bizim bütün dizi sektörümüzde hani bu soap opera dediğimiz yurt dışında öyle deniyor hani pembe dizi.
Yani ülkemizde yapılan bütün işler de aslında pembe dizi sayılmıyor.
Yani işte siz mesela bir ezeli...
Ya da ne bileyim işte daha böyle ağır dramları düşün işte bir suskunlar diyorsunuz.
Siz bunları pembe diziden sayamazsınız.
Çünkü hem konuları ağır hem bölümleri uzun hem de yani içindeki konuların ağırlığı bir yana yani içindeki oyuncuların kariyerleri yaptığı oyunculuklar yani bunları böyle ya işte biz pembe dizi üretiyoruz seviyesine çekmemeliyiz
diye düşünüyorum. Ama şey tabii ki yani oyuncunun kendi görüşü.
Gerçekten Tansu Biçer'i izlemeyi ben çok seviyorum.
Yani onun oyunculuğu kesinlikle ülkeye bence katma değer sağlıyor ve onun gibi gerçekten işinde başarılı ve öne açık oyuncuların da daha iyi yerlere gelmesini isterim.
Hatta keşke şu an olduğundan çok daha ileride olsaydı bu yaşında.
Gerçekten onun yurt dışında daha çok işler rol almasını, daha çok insanla buluşmasını çok isterim.
Çünkü gerçekten bunu sonuna kadar hak ediyor bence.
Ve dijital platform konusu dediği şeye de kesinlikle katılıyorum.
Mesela bizde şöyle bir durum var.
Bunu bir anlatayım. Bu konuda eminim bana hak vereceksiniz.
Ülkede şimdi şöyle bir durum var.
Ülkede mesela takipçi sayıları yüksek işte bütün influencerları, youtuberları, şarkıcıları bir şekilde oyuncu yapıyoruz tamam mı?
Ama mesela yapımcı evet o oyuncu olanı olmayanı ya da sektöre yeni girmiş insanı alıp mesela kendisinin başrolü yapabiliyor ya da işte yan role koyabiliyor.
Ama mesela şey demiyor ya işte ben hani tamamen kalıpları yıktım işte 20 sene öncesinde olmayan sosyal medyanın etkisi sayesinde işte bu oyuncuyu, bu kızı, bu adamı İşte kaslıların yüzünden fiziği çok güzel diye bu diziye seçtim.
İşte madem ben böyle bir yenilik yaptım o zaman bambaşka bir senaryo da onları oynatmalıyım.
Bunu demiyor farkında mısınız?
O dışarıdan alıp getirdiği hani oyuncumsu böyle influencerdan devşirme oyuncuların hepsine aynı şeyi oynatıyor.
Töre dizisi, mafya dizisi.
Ve tabii ki geleneklerimizi anlatan klasik işte devlet kanalında yapılan diziler.
Bakın bunların dışına çıkmıyor. Yine de yapımcı orada kazanacağı parayı hesaba katar ki hiçbir zaman şey demiyor.
Aa ben sanırım şey yeni bir oyuncu getirmede yeni bir format denemeliyim.
İşte Sihirli Annem gibi bir formatı geri getirmeliyim.
Ya da işte mesela mafya dizisi, töre dizisi dışında işte mesela bu oyuncularla bir korku filmi yapmalıyım.
Mesela bunların izlenmeyeceğine o yapımcı farkında olduğu için Hani izlenebilir mi?
Bunu denesek acaba bu tutarma endişesine, öyle bir sitese kendini hiç sokmuyor.
Çünkü set süreçleri, set ekibi, set giderleri çok maliyetli şeyler.
Onun üzerine oyuncu kaşıları ekleniyor.
Onlar ondan da maliyetli.
Her şeye geçiyorum. Yurt dışında bunları satabilmeniz gerekiyor.
Yani siz Orta Doğu pazarında bir korku filmini pazarlayamazsınız.
Hani o korku filminin başrolünü Burak Özçelik de olsa ya da ne bileyim işte Murat Yıldırım da olsa o korku filmin hani sen işte bir Hintli'ye bir işte Pakistanlı'ya ya işte Siz Murat Yıldırım'ı çok seviyordunuz ya bakın biz onunla bir tane de
korku film yaptık. Hani gelin işte bu diziyi bu filmi bize alın bakın eminim çok seveceksiniz.
Bunu dediğinizde adam size gülüyor.
Çünkü hani oradaki işte bu diziyi filme alıp işte Hindistan'da ne bileyim Pakistan'da yayınlayacak yapımcısı da şunun farkında ya tamam ben bunu alayım hani içindeki oyuncu çok seviliyor diye de hani ben bunu kendim kendim izletemem
ki. Hani ben bundan kazanç sağlayamazsam zarara girmiş olurum deyip.
Yine de o mesela no name insanları hep aynı şeyler içinde izliyoruz böylece.
Bu ne kadar tabii ki sektörde bir şeyleri değiştiriyor.
Bence hiçbir şeyi hiçbir şekilde değiştirmiyor.
Yani bu konuda dijital platformlar daha iyi olur diye düşünmüştüm ama yok.
Yani Netflix koca bir Serenay Sarıkaya kütüphanesi gibi.
Onun dışında işte Disney'e bakıyorsunuz Hande Erçel taşıyor Disney'den.
E işte onun dışında HBO Max'e bakıyorsunuz o zaten böyle hani tam ortaya karma gibi oldu.
Hem eski Blue TV kataloğunu aldı hem işte HBO Max'in.
yurt dışında yayınladığı şeyleri burada yayınlıyor.
E, kendisi yerli bir içerik üretmeye şu anda yakın değil en azından.
Yani birçok işi var ama mesela Özcan Alper'in işte Burcu Biricik'le Ali Can Yücesoy'u birleştirdiği dizisi bunun Mayıs'ta HBO Max'te vizyona girecekti.
Ondan hiçbir şekilde haber yok.
Acaba nerede ne yapıyorlar?
Hiçbir fikir yok yani.
Önümüzdeki seneye merteben de o konuda da bir şey bilmiyoruz.
Ya öyle olduğu için dijital platformlarda bu konuda ülkeye bir nefes bence olmadı.
Yani sizi bilmiyorum hani izleme deneyimizde bir şey değişti mi ama hani şey tweetleri oluyor ya işte dünyanın parasını ödüyorum işte dijital platformlara ama yine de izlemek istediğim dizi korsan sitelerde yine illegal şekilde ancak
karşıma çıkarsa öyle izliyorum diye.
Bu arada illegal demişken ben de bu hafta öyle bir şey yaptım.
Containment diye bir dizi izledim.
Tek sezon olan bir dizi 13 bölüm 2016 yılında yayınlanmış ve benim çok hoşuma gitti ama şöyle.
Bunu ilk yayınlandığı zaman izlememişim.
Çünkü böyle birazcık Covid, birazcık pandemi simülasyonu gibi olmuş ve açıkçası şunu söyleyeyim çok güzeldi.
Oyuncular, oyunculuklar konu çok güzeldi bence.
Ama dediğim gibi eğer bir pandemi travmanız varsa, eğer bir klostrofobiniz varsa asla tavsiye etmem.
Asansörde kalamıyorsanız, pandemide maske taktığınızda çok korkunç şeyler yaşadıysanız vs.
asla başlamayın. Çünkü onun da ana hikayesi.
2016'ın aslında 2020 yılını öngörmüş gibi bir hikaye sahip.
Ve şöyle bir gün Amerika'nın Atlanta eyaletinde şehrinde işte ortaya bir tane virüs çıkıyor.
Ondan sonra insanlar ölmeye başlıyor.
Ondan sonra Atlanta eyalet yöneticileri diyor ki işte biz bu şehri ikiye bölelim.
Ve şehrin içindeki virüslü bölgeyi tamamen konteynerlerle kapatıyorlar.
Ve 4000 kişi o virüslü bölgeye kalıyor.
Ve herkes birbirine temas ederek virüsten birbirini öldürüyor.
Diğer tarafta temiz taraf var.
Ama oradaki askerler de işte doktorlar da polisler de diyor ki ama hani virüslü bölgeye benim evim var, benim ailem orada, benim sevgilim işe orada.
Hani bizim bu virüsü bir an önce bitirmemiz lazım diyorlar.
Sonra ortaya ne çıkıyor?
Meğer bu dizideki virüsü meğer devletin kendisi üretmiş, devlet çalışanlarından bir tanesi üretmiş.
Ve gerçekten çok güzel kesinlikle tavsiye ederim.
Ve tabii ki orada da bu karantinanın ortasında kalan ve birbirine aşık olan bir çifti izlemek için bütün bu 13 bölüme katlandım.
Ve sonunda ne oldu biliyor musunuz?
Kadın öldü. Allah'ım yarabbim.
O kadar iyi oyunculardı ki gerçekten o iki oyuncuyu nasıl ben başka bir yerde izlemedim, nasıl denk gelmedim gerçekten bilmiyorum.
Onun dışında Tansu Biçer'le ilgili anlatacağım.
Başka bir şey kalmadı ya.
Yani bir de söyleşisiyle ilgili şunu söyleyebilirim.
Bence arkadaşlar bir söyleşiye eğer katılıyorsak kesinlikle o söyleşideki katılımcı olan insanların vizyonu ve soru sorma kabiliyeti çok önemli.
Çünkü ben mesela Tansu Biçer'i orada görmüşken işte sarı zarflarla ilgili bir şeyler soracak insanlar olmasını bekliyorum.
Herkes de ki işte ya nasıl audition vermeliyiz sizce işte audition verdikten sonra hangi tepkiden korkmalıyız işte ben bir süre audition verdim bana geri dönmediler vesaire hani bunlar bu o kadar hani oradaki insanların başkalarından
duyduğu ve aslında birçoğunun bazılarının olabilir ama birçoğunun birebir de yaşamadığı bir şey ki yani ben hani mesela şöyle düşün Halit Ergenç'e bir söyle işte Gördünüz.
Herkesin ilk soracağı soru işte Muhteşem Yüzyıl'ın kariyerinizdeki yeri nedir mesela değil mi?
Yani Tansu Biçer'in son yaptığı işi sormak bence güzel olabilirdi ama kimse sormadı.
Sonrasında da zaten o gün yağmur yağıyordu.
Benim de acele çıkmam gerekti.
Ama gerçekten çok güzel bir oyuncu ve söyleşi dinlediğim için çok mutluyum.
Umarım onu başka bir söyleşide hatta belki bir gün podcast'imize konuk edebiliriz.
Gerçekten onu dinlemekten çok keyif aldım.
Evet bu bölüm uzun oldu ya ama olsun.
Bu güzel cumaya yakışır diye düşünüyorum.
Bu arada bu hafta ne başladı?
Bu hafta Filen Sultanları'nın maçları başladı.
VNL yani Milletler Ligi resmen başladı.
İlk haftasındayız. İkinci haftada Ankara'da olacaklar ve ikinci haftada As Kadro oynayacaklar ve ben de ikinci hafta maçlarını Ankara'da izleyecek herkese kocaman kalpler gönderiyorum.
Sizi ekstra seviyorum. Ben de İstanbul'da olacağım.
Niye? Çünkü hem çalışıyorum hem de bazı yükümlülüklerim var diyelim ama Avrupa Şampiyonası...
Neredeyse %80'i İstanbul'da olacağı için onun tamamına gitmeyi düşünüyorum.
Size şimdiden tavsiye edeyim.
Bunu da hatırlatmış olayım. Bugün maç yok.
Çarşamba vardı bu hafta.
Perşembe vardı ve yarın maç var.
Bir de pazar günü yani pazara pazartesiye bağlayan gece maç var.
Umarım bütün maçları kazanırız ve hepsinden de dörtte dört yaparak ayrılırız.
Sizi seviyorum. Haftaya görüşmek üzere.
Unutmayın haftaya bonus bölümümüz yok.
Ama bonus bölümü dinleme ihtiyacı hissediyorsanız, öyle bir eksiklik hissediyorsanız kendinizle canlarım.
Bu çarşamba günkü bonus bölüme giderek onu da dinleyebilirsiniz.
Sizi seviyorum. Haftaya cuma.
Görüşmek üzere 26. bölümde.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
