
S1B24 - I Swear / Can This Love Be Translated ?
26 Mayıs 2026 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde Bafta ödülüyle hepimizi şaşırtan Robert Aramayo’nun Oscar’ı bile alabileceği bir performans gösterdiği vizyon filmi Ağzımdan Kaçtı / I Swear’i ve Japon x Kore ortaklığıyla tartışmalara yol açan Netflix dizisi “Bu Aşk Tercüme Edilebilir mi ?” senaryosunu ve Koreli netizenlerin hedefi haline getirilen yayından kaldırılma sorununu açıkladım sizlere.
İyi dinlemeler.
(00:00-00:49) / Kurban Bayramı
(00:49-02:04) / Off Campus
(02:05-04:25) / Konuşma Hızım
(04:26-08:41) / Sinema Gündemi
(08:42-20:54) / Ağzımdan Kaçtı
(20:55-30:15) / Bu Aşk Tercüme Edilebilir mi ?
(30:16-32:13) / Mubi Önerileri
(32:14-33:12) / Kapanış
(33:13-33:54) / Doğum Günü Dilekleri
Transkript
Selamlar. Vizyonda yayınlanan 24.
bölümüne hoş geldiniz. Umarım çok güzel bir hafta geçirmişsinizdir.
Umarım bayram tatiliniz çok güzel geçecektir.
Ve umarım hepiniz kendi istediğiniz yerlere tatile gidiyorsunuzdur.
Ve ben de özellikle bölümü bugün yüklemek istedim.
Çünkü sizi yoldayken, bir yerden bir yere gidiyorken, ailenizle arabada seyahat ederken ya da hiç uzak bir yerlere gitmenize gerek yok.
Bayramda herkes İstanbul dışına çıkmışken ya da Ankara dışında yaşadığınız şehrin dışına gitmişken.
Siz de şehrin keyfini çıkarmak için şehirde kalıyorsanız da umarım çok güzel aktiviteler yaparsınız.
Bir sürü müze, bir sürü öğren yeri gezersiniz ve gerçekten bundan keyif alırsınız.
Öncelikle off-campus bölümüyle ilgili çok güzel geri dönüşleri aldım.
Hepinize çok teşekkür ederim. Bazılarınız sevdiği çiftleri anlatmış.
Bazıları benim neden Hannah ile Garrett'ı çok da sevmediğimi sorgulamış.
Bazıları demiş ki ya o işte öyle değil böyle aslında demiş.
Bu arada ben de sizden yeni şeyler öğrendim.
Hatırlarsanız geçen bölüm şunu sorgulamıştım.
Yani Hanay'ı oynayan oyuncu 19 yaşında olduğu için mi bazı sahneler din ve el çiftine göre daha kapalı, daha böyle yorganlı, pikeyle çekilmiş yoksa oyuncunun kendi tercihi mi diye bunu sorgulamıştım.
Bununla ilgili oyuncu bir açıklama yapmış.
Demiş ki ben henüz daha yeni yeni piyasada, yeni yeni sektörde yer almaya başlayan bir isim olarak utanıyorum.
Özellikle karın bölgemi, bacak bölgemi herkese göstermek istemiyorum demiş.
Muhtemelen bu kızımız kendi eğitim hayatında lisede zorbalığa uğradığı için insanların...
önüne bu kadar çok fiziğiyle çıkmak istemiyor.
Son derece anlaşılır ve gerçekten saygı duydum.
Umarım bütün oyuncular da bu şekilde kendi tercihlerini belirleyerek sektöre, kariyerine devam edebilir.
Çünkü gerçekten bu önemli bir tercih.
Bazılarına göre hani ya işte şimdi böyle hani büyüdükçe değişir gibi geliyor ama yani belli bir hayat standartında büyüyorsanız zaten kendi tarzınızı bulmanız, sizi seven insanların da sizin peşinizden gitmeniz
için çok önemli bir şey bence.
Şimdi bu hafta sinemaya gittiniz mi?
Öncelikle onu sorayım. Yani farkındayım birçoğunuz bayram tatilinizi planladınız, izinlerinizi denk getirmeye çalıştınız.
Yani ben de kendi adıma o telaşı yaşadım arkadaşlar.
Çünkü önce işte bayramın son günü ve pazar günü işte haber yayını olacaktı.
Ona göre uçak bileti almıştık.
Sonra onu iptal ettik. Haber yayını iptal olunca tatilimin süresini uzattım vesaire.
Gerçekten zor bir haftaydı.
Yani çünkü özellikle kendi adıma söyleyeyim.
Biliyorum birçoğunuz devlette değil özel sektöre çalışıyorsunuz.
Yani istatistiklerim onu gösteriyor.
Ya arkadaşlar özel sektörde çalışan insanlar için mesai saat kavramı çok yok.
İşte resmi tatiller çoğumuz için resmi tatil değil zaten.
Hele ki televizyon sektöründe benim için asla değil.
Yani artık hani şeyi öngöremiyorum.
Hangi gün ne yayını var, gececi miyim, gündüzcü müyüm onu öngöremiyorum.
Ama bakalım yani bu güzel Mayıs ayında maalesef artık bu hafta bitiriyoruz.
Bunun adına gerçekten çok üzgünüm.
Niye derseniz çünkü gerçekten bol bol resmi tatilin olduğu, bol bol tatilden tatile koştuğumuz, böyle bol bol hani...
ek mesai aldığımız harika bir aydı bence.
Maalesef ki Haziran ayında hiç resmi tatil yok.
Neyse. Temmuz'da 15 Temmuz var.
Ben olayı öyle olumluyorum.
Ayrıca nihayet yaz geliyor artık ya.
Gerçekten İstanbul'a bir an hiç yaz gelmeyecek sanmıştım.
Neyse ki çok güzel böyle sıcacık olacağımız ve benim bol bol insanlarla klima kavgası yapacağım o yaz ayları başlıyor demektir.
Bu arada bir şey söyleyeceğim.
Bazılarınıza göre ben bir tık hızlı konuşuyormuşum.
Onu fark ettim gelen yorumlarda.
Şimdi arkadaşlar bazılarınız beni günlük hayatta tanımadığı için hızlı konuşmamdan rahatsız oluyor olabilir.
Yani ben mesela yavaş konuşan ve vurgulu konuşan insanları dinlemeyi çok seviyorum podcast dinlerken.
Mesela işte Apostol'un artık hafta içi bölümlerini Berk Utku diye biri sunuyor.
Mesela onun o her sabah dinlediğim yavaş ve sakin sesine bayılıyorum.
Ama ben o insan olamıyorum biliyor musunuz?
Bunu denedim ve başaramıyorum.
Ama yani günlük hayatta çevremde dinleyenlere de sordum.
Şey dedi yani sen normal konuşuyorsun.
Sen zaten kendi günlük konuşmanla da hızlı konuşuyorsun dediler.
O yüzden de ne yapalım?
Yani artık hızıma siz ayak uyduracaksınız.
Yapacak bir şey yok değil mi? Çünkü gerçekten yavaşlamayı denedim.
Öyle de ben anlatacağım şeyi karıştırabiliyorum bazen.
Bir de bir sürü yabancı isim telaffuz ettiğim için bir sürü sonra kimse telaffuza takılıyor.
Kimse diyor ki ay çok yavaşlıyor işi seni iki ikisi dinledim diyor vesaire.
Ya öyle olduğu için de gerçekten bunun için üzgünüm ama bana ayak uydurmanız gerekecek.
Ama artık yani 24 bölüm oldu ya bana da alışmışsınızdır diye düşünüyorum bir noktada.
Şimdi bu bölüm sinema gündemini kısa tutacağım.
Geçen... Haftadan biriken bir iki tane haberim var.
Onun dışında Cumartesi günü Cannes Film Festivali'nde ödülü açıklandı.
Ama orada farklı tartışmalar var.
Onları böyle toparlayıp bir sonraki bölümde sizinle paylaşsam daha iyi olacak gibi hissediyorum.
Çünkü ben Cannes Film Festivali'ni geçen seneki kadar iyi, geçen seneki kadar verimli bulmadım açıkçası bu sene.
O da niye derseniz geçen sene bir sürü Cannes Film Festivali'nden çıkıp Oscar adayı olmuş film vardı.
Ama bu sene o kadar... Devasa, o kadar ışıltılı geçmedi bence.
Daha hafif bir seneydi gibi geldi bana.
Şimdi şunu söyleyebilirim haber olarak size.
The Pit'i biliyorsunuz her sene Aralık Ocak gibi izliyoruz genelde.
Bizde HBO Max'de yayınlanıyor.
The Pit'in yaratıcısı ve dizinin başrol karakteri Robbie'yi canlandıran Noah White şöyle bir açıklama yapmış.
Demiş ki biz şimdiye kadar hep böyle iki sezonda da farklı tarihleri ama mevsim olarak hep yazı işledik.
Bu sene kışı işleyeceğiz demiş.
Muhtemelen şükran gününe geçmesi bekleniyor The Pit'in üçüncü sezonu.
Ve biliyorsunuz The Pit'in bütün özelliği her bölümün aslında bir saati, bütün bir sezonun aslında tek bir günü anlatması ya.
Öyle olduğu için de bu sezonla yani önümüzdeki 15 Temmuz'a çekmeye başlayacakları sezonda da şöyle bir şey yaşanacakmış.
Pittsburgh'ün kışları çok sert geçermiş.
Kışları sürekli işte araba kazaları olurmuş, insanlar buzda kayarmış vs.
Bu sezonda, üçüncü sezonda onu izleyeceğiz ve birçok insan şundan bahsediyor aslında.
The Pit'le ilgili eleştirilere baktığımda hep şunu görüyorum.
Ya işte dizinin fanları işte hep dizide bir aşk istiyor.
Ama işte bu dizi gittikçe böyle Robin'in etrafına dönen yani Noah Weil'in yarattığı hani onun başlığı karakteri etrafına dönen tek kişilik bir oyuna döndü.
Ama hani bir yandan da bu aslında bir tıp draması o yüzden de bu kadar çok işte insanların aşk istemesi anlamıyorum diyorlar da.
Şimdi arkadaşlar yani hiçbirimiz doktor değiliz.
Ne bileyim hani herhangi bir sağlık sektörü çalışanı değiliz.
Ya en azından çoğumuz için diyorum.
Belki en azından beni dinleyen doktorlar, hemşireler.
Ya da ne bileyim işte diyetisyenler vesaire vardır.
Onları ayrı tutuyorum yani sizi ayrı tutuyorum.
Ama hani tıbbı mesleki olarak bakmayan birçoğumuz için hani onun izlenilebilir olması için her bölümün bir saati olduğunu düşündüğümüz an içinde hani gerçekten böyle herkesi bir şekilde o işin içine çekecek insanlar da gerekiyor.
Ve yani The Pit'in de bunu eninde sonunda yapması gerekiyor.
Çünkü hani siz bu dizinin mesela 8-10 sezon gitmesini öngörüyorsanız ve gerçekten bunu bu kadar profesyonel bir şekilde devam ettirmek istiyorsanız mutlaka hani o karakterlerin nefes alacağı Birbiriyle iletişim kuracağı arkadaşlıkların,
aşkların gelişeceği de bir nokta yaratmanız gerekiyor.
Ama No While olaya biraz daha bence egoist bakıyor.
Yani bu benim işim, ben bunu başladığım formatta bitirmek istiyorum diye bakıyor.
Ama bu bence böyle gitmesi gereken bir şey değil.
Çünkü toplumun, sosyal medyanın, izleyicilerin ihtiyaçlarına ve taleplerine göre ilerlemesi gereken bir şey.
Bu kadar çok sana para kazandıran, senin işini devam ettirmeni sağlayan dinleyicilerle bu kadar çok fazla...
Savaşa girmeye gerek yok. Çünkü bu seni bir yere götürmez bence.
Eninde sonunda buraya varacaktır diye düşünüyorum.
Onun dışında Off Campus'tan bahsetmiştim bölüm başında.
Onunla ilgili bir güncelleme yapmam gerekiyor.
Geçen bölümde size demiştim ki Cuma günü ikinci sezon başlıyor demiştim ama sezonun başlanısı daha sonraya kalmış.
Yani şöyle Haziran'ın ikinci haftası öngörülüyor.
10 Haziran, 15 Haziran gibi başlarlar muhtemelen.
Off Campus dizisi şunu anlatacakmış.
Dizinin işte ikinci sezonda din ve elinin hikayesini izleyeceğiz ama üçüncü kitap anlatılacakmış.
İkinci kitap değil ve hesaplaşma kitabı anlatılacakmış ve dizinin senarisi demiş ki başladığımız yerden ilk sezonu bitirmiştik.
İkinci sezonu ilk sezonun bittiği yerden başlatacağız demişler.
Ya öyle olduğu için de güzel eğlence bir şey çıkacak gibi de duruyor.
Bu arada Sinan Engin bölümünde gerçekten çok güzel dinlenmiş.
Teşekkür ederim. Onunla ilgili o kadar çok şey mesajı geldi ki onu bekliyordum sizden aslında.
Ya işte ben hani...
Bonus bölümde tek başına da bir arkadaşla Uzakşehir'i konuştum ve içinde de hani Sinan Engin'in Uzakşehir ilgisinden bahsettiğini düşünmüştüm.
Açınca gerçekten Sinan Engin'in sesi çıkınca çok şaşırdım demiş birçoğunuz.
Teşekkür ederim. Amacım da buydu dermişim değil mi?
Şimdi sinema gündeminden bu hafta böyle kısaca geçtim.
Ha bir de Meryl Streep'le yeni sevgisinin Londra'daki akşam yemeğini görünce böyle bir içimiz hoş oldu be.
Vallahi böyle bir hani...
Yaşı yaşına, boyu boyuna, mesleği mesleğine, serveti servetine uyumlu iki insan ya.
Ben sevdim. Güzel. Yani herkes yaşı kaç olursa olsun aşkı bulmalı bence.
Şahsen ben öyle düşünüyorum.
Şimdi gelelim bu haftanın filmine.
Ben bu hafta size ne anlatacağım?
Iceberg filmini anlatacağım.
Ya da bizdeki adıyla Ağzımdan Kaçtı.
Bununla ilgili farklı gazetelerin, farklı internet sitesindeki insanların yorumlarını anlatayım önce size.
Gelen yorumlar şöyle. Moral yükselten ve kahkahalarla güldüren muhteşem performanslar demiş.
Bir gazete başka biri demiş ki empati ve nezaketin değerine dair güçlü bir kanıt demiş.
Başka ünlü bir oyuncu demiş ki etkileyici bir hayata hakkını veren iç ısıtan bir film.
Robert Aramayo olağanüstü demiş.
Başka bir yorum inanılmaz derecede iyi hissettiren bir film.
Eğlenceli ve iç ısıtan demiş.
Kahkahatufan diyen var. Kesinlikle muhteşem diyen var.
Beni çok derinden etkiledi diyen var.
En sevdiğim yorumda garanti kesinlikle bütün Bafta'nın ve bütün Oscar'ların birinci favorisi diyen var.
Şimdi Robert Aramoyo'yu biz nereden hatırlıyoruz biliyor musunuz?
Bir anda BAFTA almasıyla. Üç dağlı BAFTA ödüllü erkek oyuncu kendisi ve gerçekten BAFTA'da aslında kimse onu beklemiyordu bu sene almasını.
Hatta ben mesela aday olduğunu bile bilmiyordum bu filmin ve BAFTA sayesinde aslında dünyada birçok insan ya bu oyuncu da kimmiş, bu film de neymiş diye bir anda filmi aramaya ve izlemeye başladı ve film nihayet bize 1 Mayıs'ta vizyona girdi.
Şöyle filmin yönetmeni Kirk Jones, oyuncular Robert Aramoyo, Maxine Peake, Summerlette Campbell'ı.
Ve filmin türü komedi, drama, biyografi olarak geçiyor.
Kendisi bir Birleşik Krallık yani İngiltere filmi.
Biz de iki haftada ne kadar izlenmiş diye bakarsak 4769 kişi izlemiş.
Toplam 1.217.000 TL'de gişe hasılatı yapmış.
Bence böyle niş bir film için, böyle art house bir film için çok güzel bir rakam.
Ve şundan da bahsedeyim size filmde ne anlatılıyor.
Filmde aslında Tourette sendromunu biri anlatılıyor.
Hatırlarsanız bu Tourette sendromuyla ilgili size bir şey anlatmıştım.
Ödül töreninde bu Robert Aramoy'un oynadığı kişi John Davidson gerçekten törene geliyor ve hatta adam en başta diyor ki ya ben gelmeyeyim hani ben orada aniden küfür ederim, insanları rahatsız ederim diyor ama ödül
komitesi yine de onu çağırıyorlar hani sen gel seni de davet ediyoruz diye.
Ondan sonra adam orada sahnedeki sunuculara bir anda işte zenciler, siyahiler diye hakaret ediyor.
Ondan sonrasında BBC bunu biplemiyor hem canlı yayında hem de sonrasında YouTube'a yüklenen band kaynında.
Gayet açık bir şekilde sansürsüz yayınlanmıştı.
Ondan sonra işte insanları ikiye bölmüştü.
Yani hani sizce işte böyle bir insan törne çağrılmalı mıydı?
Sizce bunda işte BBC'nin yayıncılık olarak hatası ne?
Hatası değilse de sizce hani BBC'nin bu yaptığı doğru mu?
Biplese daha mı iyiydi?
Biplemediği için hani özgür, sansürsüz bunu yayınladığı için daha mı doğru yapıyor diye.
Yani bu tabii kişiden kişiye göre değişir ama ben size o bölümde şundan bahsetmiştim.
BAFTA bölümünde bunu anlatırken.
Şimdi her canlı yayında ve...
Her YouTube'a yüklenen bant kaydında aslında bipleme özelliği yani delay özelliği var.
Bipçiye biz delay operatörü diyoruz yayıncılıkta ve yani BBC'nin yüklediği, onun çektiği, yayıncısı olduğu bir ödül töreninde bir delay operatörünün olması mümkün değil zaten.
Ama BBC'nin 2 saat sonra YouTube'a bu ödül töreninin kaydını yüklenmesine rağmen bunu kurguda hiçbir şekilde biplemesine aslında neyi ortaya çıkartıyor?
Sahnedeki 2 tane siyahi sunucuya zenci denmesin.
Kendileri açısından haklı görünüyor.
Olması gereken bir şey olduğunu ortaya çıkartıyor.
Yani aslında bu da BBC'nin yaptığı bir ırkçılığı gösteriyor.
Ama burada adamın bir suçu yok.
Çünkü Tourette Sendromu şöyle bir şey.
Aklından geçeni direkt söylediğiniz bir sendrommuş.
Ve bu Ice Way filminde bunu anlatıyor aslında.
Gerçekten Robert Aramaya çok güzel oynamış.
Yani denilemeyecek hiçbir şey yok.
Ve ben gerçekten öyle yerlerde hani gülme krize girdim ki güldüğüm için kendimden utandım.
Ve dolu bir salonda izlemem için de çok mutluyum.
Çünkü insanların böyle... aslında çok da bilinmeyen, çok da insanların ilgisini çekmeyen, çok da hani medyada işte ya da sağlık sektöründe karşımıza çıkmayan bir sendrom olmasına rağmen ya bu BAF da almış
ya da işte bu film güzelmiş, afişi güzelmiş diye bile hani bu filmi seçip gitmesi bence çok güzel bir şey.
Yani günümüzde biliyorsunuz tükenmişlik sendromu kadar ya da ne bileyim işte poikistik over sendromu kadar bu türet sendromunu duymuyoruz.
Hem yaşayan insanlar kendilerini toplumdan soyutluyorlar hem de aslında dünya genelinde çok net bir bu sendromun çözümü olmadığı için çok da fazla tıp dünyası öne çıkarılan bir şey değil.
Ama tabii ki filmin en son kısmında, jenerekten önce hani John Davidson bugün ne halde diye kısa kısa yazar yayınlamışlar onun işte gerçek fotoğraflarıyla.
Gerçekten oyuncuyla çok benziyorlar ve yani bugün bile tıp dünyası bu sendromun bir çözüm bulmaya çalışıyor.
Ama filmde beni gerçekten ne yüzlü biliyor musunuz?
Filmde John Davidson'ın işte bu olayı 11 yaşına yakalanını fark ediyorsunuz ve bu olay yaşanana kadar aslında Tourette sendromu belirti göstermeye başladığından bir gün öncesinde o kadar iyi ki yani yakışıklı işte
yeni okula başlayacak ailesiyle işte dört tane kardeşle çok mutlu bir çocuk aslında yani ve hani son derece yakışıklı son derece seveceğin son derece dışa dönük bir çocuk ondan sonra bir anda işte kafasıyla o
Tourette sendromun tikini yapmaya başlıyor.
Ondan sonrasında Bir anda sınıftaki bir arkadaşı hakaret ediyor.
Sonra diyor ki ben bunu söylemek istememiştim.
Bir anda ağzımdan çıkıyor. Tabi orada dayağı yiyor.
Ailesi ilk başta anlamıyor. Zaten babası birazcık sorunu bir tip gibi duruyor.
Bu arada babası da kim biliyor musunuz?
Babası da bence çok tanıdık.
Babası böyle bütün İskoçların Hollywood'daki yüzü gibi bir şey.
Öyle söyleyeyim size. Bu John Davids'in babasını oynayan oyuncu.
Oyuncunun ismini söylemeyeyim. Aklınıza kalmaz zaten.
Ama Outlander'da...
Jamie'nin bacanağını oynayan oyuncu.
Orada da bir İskoç'tu, burada da bir İskoç ve filmde sıkça İngilizce'nin İskoç aksanıyla konuşan halini duyuyoruz ve gerçekten izlerken bu bir tık yoruyor.
Ama eğer bu filmi izleden daha öncesinde Outlander gibi ya da farklı İskoç filmlerini, dizilerini izlediyseniz, buna alışıksanız aslında çok da yormuyor ama yani şöyle düşün, iki saat boyunca sürekli İskoçları
dinlemek, sürekli böyle hani nasıl diyeyim bizde köy ağzıyla konuşan Türkçe gibi onlarda da hani Baktır'la İskoçlarla işte bağımsızlık savaşlarına girmişler ve İskoçların olduğu yerle işgal etmiş İngilizleri
düşünürsek. Yani İngilizler de aslında çok fazla İskoçlarla konuşmayı sevmezler.
Ama Baktır'ı ikisi de İngilizce konuşuyor.
Sadece aksan farklı bir noktada.
Ve şunu diyordum.
John Davidson'ın babası aslında çok da eviyle ilgilenmeyen bir baba.
Ve John'un bu hareketlerinden sonra John'la ilgili çok büyük bir hayal de mahvoluyor.
Çünkü babası John'u işte...
O devrin en büyük futbol koçlarından birinin önüne getiriyor.
İşte sen futbol oyunu o seni izleyecek.
Eğer seni beğenirse takım alacak.
Buradan işte alıp yürürsün ailecek.
Sen futbolcu olunca zengin olursun havasıyla öyle konuşan bir adam.
Ki şey yani hani 1980'ler bu aslında çok da uçuk bir hedef değil.
Yani günümüzdeki futbolcuları düşünün.
Hepsi aslında çok fakirken çok işte durumu yokken bir anda hani birinin onları fark etmesi sayesinde ünlü olmuş insanlar.
E bunları da düşünürsek yani çok da aslında tuhaf değil babasının bu hayali.
Ondan sonrasında tabii Tourette sendromu yüzden bir türlü oynayamayıp işte kafasıyla tik işareti yaptıkça sürekli şey tabii ki babasını rahatsız ediyor.
Onu izlemeye gelen futbol koç da ondan vazgeçiyor.
Böylece John gittikçe içine kapanıyor.
İşte annesi bir süre sonra diyor ki işte biz babanıza evleri ayırdık boşanıyoruz diyor.
İşte John tabii bunda da kendi suçlu.
İşte ben annem babam benim yüzümden mi ayrıldı diye.
Ondan sonrasında ne oluyor?
Tabii ki John gittikçe işte lisede tek başına oturan bir hale geliyor.
Ondan sonrasında zaten üniversite okumuyor.
çok tekil bir hayat sürmeye başlıyor.
Daha sonra bir gün arkadaşlarından birisiyle karşılaşıyor.
Lise arkadaşlarından birisiyle.
Yani 21-22 yaşlarında tabii ki şey John Davis'ın biz bütün hallerini görüyoruz.
Yani çocukluk, ergenlik. En son hani yetişkinlik hallerini Robert Aramaya oynuyor.
Bu arada onun çocukluğunu oynayan çocuk da çok başarılı ve çok yakışıklı.
Çok sevdim ya. Aslında baktığınızda sarışı falan değil ama ya o iyi oyuncu kumaşını orada anlayabiliyorsunuz.
Öyle diyeyim size. Ve bunun devamında şöyle bir şey yaşanıyor arkadaşlar.
İşte bu arkadaşı diyor ki işte John gelip bizim evimizde kalabilirsin diyor.
John önce diyor ki ben hastayım ben sizin evinize gelmeyeyim sizi rahatsız ederim ben sürekli küfür ediyorum falan diyor.
Arkadaşı diyor ki bir şey olmaz zaten benim annemde kanser işte birbirimize destek olursunuz.
Hem gelip onun yüzünü gülümsetirsin diyor.
Sonra eve gittiklerinde bu John'un arkadaşının annesi John'a çok iyi davranıyor.
Sonra diyor ki sen bizim evimizde bir süre yaşamaya ne dersin diyor.
Çünkü... Bu John'un arkadaşının annesi de yıllarca akıl hastanesinde çalışmış bir hemşireymiş.
Ve ondan sonrasında da işte John'a çok güzel davranıyor.
İşte onun annesinin onu yadırgadığı her şeyi John'un yapması izin veriyor.
Hatta diyor ki bizim evimize özür dilemek yasak.
Yani biz senin Tourette sendromlu olduğunu biliyoruz.
Her yaptığın şey için özür dilemene gerek yok.
Biz senin iyi niyetin farkındayız diyorlar.
Ondan sonrasında da şöyle bir şey yaşanıyor aslında.
John işte gittikçe bu cici anne diyeyim bu kadına çok alışıyor ve ondan sonrasında işte kendi annesi diyor ki işte John diyor işte seninle ilgilenmek çok zor o kadın sana nasıl dayanıyor işte sen benim oğlumsun işte ben neler çekiyorum bilmiyorsun eve dön
falan diyor böyle baskı yapıyor. Ama John diyor ki işte hayır anne hani ben bu evde iyiyim mutluyum diyor.
John'un işte Tourette sendromunun içerisinde aslında şöyle bir sıkıntılı durum da var.
John'un eğer sağ tarafında durursan John bir anda istemsiyle tik olarak bir anda senin yüzüne yumruğu yapıştırıyor.
O yüzden de John'un aslında sağ tarafında durmamak gerekiyor.
Ve böyle olduğu için de işte John sürekli hani etraftaki insanları sağında durma işte hep benim soluma geç vesaire diyor.
Ama mesela bir gün bu John'un cici annesi bunu unutuyor ve John'un sağ tarafına geçiyor.
John bir anda onun burnuna yumruk atıyor ve kadın burnu kırılıyor.
Ama şey mesela o kadın orada bile diyor ki John sakin ol hani ben iyiyim bir şey olmaz hastaneye gideriz düzelir diyor.
Ve ondan sonra işte John'a ayrı bir iş buluyor.
Daha sonra işte diyor ki sen artık büyüdün diyor.
Seni kendi geliştirebilmen için bu sendromu daha günlük hayatta adapte edebilmen için senin...
Kendi evine çıkman gerekiyor diyor.
Önce iş buluyor sonra ev buluyor.
Ve John çok güzel yaşamaya başlıyor.
Bazı sıkıntılar oluyor. Ondan sonra John tekrar bu kadının evine dönmek zorunda kalıyor.
Sonrasında da yıllar geçiyor.
John işte bir akademisyen ile buluşuyor.
O akademisyenin icat ettiği bir alet var.
Onun sayesinde hiçbir şekilde tic yaşamamaya başlıyor.
Ve hayatının Tourette sendromunu insanların topluma kazandırılmasına alıyor.
Bence çok güzel bir filmdi.
Bakın içinde aşk yok, sarışın yok.
Ne bileyim hani öyle çok...
deli dehşet işte müzik kurguları vesaire yok ama bu film zaten hani kendi sade haliyle çok güzel ve yani gerçekten günümüzde böyle işte parayı anlatmayan, aşkı anlatmayan ne bileyim işte illaki böyle
siyahileri, LGBT'leri anlatmayan illa böyle toplumun hani bazı kesimlerine göre işte dışlanmış gruplarını anlatmayan filmlere de ihtiyacımız var.
Yani tabii ki filmin merkeze yine dışlanmış, yine toplumdan soyutlanmak zorunda bırakılmış bir adam var ama yani eninde sonunda hani bu sonuçta Dünyanın çoğunluğunu etkileyen bir sendrom değil ya.
Ama baktığınızda aslında istatistiklere göre Tourette sendromunun insanların sayısı da az değil.
Sadece toplumdan uzak oldukları için biz çok fark etmiyoruz.
Ve IMDB puanında bu filmin 8.4.
Bir kere bence bu filme göre çok az.
Yani ben olsam en az 9.5-9.7 olmasını isterdim.
Bana kalsın ben zaten 10 verdim IMDB'de ama.
Yani yine de size kesinlikle öneriyorum.
Ve filmin sonunda da İngiltere Kraliçesi Tourette sendromunu insanlara yaptıkları yüzünden.
John Davidson'a bir nişan takıyor ve bir anda John tam o nişan takılırken de kraliçenin yüzüne küfür ediyor.
Ama kraliçenin korumaları arkan diyor ki bu adam Tourette sendromlu.
Bu adama kızmayın diyor ve kraliçe hiçbir şey demiyor.
Toplumda bazı hastalıkları olan bazı sendroma sahip insanlara da bu şekilde hoşgörü gösterilmesi gerekiyor bence.
Çünkü her toplumda her ülkede bu insanlar dışlanıyorlar.
Emin olun yani o kadar çok insan belki de hani tamamen kendi ellerinde olmayan bir şey yüzünden Dışlanıyor ki yani bunları düşündükçe de aslında herkes birer engelli adayıdır diyoruz.
Herkes birer sendrom adayı, herkes birer hastalık adayıdır.
O yüzden kimseyi ötekileştirmememiz gerekiyor bence.
Ve lütfen bu film hala sinemadayken gidin.
Yani bayram tatilinde sinemalarda dolup taşıyacaktır diye düşünüyorum.
Çünkü yarın zaten tüm ülkede sinema günü.
Yani maalesef bu film özellikle işte daha küçük şeylerde işte Düzce'dir, Bitlis'tir.
İşte Tokat'tır, Yozgat'tır o tip illerde vizyona girmemiş olabilir ama malum siteleri düşmüştür.
Lütfen bir şey bu filmi bulup izleyin.
Çünkü gerçekten yani böyle bir oyuncunun yanında Timothee Chalamet'in hiçbir öneminin olmadığını çok net bir şekilde anlarsınız diye düşünüyorum.
Ayrıca bu haftayı da kesinlikle çok hak ederek aldığını anlarsınız.
Neyse geçelim bu haftanın dizisine.
Şimdi arkadaşlar ben bu hafta size dizi olarak ne anlatacağım biliyor musunuz?
Bir Kore ve Japonya ortak yapımı dizimiz var Netflix'te.
Totalde 12 bölüm. Ve gerçekten bende çok güzel akan bir 12 bölümdü.
Bu dizimizin adı Can This Love Be Translated?
Yani bu aşk tercüme edilebilir mi?
Hong kardeşler tarafından yazılan bir dizi ve başrolü oyuncularını ayrı tutuyorum.
Bir de hikayede neden Japon ortaklığına?
Çünkü bu hikayede bir tane hero rolünde bir Japonumuz var.
Onun adı Sota Fukishi.
Ama şimdi bu diziyle öne çıkan başka bir şey var aslında.
Ama ben size önce konusu anlatayım isterseniz.
Hikayede yeni ünlü olmuş bir kadın oyuncumuz var ve bu kadın oyuncu sadece Korece biliyor ve filmde 8 tane dil bilen bir erkek tercümanımız var ve bunların aşkı anlatılıyor aslında.
Ve bu kadın oyuncumuz yeni yeni ünlü olmaya başlarken henüz daha no name bir isimken gidiyor işte eski sevgisi ararken Kore'den çıkıp aslında farklı bir şehre gidiyor ve bu
şehirde de bu tercümanımızla tanışıyor.
Bilmediği dilleri tercüme ediyor.
Bu sayede tanışıyorlar. Ondan sonrasında da kız kariyerinde ilerliyor.
Adam kendi kariyerinde ilerliyor.
Yaklaşık bir sene sonra tekrar karşılaşıyorlar.
Kadın bir anda çok ünlü olmuş.
Adam tercüme işi için kadın tercümanları rolünü alıyor ve kadın da çekeceği iş bir romantik gezi programı.
Yani burada da hikaye kim giriyor?
Bu Japon oyuncumuz Hiro karakteri giriyor.
Ve Hiro Japonca biliyor.
Cha Mu Hye o da Korece biliyor ve bu erkek tercümanımızda bunların arasında aslında tercüman olması gerekiyor.
Yani biz aslında birazcık dizi içinde dizi izliyoruz gibi bir şey düşünebilirsiniz.
Ve hikaye sonunda ne oluyor?
Tabii ki her standart şeyde olduğu gibi Japon oyuncu karakterimiz Hiro gidiyor, Cha Mu Hye'ye aşık oluyor ve ondan sonra da onun için Korece öğreniyor.
Ama Cha Mu Hye tercümana aşık olduğu için o tabii ki küçük Japonca kelimeler öğrense de...
Yine de Hiro'nun aşkına karşılık vermiyor.
Bence çok güzel bir hikayeydi.
Neden biliyor musunuz? Çünkü Chamae'nin karakteri nasıl ünleniyor?
Şöyle ünleniyor. Chamae küçük rollerde figüran olarak oynarken bir gün kendi dubleri olmadığı için tabii ki bir korku filminde küçük bir yan rolü olduğu için bir
çatıdan atlaması gerekiyor. Herkes diyor ki dublörümüz yok biz bu sahneyi çekemeyiz falan.
Kız da bir anda diyor ki siz beni Winch ile yukarıdan bağlayın beni aşağı sarkıtın ben.
Hani bu riski göze alıyorum diyor.
Ondan sonrasında tabii ki vinç kırılıyor.
Kız baya bütün bedeniyle bir apartmanın 5.
katının üstündeki çatısından yere düşüyor.
Öyle anlatayım size yüksekliği.
6 ay yaklaşık uyuyakalıyor.
Bu 6 ayda kızın filmi çıkıyor.
Tüm dünyada ünleniyor.
Ve ondan sonra da kız uyandı.
Bir anda çok ünlü, herkesin işte beğendiği, herkesin ünlü kıskandığı bir kadın oyuncuya dönüşüyor.
Ve şöyle ki bu kadın oyuncu olarak da herkes ona o roldeki, o korku filmindeki ismiyle hitap ediyor.
Ve burada da şöyle bir şey var.
Şimdi o korku filminde bu kızımız başka bir şeye oynuyor.
Şöyle ki arkadaşlar. Çamuhe o karakterin adı ama o korku filminde oynadığı karakterin adı Doremi.
Ve herkes ona bir anda Doremi demeye başlıyor.
Yani aslında şöyle düşünün.
Hani bizim ülkede işte uzun yıllar Halit Ergenç'e Kanuni denmesi gibi kadını sürekli herkes dizi içinde.
Aa işte Doremi gelmiş.
Aa işte Doremi ile bugün röportaj yapacağız.
Ya işte ben Doremi ile partner oldum.
Nasıl bir insanlar falan diye böyle replikler duyuyoruz sürekli.
Ki halde şöyle ilginç bir şey oluyor.
Diziye özel ve anlamlı kılan şey de o zaten.
Şöyle tuhaf bir şey yaşanıyor.
Şimdi Doremi aslında onun karakterinin adı ya kız bir süre sonra şunu fark ediyor.
İşte kendi yapmak istediği şeylerde bir anda o anda donup kalıyor ve onun yerine Doremi geçiyor.
Yani aslında bipolar kişilik bozukluğu.
Yani Doremi daha işte vurdum duymaz daha özgüvenli çamaya daha böyle sakin bir karakter daha anlayışlı daha...
Nadide bir eser diyeyim öyle anlatayım size.
Yani kız böyle daha naif, daha böyle aşk yansıdı.
Doremi işte savaşalım sevişelim modunda bir insan tipi öyle diyeyim size.
Ve ondan sonra bu kızın işte zaman zaman önce bipolar bozukluk yaşadığı için Doremi'yi etrafında gördüğü ve onunla konuşmaya başladığını keşfediyor bu tercüman.
Ve bu kız da bu sırrını bir tek bu tercüman adama yani başlıyor erkeğimize anlatıyor.
Başlıyor erkekte diyor ki yani seni bir psikoloğa götürüyorum.
Hani bir ilaç al bir düzelirsin falan diyor.
Sonra kız işte gidiyor her...
istediğini yapıyor adamı vs. Sonra kız bu hayaletleri görmeye devam ediyor ama özellikle dizinin yarısından sonra yani şöyle diyeyim 6.
7. bölüm civarında bir anda şeyi görüyoruz.
Çamuhe geride kalıyor ve Doremi Çamuhe'nin yapmadıklarını, yapamadıklarını gidiyor.
Mesela tercümanı diyor ki ya işte bu kız diyor işte Çamuhe diyor aslında sana aşık diyor ama işi sana açılamıyor diyor.
Sen onu sürekli tersliyorsun, sürekli reddediyorsun bu kızı neden falan diyor.
Tabi bir noktada şunu fark ediyor insan aslında.
Bu tercüman beyimiz Chamae'den çok Doremi'nin cesaretine de bir nokta daha aşık oluyor.
Hatta öyle bir noktaya geliyor ki adam diyor ki hanginiz olursa olsun ben ikinizi de seviyorum diyor.
Hatta bu Chamae'nin yerine geçen Doremi, Chamae'nin Japon partneriyle birlikte uçakta öpüşüyorlar, sahnelerde çok iyiler.
Sonra tabii ki Doremi çıkıp yerine Chamae'ye girince Doremi'nin yaptıklarını Chamae hatırlamıyor.
Öyle bir karakter düşünün.
Ve ondan sonrasında şöyle bir şey yaşanıyor.
Hiro diyor ki ya işte Chamae diyor sendin beni öpmüştün bizim aramızda neler oluyor diyor.
İşte Chamae bir anda diyor ki ha ben öyle bir şey mi yapmışım hatırlamıyorum özür dilerim falan diyor.
İşte insanlar hani diyorlar ki ya bu kız sarhoştu işte setten dolayı çok yorgundu ondan mı hatırlamıyor falan diyorlar.
Artık bu iş öyle bir yere varıyor.
Ondan sonrasında da Hiro işte kızı aşkını ilan ediyor.
Kızı aşkını ilan ederken kız Dorami'deyken bir anda mesela işte kız diyor ki ya ben bunu bir karar vermedim seni sevip sevmedim bir düşüneyim diyor.
Sabah kalkıyor Chamae olarak falan.
Kesinlikle bir oyuncu olarak. Bu kadın oyuncu çok güzel bir iki karakter çıkarmış.
İki ayrı uç ve gerçekten yani ben de bir nokta Dorame'yi sevdim.
Çünkü arkadaşlar beni biliyorsunuz.
Yani ben öyle şey olayını çok sevmiyorum.
Böyle işte ezik, naif, böyle hani her şey iyilikle yaklaşan kadın başlıyor.
Ay ne kadar farklı, ne kadar oynaması zor değil mi?
Ama asıl zor olan burada yani doğru oyunculuk yapan kadın başlıyor bence.
Çünkü ikisinin de iki ayrı uçlu olması rağmen çok iyi oynuyor.
Tercümanın rolünü oynayan adamını gerçekten takdir ediyorum.
Bütün dilleri. Yani bütün o 7-8 dilinde ana dili gibi konuşuyor.
Keşke böyle bir arada da bir Türkçe duysaydık be.
Yani hani bir insanın canı çekti.
Adam çünkü Arapça biliyor, İtalyanca biliyor, Fransızca biliyor, Almanca biliyor, İngilizce biliyor, her şeyi biliyor.
Bu kadar şeyin arasında sonuçta Türkiye'de bugün öyle Zimbabwe gibi kenarda kalmış bir ülke değil.
Yani şöyle bir tane de hikaye gereği böyle bir Türk garsona denk gelsene de şöyle küçük bir sahne keşke Türkçe konuştu da duysaydık.
Ben çünkü ne çıkacağını merak ediyorum.
Bir de şundan bahsetmiştim.
Filmle ilgili bazı tartışmalar var demiştim.
Onlarda nasıl tartışmalar?
Bu diziyle ilgili Japonya ayağa kalkıyor.
O da neden? Çünkü bu Hiro rolünü oynayan oyuncu işte büyük bir Nazi sempatizanıymış.
Bununla ilgili açıklamaları varmış.
Aynı şekilde Kore'de de bu duyulunca Kore izleyicileri bir anda yapımcıya püskürüp diyor ki siz nasıl böyle bir insanı bizim ülkemizin ortak yapım olarak çektiği bir işte oynatırsınız?
Başka Koreli oyuncu mu bulamadınız?
Niye bu işte biz hani bir Koreli görüyoruz?
Niye bir İtalyan bir Alman değildi?
İşte pardon neden biz bu işte bir...
Japon görüyoruz diyorlar. Ve hani bunları düşünüyor da aslında insanların tepkisi haklı ama yani bu kadar çok hani gündem olmasına rağmen unutmayın arkadaşlar.
Hiçbir reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Bu da ne demek biliyor musunuz?
Bu da şu demek yani bu kadar çok tartışma aslında bunu hiç bilmeyen bu işin çok dışında kalan diğer izleyiciler için de şöyle bir merak uyandırıyor.
Ya bunda ne var ki bunu bu kadar merak ediyorlar?
Yani bunda tam olarak hani insanlar bu kadar etkileyen ne var?
Neyi tartışıyor bu insanlar? Ben anlayamıyorum deyip insanlar sırf meraktan da bu işe başlamışlar ve bu Dizi yani bu aşk tercüme edilebilir mi?
Dizisi yayınlandığı dönem, Ocak ayında yayınlanmaya başladı.
Ve yayınlandığı dönemde tam 16 ülkede bütün Netflixlerde, bütün o 16 ülkenin Netflixinde en çok izleyenler de ilk sıraya kadar yükselmiş.
Ve bu dizinin içerisinde önce Kanada'yı görüyoruz, ondan sonra İtalya'daki meydanı görüyoruz ve Kore'deki ve Japonya'daki bazı sahilleri görüyoruz.
Bence böyle farklı ülkelerde çekilen işler çok güzel, çok zevkli.
Üstelik bu hikayedeki... Yan çift de çok zevkliydi.
Yani genelde böyle toplu hikayelerde böyle farklı farklı insanları izlemeye farklı çiftlerin bana yarattığı o ya bunlar da güzelmiş aslında ya bunlardan da olur sanki gibi bir hissi çok seviyorum kendi adıma.
Umarım siz de izlediğinizde Netflix'te çok seversiniz.
Ve gerçekten Kore bu dizi işini becerdi ya.
Ama işte hala Kore'nin bence en büyük sıkıntısı ne biliyor musunuz?
Dizi süreleri kısa ve bölümler çok az.
Ve bölümler gittikçe azalıyor.
Ve işte tam da bu yüzden aslında dünyada çok fazla alıcı bulamıyor dizileri.
Yani çok izleniyor olabilir ama çok fazla ülkede izlenmiyor aslında.
Çok az ülkede çok fazla insan tarafından izleniyor.
Yani demek istediğim farkı anlayabildiniz mi acaba?
Yani şöyle anlatayım size.
Mesela işte Kore mesela o diziyi işte Thailand Netflix'in içine ekletiyor.
Mesela Thailand'daki herkes izliyor.
İşte Amerika'daki herkes izliyor mesela.
Öyle düşünün ama sen mesela bütün dünyanın Kore'den ya da ne bileyim işte...
Japonya'dan ibaret olmadığını bilirsen yani o dizinin işte bir Almanya'da bir İngiltere'de bir işte İtalya'da izlenmediğini fark edince diyorsun ki aslında bunu hani çok farklı ülkeden farklı kültürdeki insan
izlemiş. Bunu aslında sadece o filmin hani içinde o dizinin içinde olduğu kültürdeki insanlar izlemiş diyorsun.
Yani bu birazcık aslında matematik bir istatistik konusu ama öyle anlatayım size.
Ve böyle. Bunu da size tavsiye etmiş olayım.
Buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bu bölümlük benden bu kadar.
Umarım çok güzel bir bayram tatili geçirirsiniz.
Ve en önemlisi elinize hiçbir şekilde ete sürmeyin.
Eğer hani bir aile evine, bir köye, bir yerlere gidiyorsanız arkadaşlar o et kokusu kimseden çıkmıyor ya.
Ki ben vejetaryen olduğumu düşünmüyordum ama sanırım gittikçe böyle vejetaryenliğe doğru gidiyorum.
O da niye biliyor musunuz?
Çünkü ben eti tüketemiyorum arkadaşlar.
Öyle bir sıkıntım var. Hani o his var ya böyle işte ciğeri böbreği işte...
Pişirdikten sonra kavurmayı ağzınıza atarsınız ama yutamazsınız ya.
Ben böyle geviş getir gibi hissediyorum kendimi ya.
Bu da bana çok iyi gelen bir şey değil aslında.
Yani öyle olduğu için de kurban bayramlarını hiç sevmem.
Neyse ki bu sene aile evine gitmiyorum kurban bayramında.
Ama bu seneyle ilgili şöyle bir şüphem var aslında ortada.
Size de sorayım. Şimdi ben bavulları hazırladım.
Planları yaptık diyelim.
Ama planımıza ne eksik biliyor musunuz?
Nereye gideceğimiz? Yani Antalya'ya mı gitsek yoksa...
Kıbrıs'a gidip bir Kapalı Maraş'ı görmeyi çok istiyorum.
Oraya mı gitsek? Ona henüz daha karar veremedik.
Yani son anda bilet bulabilir miyiz bilmiyorum ama ikisine deneyeceğiz.
Bakalım hangisi daha güzel olacak.
Çünkü şimdi hani herkesin genel mantığı hep böyle sıcak yerlere ne bileyim işte deniz kenarı yerlere ülkemizin Akdeniz ve Ege sahillerine gitmektir ya ben de onu sevmiyorum işte.
O kadar kalabalıkta tatil yapmayı sevmiyorum ama bir yandan tabii Antalya'da kendi evimiz olduğu için gidip otel tatil yapmayacağımız için daha ferahta olabilir bilmiyorum.
Bir de memleketimi özledim ya ama işte Kapalı Maraş'ta görmeyi çok istiyorum.
Yani oranın özellikle şey o kapalı kalmış bölgesindeki o izbe yapılar gerçekten çok ilgimi çekiyor tarihi olarak da.
Bakalım. Daha karar vermedim ama bir bakacağım.
Bu arada size de şunu öneriyim.
Mubi'de çok güzel Josh O'Connor film serileri var ve gerçekten ben onların içinde kayboluyorum bu ara.
Bir de onları izliyorum. Onu başta söylemeyi unuttum.
Onu da size tavsiye edeyim.
Düşüntünüsü var. Bir ses hikayesi var.
Bir sürü bu harika oyuncum bu 36 yaşındaki adamın bir sürü güzel filmi var Mubi'de.
Onları tavsiye etmiş olayım.
Onun dışında Jim Jarmusch'un filmi geldi.
Onu da önerebilirim. Ve benden bu kadar.
Haftaya görüşmek üzere.
Unutmayın. Bakın unutmayın.
Haftaya neyde görüşüyoruz önce?
Hatırlatayım mı size? Hemen hatırlatıyorum.
Haftaya neyde görüşüyoruz?
Haftaya yani 3 Haziran'da bonus bölümümüzde görüşüyoruz.
Bakalım önümüzdeki haftaki bonus bölümde ne konuşacağız?
Bu arada umarım Haziran ayı için çok güzel planlar yapmışsınızdır.
Çünkü... Ülkece bol bol çalışacağımız bir ay olacak.
Eğer yıllık izniniz varsa kesinlikle kullanın.
Çünkü havalar bu kadar sıcakken ve genelde bizim ülkemize genelde tatil ayları özellikle işte Temmuz-Ağustos oluyor ya.
Haziranlı insanlar böyle sıcaktan çok aklı başında olmuyor.
O yüzden de kendinize dikkat edin.
Trafikte kimseyle kavgaya girmeyin.
Trafik cezaları da çok yükseldi.
Arabanızdan falan inip kimseye şiddet uygulamayın.
Sakin sakin yolunuza devam edin.
Ve lütfen klimadan uzak kalın.
Mümkünse serin yerlere tatile gitmeye özen gösterin.
Sizi seviyorum. Sinemayla kalın.
Haftaya görüşmek üzere. Haftaya çarşamba bonus bölümü tekrar hatırlatıyorum.
Geçen bonus bölümde sizinle rengim vardı.
Onu da dinlemeyi unutmayın. Bence çok keyifli bir bölüm oldu.
Sizi seviyorum. Görüşmek üzere.
Ha bu arada arkadaşlar şunu da unuttum.
Buradan da canım annemin doğum gününü kutlamış olayım.
Onun da doğum günü bugün. Onun doğum gününde özel bir bölüm yapmış gibi oldum.
Üçüncü annelerimizin ömürleri uzun olsun, sağlıklı, keyif dolu bir hayat yaşasınlar.
Çünkü olmasaydı olmazdık diyorum.
Onun da doğum gününü kutluyorum. Sizin aranızda da Mayıs ayında doğmuş olanlar varsa hepinizin doğum günleri kutlu olsun.
Ve umarım bütün boğa burçları kadın erkek fark etmek için güzel bir ay geçirmişlerdir.
Umarım güzel bir doğum günü geçirsiniz.
Sizi seviyorum. Haftaya çarşamba görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
