
Bugün bölümde tam 14 film anlattım size.Hepsini izlemenizi tavsiye ederim.Eminim içinden benim aksime beğendikleriniz olacaktır.Bana yazmayı unutmayın.İyi dinlemeler…
Kısımlar:
(00:00) Giriş
(1:11) Everybody Digs Bill Evans
(5:09) The Christophers
(5:51) Alter Ego
(7:05) Dünyanın En Zengin Kadını
(11:04) Kremlin Büyücüsü
(14:52) Megadoc
(18:56) Rose Of Nevada
(20:05) Connemara
(21:45) Moda
(23:06) Mother Mary
(23:48) Rose
(26:03) Amerikalı Doktor
(27:07) Savaş Zamanı Boşanmak
(28:43) Füze: Fünye
(31:36) Kapanış
Transkript
Herkese merhabalar, hayırlı cumalar, iyi pazarlar, sendromsuz pazartesiler.
Artık hangi gün, hangi zaman dilimde beni dinliyorsanız o günden selam olsun size.
Bu haftanın film kısmında 45.
İstanbul Film Festivali'nde izlediğim filmleri anlatacağım size.
Sinema gündemini hızlıca atlamak zorundayım çünkü çok fazla anlatmam gereken film var.
Ama özellikle bugünü kutlamasak olmaz diye düşünüyorum.
Bugün 1 Mayıs, İşçi ve Emekçinin Bayramı.
Çalışan, çalışmayan, bugün şu anda iş yerinde beni dinleyen...
İş arayan, işten çıkıp kendi yolunu arayan ev gençleri dahil her yaştan emekçinin günü kutlu olsun arkadaşlar.
En önemlisi de Ankara'da şu anda eylem yapan ve haklar için savaşan tüm madenciler hakları olan birikmiş maaşlarını alırlar umarım.
Ve ülkemiz haklar eşitlik bakımından, işçilerin yaşam standartı bakımından gitgide yükselen bir ülke olur umarım.
Bugün Şeytan Marka Giyer 2 filmde sinemalarda Anne Hathaway için sineme gitme zamanı.
Ve umarım film izledikten sonra da hepimiz çok mutlu bir şekilde salondan ayrılırız.
Gelelim bu haftanın filmlerine.
9-19 insan tarihleri arasında 45.
İstanbul Film Festivali'nde tam 14 film izlemişim arkadaşlar.
Şimdi onları size aşama aşama gün gün anlatma zamanı diye düşünüyorum.
Festivali Everybody Digs Bill Evans filmiyle açtım.
Filmin konusu 20. yüzyıl müzik dünyasının en etkili ve yetenekli isimlerinden efsanevi jazz piyanisti Bill Evans'ın hayatın.
en zor ve belirleyici dönemini anlatan bir film.
Film Haziran 1961 yılında New York'ta açılıyor.
Bill Evans müzikal kimliğini bulmuş ve davulcu ve davul çalan Paul Mountain ile ruh ikizi Basçı Scott LaFaro ile mükemmel bir triyo oluşturmuştur.
Caz tarihine geçecek kadar olağanüstü bir kayıttan sadece birkaç gün sonra Lafaro bir trafik kazası hayatını kaybediyor.
E tabii ki Bill Evans'a en yakın arkadaşı, ruh eşi öldüğü için artık kederden uyuşmuş bir hale geliyor ve çocukluğundan beri ilk kez piyano çalmayı tamamen bırakıyor.
Kısmen siyah beyaz 16 milimetre filme çekilen bu festival projesinin başlığında Anders Danielson, Lee ve Bill Pullman var.
İrlanda ve İngiltere ortak yapım filme gitmenin en önemli sebebi yönetmeni Grant Guy olsun isterdim ama tek sebebi başroldeki Norveçliydi.
Zira o Norveçli bu festival kapsamında İslam'ına geldi.
Ama ben maalesef onu göremedim.
Neyse bu konu Instagram hesabımda da yeterince sızlandığım için bu bölümünün devamında bunu yapmayacağım size.
Ve oyuncunun yeni açıklamalarını Türkiye'de İstanbul'da dibimize yaptığı açıklamaları size aktarmak istiyorum.
Oyuncu demiş ki sürekli depresyonda olan karakterleri oynamam planlanmış bir şey değildi.
Komedi de oynamak isterdim demiş.
Ama ya o kadar çok dramla özdeşleştik aslında hepimiz için.
Yani komedi oynayabileceğimi ben zannetmiyorum ya.
Onu komedide hayal edemiyorum yani sanki gülemeyecekmiş ne bileyim hani bize kahkaha attıramayacakmış gibi geliyor.
Tamamen yani artık onun üzerine yapışmış bu kederli roller yüzünden bence.
Onunla karşılıklı yapılan söyleşten de bazı açıklamalar basına düşmüş onları da söyleyeyim hemen.
Röportajı yapan kişi ona şu soruyu sormuş.
Hem oyuncu hem doktor hem de müzisyensiniz.
Doktor olmaya ne zaman karar verdiniz?
Çünkü çok genç yaşta çocuk yaşta oyunculuğa başladınız demiş.
O da demiş ki tıp eğitimine Reprise öncesi karar verdim.
Sınavlarımın öncesi gelen teklifi defalarca reddettim ama zorla senaryo gönderdiler.
Reprise sonrası yani Reprise 2000'li yıllarda yaptığı filmlerden bir tanesinin adı.
Bu filmden sonra her şey daha farklı oldu.
Beklediğimizin üzerine bir etki yarattı.
Reprise çok yerel bir filme dönüşmüştü benim için ama izleyicim bizim kültürler arasındaki şakaları son derece iyi anlaması beni de çok şaşırttı demiş.
Ondan sonra demişler ki Trier'le ilişkiniz nasıl?
Truffaut ve Lou da daha çok benziyor demiş.
Baba oğlu ilişkisi gibi Trier benden büyük ama benim için bir baba ve çok yakın bir dost Trier'in üst benliği olabilirim.
Ama hayır ben Trier değilim demiş gülerek.
Onun dışında Renate Rensve ile aranızda rekabet var mı diye sormuş.
O da demiş ki onunla çok gurur duyuyorum.
Oslo 31 Ağustos zamanları tanıştık ama gerçekten boynuz kulağı geçti demiş.
Ve son olarak bence bizim için en önemli nokta bu.
Türk sinemasını takip ediyor musunuz?
Bizimle ilgili ne biliyorsunuz? Demek istemişler aslında.
O da demiş ki Türk sinemasını bilmiyorum ama açığımı izlemek istiyorum demiş.
Bunun üzerine Sinemora ekibi İstanbul'da hazır oyuncuyu bulmuşlarken babam ve oğlum filmin DVD'sini hediye etmişler oyuncuya.
Ve filmi değerlendirmeye geçersek de aslında filmden hiçbir beklentim olmasına rağmen.
Üstelik Bill Evans ve müziğiyle ilgili hiçbir şey bilmeden izlememe rağmen asla ilgimi çekmedi arkadaşlar.
Maalesef kötü haber bu. Filmin çoğunluğu siyah beyaz olsa finalde adamın ölümünü renkli izledik.
Ve ağzına kadar dolu bir salonda izlediğim iki filmden bir tanesiydi ve gerçekten yani insanlar o kadar meraklı, o kadar böyle sanata, duyguya, oyunculuğa aç bir şekilde beyaz perdeye bakıyorlardı ki gerçekten çok
güzel bir şey çıkacaktı. Hepimiz hevesle bekledik.
En azından benim çok net bir beklentim olmasa da izleyenlerin beklentilerini filmden önce bayağı dinledim, duydum yani.
Ama bence hiçbirimiz tam olarak beklediğimizi alamadık ve yani daha iyi bir film olmasını isterim.
Ama dünyada tabii ki daha çok festivalleri dolaşacak, daha çok insanla...
buluşacak bir film ve mutlaka daha çok ödül alacaktır.
O yüzden de bakalım. Yolu açık olsun diyelim.
Geçelim diğer filmimize.
Sıradaki filmimiz The Christophers.
ABD-İngiltere ortak yapımı olan film yönetmeni Steven Soderbergh baş yönünde 86 yaşında Ian McKeown ve son dönemde her yerde gördüğüm Michael Coyle vardı.
Konusu yaşlı ressam Julian Sickler'in kız ve oğlu çok yaşlanan babalarının yarım kalan.
Eserlerini, resimlerini gizlice tamamlanması için Laurie ile anlaşıyorlar.
Asıl niyetleri babalarının mirasını daha ölmeden tabii ki 3'e 5'e katlamak.
Laurie de Julian'ın yeni asistanı olarak işe başlıyor ama tabii ki hiçbir şey göründüğü gibi gitmiyor.
Sanat, para, açgözlük üçgenini T'ye alan film.
Şantaj, ihanet ve sürprizlerle dolu.
Film gerçekten sanata, vefaya dair çok güzel şeyler öğretiyor bence.
Yani benim hoşuma giden bir film oldu.
Size tavsiye ediyorum mutlaka.
Sonraki film Alter Ego.
Yönetmenler Nicholas Carlitburn'u leviyen olan Fransa yapımı filminin başlığında Laurent Lafitte, Blanche Garden, Olga Kurlenko var.
Kırklı yaşlarındaki sessiz sakin bir hayat yaşayan Alex'in sıradan hayatı yeni komşuları taşınca alt üst oluyor.
Yeni komşu olan ailenin babası Axel, Alex'in tıpı tıpı aynısı.
Tek bir şey hariç Alex, Kel, Axel'in saçları var tam tersi.
Alex bu daha karizmatik, daha zeki, daha başarılı, daha hoş ve saçlı ikizle kafayı takınca tabii ki giderek artan bir paranoya kapılıyor.
İşin garibi Alex dışında kimseye bu benzerliği fark etmiyor.
Filme yorumum gerçekten çok güzeldi, çok eğlenceliydi.
Gerçekten hemen izlemelisiniz bu filmi.
Gerçekten bütün salon çok eğlendik izlerken.
Erkeklerin dış görünüşlerine ne kadar övündüğünü ve bunu onlardan alacağızsa ne kadar manyaklaşabileceğini de 104 dakikada dolu dolu dolu izledik bence.
Film dünyada 4 Mart'ta vizyon girdi.
Bu sene içinde vizyon girdi ama bizdeki vizyon tarihi hala belirsiz.
Ve başrolündeki Laurent Bey o kadar iyi oynamış ki o iki karakteri de Fransızca'sından etkilenmek mümkün değildi valla.
Yani beyefendi teşekkür ederiz.
Gerçekten varlığınızla Fransa'ya, sinema dünyasına resmen yeni bir renk, yeni bir soluk katıyorsunuz.
44 yaşında olmanıza rağmen sizi yeni keşfettiğim için gerçekten özür diliyorum.
Bir sonraki filmimizde beni...
Yaşan Tesafir gerçekten çok şok eden bir film.
Sonraki filmimizin adı Dünya'nın En Zengin Kadını.
Yönetmeni Thierry Clifat başrolülerinde Isabelle Huppert, Laurent Lafitte var.
Ve Rafael Persolans da çok hoş bir detaydı bence.
Yani böyle hafif sarışın gibi geldi ama orijinal fotoğraflar vakitinde çok da sarışın değilmiş ama olsun be.
Vallahi ya onun da bir gideri varmış arkadaşlar ne diyeyim.
Bu arada yaşadığım şoku da şöyle anlatayım.
Şimdi aynı salonda bir önceki seansda Alter Ego'yu izlediğimdeki erkek başrolü burada da başroldü.
Ve benim bunu fark ettiğim an çok tuhaftı gerçekten.
Çünkü gerçekten biletleri alırken bilmiyorum.
Ben genelde biletini alırken bir filmin yani konusuna bakarım, yönetmenine bakarım.
Ondan sonrasında fragmanını izlemem.
Mesela farklı ülkelerden daha önce hiç bilmediğim isimlerde oyuncular varsa bunlar kimmiş diye genelde bakmam.
Hani çok etkilendiğim bir senaryo olmasa ya da gerçekten çok uzun süredir beklediğim bir şey olması lazım bunları yapmam için.
Onun dışında genelde minimum bilgiyle sinemaya gitmeyi daha çok tercih edeyim.
Sonra ben bu dünyanın en zengin kadını filmini izlerken dedim ki ya bu adam dedim ya bir şeye benziyor hani kime benziyor bu diye şöyle bir dikkatli baktım onun sahnelerine.
Adam gerçekten bir önceki filmdekiyle aynı adam ve o kadar farklı karakterlerken birinde hani hem iyi aile babası oynuyor hem kel adamı oynuyor diğerindeyse tamamen işte aç gözlüğün pençesine düşmüş
birini oynuyor yani dedim ki ya Laurent abimiz yani gel şöyle senin de İstanbul'a bir köşe bir heykelin dikelim dedim ya yani.
Hani şu ülkede çay bardakları şehir heykelleri oluyor.
Ne bileyim işte. Çiçekler, böcekler şehirlerin meydanlarını süslüyor.
Abim dedim ya sen de gel senin de bir tane heykelini dikelim yani.
Gerçekten bakın bu Laurent de kesinlikle İstanbul Film Festivali'nin bana kazandırdığı nadide bir yetenek oldu.
Gerçekten çok mutluyum onu tanıdığım için.
Filme dönersem de Dünyanın En Zengin Kadını filmi.
Fransa-Belçik ortak yapımı bir film.
Gerçek bir skandalda esinlenmiş ve kanda dünya piramidini yapmış.
Konusu Marianne.
Dünyanın en zengin kadını, güzelliği, zekası, gücüyle göz kamaştırıyor.
Pierre Ali'nin ise bir fotoğrafçı, hırsı, cüretkârlığı ve çılgınlığıyla göz dolduruyor, insanların dikkatini çekiyor.
İlk görüşte aşkla birbirlerine vurulmalarını beklersiniz ama öyle bir şey yaşanmıyor.
İşte aile sırları, astronomik para bağışları, ondan sonra birbirlerine karşı sürekli nazik olmaya, kibar olmaya herkesi şaşırtıyor, eğlendiriyor, merak uyandırıyor.
İnsanları konuşturuyor ve sonunda her şeyin mübah olduğu bir savaş başlıyor.
Ve bunu izlerken aslında şunu hissettim ben yani empati yapacaksak aslında bizdeki Koç ya da Sabancı ailesinin hani en yaşlı üyesinin muhtemelen gençliğinde yaşadığı bir hikayedir bu diye düşündüm ben.
Ve yani o kadar böyle herkese iyi anlıyorsunuz ki ama karşılığında şunu da fark ediyorsunuz ya bu fakirlerin bir anda zenginleşince yaşadığı bu açgözlüğün bu sonu gelmez zenginliğin bir
sınırı var mı diyorsunuz gerçekten yok.
Yani zengin kadının da sonunda filmin sonunda huzuru bulduğu yer ve huzuru bulduğu durum.
Gerçekten zenginler için de kaçınılmaz bir durum işte.
Bu arada film kesinlikle çok akıcıydı.
Kesinlikle çok sürükleyiciydi.
Hepinize çok tavsiye ederim. Bir de bu bir dostluk filmi aslında.
Çünkü Laurent'un oynadığı karakter gay.
Yani kadınlar arasında romantik bir şey yok.
Yani farkındayım öyle bir imaj yaratılıyor.
Öyle bir PR sürecinden geçiriliyor ama öyle bir durum yok.
O yüzden de bunun sizi kandırmasına izin vermeyeceğim.
Ama Laurent abimiz gay de olsa yani emin olun.
Hani kadın düşkün de olsa çünkü alter ego ile bu...
farklı filmlerdi. Benim arka arkaya izlenim ve tamamen tesavüf denk gelmiş şekilde arka arkaya izlenim filmlerdi ama ikisinde de çok farklı karakterler oynuyor ama ikisine diyorsunuz ki bu adam gay de olsa homoseksüel de olsa benim için okeydir
diyorsunuz. O yüzden de lütfen kendisine bir şans verin.
Ben çünkü bu beyefendinin filmografisindeki diğer işlerle bakmaya başladım açıkçası.
Ve hiç hız kesmeden devam ediyorum çünkü daha anlatmam gereken çok film var.
Anlatırken ve bu bölümü hazırlarken yoruldum da arkadaşlar ben bu festivali gidip bunları izlerken Bundan daha da çok yorulduğumu fark ettim ya.
Ama işte bir şeyi keyifle yapınca, bir şeye gerçekten gitmek istenince, zaman ayırınca bundan gerçekten daha çok keyif alıyorsunuz.
O yüzden de mesela sonradan yaptığım hazırlık kadar beni festival'e gitmek yormamış gibi geldi ya.
Bilmiyorum. Neyse devam ediyorum.
Çok uzun ama çok fazla empati yapmak zorunda kaldığımız bir film var sırada.
Kremlin Büyücüsü. Anladığınız üzere Rusya'yı anlatan bir film.
Bu film Venedik'te dünya premierini yaptı.
Bu filmin yönetmeni Oliver Assayas.
Fransa yapımı... Rusya'nın son dönemlerini anlatan filmin başdörüleri Paul Dano, Jude Love, Alice Vikander diye anlatabilirim size.
Bu filmin konusu 1990'ların başında Rusya'da tiyatrodan televizyoncular geçen kurnaz genç Vadim Baranov'un yüksel KGB ajanı Vladimir Putin'in akıl hocası ve sağ kolu olması aslında.
Bir dönem iktidarın tam da odağında yer alan Baranov, gerçekte yalan, inanç ve manipülasyon arasındaki sınırlar...
Bulandıkça kendini yepyeni bir Rusya'nın içinde buluyor ve o Rusya'nın şekillendirmesi ve otoriterliğin yükselişte büyük rol oynuyor.
En sonunda da bu yaver, bu ikinci adam öyle bir noktaya geliyor ki dayanamıyor ve istifa ediyor.
Vadim herkesin nefretini topladıktan sonra kızıyla kışlık evinde işte huzuru sonunda buldum, sonunda rahat ettim diye istifa edip otururken bir gün kapısına Amerikalı bir gazeteci geliyor ve ondan yaşadıklarını anlatmasını istiyor.
Biz de onun anlatımı ile...
Bilginç akışı yöntemiyle izliyoruz aslında birazcık filmi.
Yani birazcık röportaja gidip geliyoruz, birazcık geçmişe gidip geliyoruz.
Yani bu hikayedeki anlatıcı aslında Paul Dunn'ın oynadığı karakter.
Filmin en büyük eleştiri topladığı nokta şu.
Amerikalıların bakış açısından dünyanın diğer ucuna Rusya'ya dair hiçbir bilgileri yokken onların en güçlü ve otokratik liderin eleştirmeye kalkmaları.
Ama bu noktaya şöyle bir bilgi vermem gerekiyor size.
Bu film İtalyan-İsviçreli yazar Gualnudo Empoli'nin 2022 yılında yayınlanan ve büyük ses getiren aynı isimli romanından uyarlanmış bir film.
Yani filmin yapımcılık aşamasında bile Amerika bağlantısı yok.
Yani Jude Law'un başrollerde olması sanırım insanlar için birazcık tetikleyici oldu.
Ben Jude Law'u da ilk kez izledim bu arada.
Gerçekten yani harika bir oyunculuktu.
Benim de tek şikayetim bu film adına...
Filmde hiç Rusça duymadık.
Böyle bir filmde tek cümle bile Rusça geçmesi bana çok garip geldi.
Bir de tabii ki artık günümüzde her şey daha kolay bir hale geldi.
Yapay zeka hayatımıza girdi vs.
Ama ben oyuncuların böyle durumlarda emek vermesi gerektiğini düşünenlerdi.
Yani bu ne demek? Jude Law da olsa Paul Dono da olsa mutlaka Rusça bir şeyler öğrenmeli, konuşmalı.
Onlar zaten yapımcılarından biz bu sahneyi Rusça oynamak istiyoruz ya da bu sahnenin girişinde...
anneyle babayla eşle konuşmayı Rusça yapsın hani biz o yüzden işte Rusça bilen birilerini bulun bize işte Rusça öğretinler diye bir talepte bulunsa yapımcılara bunu reddedeceğini zannetmiyorum.
Öyle olduğu için yani oyuncular tamamen aldığı paraya bakıp geçmişler aslında ama bence yani birazcık da Rusça duysak çok iyi olabilir.
Çünkü empati yapını aynısı mesela bizim ülkemizin şu anki halinin filmi yapısı işte mesela İran bir yapımcı işte sallıyorum Afganistanlı bir yönetmen bizim şu anki halimizin filmini yapıyor diyeyim.
Hani hiç oralarda savaş olmadığını düşünün.
Hani bize yakın ülkeler diye söyledim.
Yani siz de mutlaka onların içinde hani Türkiye'deki liderlerin Arapça konuşmasını değil Türkçe konuşmasını ya da Türkiye'deki liderleri oynayan oyuncuların mutlaka Türkçe öğrenip Türkçe repliklerin olduğu bir şeyler izlemek istersiniz.
Yani bunu izleyen bir Rus olduğunuzu düşünsenize yani çok kolay kendinizi yabancılaştırabileceğiniz bir senaryo aslında.
Ama bende çok iyi oynanmış ve aslında yani Putin'in yarattığı Rusya ile şu an bizim içinde olduğumuz ülke arasında çok da bir fark yok bence ya.
Yani bu birazcık tabii ki siyasi bir yorum oldu.
Bu kişiden kişiye göre değişir ama yani içinde bulunduğumuz ülkeyi de düşündüğümüz zaman yani bazen düşünüyorum hani hangimizde demokrasi inancı daha sağlam, hangimizde siyasi zemin daha sağlam diye düşünüyorum.
Bizde demokrasi ve cumhuriyet çok daha eski olduğu için bizde daha sağlam bence.
Çünkü Rusya'da işte bol şevklerin yıkması, ondan sonra da SSCB'nin dağılması, sonra bugünkü hale gelmesi yani çok...
Zor bir 19. ve 20.
yüzyıl geçirdi. Biz onlara göre nispeten daha stabil gittik ama yani geldiğimiz noktada çok değişik şeyler yaşanıyor.
Neyse çok siyasete daldım daha çok bu konuda devam etmeyeceğim.
Sıradaki filmimiz Megadoc.
Kendisi bir belgesel.
Yönetmeni ise bağımsız sinemacı Mark Fix.
Şimdi arkadaşlar bu belgesel 2021 yılında çekilmeye başlanıyor.
Oyuncuları yani bu belgesele katılanlar Francis Ford Coppola, Eleanor Coppola, Adam Driver, Aubrey Plaza.
Natalie Emmanuel Robert De Niro.
Konusu bağımsız tanıcı Mark Ficks'in yönettiği Megadoc, Frans Ford Coppola'nın devasa projesi Megalopolis'in yapım sürecini anlatan bir şey aslında.
Şimdi şöyle, aslında bu bence çok zekice bir yöntem.
Çünkü düşünsenize yani siz bütün şarap mahzenlerinize, bütün tarlalarınıza, evlerinize, sizden geri çocuklarınıza bir miras kalacak, sizin için özel olan, manevi değeri olan birçok şeyi bu Megalopolis projesi için riske
atıyorsunuz. Sonrasında bir tane bağımsız yapımcı bulup, ona ulaşıp ona diyorsunuz ki ben...
Hani bu işin işte daha ilk okuma provasından itibaren bütün yapım sürecini seni çekmeni istiyorum.
Hani elinde bir tane kamerayla hani sen bütün bir setin içerisinde bir sürü insana dahil olmayıp sadece tek başına hani omuzun elinde küçük kamerayla bizim seti aşama aşama çeker misin deniyorsan ve sen de ondan
sonra Ford Coppola'nın arkasında bütün bir Megalopolis setini çekmeye başlıyorsun.
Şimdi belki sen bir kere... Hani yapım Mount Edge'den çok akıllıca.
Yani düşünsenize Megalopolis'ten kazanacaksınız.
Üstüne Megadog'dan kazanacaksınız.
Ondan sonra işte dünyasının yaşadığı zorlukları görecek.
Bu filmi çekerken ne kadar zorlandığınızı bilecek.
Çünkü Ford Coppola'nın hayali projelerinden bir tanesi hatta en büyük Megalopolis.
Hatta bunun için işte dönem dönem işte 70'lerde, 80'lerde sonra tekrar işte 2000'lerde, 2005'de, 2006'da sürekli bu filmi çekmeye çalışıyor.
Ama hep bir şey oluyor işte bütçesi gidiyor, oyuncular vazgeçiyor işte.
istediği oyuncuları takvim tutmuyor vesaire.
Nihayet artık bu filmi 2020'lerde yapabiliyor.
Şimdi benim belgeselde en çok dikkatimi çeken şey şimdi Mike Fix o çektiği belgeseli sürekli setteyken işte herkes kendi halindeyken çekiyor.
O yüzden de aslında tabii ki oyuncuların da bundan haberi var.
Oyuncuları en doğal halinde yakalamak istiyor ki bu benim en çok merak ettiğim şeydir.
Yani izlediğim dizilerde, filmlerde Eğer hoşuma giden bir şeyse mutlaka bir hashtag'ini Twitter'a, Instagram'a yazarım, bir bakarım.
Ya derim ki acaba bunun set fotoğrafları nasıl?
Acaba setten yaşananlarla ilgili kimler neleri anlatmış vs.
Bunları her zaman çok merak ederim.
Bu tabii ki işim birazcık daha magazinel, işim birazcık daha dedikodu kısmı ama bence insanları sadece yaptıkları işlerle, projelerle, hayata geçirdiği...
işte filmleri, dizileriyle bir bütün olarak görmememiz gerekiyor.
O insanların nasıl insanlar olduklarını, özünde ne kadar iyi, ne kadar kötü, ne kadar planlı, ne kadar saygılı, saygısız vs.
bunu ancak sette çalışan insanlardan ya da setteki diğer oyuncuların o insanlarla ilgili söylediği demeçlerden, cümlelerden anlayabiliriz diye düşünüyorum.
Şimdi belgesel bilmeye çok dikkatimi çeken şey Adam Driver, Megalopolis'in başrolü.
Adam Driver'a da işte sette seni çekeceğiz diyor Mike Fix ve Adam Driver da diyor ki sette beni çekme ben ondan sonra setin bitiminde sana kendim karşına geçip senin sorunun soruları cevap verip sana kendim röportaj
vereyim diyor. Aslında evet mantıklı ama bence bilmiyorum ya çok itici yani seni saklayacak bir şeyin yoksa zaten hani sette de sürekli kamera önünde oyunculuk yaptığın için ya maksimum artı bir tane fotoğraf makinesinin ya
da kameranın seni en doğal hallerinde roya çalışırken ya da partnerini hazırlayırken çekmesinin ne mahsuru var ben anlamadım işin o kısmını ama.
Yani ne diyeyim hani tamamen star kaprisi bence böyle şeyler.
Bir de Eleonora Coppola'nın belgeselde olup 2024 yılında vefat etmesi benim açımdan çok üzücü.
Çünkü çok tatlı bir kadına benziyordu belgeselde.
Ve demin ne dedim?
Kamera arkası benim için önemlidir dedim.
Çünkü neden? Bir filme dair en net resmi her zaman kamera arkası çizer.
Ve yani eğer Megadoc ve benzeri belgesellere ulaşma imkanınız varsa onları sinemada, vizyonda ya da olduğunuz ülkedeki herhangi bir dijital platformda izleyebiliyorsanız lütfen izleyin.
Çünkü gerçekten böyle şeyleri kesinlikle herkesin yapmaya teşvik edilmesi için izlenme oranlarının yüksek olması gerekiyor.
O yüzden lütfen izleyin ve bunu da izledikten sonra tabii ki bana da fikrinizi yazın lütfen.
Sonraki film festivalin ikinci haftasını izlediğim Rose of Nevada.
İngiliz bilim kurgu drama filmi.
Yönetmeni de Mark Jenkins.
Konusu 30 yıl önce mürettebatıyla birlikte denize gizemli bir şekilde kaybolan bir balıkçı teknesi var.
Cornwall'daki bir balıkçı köyüne bu tekne sonrasında geri dönüyor.
Tekneyi yeniden işletmeye başlayan ekibin ilk seferden döndüklerinde kasabayı bıraktıkları zamandan farklı bir zamanda buldukları zamanın büküldüğü tekinsiz bir hayalet hikayesi.
Bilim kurgu, drama, gizem ve fantastik unsurları içeriyormuş.
Başrolde George McKay ve Colum Turner var.
Arkadaşlar şöyle söyleyeyim.
Calum Turner olmasa asla bilet alıp gideceğim bir iş değildi.
Yani yönetmeni bana tanıdık değil, onun dışında hayalet hikayesi hiç sevmem zaten.
Artık beni dinlediğine birazcık neyi sevdim neyi sevmediğimi çözmüşsünüzdür diye düşünüyorum.
Yani gerilim, korku, hayalet, bilim kurgu mümkünse benden böyle fersah fersah uzak olsun hatta.
Yani biliyorum hani bu sektörde bu işi yaparken bunu seçme şansım yok ama en azından kendi zevk aldığım şeyleri özgürce size ifade edebilirim diye düşünüyorum ki siz de bana izlediğiniz şeyleri önerirken lütfen bu süzgeçten geçirin.
Yani film bence çok sıkıcıydı ve hiç bana göre bir film değildi ama tabii ki hayalet filmi sevenler bu vizyonun yerine lütfen vizyonu gidip izlesinler.
Sıradaki film ise festivalde en çok merak ettiğim aşk filmiydi Konne Mağara.
Alex Lutz tarafından yönetilen 2025 yapım bir Fransız draması bu.
Tükenmişlik sendromu yaşayan 40'larındaki Helen'in Paris'e doğduğu Vosges bölgesine dönüşünü anlatıyor ve Nicolas Mathieu'nun romanından uyarlanan film.
Helen'in lise aşkı ve karizmatik bir hokeyci olan Kristoff ile yeniden karşılaşmasını ve toplumsal saslının farklılıklarına rağmen Filz'le aşkını anlatıyor.
Ama filmin sonunda bizler ile onlar arasındaki yabancılaşmayı aslında görmüş oluyoruz.
Şimdi şöyle bir şey var. Ya arkadaşlar bu film o kadar böyle hayal kırıklıydı ki benim için.
Yani tam kadın aşkı buluyor işte.
Filmde bu arada manyakça sevişiyorlar.
Yani yok böyle bir şey. Zaten Fransız filmlerin en önemli, hiç değişmeyen noktası odur.
Mutlaka böyle hunharca işte romantik sahneler görürüz.
Bir sürü öpüşme, bir sürü yakınlaşma görürüz.
Ama sonunda film böyle çok saçma bir yerde biter ya.
Bu da tam o çeşit bir Fransız filmi.
Ve oyuncuları Melanie Thierry ve Bustin Boyle'ın ve Jackis Gamblin'de başrolde.
Ve bir sürü farklı temel var.
Ama sonunda neye varıyor film?
Yani iki saatin boş harcadıklarına varıyor film.
Neden? Çünkü yani tam kadınla adam...
kavuşuyorlar işte çok güzel bir aşk vesaire.
Ondan sonra kadın diyor ki ya işte bu yeni sevgiminle işte 20 yıl önce aşık olup şu anda birlikte olduğum bu sevdiğim adamla aslında boşandığım kocamdan çok da bir farkı yok deyip ondan sonra adamla bildiğiniz koşarak kaçıyor.
Ya madem biz bu noktaya gelecektik bu sona giden yapı taşlarını bu sona giden replikleri çok iyi dizin ya da hani biz bu sona gelene kadar Hani daha böyle yüzeysel aşk hikayesi izleyelim ki biz bu
kadını gerçekten anlıyoruz diyebilirim.
Yani ben kadını zerre anlamadım çünkü ve gerçekten tamamen tam bir şımarıklık diye düşünüyorum.
Neyse. Sıradaki film.
Moda filmi. Başrolünde Angelina Jolie ve Lewis Carroll var.
Konusu Paris Moda Haftası'nın yoğun temposu sırasında 3 kadının hayatı Paris'te kesişiyor.
40'lı yaşlarında bir film yapımcısı olan Maxine yani Angelina Jolie'nin karakteri.
Meve Kanseroğlu'na oynuyor ve tanıdık bir işbirlikçiyle beklenmek bir bağ kuruyor yani Lewis Carroll.
Modernlik dünyasında yeni bir yüz olan Ada, Güney Sudan'daki önceden belirlenmiş kaderinden kaçarak Paris'e geliyor.
Angela ise podyumların gölgesinde çalışan bir makyaj sanatçısı.
Ve bu üçlünün yolları kesiştikçe film hem kamusal performansın hem de meslek, kültür ve kıtalar ötesinde kadınların dayanışmasını anlatıyor aslında.
Angelina Jolie'nin kendi hayat hikayesinin kan canlı versiyonunu izliyormuşuz gibi hissettim aslında filmde birazcık.
Ve bence çok... net bir sebebi var.
O da hikayede Angelina Jolie'nin karakterinde tıpkı Angelina Jolie'nin gerçek hayatta yaşadığı gibi meme kanseri olması.
Ama gerçekten Angelina o kadar güzel bir kadın ki yani yüzüne hangi estetiği yaptırıyorsa her nasıl bakıyorsa o yüzüne gerçekten takdir ediyorum.
Cam gibi arkadaşlar. O kadar güzelken benim bir kadın olarak cinsel yönelimimi tercihimi sorgulatacak kadar güzel bir kadın.
Ve başlığındaki çiftin ateşi.
Yani Lewis Carroll'la sahneleri gerçekten gözlerimi kör etti.
O kadar güzellerdik. Yani diğer bütün Filmdeki sorunları göz ardı ettiler benim için.
Film bizde 15 Mayıs'ta vizyona giriyor.
Mutlaka gidin, bakın.
Siz eleştirinizi yapın ve bana yazın.
Şimdi gelelim Mother Mary'e.
Ben festival kapsamında buna bilet almıştım ama aynı zamanda vizyona girince vizyona girdiğin ilk gün sinemada izlemiş olma aslında Anne Hathaway'i.
Onun da yönetmeni David Lowery, Finlandiya, Almanya, Amerika, İrlanda ortak yapımı başrol oyuncuları Anne Hathaway ile Michaela Coel.
Michaela Coel'i en başlarda anlattığım The Christophers filminde de izlemiştim.
Ama şimdi şöyle bir sıkıntı var bu filmde de.
Anne Hathaway dünyanın en güzel kadını seçilmiş olsa da sarışınlık bu filmde ona hiç gitmemiş.
Çünkü her kadın gerçekten sarı rengini taşıyamıyor bence.
Ve bu filmi korku ve gerilim temasında olduğu için gerçekten hiç sevmedim.
Bence çok bomboş bir işti yani.
Arkadaşlar ben bence hayalet, korku, gerilim o tip işlerden uzak durmalıyım.
Sizce siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Neyse. Geliyorum sıradaki filmime.
Artık sona az kaldı.
Sıradaki filmim Rose. Başrolünde Sandra Hüler var.
Yönetmen Markus Schinleiser.
Konusu 17. yüzyılın başlarında Almanya'nın bir yerinde gizemli bir asker ıssız bir protestan köyüne geliyor.
Doğası gereği ufak tefek mütevazı ve yüzü yareniz ile şekilsiz olan bu yabancı kişi uzun zamandır terk edilmiş bir çiftliğin varisi olduğunu tüm köye ilan ediyor ve şüpheci köylere iddiasını desteklemek için bir tane miras belgesi sunuyor.
Zamanla bütün köy şüphelerini gideriyorlar.
Çalışkan, tanrıdan korkan...
Bir adam olduğunu kanıtlayarak bu sonradan köye gelen kişi o köyün topluluğunun bir parçası oluyor aslında.
Ancak kabul görme arayışı apaçık bir yağının üzerine kurulu.
Çünkü bu köye gelen kişi erkek olduğunu iddia eden bir kadın.
Ve bu sıranın tabii ki bir noktada açığa çıkması gerekiyor.
O sırada ne noktada açığa çıkıyor biliyor musunuz?
Köylülerden biri işte sen çok güvenilir bir adamsın, Allah'tan korkarsın, dinli, imanındasın, çok da çalışkansın.
Benim büyük kızı seninle ev vermek istiyorum, sen benim kızla evlenmek ister misin?
Hazade, namuslu hanım hanım.
Bekert'in yerinde bir kızdır diyor özetle.
Benim filmin yorumum belki de baştan sona izlediklerim arasında sahte hiç bakmadan yani ne kadar kaldı bu film ne zaman bitecek demeden izleyip bitirdiğim nadir filmlerden bir tanesi.
Son derece akıcıydı, güzeldi.
Siyah beyaz olsa da tabii ki 17.
yüzyıl anlatıldığı için bence çok mantıklı bir tercih olmuş.
Gerçekten renk ya renk bir duygu geçişi yaşattı bana.
Sandro İler hep bir çıtayı yukarı koyma telaşında ve bunu her zaman başarıyor.
Bernal'in de ödülü aldı hatta kendisi.
Ama benim filmde çok şaşırdığım bir sahne var.
Şimdi bu filmde Sandro İler'in karakteri aslında erkek gibi davranan bir kadın ya.
Ondan sonra köylerden birinin kızıyla da hani dikkat çekmemiş, insanların gözüne batmayayım diye gidip evleniyor.
Ondan sonra o kız bir anda kalkıp ben hamileyim diyor.
Ve şey mesela Sandro İler tabii ki hani erkek gibi davranıyor ya.
Ortamını bozmak için işte hamile misin çok sevindim falan deyip geçiştiriyor.
Ama şimdi Sandro İler de biliyor.
Onlar bir birliktelik yaşamadıkları için orta bir çocuk olamayacağını, kadın da zaten onunla bir birliktelik yaşamadığı için orta bir çocuk olabileceği ihtimali vermiyor.
Ama bir şekilde bu kadın hamile ve bunu köye duyuruyorlar.
Benim çok tuhafıma gitmişti ama gerçekten çok eğlence bir filmdi bence.
Gelelim son günü izlediğim filmlere.
Güne Amerikalı Doktor filmiyle başladım.
Bu aslında birazcık yarı belgesel, yarı film.
Birazcık gerçek hayattaki görüntülerle birleşen bir film aslında.
Yönetmeni gazeteci geçmişi bulunan Posey Tank ve bu yönetmenin yönettiği ilk uzun metrajlı film.
Amerika, Filistin, Malezya ve Katar ortak yapımı bir film bu.
Sundance Film Festivali'nde premierini yapan filmin konusu.
Biri Filistinli, biri Yahudi ve biri Zerdüşt.
Üç saygın doktor birbirlerinden çok farklı olsaydı hayat kurtarma yeminleriyle birbirlerine bağlanmış üç arkadaş.
Ve bu üç arkadaşını bu süreçte çektikleri aslında videoları, fotoğrafları ve ondan sonra kendi ülkelerine döndükleri, yaşadıkları...
Kurumsal ve resmi zorlukları, hukuki sorunları ve onların kendi ülkelerine döndükten sonra Gazze ile ilgili verdikleri röportajları izliyoruz aslında.
Yani Gazze'deki savaşı o kadar çığlık çıplak anlatan bir iş olmuş ki.
Eğer içiniz kaldırıyorsa ölen insan görüntülerini bence gidip izlemelisiniz oradaki insanların ne yaşadığını anlayabilmeniz için.
Ama ben uzun zamandır beni bu kadar çarpan, bu kadar etkileyen bir şey izlememiştim.
Size öyle söyleyebilirim aslında. Sıradaki filmin adı Savaş Zamanı Boşanmak.
Yönetmen Andrews Blaziewicz.
Sundance'da en iyi yönetmen ödülünü de kazandı hatta.
Bu film Litvanya, Lüksemburg, İrlanda ve Çekya ortak yapımı.
Oyuncuların ismini saymak isterdim ama arkadaşlar gerçekten okuyamıyorum.
Bunun için üzgünüm. Bunu geçiyorum zaten.
Filmin konusu yüzden ben aslında gidip bu filme bilet aldım.
Sundance'da en iyi yönetmen ödülünü kazanan bir yönetmen tarafından çekildiğini bilmiyorken filme gitmeyi tercih ettim.
Bu da aslında benim film seçiminde çok da kötü olmadığımı gösteriyor bence.
Sizce? Şimdi şöyle filmin konusu uluslararası bir sosyal medya ajansının üst düzey yöneticilerinden.
Maria kocası Vitas'a boşanmak istediğini birdenbire söyleyiveriyor.
Ailenin bu beklenmedik darbeyle sarsılması yetmezmiş gibi ertesi gün Rusya'nın Ukrayna'yı işgal ettiği haberleri tüm bölgeye ateşe veriyor.
Herkesin ruh halini yakar, kavuruyor tabii ki böyle bir haber.
Ve Maria ile Vitas'ın ayrılık sarsıntısına bir de mülteci ve ortayaş krizi ekleniyor.
Film ve yorumum ne dersek gerçekten izlerken çok keyif aldım.
Keşke bizden de böyle güzel işler çıksa.
Bu arada kadın boşanma sebebi ne biliyor musunuz?
Ayy bunu keşke size söyleyebilsem ya.
Ama ben size bunu söylersem olayın bütün böyle sihri büyüsü dağılacak.
Valla söylemeyeceğim. Ama gerçekten kesinlikle yani kesinlikle bunu bir şekilde bulup izlemeniz gerekiyor.
Bu filmin ise uluslararası adını da söylemek isterim.
Ama bulamadım arkadaşlar biliyor musunuz?
Filmin ne bir Instagram hesabı var ne hakkında girmiş herhangi bir entry var.
Sanırım dünyada henüz hiçbir dağıtımcısı yok.
Umarım en yakın zamanda bizim ülkemizde bir dağıtımcı bulur ve sinemada vizyona girer.
Çünkü gerçekten ben çok şaşırmıştım.
Ve sonuçta ne oldu? Neyse söylemeyeceğim.
Söylemeyeceğim ya of çok anlatmak istiyorum ama anlatmayacağım.
Tamam lütfen gidip izleyin siz de bunu.
Ve festivalin son filmi.
Gerçekten ay arkadaşlar anlatırken yoruldum.
Ben ne kadar çok şey izlemişim ya yemin ediyorum.
Ya İKSV müdürü Kerem Ayan benim kadar film izlememiştir muhtemelen.
Festivalin son filmi bizim de tabelasıyla, sesiyle, deniziyle içinde olduğumuz bir işti.
Son filmim Füze Fünye filmi.
Yönetmen David McKenzie, Dünya Premier'in Toronto'da gala bölümünde yapmış bu film.
İngiltere yapımı bir film.
Ve Aaron Taylor Johnson ve Theo James başrolde.
Konusu Londra'nın göbeğinde 2.
Dünya Savaşı'ndan kalma patlamış bir bomba buluyor.
Bir tane inşaatta çalışan operatör.
Başında bilim bulunduğu askeri bir bomba imha ekibi.
Bunu haber alınca hemen göreve çağırıyorlar.
Yetkililer zamanla karşı yarışırken civardaki binlerce kişi bölgeden tahriye ediliyor tabii ki.
Tabii ki bu krizi fırsatı çeviren birileri de var.
Elmas uzmanı Karelis ve ekibi halk paniğine şinleyken herkes koşa koşa bölgeye iki meydana giderken, oradaki parkta toplanırken ve tüm emniyet, sağlık yetkileri alarma geçmişken yüklü bir mücevher soygunu başlatıyorlar.
Ve filmin bize ilgilenen kısmı ise son 10 dakikada izlediğimiz İstanbul seneleri.
Aaron Taylor Johnson'ı Karaköy vapurunda denize bakarken çekmişler.
Ve gerçekten o kalabalığın içine o Aaron Taylor Johnson bile güzelliğini gölgeleyen denizimizin maviliği.
Gönlü akarsuyunu havası boş yere Suriye efekti bastılar ya böyle sapsarı.
Hiç hoş oldu mu yani senelerce?
Bakın bu filmde ne kadar güzel gözüküyor.
Theo James ve Aaron da Emin'in sokaklarına yürüdüler.
Çünkü o sokaklarda hani İstanbul'daki sahnelerin izlemini yaratmak istediği aslında çok da güzel oldu.
Ama yani madem sokakta yürüyeceklerdi bu set ekibine hiç kimse yardımcı olmadı mı?
Hani bu set ekibinin bir rehberi ne bileyim bir...
set amiri yok muydu? Ya şuradaki manzara daha güzel, deniz kenarında yürüyelim hani biz bu sahneleri diyen bir insan evladı bile çıkmadı mı demek istiyorum.
Yani hele o iç mekan sahnelerini denize sıfır bir otelde çekmişler ama gerçekten öyle bir çekmişler ki yani filmde Yunan kimliğiyle oynayan Theo James İstanbul'daki kuyumcularla Arapça konuşuyor ondan sonrasında o iç mekan
sahnelerindeki dekor çok kötü.
Yani sanki bizim ülkenin her yerinde Arapça konuşuluyormuş gibi saçma sapan bir şey olmuş.
İç mekan sahneleri de karanlık basık bir oda dekoru kurulmuş falan.
Arkadaşlar İstanbul'da yaşamasam ya da bu ülkeyi bilmesem, bu şehri tanımasam gerçekten o otel sahnelerinin arka deniz olduğunu anlamayacağım yani.
O yüzden de o sahneler pek bir hoşuma gitmedi yani.
Hele bizden sonraki sahnede yani daha doğrusu finalde Afganistan'da bitmesi tabii ki hikayeye göre aslında olayların başladığı noktaya bitiyor film.
Yani olayların nerede başladığını görüyoruz da detay vermeyeceğim size.
Yani finalinde Afganistan'da olması ne demek yani?
Hani siz böyle İngiltere'den çıktınız.
Yavaş yavaş böyle kendinizden daha düşük eğitim seviyesine daha kötü ülkelere mi gittiniz de oradan çıkıp işte bizden çıkıp Afganistan'a gittiniz?
Ya bu nasıl bir saçmalıktır ya?
Ben beğenmedim açıkçası.
Bence gerçekten İstanbul çok sinematik bir şehir ya.
Sadece yurt dışından gelen insanlar bunu bence gerçekten çekmek istemiyorlar.
Bunun tek sebebi bu bence. Ve arkadaşlar böylece bu bölümü bitiriyoruz.
Bu bölümü özel dizi seçmedim size çünkü gerçekten ilk kez size hiçbir şekilde dizi anlatacak halim kalmadı.
Bu kadar filmin içinden geçine tabii festival yorgunluğu da üstüne eklenince ben birazcık grip oldum.
Sesim o yüzden böyle. O yüzden lütfen bu haftalık beni affedin.
Ama önümüzdeki hafta için harika bir dizi seçtim size.
Çok heyecanlıyım onun için. Buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Haftaya çarşamba bonus bölümümüz olduğunu da hatırlatayım.
Sinemayla kalın. Beni dinlersiniz.
Umarım bir sonraki bonus bölüm gelene kadar diğer bölümlerimizi...
Aşama aşama dinlemeye onlarla ilgili fikirlerinizi de açıklığında bulunan sosyal medya hesaplarımdan bana yazmayı unutmayın.
Sizi seviyorum. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
