
S1B18 - Sarı Zarflar / Clanes ( Galiçya Çeteleri )
17 Nisan 2026 · 34 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu bölümde İlker Çatak’ın Gümüş Ayı Ödüllü Sarı Zarflar filmini her yönüyle anlattım size. Eleştiriler ve tebrikler iç içe geçti biraz ama gişe hasılatı olarak hiç de fena olmayan bir tabloya yol açtı bu film. Haftanın dizisi ise İspanya işi olan Suç, gerilim, dram dolu esmer partnerlerin alev alev yandığı bir mafya hikayesi. Clara & Tamar esmer olmalarına rağmen çok iyi oyunculuklarla göz dolduruyorlar. İyi dinlemeler…
Kısımlar:
(00:00) Bu hafta ne izledim ?
(01:31) Sinema Gündemi
(18:54) Sarı Zarflar
(30:00) Galiçya Çeteleri
(33:21) Kapanış
Transkript
Herkese merhabalar. Vizyonda yayındığım 18.
bölümüne hoş geldiniz.
Nasılsınız? Nasıl bir hafta geçiyor?
Ve en önemlisi bu hafta ne kadar sinemaya uğradınız acaba?
Ben sinema salonlarından neredeyse hiç çıkmadım, çıkamadım arkadaşlar.
Çünkü geç hafta festival başladığından beri festival filmlerine o kadar gömülmüş durumdayım ki gerçekten evin yolunu bulamıyorum galiba.
Neyse ki iki gün sonra festival bitiyor.
Gelecek hafta size izlediğim 14 filmini anlatacağım.
Bu arada Vizyonda ne izlediniz bu hafta?
Ben nasıl katil olunur filmini izledim.
Dijital platformlarda ise birazcık daha farklı bir ülkeye açıldım diyebilirim.
Netflix'te Knoke Off yani bizdeki adıyla her şey yalan dizisinin 3.
sezonunu izleyip bitirmeye çalışıyorum.
Ama bu 3. sezonda bir sıkıntı var galiba dizinin ya da bende bir sorun var bilmiyorum.
Bir türlü odaklanıp izleyip bitiremiyorum.
Uzak Doğu Endüstrisi'nde de Perfect Crown ya da bizdeki adıyla Mükemmel Taç adında bir romantik komediye başladım.
Kendisine anlaşmalı evlilik dizisi olduğu için çıtır çıraziyetle tükettim.
Ve web drama sitesini izledim.
Her cuma ve cumartesi yeni bölümleri çıkıyor.
Size de mutlaka tavsiye ederim.
Movie'de Sakıncalı Arkadaşlarım isimli Rusya'daki savaşı anlatan bir belgesel başlamış.
Birden fazla bölümden oluşan çok çarpıcı ve tanınık bir liderlik örneğini anlatıyor aslında.
Size tavsiye ederim. Mutlaka izleyin.
Ben onu da izlemeyi henüz bitiremedim ama kesinlikle mantığını anladıktan sonra belgeselin içindeki karakterleri çözdükten sonra çok güzel akıyor.
Öyle söyleyeyim size. Bu haftanın gündemine başlayalım artık.
Haftanın en güzel haberi, bakın en güzel diyorum.
Hem bizim kayıt günümüze yakın bu haber çıktığı için hem de benim çok uzun süredir beklediğim bir haber olduğu için benim için gerçekten haftanın en güzel haberi.
The Rocky dizisiyle alakamı biliyorsunuz, onu ne kadar sevdiğimi biliyorsunuzdur.
The Rocky ya da bizdeki adıyla Çaylak dizim 9.
sezonu enalmış hem de rekor bir bütçe arttırımıyla.
Yeni sezon bütçesi tam 34.9 milyon dolar.
Yani... Hani artık bunun üzerine de bu dizinin yapımcısı, yönetmeni, senaristi Alex Havli bir zahmet artık.
Yani şu güzel bir evlilik, güzel bir balayı.
Yani önce muhtemelen işte evlilik teklifi.
Sonrasında evlilik devamında da balayı izleyeceğiz.
Ya artık şöyle hazır dizinde bu kadar yüksek bir bütçesi varken artık bir yurt dışına çıkmayı görmeliyiz diye düşünüyorum.
Dizinin 8. sezon finalinde 4-5 Mayıs tarihlerinde olacak.
Sezonun ilk yarısı bu arada çok iyi gidiyordu.
İkinci yarısı birazcık daha böyle tek düze oldu.
Çok fazla Nolan, çok fazla Bailey izlemeye başladık.
Bana birazcık gına geldi ama tabii ki izlemeye devam ediyorum.
İkinci yarısı tabii ki o kadar dehşet keyif vermese bana yeni sezon haberi demek, yepyeni lüs ve tim sahneleri demek.
Bunlar için ekstra heyecanlıyım.
O yüzden de umarım en azından bu sezonu daha çok tim ve lüs sahnesi görerek kapatırız.
O da zaten çok fazla bir bölüm demek değil.
Artık önümüzde sezon finaline kadar yaklaşık 3 bölüm kaldı.
Umarım o 3 bölümde çok güzel şeyler görürüz.
Diğer haberimiz ise The Drama Gişesi.
Geç hafta zaten bu The Drama ile ilgili fikirlerimizi anlatmıştım.
Ülkemize tahmin ettiğin gibi çok iyi bir gişe hasılatı yapmış bu film.
Toplam iki haftada 84.080 kişi film izlemeye gitmiş ölçülen rakamı söylüyorum.
Toplam iki haftanın gişe hasılatı bakın sadece bizim ülkemizden TL kuruyla düşünün bunu.
23.131.000 TL demek ve gerçekten...
Yani mükemmel bir rakam ya.
Yani inanamıyorum ve gerçekten deli dehşet bir para demek ve yani tüm dünyadan yaptığı gişeyi hayal bile edemiyorum.
Yani tabii ki umarım bu partnerlik daha da uzar daha farklı işlerle görürüz ama yani şu filmle ilgili övgüleri o kadar görmek istemiyorum ki.
Çünkü gerçekten kötü bir film arkadaşlar.
Yani vadettiği şeyle izlettiği şey arasında en ufak alaka yok.
Ve gerçekten çok da yorucu yani izlerken.
Ondan sonra hazır The Drama demişken bir A24 filminden başka bir A24 filmine geçelim.
The Invite filminin fragmanı çıktı.
Olivia Wilde'ın yönettiği ve başrol üyelerinin Seth Rogen ile Penelope Cruz ve Edward Norton ile paylaştığı film dünya premierini yaptığı Ocak ayındaki Sundance Film Festivali'nin büyük bir ses getiriyor.
Ve yaz sezonunun en çok bekleyen yapımlarından biri haline geliyor.
Bu The Invite filminin fragmanı da Joe ve Angela çiftinin gizemli üst kat komşuları yani Penelope Cruz ve Edward Norton çifti.
tarafından bir akşam yemeği veriliyor ve bu çift bu akşam yemeğine davet ediliyor ve gecenin beklenmedik kaotik bir yöne erilmesi anlatıyor aslında.
Filmin gösterimi ne zaman diye bakarsak 26 Haziran'da film sınırlı bir gösterimle çıkacak.
Ondan sonrasında dünyadaki vizyon tarihi 3 Temmuz.
Filmin bizde vizyona girmesi de 21 Ağustos'u bulacak gibi gözüküyor.
Şimdi herhangi bir vizyon tarihi değişikliği olmazsa.
Ve bizdeki adı davet olacak.
Tabii ki filmin süresi 1 saat 47 dakikaymış.
Umarım gidip izlediğimizde hiçbirimizi üzmez ve beklentiye karşılar.
Çünkü biliyorsunuz Yazın vizyonda çok fazla film olmuyor o yüzden birçok insan da yazın sinemanın varlığını bile unutuyor ama benim biliyorsunuz arkadaşlar tatilde de olsam Antalya'da da olsam İzmir'de de olsam her yerde mutlaka en köhne sinema
salonunda olsa mutlaka o sene sonunu bulur gider biletimi alır izlerim o yüzden size tavsiye ederim.
Yazın üstelik sene sonları da serin oluyor özellikle Antalya gibi yerlerde kesinlikle tavsiye ederim yani.
Ondan sonrasında Spielberg'den bahsedeyim kendisi.
16 yıldır geliştirmeye çalıştığı filmleri resmen rafa kaldırdı.
Açıklamasına da şimdiye kadar çektiğim en pahalı film olacaktı ve bunu göze almaya hazır değildim.
Bu film kendi şirketimi batırabilirdi demiş ve filmin öngörülen bütçesi 200 milyon dolara dayanabilecek bir bütçe ve Chris Hemsworth ve Anne Hathaway'in partneri olacağı film artık yapılamayacak maalesef.
Beni heyecanlanan bir partnerlikte güzel bir partnerlik olacaktı eğer yapılabilseydi ama maalesef başlamadan bitti.
Chris Hemsworth demişken onun da son işini izledim.
Suçu 101 filmi.
Amazon Prime videoda yayına girdi bizde.
Konusu Los Angeles 101 otobanında polisin çözemediği kusursuz sorgunlar gerçekleşen usta bir mücevher hırsızı yani Chris Hemsworth'un hikayesi aslında.
Kararlı bir dedektifimiz var.
O dedektifin karakterini oynayan kişinin adı da Mark Ruffalo zaten.
Kendisi harika bir oyuncudur. Eminim duyunca size çok tanıdık gelmiştir.
Bu kararlı dedektif bu hırsızın yani Chris Hemsworth'un peşine düşüyor.
Ondan sonrasında da işinden soğuyan bir sigortacıyla Hellberry ile kesişiyor yolları.
Bu arada Helbire 59 yaşındaymış.
Ben onu filmden sonra öğrendim ve inanamadım biliyor musunuz?
Onu 42 yaşındaki Chris'e yakıştırdığım için gerçekten belli çevrelerden bazı insanlara çok özür dilerim.
Çünkü gerçekten o kadın 59 yaşında gösteriyorsa ben kesinlikle 40-50 falan olmalıyım.
O kadın nasıl 59 olabilir?
Düşündüm düşündüm yüzüne ne işlem yaptırmış acaba diye düşündüm.
Sonra dedim ki düşünsem de bulamam zaten.
Çünkü arkadaşlar estetik konusundaki bilgim çok kısıtlı.
Sinema konusunda ne kadar genişse estetik konusunda da...
Hani dolgun botoksum. Yani benim için üçüncü bir seçenek yok.
Yani yok işte hani yağ aldırmaymış, yanaklarını aldırmaymış falan.
O kadar böyle hani ünlüler farklı farklı işlem yaptıkça bilgi sahibi olmaya çalışıyorum.
Ve o kadar hiçbir şey anlamıyorum ki muhabbetten.
O yüzden de artık kendim bu konuda hiç yormamaya karar verdim.
Bu konu tamamen estetik doktorların işi.
O yüzden onları bırakıyorum. Neyse.
Bu işte kararlı dedektif bu hırsızın peşine düşüyor.
Ondan sonra da bunlar ölümcül bir finalde bu üç karakter.
Yani kararlı bir dedektif.
peşine düştüğü hırsız ve işinden soğuyan sigortacı olduğu bir finalde üçü de kaderlerini belirleyecek seçimlerle karşı karşıya kalıyorlar.
Bu arada Chris Hemsworth'un Thor rolü herkesin aklı kalınsa ben Marvel evreninde hiç yokum arkadaşlar.
O yüzden izlemedim. Ama bu suç 101 filmini kesinlikle size tavsiye ederim.
Çok eğlenceli, çok güzel akan bir film.
Yani birazcık uzun.
Birazcık dedim de 2 saat 22 dakika bu arada.
Çok da birazcık değil ama. Yani hani gerçekten böyle akşam eve gittiğinizde işte işten sonra, okuldan sonra Ya da ne bileyim hani böyle büyük bir toplantıdan sonra kafanızı boşaltmak isterseniz kesinlikle izleyebilirsiniz.
Yani öyle hani ailecek izlenebilecek bir şey çok aman aman işte şey işte hani bütün ailenin bütün işte herkesin sizi ayıplayacağı kadar cinsel sensi vesaire neredeyse hiç yok.
Öyle diyeyim size sıfıra sıfır yani o kadar durumda.
Zaten bütün olay burada genelde hani macera işte polisin dedektifin peşinden koşması vesaire.
Bu arada demin size Mark Ruffalo'dan bahsettim.
Onun da adı geçmişken o da tabii ki yine muhalif kimliğiyle durmamış yeni bir örgütlenme peşinde.
Biliyorsunuz sinema dünyasında aylarla devam eden bir satın alma savaşı var.
Warner Bros'u kim alacak yarışında ihale en son Paramount'a kalmıştı.
Danny Villeneuve, Mark Ruffalo, David Fincher, Kristen Stewart ve binden fazla büyük Hollywood ismi bu birleşme ya da bu satın almaya karşı açık bir mektup imzalamışlar.
Mektupta bu birleşme yaratıcılar için daha az iş ve izleyiciler için daha az seçenek yaratacağı konusunda.
uyarılar varmış.
Bakalım işe yarayacak mı?
Yani masa trilyonlar dönüyorken bu satın alım için kim niye dinlesin ki bu ünlüleri?
Bana da kendi açımdan bu çok saçma geliyor ama yani bilemiyorum.
Bakarsanız bu insanların kendi yarattıkları lobiler, kendi çevreleri, kendi etki alanları, kitleleri sayesinde işe de yarayabilir.
Yani hiç umulmadık şeyler de genelde sinema dünyasında karşılık bulabiliyor.
O yüzden bir bekleyip görmek lazım.
Varney Bross'tan bahsettim size.
Varney Bross bağımsız ve düşük bütçeli filmler üretmek için Clockwork.
şirketini kuruyor ve şirket ilk olarak Oscar ödüllü yönetmen Sean Baker'ın The Amo filmini finanse edecekmiş.
Acaba yeni bir A24 mı geliyor diye bir soru var aslında masada.
Yani A24 de çok güçlü bir yapım şirketi.
O da bu şekilde kurulmuş bir yapım şirketi ve düşündüğümüz zaman aslında yani The Drama'nın işe başarısından bahsettiğim size The Drama gibi sonlandık işlere başarı oldukça daha fazla iş yapan bir şirket.
Öyle olduğu için de yani A24'ün başarısını kıskanıp öyle şeyler yapıyor olabilirler de bilmiyorum.
Yani neden olmasın aslında? Farklı çeşitlilik, farklı senaryolar, farklı insanların projelerinin bize ulaşması açısından gayet iyi bence.
Kötü bir şey çıkmaz diye düşünüyorum.
Ama A24 kadar güçlü ve bütçesi yüksek bir şey çıkar mı onu bilmiyoruz.
Bakalım göreceğiz. Onun dışında Cillian Murphy ve Daniel Craig Demi Chazelle'in yeni filmin setine görüntülendi bu hafta.
Çekimle Yunanistan'a devam eden filmin ismi henüz belli değil.
Hikayenin bir hapishane geçtiğini biliyoruz sadece.
Filmin beslenicisi de bu filmle ilgili hayatımda okuduğum en iyi senaryo demiş.
Yani bakalım ortaya ne çıkacak.
Zaten Killeen Murphy çok güzel projeler seçtiği için ondan da kötü bir şey çıkacağını zannetmiyorum ben.
Ha bu arada Yunanistan'dan madem konuyu açtım.
Emily'in Paris'in 6. sezonu Yunanistan'da ve Fransa'ya son derece yakın olan Monaco'da geçecekmiş.
Çekimleri de Mayıs ayında başlayacakmış.
Bakalım Emily'miz yine nasıl gidip böyle en salak ve en hani görüntüde yakışıklı esmerleri bulacak.
Yani gerçekten heyecanla bekliyorum.
Tabii ki arkadaşlar işin şakası bir yanda yani Emily'in Paris'e ilgili beklediğim tek şey Emily ve Gabriel'in artık nihayet sonunda ciddi bir adım atıp birlikte olması.
Çünkü gerçekten Emily'in böyle herkesle birlikte olup tek tek işte onunla sevgili olup onunla sevgili olup İtalya'da bir sevgili, Amerika'da bir sevgili, işte Fransa'da bir sevgili.
Sonra ah ya Gabriel'i de seviyordum aslında ama deyip böyle tekrar her sezonun sonunda başladığı yere dönmesi.
Yani böyle bir tık sinirlerimi oynatmıyor değil, öyle söyleyeyim size.
Hazır bu arada yeni sezonun haberleri de...
Vermeye başlamışken Netflix dizilerinin yeni sezon tarihleri duyuruldu.
Mezarlığın 3. sezonu 28 Ağustos'ta gelecekmiş.
Bunu gerçekten çok merak ediyorum.
Kimler geldi kimler geçtiğinde 3.
sezonu 8 Mayıs'ta gelecekmiş.
Yani bakalım Serenay'ın karakteri kendi sevgili kataloğuna Fatih Artman'ın karakterini de ekleyebilecek mi?
Aslında bu bütün bir sezon tamamen bundan oluşuyor yani.
Bir de benlik değil ama belki merak edenleriniz vardır diye söylüyorum.
Zeytin Ağacı'nın 3. sezonunda 24 Haziran'da gelecekmiş.
Ha bu arada Amazon Prime'de güzel bir fragmandan Mercedes Rohn'un Benim Atam film serisinin İngiltere kısmının ikinci filmini duyurdu.
Your Fault London ya da Kulpatu'ya Haziran 2026'da çıkacak.
Bence hala orijinal İspanyol versiyon daha iyi ama bu da izlemeye değer bir ateşi sunuyor bence bize.
O yüzden bunu da tavsiye edeyim.
Yeni sezon onaya kesinleşen The Diplomat dizisinin çekimlerinde Keira Russell'ı da görmüş olduk.
Londra'da setteyken görünen başrol oyuncusu sayesinde dizinin bu yılın sonunda...
Yeni sezonun geleceğini hatırladım ve gerçekten çok mutlu oldum.
Çünkü çok klas, çok...
Sekse palitesi yüksek bir iş bence.
O yüzden de eğer The Diplomat dizisini hiç izlemediyseniz 4.
sezon çıkmanın ilk 3 sezonu hazır stokta duruyorken mutlaka izleyin.
Yeni sezonlardan devam edelim madem.
Yeni sezonlardan konu açılmışken yeni transferlerden biri son derece dikkat çekici bence.
Harry Potter filmlerinin yıldızı Ralph Fiennes, Tilda Swinton...
Voldemort rolünün üstlenmesine onay vermiş.
Daha önce HBO'nun bu rol için hem erkek hem de kadın oyuncularla seçmeler yaptığı açıklanmıştı zaten.
Tilda Swinton her işi gibi bu rolünün altından da ustalıkla kalkar bence.
Bu güveni karşıya veriyor. O yüzden de yani Voldemort rolünde de bir kadın olsa da o nispeten erkek görünür rol çok iyi oyuncağına eminim.
Amerika ve İngiltere'deki ünlülerden bahsetmişken Amerika ve İngiltere'deki sinema salonlarının sahiplerinin gişe garantili olarak gördüğü yıldızlar açıklanmış.
Bunları bir sayayım size hemen.
DiCaprio, Brad Pitt, Zendaya, Tom Hunt, Margot Robbie, Ryan Gosling, Timothee Chalamet ve Austin Butler.
Peki size şöyle bir sorum var.
Türkiye'den böyle bir liste çıksa sizce kimler olurdu o listede?
Bana bunu lütfen açıklamadaki sosyal medya hesaplarımdan yazın.
Çünkü gerçekten sizin ilk 10 gişe garantili sinema ünlüleri listenizde kimler olacak gerçekten çok merak ediyorum.
Onun dışında madem yurt dışındaki ünlüler dedik Ridley Scott'tan da bahsetmemek olmaz.
Ridley Scott'ın The Dog Stars filminin ilk fragmanının yakında yayınlanacağı söylentileri dolaşıyor.
Onun da başörülerinde Jack Ballard, Margaret Coley ve Guy Pearce yer alıyor.
Film 28 Ağustos'ta sinemalarda yani artık yakın zamanda bir fragman çıkması gerekiyor.
Tabii ki ben size burada bir söylentiden bahsettim ama söylentileri bir kenara bırakıp gerçekten yaşanan bir sansürü size anlatmama izin verin lütfen.
Zendaya'nın başöründe olduğu European'ın 3.
sezonu geçen pazar yayına girdi ülkemizde.
Ve ülkemize sadece...
Tabii ki 3. sezon yayınlanmadı.
Aynı zamanda yeni sezon posteri de yayınlandı.
Ve aslında burada sizin maksimum bir posterde ne kadar sansür olabilir onu anlatacağım aslında.
Onu böyle gözünüzde canlandırmanızı isteyeceğim.
Çünkü HBO Max bizim ülkemizdeki European 3.
sezonun posterine sansür uygulamış.
O da şöyle resmi posterde yer alan reklam posterindeki striptizci görselini komple silmişler.
Jesus Says isimli neon tabela komple kaldırılmış.
O tabelada da İsa kurtarı yazıyordu.
Sonra yere yatmış bir kenili bir Sidney Serin'i vardı.
Onu da Sidney Serin'in gelinlikli fotoğrafına oraya direkt koymuşlar, üstüne şoplamışlar.
Yani ben şeyi merak ediyorum.
Koskoca HBO Max bunu yaparken gerçekten fark edilmeyeceğini düşünmüş olabilir mi?
Yani umarım öyle düşünmemiştir.
Çünkü gerçekten o dijital platformun o kadar saçma sapan insanlar tarafından yönetildiğini düşünmek istemiyorum.
Yani biz toplum ahlakını film veya dizi posterleriyle mi kurtaracağız hep birlikte?
Ayrıca ben parasını ödüyorum, satın alıyorum.
O platformun içindeki bütün içerikleri.
Yani ben niye ekstra dijital platforma para ödüyorum?
Çünkü ben o sansürden kaçmak istiyorum televizyonda karşılaştığımız ve kurguda kesilip biçip kasap gibi kesilen sahnelerdense değil mi?
Yani dijitale yöneliyorum.
Ben niye dijitale yöneliyorum? Ne münasebet yani benim izlemek istediğim şeyi yok afişini kes yok posterini değiştir ne alaka yani nasıl bir saçmalık bu?
Gerçekten yağ sabır diyorum ya.
Ha bana bu arada yağ sabır dedirten bir başka kadın oyuncuya geçelim buradan.
Mikey Madison'ın gerçekten benim stillerim üzerinde büyük bir etkisi var negatif anlamda.
Mikey Madison'ın önleyemez yükselişini keşke biri önlese de artık bu kadar iyi projelerde onu görmesek.
Efsane film The Social Network'e 16 yıl sonra sosyal hesaplaşma adıyla bir nevi bir devam filmi geliyor.
Aaron Sorkin imzalı The Social Reckoning'in kadrosu ve detayları netleşmiş.
J.M. Strong'u Zuckerberg olarak izleyeceğiz.
Bu kez Facebook'un kuruluşunu değil, şirketin en büyük sırlarını ifşa eden meşhur sızıntı skandalını izleyeceğiz aslında.
Facebook'un sırlarını ifşa eden mühendis Francis Hugg'un rolünde de Mike Madison'ı oynuyor maalesef.
Hugg'un bu süreçte Wall Street Journal muhabiri Jeff Horwitz'ten yani Jeremy Ellen White'ın karakterinden yardım alıyor.
Bu filmin de vizyon tarihi 9 Ekim'miş.
Yani Mike Madison'a rağmen çok iyi bir film çıkacak bence.
Çünkü içinde en başarılı Jeremy adındaki erkek oyuncularımız var.
Bu arada başarı demişken, başarılı insanlardan bahsetmişken...
Bernale başarısıyla gururlandığımız Emine Alper yeni dizisiyle merak uyandırıyor.
Farkındaysanız bir anda yabancıdan yerliye geçtim.
İşte böyle adamın aklını alırım.
Emine Alper'in yani ödüllü yönetmeni yeni dizisinin adı İnsanlar.
İnsanların kadrosu netleşmiş.
Burcu Biricik ve Ali Can Yücesoy varmış kadroda.
Ve Özgür Can Çevik ile Serra Arıtürk burada.
İlk ben bu kadroyu okuduğumda diyeyim ki ya demişti Burcu Biricik de Ali Can Yücesoy da hani.
Sarışın, mavi gözlü insanlar ya bunlar kesin birbirlerine aşık olurlar keşke bunları partner yapsalar dedim.
Sonra haberi böyle aşağı doğru okudukça bu Ali Can Yücesoylu, Burcu Biricik'in karakterleri zaten karakocayı oynuyorlarmış.
Muhtemelen Özgür Can Çevik'le de yani Şefkat Yerimdar'ın meşhur başrolüyle de işte Velahat dizisinde en son izlediğimiz Serra Arı Türk'te bir çifti canlandıracaklar.
Ve dizinin konusu ne derseniz hemen söyleyeyim.
Farklı sınıflarda insanların...
Bir araya geleceği inşaat halindeki lüks bir sitede geçiyor bütün hikaye aslında ve dizinin proje tasarımı Hakan Bonomo'ya ait.
HBO Max'de yayınlanacak dizi ve Mayıs sonlarına çıkması bekleniyor.
Artık önümüzde bir fragman, bir teaser, artık karakterlerin kostümleriyle böyle bir basın fotoğrafları görmemiz gereken zamandayız.
Bakalım karşılığında ne çıkacak ama gerçekten güzel bir şey çıkacağına eminim.
Bir de Emine Alper genelde dijital dizide yapsa, aynı şekilde vizyon filmde yapsa çok başarılı işler çıkarttığı için.
Ondan yana bir şüphem yok, öyle söyleyeyim size.
Son olarak bu haftanın en çok konuşulan Netflix belgeseline değineceğim.
Netflix'teki Sahte Peygamber ya da İngilizcesini direkt Türkçe'ye çevirsek Bana Güven belgeseli.
Yani bu hafta gerçekten çok fazla konuşuldu, çok fazla insan tarafından hepimizin bir şekilde önüne düşürdüğü farkındayım.
İçerik ne derseniz, yapımcıların Arizona'da Samuel Bateman'ın istismar tarikatını ısıtarak topladıkları delillerle tarikat çökertmesini konu alıyor.
Kendi peygamber ilan eden bu Samuel'in.
Tarkat'taki çocuk istismara ve ağır suçlara ifşa sürecinin konu alıyor.
Bir Tarkat uzmanı ve kocasının Batman'ın güvenini kazanarak FBI için kanıt topladığı dört bölümlük yapım 8 Nisan'da yani bu ayın başında yayına girdi aslında.
Yani henüz ben de izlemedim ama belki aranızda şu an hani izleyecek belgesel arayan vardır.
Belki böyle hani farklı bir şey işte Epstein muhabbetlerinden ya da bu işte yazılı muhabbetlerinden işte uçak kazalarından daha farklı belgesel arayanlarınız vardır diye bunu da size bir önermek istedim.
Ben bir de ne söylemeyi unuttum size.
Vermeyi unuttum. Bir yerli dizi final haberimiz var.
Doktor Başka Hayatta dizisi reytingleri yüzünden finalsiz 6.
bölümde direkt rafa kaldırılıyor.
Ya arkadaşlar şu an yapımcı için, kanal için, bütün şirketler için dizi çekmek o kadar maliyetli bir şey ki.
Mesela Kıskanmak dizisinin son bölümü.
Reklam bütçesi toplamadığı için yayınlanamadı.
Yani enflasyon o kadar ciddi bir şekilde yapım şirketlerini vuruyor ki yani yapım şirkette kanaldan para alamıyor, kanalda reytinglerden kazanamıyor derken bu böyle kısır bir döngü çerçevesinde hiçbir şekilde bir türlü böyle birbirlerini tam olarak
tutturamıyorlar bence. Öyle olduğu için yani biz eleştirimiz Türk dizilerini bile enflasyon yüzden neredeyse izleyemeyecek hale geleceğiz.
Şimdi çok uzun bir sınava gündemi yaptığımın farkındayım ama Size bunu doğru bir akışta ve kronolojik şekilde konuları bağlayarak sunmak istedim.
Gelelim bu haftanın filmine.
Bu hafta 76. Berlin Film Festivali'nde en büyük ödül olan altın ayı yani en iyi film ödülünü kazan İlker Çatan yönettiği Sarı Zarflar filmini anlatacağım size.
Filmin konusu Ankara'da sahneledikleri oyun sonrası baskı gören ve işlerini kaybeden tiyatro sanatçısı çift yani Derya ve Aziz'in yaşadığı politik dram ve aile dağılmasını konu alıyor aslında.
Film ülkemize 27 Mart'ta vizyon girdi.
Ben de 2 hafta önce filmi izledim bu arada.
Ama önce dramayı anlatmak istediğim için mecburen beklettim birazcık filmi.
Bir hafta kadarcık. E tabi biraz da kafamda bu filmi her yönüyle düşünmek istediğim, oyuncuların, yönetmenin filmin üzerine yaptığı söyleşileri bir izlemek, dinlemek istedim.
Ve hazırsanız başlayalım.
Şimdi filmin önce ülkemize yaptığı gişeye bakalım.
Toplam 3 haftada filmin ulaştığı seyirci sayısı 61.624 kişi.
Toplam 3 haftada yapılan gişe hasılatı 15,5 milyon.
Bence çok iyi rakam.
Yani son dönemde ülkemizdeki insanların artık Türkçe bir şeyler izlemeye dair özlemini hasretinde filmi zaten gişe hasılattan çok iyi anlıyorsunuz.
Ve tabii ki Bernayel'den ödülüyle doğması da birçok insan için çok farklı.
Gerçekten gururdan gözlerimizi dolduran bir etki yarattı.
O yüzden de gişe hasılatı bu kadar yüksek çıktı diye düşünüyorum.
Şimdi filmde benim dikkatim neler çekti?
Bir kere filmin başında sonunda her noktasında sürekli konum belirtiliyor.
Ve konum belirtme şekli şu şekilde ki bence buna hiç gerek yoktu ama.
İşte tırnak içinde şey yazıyorlar her sahne arasında.
İşte Ankara rolünde Hamburg, İstanbul rolünde Berlin.
Ve bu da aslında bize neyi gösteriyor?
Projenin yönetmeninin ve kurgulacısının Almanya ile bağını koparmak istediğini gösteriyor bize.
Ama filmin başında çift henüz Ankara'dayken yani çok tuhaf bir şekilde bir sahne var böyle benim dikkatimi çeken.
Vapur bile sayılmayan küçük tekneyle bu çift evlerine gidiyorlar.
Ama arkadaşlar film önce Ankara'da başlıyor ya senaryo gereği.
Önce Ankara'da başladığı için tabii ki Ankara sahnelerini Hamburg'da çektikleri için Hamburg'da deniz var.
Ya da deniz demeyeyim nehir, sulak bir alan var.
O sahneyi orada çekmişler.
Ve Ankara'da deniz yok.
Yani bunu da düşünürsek ülkenin belki de en büyük böyle Ankara ile İstanbul'u ayıran ayrı aç noktalarından bir tanesi Ankara deniz olmaması.
Yani bu böyle o kadar çok şakanın, o kadar çok fıkranın konusudur ki yani.
Hani bunu böyle illaki o sahneyi denizde çekme ihtiyacın mantığını çözemedim ben.
Ya o sahne karada da, metroda, otobüste her yerde çekilebilirdi diye düşünüyorum.
Belki Almanya'da izin alamamış olabilirler.
O da bir ihtimal. Ya ama hani şöyle baktığınızda sahnenin doğrudan denizle bir bağlantısı yok.
Replik olarak deniz geçen bir şey yok.
Hani öyle uzaklara baktıklarına derin bir sinematik anlam yok.
Niye o sahneyi denizde çektiklerini asla anlamadım ben.
Onun dışında hak hukuk adalet sahnesi gerçekten çok güzeldi.
Kalkıp zıplayasım geldim.
Ondan sonra çiftin aşama aşama işlerinden uzaklara gönderilişlerini ve aslında günümüzde birçok insanın hepimizin etrafında yaşanan kıyımlara, insanların hayatlarının mahvoluşuna çok benziyordu.
O yüzden maalesef çok iyi empati yaptığım film sahillerinden bir tanesiydim.
Onun dışında başta Derya karakterinin yanında arkadaşı olan Seda Türkmen'in oynadığı karakter vardı.
O karakterin adını gerçekten hatırlamıyorum.
Oyuncu affetsin. Ama ne yapayım çok az ekran süresi vardı o karakterin de.
Başta Derya ile o kadın karakter yasaklara karşı duruyormuş gibi gözüküyorlardı ama Derya sivrilince hemen sonraki oyunda rol aldı Seda Türkmen'in karakteri ve mesela Derya o anda işte devlet tiyatrolarından kapı
dışarı edildi, kovuldu ama işte tam böyle müdürlerinden hesap sormaya devlet tiyatrolarına girince bu arkadaşın kendisine ihanet ettiğini öğrendi aslında.
Yani aslında günümüzdeki birçok insan gibi hayatını, kariyerini asla tehlikeye atmıyor ve yani günümüzde ekonomisine cebelleşen hepimiz için hele ki bu sektöre çalışan daha...
Az sayıda insan için bu bence her gün yaşanılan bir ikilem ve yani maalesef de Seda Türkmen'in oyunda o karakteri hiçbir şey diyemiyorum.
Çünkü yani bu ekonomide arkadaşlar her şey mümkün.
Keşke böyle olmasa ama maalesef durum bu yani.
Ondan sonra bu aile işte işlerine uzaklaştı.
Şimdi ev kirası ödeyemeyince tabii ki koşarak işte anne yetiş işte anne biz İstanbul'a geliyoruz.
Kızın okulu var işte biz orada hayatımıza devam edeceğiz diyorlar.
İstanbul'da Aziz'in annesinin evine hemen gelip yerleşiyorlar.
Ve tuhaf bir şekilde yani burada klişeleri de yıkan bir şekilde annenin de cadı kaynağını değil de tonton babaanne çıkması gerçekten çok şaşırttı beni.
Ama yani bir yandan da takdir ettiğim bir şey çünkü böyle böyle kalıpları yıkacağız zaten.
Ondan sonrası işte Derya abisine de ki işte abi işte bizim atadan babadan kalan bir tarlamız var onu satalım diye.
Abisi de ki niye satalım hani. Abisi de hani öyle çok zengin, dehşet işte harika hayat yaşayan bir adam değil.
Yani elektronik dükkanı var öyle söyleyeyim size.
Ve şey yani hani abisi işte Derya'nın tabii yılların intikamını aldı.
Sen bizimle görüşmezdin, konuşmazdın.
Bizimle işte bir ortamda bulmayı tenezzül bile etmezdi.
Şimdi başın sıkışınca işte abi ben geldim tarlaya satalım diye mi karşıma geliyorsun dedi.
Ya abi açısından bakarsak haklı ama yani Derya açısından baktığımız için en azından hani böyle muhafazakar bir ile seküler bir arasındaki farkı anladığımız hallerde.
Öyle bir durumda gerçekten ya abisinden böyle o kadar tiksindim ki izlerken.
Keşke abisinden tiksindiğim tek sahne bu sahne olsaydım.
Şimdi Derya abisinin etki alanına girdikçe işte abisini kaynansıyla birlikte yaşadıkları eve iftara davet ediyor vs.
Ondan sonra işte abim gelecek işte abimle görüşüyoruz artık diye Derya bir anda oruç tutmaya başlıyor.
Sonrasında Derya işte bakıyor ki bu işler böyle olmayacak hemen Twitter hesabını bir gözden geçiyor hemen muhalif gönderileri temizlemeye başlıyor.
Ondan sonra Derya'nın abisinin yandaşı, onu söylemiştim zaten.
Derya'nın abisinin dükkandan tanıdığı böyle birinci sınıf bir emniyet müdürü var.
Ona torpil yaptırıyor ve Aziz'le Derya'nın kızı kendisinden yaşça büyük başka bir adamın evine kaçtığı zaman torpil ile hemen kızların yerlerini buldurtuyorlar bu dayıya.
Ve şey tabii ki yani anlayana çok net mesaj veriyordu bence o detayda.
Ondan sonra Aziz'in Derya'ya yandaş kanalda oynayacağını...
Öğrenci ettiği sen bir paçavraydın, seni ben var ettim lafı bence çok acımasız ve kaba bir replikti.
Bazılarına hak vermişler yani kaba da olsa sonuçta doğru demişler ama yani zaten çiftler arasındaki bütün olay aslında o etkileşime, o iletişime dayanıyordu ya.
Yani doğru ne olursa olsun önemli olan sizin aranızda bu dinamiği nasıl oturttunuz.
Yani karşınızdaki insanı işte sen kimsin ki hani ben olmasam sen bir hiçsin demek de şu replik aslında aynı şeye geliyor yani.
Zaten bence bu replik onların ilişkilerini parçalayan asıl kavga, asıl çatırdamaydı.
Sonrasında zaten Derya'nın paraya bulup zengin olduğunu, iyi kazanan bir dizi oyuncusu olduğunu ve boşandıklarını gördük.
Şimdi benim bu hikayede size bir sorum var.
Siz bu hikayede hangi tarafta olurdunuz?
Aziz kendi orlularından asla ödün vermiyor ve kesinlikle benim de yapacağım şekilde kendi orlularının yolundan gidiyor ve asla yanlış bir tarafa geçmiyor.
O yüzden ben kesinlikle bu hikayede Aziz'in tarafında olurdum.
Bu arada bir arkadaşım bu çiftle ilgili çok güzel bir şey söyledi.
Derya bugünü kurtarsa bile tarih Aziz gibi onurlu adamlarla dolu.
Deryalar unutuluyor dedi. O kadar doğru ki yani tarihi değiştiren liderleri, kahramanları baktığımızda aslında hepsi Aziz gibi insanlar.
Yani buldukları durumu, o buldukları sistemin saçmalığını değiştirerek aslında dünyada, ülke çapında bir şeyleri değiştiren insanlar.
Çünkü derya gibilerden çok var zaten.
Onlar bir farklılık, bir değişiklik yaratmıyorlar bence hayatta.
Bu arada Aziz'in tarafını demişken Aziz karakterini oynayan Tansu Biçer o kadar güzel, o kadar harika oynamış ki.
Aziz'in filmin sonunda ilk kez tiyatro sahnesinde oyunculuk yaptığını görüyoruz ve...
Oyunun finalinde kendisi soyunuyor ve o sahne yaşadığı hayatın Aziz'in ne kadar ağırına gittiğini çok net bir şekilde görüyoruz.
O tiyatro sahnesi nereden çıktı derseniz onu da tekrar böyle filmde benim dikkatimi çeken maddelere saymaya dönünce hemen anlatayım size.
Şimdi mesela Aziz'in sırf para kazanmak için taksicilik yaptığı sırada bir yandan da oyunu yazmaya devam etmesi, yazdığı şeylerdeki inadı çok güzel bir şey bence.
Ondan sonra Aziz'in eşiyle tiyatro sahnesi...
bulması ve o eşiyle birlikte üretmeye devam etmek istemesi ama onun Kürt birine ait olması.
Şimdi bir şey soracağım. Yani bunun hikayeye hiçbir katkısı yokken neden bir Kürt'ün tiyatro sahnesi olması ve mesela hani o ortam sırf Kürtlere ait olduğu için bir özgürlük getireceğini düşünüyor.
Ne mesela yani bunun amacı ne?
Tamam her ezden azına dokunalım istemişler.
Okey anlıyorum bunu. Ama bunun yolu bu değil ki yani.
Eğer böyle bir çabaya... Gerçekten lail önümüze koyacaksa eğer İlker Çatak o zaman filmin içine Çinge'ye de koysun, biter roman karakter koysun, Ermeni koysun, Rum koysun, Hristiyan koysun.
Ondan sonra o insanların hepsini dahil edip o zaman gerçekten azınlıkları sesi diye böyle bir film yap.
O zaman gerçekten çok kapsayıcı olabilirse böyle de filmin sonu gelmez.
Çünkü bunu böyle o kadar didaktik bir noktadan yapıyor ki ve İlker Çatak'ın röportajlarını dinledim.
Demiş ki bunu yaparken hani ben işte...
Bütün oyuncuları kendi skalarına seçmeye çalıştım.
Tiyatrocı karakteri oynayacak olan oyuncunun gerçekten tiyatro yapmasını istemiş.
Bu Kürt kişilerin tiyatro sahnesine sahip olması sahnesini yazarken de anlatırken de oynatırken de bunu yapması için Kürt oyuncuları aramış mesela.
Halbuki Rumen oyuncuyu da getir koy aynı şeyi ezberlere oynar.
Çünkü Almanya'da yaşayan Kürtlerin hiçbir olayı yok.
Oyunculuk olarak da, hikaye katkı olarak da.
Ha bu arada oyuncu seçimi demişken İlker Çatak başrollerini seçerken de özellikle tiyatro kökenli oyuncular olmasını istemiş.
Bunu uzun uzun zaten bütün röportajlarında işte Tansu Biçer'i nasıl seçtiğini, Özgün Eman'ı nasıl seçtiğini, hangi aşamalardan geçtiğini, bu filme ne zaman hazırlanmaya başladığını hepsini detay detay anlatmış arkadaşlar.
İşte T24'te, Oksijen'de hepsinde geniş geniş röportajları var.
Oralardan da bakabilirsiniz.
Şimdi filmle ilgili duyduğum eleştirilerden bir tanesi de kendi yaptığım eleştiriler haricinde diyorum.
Sizin için de böyle bir naklenmesi aktarmış olayım.
Dizinin farkındaysanız seküler bir ailenin nasıl dağıldığını görüyoruz aslında.
Hem de o aileyi dağıtan şey muhafazakar güçlerin onlardan, mesleklerinden ve bu Aziz ve Derya karakterlerinin meslekleri yapış şekillerinden rahatsız olan muhafazakarlar ve finalde de gerçekten o yandaşlar bu
seküler aileden isteğini alıyorlar ve aile dağılıyor, kadın yandaş tarafa geçiyor.
Bu da sekülerlerin ailelerinin baskıya dayanıklı olmanın ve ilk zorlukta çökücüye mesajını veriyor.
evet bir bakıma doğru ama şimdi bu filmi bugünün gerçeklerini kayıt altına alan böyle bir arşiv belgesi olarak bakarsanız bence o mesaja ulaşmazsınız.
Yani bu birazcık aslında size bağlı bir durum.
Yani filmin süresinin 2 saat 8 dakika olduğunu düşünürsek bence süreyi çok iyi kullanmış.
Yani genelde bakarsak bence eli yüzü düzgün bir film.
Ve film kendi ana dilimizde olmasına rağmen yapımcı ve yönetmeni Alman olduğu için filmin Almanya'nın Oscar adayı olması gündemde.
Bu arada hazır yönetmeninden bahsetmişken de İlker Çatan bir sonraki işinden de bahsedeyim size.
David Susan'ın Flash kitabına filmi uyarlayacakmış ve bu kitap da 2025 Booker ödüllü bir kitap ve kitabın konusu da Istvan adında genç bir Macar adamın yoksulluktan zengine uzanan
öyküsünü anlatıyor. Düşünmeden aceleci kararlar veren dürtüsel bir yaşam tarzını süren bir karaktermiş bu.
Bakalım ilk harçtan sonraki işi nasıl olacak?
Bu arada sarı zarfların değinmeden edemeyeceğim en güzel taraflarından bir tanesi müzikleriydi.
Gerçekten şahaneydi ve...
Sarı zarflarda müziklerin bu kadar şahane olduğunu düşünürsek gerçekten İlker Çatak'ın bir sonraki filminde şarkı seçimlerini çok merak ediyorum şimdiden.
Geçelim bu haftanın dizisine.
Şimdi bu hafta nereye gidiyoruz dizi coğrafyası olarak?
Bu hafta İspanya'nın kuzeybatı ucunda Atlantik Okyanusu ile Cantabria Denizi arasında yer alan Yeşil Doğası, fiyort benzeri kıyıları ve kendine özgü kültürle bilinen özel bir bölgeye gidiyoruz.
Galitçe çeteleri ya da uluslararası adıyla Klaas dizisini konuşalım bence artık.
Çünkü ilk sezondan beri benim anladığım, çevremden edindiğim izlenim şu.
Çok fazla kişinin dikkatini çekmemiş bu dizi ya da çok fazla kişinin önüne düşmemiş.
Yani bence artık bu gizli kanalı cevheri hep birlikte ortaya çıkarmalıyız arkadaşlar.
Dizinin konusu ne? Babasının gizli suç geçmişini öğrenen ana intikam almak için İspanya'daki bir uyuşturucu karteline sızıyor.
Ve devamında da tabii ki uyuşturucu kartelinin oğluna aşık oluyor.
Çok da çarpıcı bir hikaye aslında değil mi?
Şöyle Galicia Çeteli'nin ikinci sezonu çıktı.
3 Nisan'da Netflix'te 2024 yapımı bir gerilim dizisi bu.
Claire Lago ve Tamar Noas başrollerini paylaşıyorlar.
Ve Galicia'lı bir çetelilerine yaklaşan kadının tehlikeli aşk ve hesaplaşma hikayesini anlatıyor aslında.
Yani evet iki başrolümüz var ama ana hikaye hep kadın üzerinden.
Yani ana karakteri üzerinden gerçekleşiyor.
Ana ve Dani'nin aşk hikayesi ilk sezon çok güzel böyle dolu doluydu.
Birbirlerine nasıl aşık oldular.
İşte İspanya'nın o güzel kıyılarına nasıl koştular.
Nasıl işte otel odalarında birlikte oldular.
Müthişti yani gerçekten. Ve şimdi tabii ki ilk sezon bu kadar iyi olunca benim de ikinci sezondan beklentim çok yüksekti.
Ama ikinci sezonda çok güzel bir kavuşma sahnesi dışında çok da büyük bir olay yok bence.
Üstelik ikinci sezonda çiftin Sara adında dört yaşında bir de kızları olmuştu.
Yani ilk sezon ve ikinci sezon arasında 4 senelik bir zaman atlaması yaşandı.
Daniel bu sürede hapisteydi.
Ana ise adresini gizleyerek kızı güvende tuttuğunu düşündü yıllarca.
Ama sonuçta yani kızın o çetenin o mafyanın çok zengin bir imparatorluğun varisi.
Yani böyle bir durumda o kızı ne kadar güvende tutabilirsin ki zaten.
İkinci sezonda daha çok baba kız sahnesi görmeliydik bence.
İkinci sezonu bir de hiç beklemediğimiz bir şekilde bakın ne kadar garip ve birinci sezondan ne kadar farklı bir şekilde.
Yine ikinci sezonda Daniel hapisteyken bitti.
Ana sezon freninde sevdiği adamı dedi ki yanlarında kızları varken.
İşte Daniel hani aileni işte babanı amca çocuklarını ihbar et.
Onları polise ver itirafçı olup serbest kal hani cezanı indiremeye gitsinler.
Ondan sonra bizimle gelip hani bu Galicia'dan uzakta mutlu bir hayat yaşa dediler.
Ama Daniel dedi ki ben öyle onursuz ailemsiz nefes almam yaşayamam dedi.
Ve sonuçta da aşkını ve minnacık tatlış minnacık çekirdek ailesini ihanet ederek geniş ailesini seçti.
E tabii ki bedelini de ödeyecek 3.
sezon kadar. Umarım dizide bu arada yeni sezon onayını alır.
Çünkü gerçekten izlenme sayılarıyla ilgili henüz hiçbir şey ortaya çıkmış değil.
Ben de bu yüzden çok merak ediyorum aslında ne olacağını.
Ve bu arada dizide başlığı çift son derece esmer.
Ama o kadar iyi oyuncular ki arkadaşlar.
Yani ayıptır söylemesi siyahi de olsa görmezden gelebilirdim.
Bir de dizide anlatmadan atlamak istemediğim bir yakışıklı var.
Marco Roll'indeki Gullego.
Ya da artık nasıl okunuyorsa adı.
Sapsarı ve... son derece çok acayip bir seviyede yetenekli bir oyuncu kendisi.
Onu da bence yakın merciye almalısınız birçoğunuz.
Yani yaşı 25 daha çok genç sayılır ama kesinlikle size her anlamda mutlu edeceğine eminim.
Oyunculuğuyla, yakışıklılığıyla o yüzden emin olun sizi asla pişman etmez.
Evet! Bu haftalık benden bu kadar.
Bu haftanın devamında İstanbul Film Festivali kapsamında daha izleyeceğim 4 film var.
İstanbul'a geldiğimden beri hiç bu kadar yoğun bir sinema haftası geçirmemiştim herhalde ya.
Sanırım tabii ki artık bir podcast'ımın olması da beni daha çok teşvik ediyor tabii ki festivale katılmaya diye düşünüyorum.
Haftaya da bölümde bahsedeceğim İstanbul Film Festivali sayesinde izlediğim filmleri size zaten geçen haftanın başında saymıştım arkadaşlar.
O yüzden de şimdiden haberini vereyim de sonrasında hiçbirinize sürpriz olmasın bu harika filmler.
Haftaya çarşamba bonus bölümümüzü hatırlatayım.
Şimdiden orada da güzel bir şey konuştuk bence.
Umarım onu da dinlersiniz, seversiniz.
Hafta ortasında böyle buralara Spotify'a, Apple Podcast'a uğramayı unutmayın lütfen.
Buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bu önümüzdeki hafta daha çok sinemaya gittiğiniz bir hafta olsun olur mu?
Sizi seviyorum. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
