
Berlinale en çok bizim ülkemize yaradı.
Hem dünya sinemasında hemde festival tarihinde çok da azımsanmayacak kadar önemli ve güçlü bir yerimiz olduğunu herkese gösterdik.Emin Alper de aldığı ödülle sadece göğsümüzü kabartmadı.
Yaptığı konuşmayla gözlerimizi doldurdu ve politik cesaretimizi tüm dünyaya gösterdi.Gurur duyuyoruz ödül alan iki filmimizle de.Sarı Zarflar ve Kurtuluş filmleri Mart ayında ülkemizde vizyona girecek.Size vizyon tarihlerini zamanı gelince tekrar hatırlatacağım.
Dizi sektörümüzde de öyle bir enflasyon
alıp başını gidiyor ki Financial Times’a bile düşmüşüz.
Veliaht dizisi çerçevesinde tüm sektör masaya yatırılmış.
En kısa zamanda en çok bölüm çıkartmayla ünlü sektörümüz daha ne kadar bu devamlılığı sağlayabilecek ?
Hepsinin cevabı bu bölümde.
İyi dinlemeler…
Transkript
Arkadaşlar, Vizyonda Yayında'n 11.
bölümüne hoş geldiniz. Herkese merhabalar.
Bu hafta son derece keyifli, hoş, içimize sıcak haberler almadık mı ya ülkecek?
Valla şöyle bir keyfimiz yerine geldi değil mi?
Öncelikle çarşamba günü yayınlanan 4.
bonus bölüme çok güzel tepkiler gelmiş.
Valla ya o kadar uzun uzun anlatmama değmiş.
Gerçekten hepinize çok teşekkür ederim.
Çok güzel, nazik, harika mesajlar aldım.
Gerçekten hepiniz harikasınız.
Şimdi gelelim ana sorumuza.
Bu hafta sinemaya gittiniz mi acaba?
En son bonus bölümde söylemiştim.
O gün halk günü mutlaka gidin.
Daha iyi olur, daha çok film olur diye.
Ben gittim açıkçası. Bir sürü de film izledim.
İzledim. Filmleri de şöyle bir sıralayayım size.
Hem belki size de öneri olur. Belki gitmek istersiniz.
Belki vizyondaki şeyleri duymak istersiniz.
Belki ona göre şöyle bir zihninizde kalır, merak edersiniz.
Sonrasında gidersiniz. Öncelikle şunları izledim.
Ben Bir Yabancıydım izledim, Sığınak izledim, Jason Statham'ın kendi filmi.
Üçüncü olarak Gece Varyasını izledim, İstifçinin Oscar adayı.
Dördüncü olarak da Sesim Gelmiyor Mu filmini izledim.
Onun da başlığında Bradley Cooper var.
Birazcık ortayış romantizmi gibi bir şey ama izlerseniz keyif alırsınız bence.
Bu arada bu haftanın bölümüne başladığım, geçen bölümle ilgili, 10.
bölümle ilgili bir tekstip yapmam gerekiyor size.
Özgür Demirman'ın başlığında oynadığı Sarı Zartlar filminin...
Ben Almanya'da geçtiğini düşünmüştüm ama ülkemizde geçen senaryoyu Almanya'da çekmişler sadece.
O yüzden kafanız karışmasın diye şöyle ondan bir düzeltmek istedim.
O benim hatam. Çok özür dilerim sizden.
E tabii ki madem artık sarı zarflara girdiysek müjdeli haberi verme zamanı gelmiştir.
Değil mi? 76.
Berlin Film Festivali'nde tam bir Türk gecesi yaşandı bence.
Ve Berlin Uluslararası Film Festivali'nde 76.
düzenlenen festivalde İlker Çatan yönetmenliği yaptığı Sarı Zarflar filmi altına ödülü kazandı.
Emine Alper'in Kurtuluş filmi ise Gümüşay'ın sahibi oldu.
Festivalin en önemli ödülleri bizim oldu ve kürsüde biz yer aldık.
Geceye damga vuran şey ise Emine Alper'in yaptığı ödül konuşmasıydı.
İsterseniz önce bir onu dinleyelim.
Ondan sonra o konuşmayı Türkçe duyduktan sonra gelelim.
Sizinle karşılıklı onları konuşuruz, dinleriz birlikte.
Ne dersiniz? O zaman bir konuşmaya ışınlanıp gelelim.
Ve tabi ki jüriye teşekkür ederim.
Bu benim için çok büyük bir şeref. Teşekkür ederim, prodüsyonlarım, mükemmel kast ve ekibim ve tüm bu filmi destekleyen herkes için.
Filmimiz, çılgınlıklarla doldurucularla ilgili.
Sadece tüm filmin içerisinde onları anlattıklarını anlamak istedim.
Ayrıca yaşayanların durumunu anlamaya çalıştım.
Onlarla ilgili çok şey düşündüm.
Ve bir şey öğrendim ki, en kötü bir tür yalnızlığı, yaşadığınız zaman, yaşadığınız zaman, yaşadığınız zaman,
yaşadığınız zaman, yaşadığınız zaman, İzlediğiniz
için teşekkür ederim. İzlediğiniz
için teşekkür ederim. You
are not alone. And the Kurds in Rojava and
the Middle East struggling for their rights for almost a century.
You are not alone. And finally my people.
You are not alone. My dear friend Cidan who is in prison for the last four years.
You are not alone. Tayfun, Can and Mine, you are not alone as well.
Osman Kavala who is in jail for eight years.
Selahattin Demirtaş. Eğer
uyumuyorsan beni izliyorsan Nora seni seviyorum.
Evet, bu konuşmada Emine Alper kapsayıcı olmaya çalışmış.
Bir kere çok güzel bir konuşma bence.
Yani tabii ki artlarına, ekslerine de konuşmamız gerekiyor bu kadar güzel bir konuşmanın.
Artısı Çiğdem Mater'den, Osman Kavala'dan bahsetmesi, İmamoğlu'na değinmesi ve bunu böyle siyasi bir atmosferde, bu kadar uluslararası çaptığı, çok uzun yıllardır yapılan köklü bir festivalde, kürsüde
söylemesi. Kendi ayağı turuna böyle bir riske girmesi ve Sonuçta festivalden tekrar dönüp bu ülkeye gelecek ve bu riski alması bence çok güzel bir şey takdir etmek lazım.
Bu dönemde bunu yani yönetmeni bırakın hani oyuncular bile yapamıyorlar.
Ondan sonrasında...
Ama burada beni rahatsız eden bu konuşmanın eksi bence şu.
Rojava'dan Selahattin Demirtaş'ın haksız yere hapiste yatmasından bahsediyor ve Kürtlerin yüzyıldır verdiği mücadeleden bahsediyor.
Şimdi Kürtler yüzyıldır mücadele veriyorsa, Kürtlerin de çoğunluğu bu ülkede yaşıyorsa, Kürtler yüzyıldır neyle mücadele ediyor?
Yani ben bunun açıklanması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü herhangi bir mücadeleleri yok bence.
Ülkemizde bizden daha iyi şartlarda yaşıyorlar.
Devlet dairelerine yükselmeleri için önlerine hiçbir engel yok.
İstekleri alanında iş bulabiliyorlar.
Ötekileştirilme... durumu varmış gibi de mağdur ayağına yatıyorlar sinir oluyorum.
Yani bence Emine Alper'in o kadar güzel konuşmasının sonunda olmaması gereken bir şeydi.
Yani tabii ki hani halk adalet savaşı hepimiz için yani o onların özgürlüğünü hepimiz adına korumamız gerekiyor.
Ona kesinlikle katılıyorum. Ama yani bir şeyleri yaparken de arkadan başka şeyleri yıkmak bence anlamsız.
İlker Çatak'ın ödül konuşması Emine Alper'in kadar ses getirmedi ama olsun ondan da bahsetmekte fayda var.
O da sonuçta altın el ödülünü aldı.
O da boru değil yani. Onun da kesinlikle anlatılması gerekiyor.
O da ödül alırken demiş ki siyasi bir konuşma hazırladım ancak bunu burada paylaşmamayı seçiyorum.
Çok sayıda zeki insan, çok sayıda akılcı şey söyledi.
Ve ben sahneyi bu filmi birlikte yaptığım harika insanlara bırakmak istiyorum.
Bu ödülün asıl kahramanı, asıl sahibi onlar demiş.
Yine de filmindeki bir saniyenin Berlin'de geçen son birkaç günü hatırlattığım beriterlikte şunları eklemiş.
Sinemacılar sinemacılara karşı, sanatçılar yaratıcı insanlara karşı ama biz düşman değiliz, biz müttefikiz.
Asıl tehdit aramızda değil.
Asıl tehdit otokratlar, aşırı sağ partiler, zamanımızın nihilistleri, iktidara gelip yaşam biçimimizi yok etmeye çalışanlar aslında bizim düşmanımız demiş.
Ve son olarak da İlker Çatak ödülünü 2012 yılında motor kazansına vefat eden yönetmen ve senarist Tevfi Teoman'a adamış.
Seftioman Ayzan'da Emine Arp'in ilk filminde yapımcısıymış biliyor musunuz?
Ben de araştırırken öğrendim.
Genç yaşta ölmüş olsa da hayatına dokunduğu arkadaşları bugün Bernale'de gerçekten inanılmaz bir başarı imzalattılar.
Sonraki nesiller için yolları açtılar, ödenekler oluşturdular.
Sonraki nesiller için güzel bir örnek oldular.
Umarım Seftioman'da ruhu şad olur.
Umarım o da bir yerlerde bu mutluluğu yaşıyordur, hissediyordur, huzur bulmuştur umarım.
Ve bu haftanın film kısmı bu kadardı.
Gelelim bu haftanın daha uzun sürecek olan dizi kısmına.
Herkes hazırsa dizi bölümüne geçebiliriz.
Bu hafta sinema alanında o kadar güzel şeyler yaşandı ki dizi açısından da size harika bir görsel şöleni garanti eden bir dizi ve sektörün son halini konuşalım istiyorum.
Bu hafta kar soğuğunda debelen bir dizi, veliaht dizisini konuşacağız.
Bu arada umarım ben size bu diziyi anlatırken siz de bu bölümü dinlerken dizide final haberi gelmez ve hala yayında olur.
Çünkü en son bölümde reyting olarak...
2-3 bandında oranları aldı.
Totalda 14. AB ve ABC1'de 8.
oldu. En son çıkan haberlerde bu haftaki bölümünün reytinglerine bakılacaktı.
Final kararı vermek için ya da devam kararı vermek için.
Bakalım dün akşamki 23.
bölümünün reytingleri kaç olmuş, kaç reyting almış.
Siz bu bölümü dinlerken reytingler çıkmış olacak.
Umarım ekran yolculuğu ve senaryosu uzun bir iş olur.
Umarım hep birlikte keyifli izlemeye devam ederiz.
Tabii ki ben size sonda söyleyeceğim, başta söyleyecek bu işe biraz tersten başladım ama güncel durum anlatmağımda diziyi anlatmaya giremezmişim gibi geldi.
Dizinin konusu ne? Dizinin konusu şu.
Zülfikar Karslı yani Ercan Kesin'in karakteri yaşadığı sağlık sorunları sebebiyle Esenler Otogarı'ndaki eski gücünü yitiriyor.
Ve herkes gözün yurt dışından döneceği söylenen oğlu zaferi dikiyor.
Babasından kalan borçlarla uğraşan seyyar tamirci Timur'un yolu bu sırlarla dolu aileyle kesişiyor.
Bu Karslı ailesiyle ve hiç bilmediği bir kaderin içine.
Zülfikar karşısında veliahtı Zafer karşısında olarak adım atıyor.
Zülfikar'ın çocukları Kudret, Derya, Cennet, Zafer ve Zafer'in eşi Reyhan için artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Başrolü Akın Akınözü ve Serra Arıçürk var.
Oyuncu kadrosunun diğer önemli ve başarılı oyuncularını da söyleyeyim.
Onların da... Hatrı kalmasın.
Erkan Kolçak Göztenli var, Hazal Türesan var, Derya Karadaş, Tansu Biçer, Bora Akkaş ve Erdem Şanacak başrolüler de diyebilirim.
Çünkü gerçekten harika bir kadrolar.
Dizide Timur ve Reyhan resmi olarak olmasa da toplum içinde birlikte gözükecek şekilde fiilen böyle mecburi evlilik gibi bir şey yapıyorlar.
Ve tabii ki birbirlerine aşık oluyorlar.
Gerçekten çok güzel bir çift olmuşlar.
Onlardan bu kadar iyi bir çift olarak çıkmalarını beklemiyorum.
Çünkü bence kast olarak hatalı bir kasttı.
Ama ortaya çıkan şey gerçekten güzel olmuş.
Onun dışında iki hafta önceki bölümde dizi ekibi böyle kışın ortasında bir anda ki biz Kars'a gidiyoruz dedi.
Ve böyle bir anda riskli bir hamle yaparak kalkıp Kars'a gittiler.
Ben derken bu delilik işi ne yapacaklar bunlar Kars'ta dedim.
Ama gerçekten öyle güzel kurgulanmıştı ki o bölüm.
Ve yeni bölümün çıkmasına 2 gün kala eldeki sadece böyle 8-9 tane stoktaki sahneyle birlikte kar sakittiler.
Ve orada 2 günde bütün bir bölümün sahnelerini çok hızlı bir şekilde çektiler.
Onları çok hızlı... Kurgucuya gönderdiler, postladılar ve kurgucu bunları çok hızlı kurgulamış.
Gerçekten çok güzeldi. Tam bir usta eşiydi o bölüm.
21. bölüm. Gerçekten o editleri fanların yaptığı videoları gören herkes karşısında ne kadar güzel olduğunu anlamıştır bence.
Ve orada Akın Öz'ün bir şakası vardı.
Böyle kar üstü yürünen bir sahne.
Akın Akın Öz'ü set çalışanı diyor ki ya burada bir kalpak yok mu?
Böyle hazır karın ortası derken şöyle atamın durduğu gibi.
bir poz vereyim diyor. O gerçekten çok iyiydi.
Ve şey ya o böyle tamamen kamera arkasına ortaya çıktı.
Bilek paylaşılmış bir şey değil.
Tam böyle anlık yakalamışlar.
Twitter'dakiler gerçekten çok sevdim.
İşte tabii ki yani dededen torunu istiklal madalyalı bir dedenin torunu olunca böyle şeyler tabii ki hepimiz için normalleşiyor.
Ondan sonrasında da gerçekten ülkemizin her yeri cennet gibi değil mi ya?
Yani Umarım dizi sektörümüz artık İstanbul dışındaki şehirlerimizle çekim yapar da onları da artık dünyaya tanıtırız o şehirlerimizle.
Çünkü gerçekten bu ülke bunu bence sonuna kadar hak ediyor ya.
Yani bu arada diziyi de kesinlikle tavsiye ediyorum.
Hoşunuza gideceğine eminim. Yani birazcık çukur havası var, birazcık içeride havası var.
Ama ben Mafya sahnelerini atlayıp sadece Timur ve Reyhan'ın sahnelerini genelde YouTube'dan hızlı sahnelerimi izlediğim için yani bütün o 2 saat 20 dakikalık bölüme katlanmıyorum.
Ama onun dışında dizideki bütün oyuncular çok başarılı oyuncular bence.
O yüzden de lütfen şans verin.
Bu arada şimdi gelelim bu diziyle bağlantılı şekilde çıkan uluslararası medyada yer alan bir haberi.
Financial Times Türk dizilere enflasyon karşı diye bir haber yapmış.
Financial Times'ın da Türkiye muhabiri yazmış.
Yüz milyonlarca dolar ihracat geliri sağlayan ve ülkenin yumuşak gücünü yayan sektör yükselen fiyatların getirdiği maliyet yükü altında ezilme tehlikesi yaşıyor diye bir haber çıkmış.
Ve ben de artık bu haberin çıkmasına hiç şaşırmadım.
Çünkü arkadaşlar beklenen şeyler yani.
Hani biz böyle markete gittiğimizde yani bir yoğurt, bir işte un, bir şeker yani her gittiğimizde 50 lira zamlanıyorsa yani bu zamları illaki...
Totalde bütün ticareti, ihracatı ve ithalatı medya sektörüne etkilemesi çok doğal yani.
Çünkü aslında hepimiz bir şeyleri tüketiyoruz.
Yani biz halk olarak televizyon izlerken zamanımızı tüketiyoruz.
Ama yapımcılar bunları pazarlarken ya da dışarıdan alıcılar, farklı dağıtımcılarla bunları farklı ülkeye ulaştırırken herkes bir noktada bir şeyler harcıyor.
Para harcıyor, zaman harcıyor, enerji harcıyor, network harcıyor.
Bu böyle yapılan bir şey çünkü. John Paul Redbull'un haberine göre İstanbul'un devasa Esenler otobüs terminalindeki günde kuş durumu bir parça ihtişamlı renkleniyor ve kamera bu mikrofonların etrafında toplanmış
yolcuların amacı ünlü aktör Akın Akınöz'ü görebilmek diyor kendi yaptığı röportajda.
Türkiye'nin dünya çapında ses getiren televizyon dizilerinden birinin çekimi var.
Akın Akınöz'ü Veliahtes'in çekimlerine verilen arada ortamı tam bir keşmekeş sözleriyle niteliyor, anlatıyor.
Dizinin konusu otogarın sahtekar varisi etrafında şekillenen suç, aşk ve aile ilişkileri diye röportajda not düşmüş.
Akın Akınözü çekimleri arasında bu röportajı yapan kişi hep diyor ki haftada bir bölüm çekiyoruz.
Hepsi gerçek mekanda olmak üzere günde 12 saat çalışıyoruz.
Bu delikten başka bir şey değil.
Ama başka türlü bu kadar canlı bir atmosfer yaratamazsınız diyor.
Bu açıklamanın genelinde şundan bahsediyor.
Haftada bir bölüm çekiyoruz, ertesi hafta yayınlanıyor ve hepsi gerçek mekanda olmak üzere günde tam 12 saat çalışıyoruz.
Bu gerçekten tam bir delilik ama başka türlü bu kadar canlı bir atmosfer yaratamazsınız.
Bu ortamlar imkansızı mümkün kalıyor diyor.
Zaten dünyada da Türk dizileri, Türk set ekipleri gerçekten en kısa zamanda, en fazla, en karlı, en hızlı şekilde çalışma üzerine programlanmış.
Yani bir Amerikalı'yı siz kendi ülkesinde...
hani evet sen haftada 5 gün çalışıp 2 gün müziğin yapacaksın ama o 5 günde de her gün 12 saat 12 saat çalışacaksın deseniz adam herhalde kalpten gider.
Öyle çalışma sistemi mi olur?
Biz anayasa olarak da 8 saatten fazla çalışamıyoruz deyip çeker gider muhtemelen ama bizde durum böyle değil.
Tabii ki aslında doğru olan, insani olan çalışma saati, süresi, işin öngörülebilirliği açısından doğru olan aslında Amerikalı'nın, Avrupalı'nın yaptığı.
Yani biz burada gerçekten bir sektörün kendi düzenine oturana kadar resmen acı çekiyoruz bence.
Neyse devam edeyim.
Röportajda diyor ki... Türk dizileri halihazırda imkansız mümkün kılmalarıyla ünlü Kanuni Sultan Süleyman'ı konu alan Muhteşem Yüzül gibi diziler resmi rakamlara göre yaklaşık 170 ülkede izleyicileri ekran başında kilitliyor diyor.
Bu arada Muhteşem Yüzül bölümümüzde en başlardaki bölümlerden bir tanesi.
Onları da gidip dinleyebilirsiniz podcastı.
Çok keyif alacağınıza eminim o bölümden de.
Türk dizilerinin hayranlarının arasında Hollywood yıldız Bradley Cooper bile var.
Hatırlarsanız Bradley Cooper geçtiğimiz aylarda Erkenci Kuş'u annem izliyor, bayılıyor demişti.
Ve bu da gerçekten Erkenci Kuş'un tüm dünyada izlenmelerini bir anda dehşet arttırmıştı.
Zaten çok izlenen bir şeydi.
Ondan sonra bu...
John Bey Financial Times'daki röportajda şöyle bir başlık düşmüş.
Demiş ki, prodüksiyon İspanya'dan pahalı.
Detay olarak da şunlardan bahsetmiş ama şimdilerde beklenmedik bir olayla karşı karşıyalar.
Yüksek enflasyon, yüz milyonlarca dolar ihracat geliri sağlayan ve ülkenin yumuşak gücünü yayıp turizme katkı yaptığı için Cumhurbaşkanı tarafından da takdir edilen sektör, yükselen fiyatların getirdiği maliyet yükü altında ezime tehlikesi yaşıyor, diyor.
İstanbul Ticaret Odası Medya Komitesi üyesiyle röportaj yapmış bu adam.
Ona da haberinde yer vermiş.
O da diyor ki şu anki prodüksiyon maliyetimiz İspanya'dan bile yüksek.
Bu da uluslararası satışları etkiliyor.
Bir süre sonra televizyon yapımlarının ihracatı düşmeye başlayacak.
Yani televizyon yapımlarımızı bu kadar çok yurt dışına satamazsak biz ülkede bu kadar farklı oyuncuları aynı tema altı yani dön dolaş dön dolaş hani Neo git gel Konya 6 saat gibi farklı oyuncuların Tövbe dizilerini
izleyemeyeceğiz demeye getiriyor aslında.
Türkiye'de içerik dağıtımı yapan yapım şirketlerinden birinin suyusu da demiş ki diziler artık yaşayabilmek için müthiş popüler olmak zorunda.
Ekosistem giderek küçülüyor demiş ki bu doğru.
Eskiden 2000'li yılların başında ben çocukken hatırlıyorum.
Yani bir akşamda 8 ile 10 arasında bir dizi, 10 ile 12 arasında bir dizi yayınlanırdı ve yani her akşam her kanalda ikişer dizi yayınlanırdı.
Siz düşünün şu an mesela bazı kanallar tamamen o akşamı doldurmak için artık yarışmalar üretmek zorunda kalıyor.
Diziler çok hızlı tükeniyor, çok hızlı reyting savaşlarında maalesef mağlup oluyorlar ve gerçekten çoğu da bitmek zorunda kalıyor.
Mesela Veli Ad dizisinden de bahsederek başlamıştık zaten mesela o da şu anda böyle bir tehlike altında.
Ve 1 milyar kişi izliyor bizim dizilerimizi.
Türkiye'deki yapımcılar istikrarlı biçimde ilgi gören diziler üretmeye başladı ve bunu başardılar.
Yıllarca bunun üzerine çalışıyorlar çünkü dünyanın her yerine satılan yapımlar.
Kültür Bakanlığı'na göre yaklaşık 1 milyar kişi tarafından izlenmiş.
En masraftan kaçınmayan prodüksiyonlar olunca yakışıklı ve güzel oyuncular, ayrıca çoğu zaman imkansızlaştıkları konu olan sürükleyici hikayeler, Osmanlı sarayları, İstanbul boğazları ve onlara benzeyen saraylar, hanlar, hamamlar
gibi göz alıcı mekanlar sayesinde Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Latin Amerika ülkelerini ve o ülkelerdeki izleyicileri cezbetler diyor.
Şimdi arkadaşlar... Şöyle bir durum var.
Latin Amerika ülkelerinden gerçekten bizim ülkemize ciddi bir turist takışı var.
Ve bunların çoğu mesela gelip Adnifera'ya koyduğum apartmanını görmek istiyor.
Ne bileyim gelip böyle muhteşem yüzdeki saray nerede?
Bana onu gösterin. Kanuni'yle Hürrem nerede ilk kez birlikte oldu?
Bana bunu gösterin. Diye mesela ben geçen ay bir Topkapı Sarayı'nda bir gezintiye çıkmıştım.
Gerçekten tarih gezi yapmayı çok seviyorum.
Böyle canım sıkıldıkça tarih gezi yapıyorum.
O saraya gidiyorum, bu kasraya gidiyorum.
Öteki yazlık saraya, buradaki kışlık saraya gidiyorum vs.
Orada yani gerçekten... Kadın çevirmeni anlatırken inanamadım.
Gerçekten sen Latin Amerika'dan buraya bunun için mi geldin demiştim kendi kendime.
Gerçekten bunu çok önemsiyorlar ve gerçekten gelip görmek istiyorlar.
Ve mesela Veli Adliyesi'nin ortak yapımcısı da Mehmet Ar Yılmaz demiş ki ben bunlara güney hikayeleri diyorum demiş.
Hani bu imkansızlaşıklara, yakışıklı ve güzel oyunculara.
masraftan kaçınmayan, işte İstanbul Boğazı'nın yanındaki işte Denizli Sıfır Yalı'da çekilen dizi, bunların hepsine güne hikayeleri diyorum diye olabilir.
Onun dışında bu John Bey demiş ki röportajında, başarı nasıl rekabetçi iş modeli?
Yurt dışındaki Müslüman izleyiciler alkol içermeyen, biraz şiddet içerse de fazla cinsellik barındırmayan, Amerika ve Avrupa prodüksiyonlarının aksiyle Müslümanları fanatik değil kahraman olarak tasvir eden baş karakterleri ve onların aile hikayelerini
izlemeyi seviyordu. Latin Amerikalıları ise kendilerine tanınık gelen geniş hali ve muhafazakar adetler etrafında dönen melodramlardan hoşlanıyordu.
Medya yöneticilerine ve analistlere göre dizilerin başarısındaki en büyük pay sahibiyse Türkiye'lik televizyonları son derece rekabetçi iş modeliydi.
Şimdi o model tehdit altında.
Neden? Çünkü enflasyon var.
Türkiye'de hafta içi akşamları 5 özel kanal ve devlet kanalı TRT Prime Time ile birer dizi yayınlıyor.
Diziler reklam aralarıyla birlikte genellikle 3 saat süründen haftada 75 saate varan bir süre kaplıyor.
Bir düşünür müsünüz arkadaşlar? Hayatımızdan 75 saati Türk dizilerine veriyoruz ya.
Yani bunu tabii ki yurt dışındaki alıcı satıcı buna alsın satsın o gerçekten sorun değil de bizim hayattan 75 saat gidiyor ya.
Valla ben artık uzun uzun televizyonlu Türk dizileri izleyemiyorum.
Her şeyi internetten hızlı sarmaya izliyorum çünkü gerçekten buna vaktim de yok, enerjim de yok.
Saatlerce bakışacaklar, saatlerce evli tuşmalar için bekleyecekler vs.
Gerçekten benim ona sabrım yok yani kimse kusura bakmasın.
Tabii ki böylesine büyük yer kapacak programları seçerken hata yapmamak, ertesi sabahki reyting rakamlarına da bakmak gerekiyor.
Başarısız programlar kısa sürede yayına kaldırılıyor.
Tabii ki bu da yoğun bir rekabet ortamı doğuruyor.
Başarılı olan Türk dizilerinin yaklaşık %60'ı uluslararası satışlardan safi kar elde ediyor.
Ben de mesela buna sinirleniyorum.
Sırf o diziyi Irak'a, İran'a, Pakistan'a satacağız ya biz niye o kadar muhafazakar şeyler izlemek zorunda kalıyoruz?
O da beni sinir ediyor mesela. Hazır dışarıya satmak demişken bunların bölümü saati ne kadardan satılıyor ona da röportajda yer verilmiş.
Saati 100 bin dolara satılıyormuş.
Avrupalı medya şirketinin yöneticisi yılda 8 başarı dizi yapımında bunun saati 100 bin dolardan yurt dışı satılan ve yılda yaklaşık 1000 saatlik bir akışa karşılık geldiğini söylüyor.
Gerçekten rüya gibi ediliyor.
Mesela ne kadar ilginç değil mi? Bizim ruhumuz sıkan şeyler adamlara gerçekten rüya gibi geliyor.
Bu çok tuhaf bir şey bence ya.
Georgia Üniversitesi'nden medya ve kültürel çalışmalar profesörü Caroline adındaki kadın da Türkiye'deki risk almaktan çekinmeyen modelin Avrupa, Amerika ve Latin Amerika'dan ayrıca online platformlardan farkına dikkat çekiyor.
Diğer modellerde bölüm sayısı genellikle prodüksiyon başarısından bağımsız olarak çok önceden belirleniyor ama bugün Türkiye'de yüksek enflasyon sebebiyle düşen reklam yerleri bir dizi bölümünün yapım maliyetinin ancak yarısını karşılayabiliyor.
Netice daha az dizi çekiliyor, daha çok risk alınıyor ve hit olma, çok popüler olma şansı düşüyor demiş.
Sektör danışmanı Burhan Günde demiş ki bu bir kısır döngü.
Üretim yüksek olduğunda... yeni yeteneklerle ve yeni senaryolarla denemeler yapabiliyorsunuz.
Ancak bir dizi kendi maliyetini karşılamaz hale gelince herkes garanti formatlara yönlüyor.
Demiş aslında bu çok da yanlış değil.
Yani biz niye diyoruz hani hep aynı temaları işte hep aynı yerlerde çekilen saçma sapan işleri izliyoruz diye.
Çünkü kimse risk alamıyor.
Çünkü çok büyük paralar dönüyor.
Yani o çalışan setin bir haftalık bakın gelirinden bahsetmiyorum gideri nereden baksanız 7-8 milyon dolara denk geliyor ve bu çok ciddi bir para.
Yani çöpe atamayacağınız kadar büyük bir para.
Siz düşünün yani. Bu arada Türkiye'de tabii ki en büyük dağıtıcı ve en büyük satıcı Güney Kore'nin gerisinde kalıyor.
Mevcut durum yüzden dizilerin devam edebilmesi için yurt dışına önceden satılması gerekiyor.
Ancak yüksek yapım maliyetleri yüzünden Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelerle artan üretimle rekabet etmekte zorlanıyorlar.
E sonra tabii ki net bir çözümü yok.
Röportajda da bundan bahsetmiş.
Bazen devlet yardım fikri ortaya atılsa da bu aynı zamanda devlet müdahalesi riskini de beraberinde getiriyor.
Rütük aile değerlerini istismar etmek gibi suçlar nedeniyle dizilere düzenli olarak para cezası veriyor veya yayından kaldırıyor.
Böyle olunca da dizilerde yeni şeyler dayanamıyor.
Kanallar, yapımcılar bu riske girmiyorlar.
Senaristler de hayal güçlerini ortaya koyamıyor tabii ki.
Dizi yayını yapan 5 özel kanalın birleştirilmesi gibi bir alternatif de var.
Bu şekilde reklam yerlerinin daha az elde toplanması ve yerli üretim desteklenmesi mümkün.
Ancak analistlere göre Türkiye'deki kitli iletişim araçlarının sahipliği siyasallaştığı için bu pek olası değil.
Çünkü biliyorsunuz bizdeki her kanalın bir siyasi görüşü var.
Ben sırf siyasi görüşler yüzünden siyasi görüşme aykırı olduğu için bazı kanalları hiç açmıyorum bile.
Yani bana sorsanız hani evde o kanal televizyonda hangi numarada hangi numaraya basınca o kanal çıkıyor deseniz gerçekten en ufak bir fikrim dahi yok.
Çünkü hiç açmıyorum öyle söyleyeyim size yani.
Türkiye şu an dizi üretiminde rakibi Güney Kore'nin gerisine kalmış durumda.
Yine de Paris Analytics'in 2017'den bu yana en iyi...
Telenovela dalını 4M 2022'den bu yana Seoul'un uluslararası drama ödüllerinde 3 en iyi dizi ödülünü kazanmış durumda ve geçen yıl 25 yeni diziyi üretmiş sektör için henüz her şey bitmiş değil.
Türk dağıtımcılar Rusya gibi yeni pazarları açılıyor.
Bazı prodüksiyon şirketleri de yurt dışına açılarak çeşitliliği arttırma uğraşında.
Örneğin A Yapım Şimdiler'de Suudi Arabistan Medya Hamlesi kapsamında Suudi MBC stüdyolarıyla ortak bir dizi yapıyor.
Akademisyen Akos Alzur'u Türk dizilerinin iş modeli sorgulanıyor olabilir ama üretim modeli sapasağlam müthiş heyecan vericiler diyor.
Veli Adres'in yapımcısı Er Yılmaz da bu yukarıda size anlattıklarını aynı fikirde İstanbul'un en büyük otogarının Bodrum katında set araçları arasında ilerlerken dizideki bir kötü karakterin sette dizinin ciddiğini ve bu yüzden çekime devam etmenin
imkansız hale geldiğini anlatıyor.
Dizinin devam edebilmesi için karakteri öldürmemek zorunda kaldık.
Bu da benim işimin heyecanlı tarafı diyor.
Böyle de dalga geçmiş kısaca. Yani Türk dizisinde bayağı enflasyonla can çekişiyor durumda.
İşte bu haber de neden sürekli Marnin'de geçen kendi toplumsal hayatımızı asla tam olarak yansıtmayan tör dizilerin dünyayı sattığımızı maalesef açıklıyor.
Yani düşünsenize o dizileri izleyen bir Amerikalı, bir Alman, bir İtalyan bizim burada gerçekten böyle tüm şehirlerde erkeklerin Kaleşnikov'da dolaştığı, bütün erkeklerin tuttuğu silahlar altında ezildiğimizi o şekilde yaşadığımızı zannediyor.
Bu da tabii ki bizi tüm dünya yanlış anlatıyor.
Ama ülkedeki yapımcılar para kazanmak uğruna ülkemizin PR'ini yanlış yapıyor.
Ama bu yanlış PR'e rağmen yine de buradaki o dağ taşı, o sarayı, o atakil düzeni görmek için dünyanın birçok yerine turist geliyor.
Mesela çok ilginç bir şey. Ülkede gerçekten dizi turizmi denen bir şey var.
Bu mesela birçok Amerikan filminin yarattığı bir şey değil.
Birçok Avrupalı filmde yaşanan bir şey değil.
Anlatabiliyor muyum? Bu gerçekten bizim büyümüz bence.
Umarım enflasyon...
Yok olur umarım. Yani gerçekten düşük enflasyonla alım gücümüzün daha yüksek olduğu bir ülkede huzurlu, rahat bir şekilde yaşayabiliriz.
Çünkü bu kadar dört mevsim.
bu kadar güzel yaşanabiliyorken, bu kadar biz bunun verimini alabiliyorken, ülkenin her köşesi bu kadar güzel, değerliyken yani inşaat açısından, doğal, tarihi, beşeri güzellikler açısından gerçekten bizim bu ülkede bir şeyleri
başarmamız gerekiyor. Ama bu enflasyonda bunu yapmamız mümkün değil.
Yani gerçekten hani bir Fransa kadar vergi verip bir Pakistanlı gibi yaşamak istemiyoruz hiçbirimiz ve gerçekten hepimiz vergilerimizin karşılığını almak istiyoruz bence.
Ve bu bölüm bu kadar diyelim.
Bonus bölümde çok konuştuk arkadaşlar.
Ben de yoruldum bu hafta.
Vallahi aslında geniş geniş uzun uzun konuştuk.
Ben arkadaşlarımla sizinle konuştum kadar konuşmuyorum.
Bu arada sürçülisan ettiysem affola.
Bazı yerlerde sesim kısılmış olabilir.
Sesim komple kesilmiş olabilir.
Bilin ki bu bölümü... Oruçluyken kaydettim.
O yüzden de bir tık yorulmuş olabilirim ama gerçekten anlatırken çok keyif aldım bu bölümü de.
Aslında oruçluyken de bir kaydetmeyi denemek istedim ama beni biraz zorladı.
O yüzden bir daha kendimi bu kadar zorlamayacağım.
Niyetli değilken kaydetmeyi düşünüyorum.
Onun dışında buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bölümle ilgili fikirlerinizi sosyal medya hesaplarımdan yazabilirsiniz.
Sizi seviyorum. Haftaya 12.
bölümde görüşmek üzere. Hala bonus bölümü dinlemediyseniz bir kuşa gidip onu dinleyin.
Orada çok heyecanlı ve gerçekten çok nereye varacağını merak ettiğim polis yollar gibi dehşet bir kaosu anlatıyorum.
O bölüme de uğramayı unutmayın.
Bu arada öteki bir iki bölümleri dinleyebilirsiniz.
Hiçbir bölümün birbiriyle bir bağlantısı yok.
Onu da hatırlatmış olayım size. Haftaya görüşmek üzere.
Sizi seviyorum.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
