
S1B10 -Sinema Gündemi & Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights)
20 Şubat 2026 · 37 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bu hafta sadece tek bir film seçtim sizin için.Çünkü dünyada sinema alanında bu kadar çok şey yaşanıyorken onları da konuşmamız gerekiyor.İnatla siyasetten uzak yapılmaya çalışılan Berlinale belki de ilk kez bu kadar politik bir hale geldi.
Uğultulu Tepeler gişede bekleneni verdi mi ?
Film kitapla ne kadar uyumlu ilerledi ?
Yapılan Pr’ın ne kadarı filmi yansıtıyordu ?
Hepsi bu bölümün içinde…
Filmi hala izlemediyseniz önce filmi izleyin yoksa Spoiler yeme ihtimaliniz çok yüksek.
İyi dinlemeler.Hayırlı Ramazanlar.
Transkript
Herkese merhabalar. Vizyonda Yayında'n 10.
bölümüne hoş geldiniz.
Umarım çok güzel bir hafta geçirmişsinizdir.
Umarım bir sürü şey izlemişsinizdir.
Bu hafta sizin için bir tane film seçtim.
Onun dışında da sizinle hep birlikte bir sinema gündemi konuşalım derim.
Çünkü gerçekten bu hafta özellikle Berlin Film Festivali'nde çok ilginç şeyler oldu ve bunları bence uzun uzun konuşmamız gerekiyor.
E tabii kendi sektörümüzde asla boş durmadığı çeşitli skandallar meydana geldi diye düşünüyorum.
Bu hafta neler izlediniz acaba?
Ne kadar sinemaya gittiniz ya da hiç sinemaya gittiniz mi?
İşinizden, gücünüzden, okulunuzdan fırsat bulup diye de bir sormak istiyorum açılışı yaparken.
Onun dışında bugün size en son gittiğim filmi anlatacağım.
Ama ondan önce şundan bir bahsetmem gerekiyor.
Ya Beren Saat şarkı çıkarmış gerçekten ne alaka?
Yani biliyorum bunun bizim konumuza doğrudan bir alakası yok ama yani Beren Saat de 2000'lerin başında çok popüler bir oyuncuyken yani şu an geldiği nokta korkunç değil mi sizce?
Yani çok tuhaf ya.
Yani hani böyle Twitter'da şey yazıyorlar ya.
İşte şirketlerde böyle farklı aktiviteler yapıyorlar.
Bir sürü vloglar çekiyorlar vesaire.
Ondan sonra altında yazıyorlar ya.
Ya işte bu şirketlerde bu iş olmamış.
Bu iş tutmaz diyecek eleman eksiği var diye.
Gerçekten Beren Saat'in etrafında tam olarak o eksik var bence ya.
Yani bir insan nasıl böyle bir şey ortaya çıkartır.
Ve ondan sonrasında işte eşi dostu çok güzel olmuş.
Bayıldım aman tanrım.
Nasıl bu kadar iyi olabilir diye tepkiler veriyor.
Yani inanamıyorum ya. Kenan Doğulu çıkmış demiş ki işte eşimin çok uzun süredir beklediği bir projeydi.
İşte bunun üzerine çok uzun süre çalıştık.
Yani uzun süre üzerine çalıştığınız şey buysa gerçekten yani Kenan Doğulu'nun şarkılarını kim aranje ediyor gerçekten korkmaya başlıyorum artık.
Yani bu kadar başarılı bir şarkıcının eşinin bu kadar böyle yapay zeka ya çok benzeyen böyle değişik farklı türde şarkı sözlerinin bir arada bulunduğu bir şarkı yapması gerçekten çok kötü bence.
Yani kendi adıma... Yani daha kötülerini görmüştüm diyemeyeceğim çünkü bence top nokta olarak en kötüsü bu ya.
Yani bilmiyorum tabii ki belki aranızda hani bu müzik türünün kendisine hitap ettiğini düşünenler vardır ama bence hiç yani benimle hiç alakası yok ve yani ben Kenan Doğulu olsam yani sırf kendi imajım için
bile yani kendi eşimin bundan daha iyi bir şey yapması için çalışırım ama çok ilginç yani.
Gerçi yani Beran Saklı'nın son dönemdeki oyunculuk adına yaptığımız işlerine baktığımız zaman çok eline tutulur bir şey de yok ya yani.
O da Kıvanç Tatlıtuğ'da ikisi birlikte komple aşkı memnun ekmeğini yiyor gibi bir şeyler.
Hatta yani biraz daha yaşlanmasa Selçuk Yönetem de öyle diyebilirim.
Ama Selçuk Yönetem aktif olarak tiyatro yapıyor.
Çok izlenen kapalı işe oynayan bir tiyatro oyunda rol alıyor.
Hatta ben de ona çok gitmek istiyorum ama maalesef bilet bulamadım.
Yani onları düşündüğümüz zaman gerçekten Beren Saat ile Kıvanç başka bir seviyedeler.
Bu arada Kıvanç demişken Disney Plus dizisi için Bozdağ yapım şirketinin yaptığı Disney Plus'ın 8 bölümlük bir dizisi için Pınar Deniz'le birlikte partnerlik yapıp o işi de Mart sonunda çekmeye başlayıp
yani Ramazan sonunda çekmeye başlayıp Disney'de bize bunu Mayıs başına teslim edin demiş.
Yani 8 bölümlük dizi ve bir ajan hikayesi anlatacaklarmış.
İkisi de ayrı kollara giden ajanlarmış.
İşte Kıvanç 3,5 milyon Pınar 2 milyon gibi bir şey alacakmış.
Yani tabii ki daha bu paralar süreç içerisinde çok değişik çünkü çok farklı haberler çıktı.
Yani ben size bunu tabii süzerek veriyorum ama yani düşünce tam miktarlar çok yüksek.
Haftalık kışlar çok yüksek.
Hem de yani hadi televizyon dizisinde olsanız anlarsınız.
Gerçekten 6 gün bir fil sete gidiyorlar.
Çok uğraşıyorlar, çok çalışıyorlar vs.
ama yani hani bir dijital platform dizisi için üstelik 8 bölüm yani bizim hani setlerde işte çekim yapan yönetmenleri varsınız adamlar ki ben bunu 1-1,5 ayda bir şekilde kurtarayım,
bir şekilde hızlı çekelim derim ama dijital platform işleri bunu böyle zamana yaymayı çok seviyorlar.
E bir de tabii ki yani platformdan daha yüksek oranda Bir bütçe aldıkları için zaman sıkıntıları yok.
Senaryosu zaten belli o 8 bölümün.
Bir de tabii ki TV8'deki Mehmet Üstünal haberine göre kaynakta vereyim.
Onun haberine göre bu ikili birbirine aşık olmadan sadece aksiyon için bir araya gelecekmiş.
Şimdi bu mantıkta ben de şunu anlamıyorum.
Yani sonuçta günümüzdeki birçok izleyen işin genelde izlenme mantığı mutlaka...
İşte ya bombalar patlar ya işte insanlar ölür ama hepsinin bir noktası mutlaka birileri birilerine aşık olur.
Yani bu ikiliyi de birlikte aşk sahnesi çektirmeyeceklerse neden bir araya getiriyorlar değil mi?
Bu da bence çok saçma yani.
Hani bu şey gibi yani nasıl anlatayım?
İşte kıvançlı birini bir araya getirip hiç öpüştürmeyen, hiç birbirlerine sarılmaya, elle tutuşmadan hani o diziyi o filmi bitirmek gibi bir şey yani deli saçması bir şey.
Tabii ki yani PR döneminde böyle yapıyorlardı.
Dijital platform dizisi için illaki ortada bir aşk, bir meşk, bir şeyler olması gerekiyor bence.
Ama işte orada da ortaya şöyle bir şey çıkıyor.
Şimdi Bozna yapım şirketini belki bilmiyorsunuzdur.
Kendisi Kuruluş Osman, Diriliş Ertuğrul dizilerini yapan bir yapım şirketi.
Öyle olduğu için son derece muhafazakar, son derece kapalı.
Ya ödemelerini nasıl yapıyor?
Yani ileride böyle bir limon film şirketi gibi...
Bir saçmalığa yol açması.
Yani düzenli ödeme yapıyor diye biliniyor.
Ama yani bu kadar yüksek meblalar Bozdağ film için bile bence çok fazla.
Ama yani tabii ki süreç içerisinde göreceğiz de.
Ya ortaya da iyi bir şey çıkacağını düşünmüyorum ya.
Disney Plus'ın ülkeye girmesi evet bizim daha kolay ulaşmamız açısından platformlu kataloğunu kullanmamız açısından çok iyi oldu.
Ama yani tam tersi bir noktadan düşünürsek de şöyle bir durum var bence.
Yani Disney Plus'ın son dönemde hatta özellikle şu Atatürk skandalından sonra o filmleri bildiğiniz hallaç pamuğu yapıp kenara atmasından sonra o kadar çok insan Disney Plus aboneliğini iptal etti ki.
Ve yani artık Disney Plus yeni yollar bulmaya çalışıyor.
O yüzden ülkedeki popüler işte oyuncuları, şarkıcıları bir araya getirip işte belgesel çekiyor, olmuyor, dizi çekiyor, tutmuyor, film çekiyor.
Ama yine de hani farkındaysanız Netflix kadar asla ülkenin içinde popüler olabilmiş bir dijital platform olamadı.
O yüzden de yani bu ikiliyi de bir araya getirip hani onları da işte Twitter'da isteyen Bir kitle var ya o kitleyi de kullanmadıktan sonra hani işte ikisi de böyle arka sokaklardaki gibi birlikte ekip arkadaşlığı yapınca bunun yani
izlenmeye katkısı ne olacak asla bilmiyorum.
Evet Kıvanç dünya çapında çok popüler bir oyuncu ama yani hani çok da gerekli miydi bence değildi ya.
Yani ben bu ikiliyi izlemek isteyen bir insan değilim ama izlemek isteyen bir insan olsam kendi adıma şunu söyleyeyim.
Yani bu ikili bir araya gelmişken yani böyle bir sarılma bir öpüşme görmek isterim.
Çünkü ortaya ne çıkacağını merak ederiz.
Neden? Çünkü bu kadar para harcanmışken boşa gitmesin bence değil mi?
Neyse geçelim bu haftanın filmine.
Çok uzun bir açılış yaptım değil mi?
Ha bu arada bölüme başlamadan şunu da söyleyeyim anlatacaklarımı detaylandırmadan.
Genelde biz her hafta her bölüm önce bölümü kaydediyoruz.
Sonra detayları yani bölüm açıklamasını, bölümün adını, kapağını belirliyoruz.
Onları oluşturuyoruz. Ama bu hafta tam tersini yaptık.
Önce planladık. Önce ne konuşacağımı planladık.
Ondan sonrasında kayda oturdum o yüzden de.
Aslında çerçevesi çok net çizilmiş bir bölüm olacak.
O yüzden çok spontane bir şey konuşmayacağım gibi.
Çünkü bu kez her şeyi önden planladım.
Yani ne anlatacağım, konu başlıklarını vs.
Bakalım. Yani o yüzden de sizden bölüm bitince şunu bekliyorum.
Lütfen geçen bölümler içerisinde en sevdiğiniz bölümü ve bu bölümü yoksa sizin o diğer bölümler içindeki en sevdiğiniz bölümü diye şöyle bir kıyas yaparsanız ben de bundan sonra ona göre yol alırım.
Hangi anlatım türünü tercih ediyorsanız ben de ona göre bir...
Kendime yol çizerim diye size bunu bir hatırlatmak istedim.
Şimdi geçelim bu haftanın filmine.
Bu hafta size hemen tazecik daha dumanı üstünde bir filmi anlatacağım.
Kendisi Uğultul Tepeler.
Yani bizdeki adıyla Uğultul Tepeler.
Orijinal adı Watering Heights.
Bu film belki şeyden hatırlarsınız.
Margot Robbie ile Jack Belord'un başlarında olduğu bir film ama film muhtemelen bunu hatırlamazsınız.
neredeyse bütün seksualitesiyle insanı iğrendiren artık hani böyle çıksa da izlesek de yani şu şunların şu saçma sapan PR süreci bir bitse dediğimiz bir film ve filmi daha hemen demin
izledim ve geldim hemen kayda oturdum yani izlediğim her şey zihnimde çok net o yüzden size bütün detayları vermek istiyorum ama ne olur filmi izlemediyseniz önce film izleyin ondan sonra beni dinleyin çünkü gerçekten spoiler
olsun istemiyorum çünkü sinema çok öznel bir şey yani Beni dinleyerek size bir önyargı oluşsun.
Filme ona göre bakın istemiyorum.
O yüzden lütfen filmi izleyin.
Eğer film izlemediyseniz buralara atlayıp biraz daha böyle 15'in dakikaları doğru gelirseniz orada bu haftanın sınav gündemini anlatmaya başlayacağım.
O yüzden de spoilersız geçebilirsiniz bu bölümü diye küçük bir uyarıda bulunmak istedim.
Şimdi gelelim film içeriğine.
Film şöyle bir şey. 1847 yılında Emily Bronte bir kitap yazıyor.
Bu kitabın filmi uyarlanması aslında.
Uğultulu Tepeler. Şöyle bir şey var, size önce konusundan bahsedeyim.
Yorkshire bataklıklarının etrafına geçen Uğur Tulteper, Heathcliff, Catherine Earnshaw arasındaki yoğun ve yıkıcı bir ilişkiyi anlatıyor aslında.
Heathcliff burada yetim, yani Jack Elord'ın karakteri ve Uğur Tulteper'in sahibi Kate'in babası da Heathcliff'e gidiyor, evlatlık ediniyor.
İşte ben seni giydireceğim, yedireceğim, içireceğim, sana iyi bakacağım diyor ama tabii ki o dönemdeki...
Her baba gibi aslında yani en azından bize anlatılan bütün o İngiliz kırsalındaki 1800'lü yıllardaki babalar gibi işte içkici, kumarcı, ailesinden sağ vakit ayırmıyor zaten.
Kate'in annesi nerede belli değil.
Yani hikayede bir anne varsa da ben anlamadım.
Bu arada hikayede gerçekten neredeyse filmin yarısı bu Heathcliff'le Kate'in çocukluklarına geçiyor.
Onların işte nasıl bir araya gelerek bugünlere geldiğini anlatıyor.
Bu arada Heathcliff'in küçüklüğünde çok tanıdık bir isim oynuyor.
Owen Cooper. Yani kendisi.
Adolf Sons'un başrolündeki 15 yaşındaki oyuncu ve kendisi en genç emeği alan oyuncu.
Ve gerçekten 15 yaşında bunu başaran dünyada başka hiç kimse yok.
Ve kendisi normalde daha sarışınken burada saçlarını Heathcliff'in küçüklüğüne oynadığı için biraz daha koyulaştırmışlar, siyah boyamışlar.
Yani gerçekten bayıldım ya.
Yani o çocuk oyuncunun artık tabii ki çocuk da demek ne kadar doğru.
15 yaşında ergen değil mi?
O ergen oyuncunun gerçekten önü çok açık ve şimdiye kadar...
Çok güzel insanlar. Rol aldı ve inanılmaz tecrübeler edindi.
Bu arada kaderinde bir cilvesi.
Şöyle bir şey yaşanıyor.
Adola Sons'un çekimlerinin başlığı ilk gün.
Owen Cooper bu filmin Oğultul Tepeleri seçildiğinin haberini alıyor.
Ve gerçekten oyuncu artık bir noktada hem ümidini kesmiş durumda hem de biz ona o değişimi verdik ama belki kabul olmaz diye düşünmüştür muhtemelen.
Üstüne o kadar zaman geçince. Ama kabul ediliyor ve gerçekten bence son yılların en çok yıldızı parlayanlarından ve bunu gerçekten sonuna kadar hak eden nadir insanlardan bence.
Şimdi Uğultutepe'ye anlatmaya devam edeyim size.
Burada işte Kate ve Hindi ile birlikte büyüyor Heathcliff.
Ve başına itibaren Heathcliff ve Kate arasında yoğun ve tutkulu bir ilişki gelişiyor.
E tabii ki burada şey belli bir zamandan sonra işte Bay Earnshaw'ın borçları artıyor.
İşte bir türlü hani evdeki paraya denkleşemiyor vesaire.
Ondan sonra da Kate bir noktada diyor ki artık yani ben artık bu evde yaşayamam.
Bıktım bu zulümden diyor.
Çünkü gerçekten ahır gibi bir evde yaşıyorlar.
Zaten evin altında işte atların...
Bağlandığı bir yer vardı. O dönemki evlerin genel görünümüne bakarsak en fakirinde yaşıyor.
Ondan sonrasında Kate bir gün lanet olsun bıktım bu durumdan vesaire deyip evden çıkıp gidiyor.
Ondan sonrasında böyle müthiş bir görüntü yönetmenliğiyle harika bir ormanın içerisinde ondan sonrasında geniş bir ovalıkta yürüdüğünü görüyoruz.
Ve ovalığı geçince de ileride saraya köşke benzeyen çok zengin insanları yaşadığı bir yapı görüyor.
Oraya gidiyor bakıyor orada Edgar'la tanışıyor ve ondan sonrasında Edgar bir hafta 10 gün kadar onu himayesine alıyor.
Ondan sonra işte giydiriyor, temizliyor, bakıyor ediyor vesaire.
Devamında da Kate üstü başı yeni bir şekilde tekrar o kötü korkunç eve geri dönüyor.
Orada işte Heathcliff diyor ki yani hani biz artık seni beklemiyorduk.
Senin orada keyfin yerindedir vesaire.
Şöyle bir şey var. Evet Kate gerçekten zenginliği, temizliği böyle bir sürü hizmetçisinin olmasını çok seviyor.
Ama orada onu diğer karakterlerle ayrıştıran bir şey var aslında.
Kate neden geri dönüyor?
Çünkü Heathcliff'e aşık.
Neden? Çünkü Hitka iflaslı bir çocukluk arkadaşları olarak başlayan bir mizansen var orada.
Ondan sonra çocukluk aşkına dönüşüyor.
Ondan sonra büyüdüklerine bir gençlik aşkına dönüşüyor.
Ve gerçekten bence çok güzel bir ikili olmuşlar.
Yani evet PR süreci birazcık sıkıntılıydı.
İşte aman tanrım birbirimizi öyle yaladık ki, öyle yuttuk ki, bir öpüştük ki.
Aman yarabbim işte. Mesela Margot Robbie işte açıklama yapıyor diyor ki işte Jack Ballard'ı sevgililer gününde işte eşimle olduğumuz otel odasına güller gönderdi.
İşte aman yarabbim sette yağmur yağarken beni yağmurdan korudu falan.
Hani böyle şey o kadar böyle irite edici bir PR süreciydi ki ama işte PR dediğiniz şey de bir nokta bu kadar agresif olmak zorunda ki insanları hani o işin başına toplayabilsin.
Çünkü öbür türlü yani nice harika film var sinemada ama hani sadece böyle bir teaser çıkartıyorlar.
Onun dışında bir fragman çıkartıyorlar.
Hani daha detaylı bir fragman.
Onun dışında setten de birkaç tane fotoğraf yayınlayıp geçiyorlar.
Yani bu kadar üstüne para harcanmış, bu kadar kast seçimiyle bu kadar uğraşılmış bir işin gerçekten de bu kadar iyi olması bence hiç şaşırtıcı değil.
Eğer siz bir işe bu kadar para dökerseniz tabii ki onun tanıtımını da bu kadar agresif yaparsınız ki insanlar gelip izlesin, insanlar da bir merak uyandırsın.
Ama gerçekten bununla ilgili Instagram'da atıp tutuyorum diye bir sinema hesabı var.
Onun yorumunu çok beğenmiştim.
Şey demiş, öyle bir PR sürecinden...
Geçtiler ki bütün film ekibi olarak.
Ben hani filmde bunların birbirlerini daha çok yalavalarını yutmalarını bekliyordum.
Yani beklentim çok altta kaldı demişler.
E tabii ortada böyle de bir risk var sonuçta.
Neden? Çünkü ya o kadar çok böyle işte çok romantik şeyler çektik.
Aman tanrım inanamıyorum işte ondan etkilendiğim kadar kimsenin etkilenmedim.
Ya hatta Margot Robbie'nin şöyle bir açıklaması var ya.
Jack Belordu bende öyle bir alışkanlık yarattı ki günlük hayatımda da artık Jack Belordu'yu arıyorum.
Her yerde ona dokunmak, her yerde ona sarılmak, onu sevmek istiyorum vesaire gibi.
İşte insanlar tabii ki yani tüm dünyadaki Avrupalılarında bizim kadar muhafazakar olmadığını düşünürseniz onlar öyle bir noktada dediler ki yani sen hani evli farklı bir kadınsın neden böyle açıklamalar izliyoruz biz bunlar nasıl şeyler dediler
ama yani ben aslında bir noktada o atıp tutuyorum hesabını dediğine katılıyorum gerçekten bende de o anlamda bir beklenti yarattılar ama ben asla pişman olmadım kesinlikle çok sevdim ve ya o kadar çok insanın aslında Twitter'da şey yorumuna denk gelmiştim
ki ya işte ben daha çok Farklı şeyler bekliyordum, kitaba göre çok farklı, kitabı daha güzel vs.
Kitap uyarlamalarının da temel sıkıntısı bu aslında.
Kitabını okursanız film hem çok iyi ters geliyor hem de sizin kitapta hayal ettiğiniz dünyaya çok ters gelebiliyor.
Ama ben yine de buna şans vermem için, gidip izlemem için çok mutluyum.
Kesinlikle size tavsiye ederim.
Filmi anlatmaya dönersem, şöyle bir şey yaşanıyor.
Kate, Edgar'ın evinde bir süre kaldıktan sonra kendi köhne kulübe evine, kulübe emsi, köpek bağlasanız durmaz eve geri dönüyor.
Ondan sonra işte... Heathcliff de onu özlediği için onun oturduğu odaya kaldığı yere doğru giderken bir konuşma duyuyor.
Orada tabii ki her klişe dizide filmde olduğu gibi yine konuşmanın başını duyuyor ve dönüp gidiyor.
Ondan sonrasında da orada Kate'in söylediği devamındaki cümleyi asla duymuyor.
Orada Kate'in yanında çok fettan, çok pis, çok gıcık bir kadın var.
O kadın işte Heathcliff'in kapının önünde olduğunu görüyor.
Kapı kapalı oldu işte. Adamın böyle gölgesinden görüyor kapının önünde onun olduğunu ve tamamen Kate'i kötü amaçlı olarak konuşuyor.
Kate de diyor ki yani Heathcliff'le evlenmek beni çok kötü gösterir işte onunla evlenirsem ben dilencilik yaparım vs.
diyor. Ondan sonrasında tabii ki Heathcliff çok üzülüyor.
Kendi aşağılanmış hissediyor haklı olarak.
Ondan sonra dönüp gidiyor. Ondan sonra orada da Kate şöyle bir şey diyor.
Ama bunlar sayesinde böyle olasılıklar sayesinde Heathcliff onu ne kadar sevdiğimi asla anlamayacak.
Asla bunu bilmeyecek diyor ve gerçekten de...
5 seneye yakın ortadan kayboluyor.
Ondan sonra o ortada yokken de Kate gidiyor işte Edgar'la evleniyor.
Ondan sonrasında işte dağlarda ovalarda hep uzaktaya bakarak Heathcliff'i bekliyor.
Tabii ki ondan sonra Heathcliff geri dönüyor.
Ama zengin, güçlü ve son derece yakışıklı bir adam olarak.
Bu arada yani bir şey soracağım.
Belki hani bazılarına çok saçma gelebilir ama Heathcliff filmin başında yani Owen Cooper değil de Onun daha yaşlanmış hali yani daha olgunlaşmış hali.
Jack Belord'un ilk hallerinde ilk gördüğümüz hani o köhne yer yaşanan halinde.
Adam bildiğiniz orman kaçkını gibi.
Yani böyle fakirler pis olur gibi bir algıyı niye biz filmlerde izler bu kadar oturtuyoruz.
Yani adam tamam fakir olabilir de yani hani o dağında illaki bir makas vardır ya.
Yani onlar da hani evet bu Kate'in babası her şeyi işte kumara yatırıyor.
İşte tıstarığa her şeyi topluyor satıyor vesaire okey de yani.
Berber ekmek hadi diyelim bunlar hani.
Köyde yaşıyorlar. Bir şekilde şehre inmiyorlar vesaire.
Tamam okey o da olabilir.
Ama yani bir makas alıp kendi saçını kesmek bu kadar zor olamaz ya.
Adam arka sokakta tarzan murattan daha kötü gözüküyor.
Öyle anlatayım size yani. Hani insan diyor ki yani bu adam böyle bile yakışıklıysa yani bu adam artık daha nedir diyor.
Yani düşün öyle bile yakışıklı adam.
Ama yani adamı takdir etmek lazım.
Gerçekten iyi oynuyor. Önce Frankenstein sonra bu.
Gerçekten bu sene kesinlikle onun da senesi bence.
Ondan sonrasında işte Heathcliff geri dönüyor.
Sonra Filmde beni çok irite eden bazı ara sahneler var.
Onların da ortak özelliği yumurta.
Şimdi arkadaşlar ben yumurtadan tiksiniyorum tamam mı?
Hiç sevmiyorum yumurta yemeği, kokusunu.
Yani haşlanmış ağır sucuklu yumurta.
Hiçbir şekilde yumurtaya tahammülüm yok yani.
Ha şey alerji anlamında değil.
Ya atıyorum yumurtayla yapılan kekleri yemiyorum gibi bir durumum yok zaten de.
Ya o kokuyu sevmiyorum.
Onun böyle varına katlanamıyorum bu dünyada.
Öyle anlatayım size. Ve filmde böyle Kate'in hani 17-18 yaşındaki o...
evlenmeden önceki hani ilk böyle kendi cinselliğini keşfettiği sahnelerde ya o kadar iğrenç ki böyle birbirlerine şaka yaparak işte kendi yataklarının altına yorganlarının altına işte bütün yumurtalar bırakıyorlar.
Ondan sonra Heathcliff'te Kate de oturduğunda bir anda yumurta böyle fıtcık diye bildiğiniz kırılıyor patlıyor işte her yer yumurta oluyor.
Ondan sonra Kate o yumurta akıyla beyazıyla ve şey sarısıyla böyle eliyle oynamaya başlıyor.
Ama yani öyle iğrenç bir sahne ki gerçekten izlerken böyle ekrana bakamadım gibi bir şey ya ve Ondan sonrasında işte benim çok sevdiğim bir hamur yapma sahnesi var.
O kadar değişik bir çekimle hani o hamuru yoğurma sahnesini almışlar ki.
Mesela masada işte karşılığında hizmetçi hamur yoğuruyor.
Ona işte yumurta katıyor, un katıyor vesaire.
Ondan sonra masanın karşısında da işte Kate onu izleyip böyle bir halleniyor.
Aman yarabbim işte aklına Heathcliff geliyor vesaire.
Ama o böyle yumurtayı elliyor elliyor vıcık vıcık vesaire.
Çok kötü ya. Yani bu mizansenin neden biz yumurta üstünden yapıyoruz?
Yani anlamsız değil mi bir noktada?
Yani ben gerçekten bunu anlayamıyorum çünkü.
Yani bir sürü güzel meyve var, sebze var.
Hani bunu illa bunun üstünden yapacaksak.
Mesela geçen senelerde de Emma Stone'la birlikte hep gördüğümüz Lantimos.
Bu Poor Things'de Emma Stone'un karakteri böyle hafif zihinsel engelli bir karakter olduğu için onu cinsel mesela önce elma ile sonra muzla keşfettiriyordu.
Ama hiçbirinde böyle ikisini de elleyip elleyip durmuyordu.
Ama yumurta çok kötü ya bir de sıvı ya böyle.
Eliyle alıyor alıyor bırakıyor böyle onun yorganın üstüne düşüşünü falan izliyor böyle o sıvı şeyin.
İğrenç bir şey gerçekten. Yani bence filmin tek kötü yanı buydu.
Ama şöyle bir şey var.
Bu ikinin neredeyse birlikte hiç çıplak sahne çekmemiş.
Yani öyle bir görünümleri hani gölgesi bile yok.
Öyle anlatayım size. Ve yani aslında bu kadar tek düzey ilerleyen bir romantik komedide böyle bir PR yapılınca da hani insan diyor ki herhalde böyle yani Fifty Shades of Grey'deki hani bu Grey'in el tonundaki gibi böyle hani tamamen çıplak görmüş bir şeyler çekler
falan diyor. Hiç öyle bir şey yok. Ama ben filmi tabii ki neredeyse bütün bir salonun dolu olduğu bir sinema salonunda izledim.
Öyle olduğu için yani insanların tepkileri yani insanlara bunun nasıl ulaştığı böyle ilk ağızdan böyle tabii ki film izlerken otomatik o yorumları da duyduğunuz için ki bence bu çok saygısızca gerçekten toplum olarak bence
sinema izlemeyi, sinema deneyimi yaşamayı bilmiyoruz.
Bu konuda bence gerçekten çok kötüyüz.
Çünkü herkes yanındaki eşiyle, dostuyla, arkadaşıyla konuşuyor ve ben gerçekten bundan nefret ediyorum.
Yani biriyle sinemaya gittiğimde de Bunun yaşanmasından çok tiksiniyorum.
Çünkü sinema dediğiniz şey sessiz yapılması gereken bir eylem.
Yani onu iki saat sonra kapının önünde yorumlayabilirsin.
Niye bunu hepimize duyuruyorsun değil mi?
Neyse bu çok arslanlı bir konu ama bunu da anlatırsam gerçekten yani bu bölümü bitiremeyiz diye düşünüyorum.
Çünkü gerçekten bu konuda çok dertliyim, çok mutsuzum.
Yani maalesef hani şöyle tamamen sessiz bir filmi en son ne zaman izlerim diye düşünüyorum.
Yani... Yakın zamanda izlemedim ya.
Gerçekten bu da ciddi bir sıkıntı bence.
Gerçekten sinema izlemeyi, sinema deneyimlemeyi bilmiyoruz.
Neyse ondan sonrasında işte Kate'le Heathcliff arasında böyle çok seksi, aşk, hırs, öfke, tutku hepsinin arasında bir şey yaşanıyor.
Ama bunların hepsinin ortasında Kate'in 5 sene içinde hiç hamile kalmıyor.
5 sene sonra Heathcliff o İngiltere kırsalına dönünce hamile kalması olayı da deli saçması da.
Bu arada daha saçma olan şey bence işte Heathcliff'le artık hani kendi tutkularını düşünen sadece işte kendini düşünen sürekli işte aynı evin içine kaçamaklar yapan Kate Heathcliff'e birlikte olduklarında
hamile olduğunu söylemiyor ve bunu böyle şey hani ara ara sahnelerde görüyoruz vesaire hani hiç de böyle hani Kate aman yarabbim işte karnım büyüyecek çocuğu doğuracağım biz ne olacağız falan hiç öyle dertleri yok.
Bu arada filmde herhangi bir şekilde zaman da akmıyor bence çünkü normalde böyle olaylarda atıyorum hani biz onların böyle 3-4 mevsim sevişini görürüz ondan sonrasında Aradan ciddi bir zaman geçer.
Bu filmde gün geçiyormuş gibi.
Hatta belki hafta bile geçmiyor yani.
Öyle anlatayım size. Ve şöyle bir şey yaşanıyor.
İşte o pis, ahlaksız, içten pazarlıklı o kadın var ya.
O kadın da ara ara işte Kate'e diyor ki bunu daha çok devam edemezsiniz.
Bu adama yazık günah. İşte sen kocanı ağlatıyorsun.
Bu ahlaksızca falan diyor. Kate de diyor ki işte bunun bizim için bir önemi yok vesaire.
En sonunda nihayet kadın o can alıcı soruyu soruyor.
Yani sen hamilesin. Bunu bu adama söylemiyorsun.
Bu konuda hani ne fikrin var?
Ne yapacaksın diyor. İşte o da diyor ki yani söylemeye gerek yok belki kendi söylüyor bilmem ne bunu böyle zamanla yayıyor ve bırakıyor.
Ondan sonrasında ne oluyor ne yaşanıyor?
Bir noktada Edgar karısıyla konuşurken çalıkların arasından Heathcliff işte onların bir oğlu olacağını işte kendi sevdiği kadının Kate'in hamile olduğunu öğreniyor.
Ondan sonra aralarına bir mesafe koyacak diye beklerken Heathcliff o can alıcı cümleyi söylüyor bir sonrakinde.
Bunun beni engelleyeceğini nereden biliyorsun ki bu ilişkimize daha çok heyecan katar diyor.
Ve gerçekten yani başka bir ikili bunu oynasa belki bu kadar güzel bir görüntü ortaya çıkmayacak ama gerçekten Margot Robbie'nin sarışın ve mavi gözlü olması da bunda çok etkili bence.
Ya işte Avusturyalı bir nokta değil mi?
Ne kadar çirkin, ne kadar kötü bir oyunculuk yaşanabilir ki değil mi?
Arkadaşlar haksız mıyım yani? Ondan sonrası işte bunlar birlikte oluyor vesaire.
Ondan sonrasında Heathcliff'in işte artık canını tak ediyor diyor ki hani biz işte seninle birlikte olamayız, biz bunu nasıl yapacağız, nasıl halledeceğiz diyor.
Ve devamında da ne yaşanıyor?
Heathcliff gidip Kate'in görümcesine yani Kate'in kocası Edgar'ın kız kardeşine gidiyor işte evlenme teklifi ediyor ama diyor ki işte hani bu aslan senin sevdiğin bir evlilik olmayacak ben seninle birlikte olurken de ben seninle
aynı evde yaşarken de hep gidip Kate'i düşünüyorum vs.
O kız da zaten yarım akıllı gibi bunu kabul ediyor.
Ondan sonrasında da Bu ikili işte birbirlerine uzak kalıyorlar vesaire tabii ki Kate depresyona giriyor.
Ondan sonrasında normalde işte yatakta yatıyor.
Depresyonda bir noktada hani o yatakta yatıyorken işte zaman çok hızlı geçiyor.
Orada gerçekten zaman akıyor. Orada mesela zaman akıyorken ben bir noktada yatakta yatarken çocuğu da doğar.
Ondan sonrasında işte bunlar hani ayrı yollara gider diye düşünmüştüm.
Kitabı okumadığım için bilmiyorum çünkü hikayenin nasıl ilerlediğini.
Şöyle bir şey yaşanıyor. Kate depresyondan çocuğu yatakta düşürüyor.
Ondan sonrasında septisemi oluyor.
Yani o... Kan bütün vücuduna karışıyor.
Kütürüm kalıyor, yatalak kalıyor falan.
Ondan sonra tabii ki Heathcliff bunu öğreniyor.
Koşarak onun yanına geliyor ama tabii ki geç kalıyor.
Bir gittiğinde her yer kan revan.
Ve gerçekten acıklı bir film izliyoruz bu sayede.
Yani bence gerçekten daha iyisi olur muydu?
Daha iyisi olamazdı. Bir kere görüntü yönetmenliği çok güzel.
Yani hani o hiçbir şey olmayan korkunç bir ovayı, korkunç bir dağlık alanı o kadar güzel göstermişler ki.
Margot Robbie gerçekten o evren içinde yaşıyor bence.
Kitap okuyanların şöyle bir eleştirisi var ya bu kitap hani filme çevrilmiş evet filmi de izledim film de güzel ama hani bu kitap gerçekten aslında bu kadar seksi bu kadar böyle şehvetli bir kitap değil.
Hani daha böyle betimlemelerle dolu bir edebiyat içerisinde bunların öyküsünü anlatıyor.
Yani bir de tabii ki kitapların 1847 yılındaki edebiyata göre baktığın zaman çok daha naif çok daha sakin bir dil varken bildiğiniz böyle hardcore bir aşk izliyoruz aslında filmin içinde ama bence çok güzel yani fikir
olarak da kesinlikle ilerleyiş olarak da.
Hatta son dönemde yani özellikle en sonki bölümde Hamlet'i konuştuğumuzu hatırlarsınız arkadaşlar.
Hamlet'e göre kesinlikle daha akıcı bir film.
Sadece sonu biraz akmıyor.
Yani ben çünkü o depresyon aşamasını sevmiyorum.
İşte Kate yatakları düşüyor.
Aman yarabbim sevdiğim adam evlendi.
Bundan sonra bizim için hiçbir ümit kalmadı.
Bu hayat artık bitti diye. Mesela ben onları sevmiyorum.
Onlar da hızlı yaşandığı evrede seviyorum.
Yani bu kadar böyle ağır ağır işte Heathcliff Kate'e mektup yazıyor.
Kate Heathcliff'dan mektup bekliyor vesaire.
Bu arada aradaki o pis korkunç o.
Hizmetçi parçası gidiyor Heathcliff'den gelen mektupları şömine yatıyor cayır cayır yakıyor hepsini.
Kanındaki vicdansızlık da gerçekten beni geçti yani.
Hani ben ki normal dizi karakterden üzülmem ama gerçekten o kadın yüzünden Heathcliff'e çok üzüldüm adam neler yaşıyor yani orada.
Neyse yani filmin sonunda da özetle kadın ölüyor adam bitiyor.
Net bir özet yaparsak.
Tabi bu kadar uzun konuştuktan sonra bunu söylemem çok manidar oldu değil mi?
Ama yani film gerçekten çok hoşuma gitti ya çok güzeldi.
Yani gerçekten içim açıldı o.
Harika görüntülerin etrafında ve hepinize tavsiye ederim.
Bu arada film ne kadar izlenmiş, gişah saat ne kadar olmuş onu söyleyeyim hemen size.
Film ilk hafta sonunda 42.532 kişi tarafından izlenmiş ve sadece bu ilk hafta sonu rakamı ve yaptığı gişah saatte neredeyse 13 milyon.
Ve yani şöyle düşün hani biz ki sözde muhafazakar bir ülke olarak geçiniyoruz aman yarabbim dini bütün insanlarız vesaire ama Bakın gördüğünüz üzere sinefiller açısından da tüm Türkiye açısından da bunun gerçekten fiili
olarak bir karşılığı yok. Herkes gidip izlemiş ve umarım Hamnet'ten daha çok izler.
Çünkü benim bu Hamnet düşmanlığa gerçekten başka bir seviyeye ulaştı.
O kadar çok insan gidip izliyor ki.
Bu arada onun da hemen gişe hasatı rakamlarını vereyim size.
Hamnet ne kadar izlenmiş biliyor musunuz arkadaşlar?
İlk hafta sonunda 20.593 kişi tarafından izlenmiş ama bizde 2 haftadır vizyonda.
164 bin kişi tarafından izlenmiş sadece iki haftada.
İlk hafta sonu gişe hasılatı 6,5 milyon civarında.
Toplam iki hafta sonundaki gişe hasılatı ise 42 hatta 43 milyon civarında ya.
Paraya bakar mısınız? Bir hayal eder misiniz?
Belki bu film kendi yapıldığı ülkede bu kadar izlenmemiştir.
Ama ne olur rica ediyorum.
Bu kadar yani istek, arzu harika bir şey.
Tabii ki herkes yani bir film içinde olsa sinemaya girsin.
Sinemadaki diğer filmleri görsün.
Hepsine girsin. Ona da okeyim.
Ama ne olur Jesse Buckley gidip en iyi Kadın oyuncu Oscar'ını almasın.
Gerçekten bence ondan çok daha iyileri var.
Öyle diyeyim size. Onun dışında bu hafta vizyondakilere şöyle bir bakarsak.
En üstten en alta doğru şöyle bir sıralayayım size.
En çok izlenenlerde birincisi de Hamlet var.
İkincisi de Oğultul Teper var.
Belki Oğultul Teper ikinci ya da üçüncü haftaki performansıyla Hamlet'in gişe hasatını geride bırakabilir.
Çünkü Hamlet bir rüzgarda eski geçti demek istiyorum.
İkinci sırada Oğultul Teper, üçüncü sırada Disco var.
Giray Altınok'un filmi. Ben de gittim ama gülmedim.
4. sırada Mutluyuz mu var?
İbrahim Büyükaklı, Yasemin Sakalloğlu'nun filmi.
5. sırada Sessiz Tepe Dönüş filmi var.
Bu bir korku filmi. Ben buna asla gidecektim çünkü başlarında çok sevdiğim bir sarışın oynuyor.
Ama sonra dedim ki korku benlik değil dedim.
Sonra zaten listenin 6-7.
sırasında işte Sünger Bob, Efes'in Sırrı, işte Hüddam.
Ondan sonra 9. sırada Zoltropolis 2, 10.
sırada Greenland Kıyamet, 11.
de Kardeş Takımı 3 diye gidiyor zaten liste.
Şimdi artık yeterince film.
konuştuğumuza göre, kendi bu haftaki filmimizi bitirdiğimize göre artık gelelim şu Bernal'e.
Neler oluyor ya? Vallahi bu film festivali neler oluyor Allah aşkına?
Yani bir yandan yaşayan şeylere çok mutluyum.
Bir yandan da bu kadar fazla işte politik olmayacağız, politikadan, siyasetten uzak duracağız.
Bu kadar da tam tersi politik bir etki yaratan yakın zamanlı bir film festivali yaşanmadı diye biliyorum.
Yani çünkü dünyadaki baktığımızda aslında Emmy'ler, Grammy'ler işte Oscar'lar yani Bir noktaya kadar birçok insana ulaşabiliyor.
Bence böyle küçük festivallerin yarattığı etki daha büyük oluyor.
Yani Bernale'yi de tabii ki küçük demiyorum ama çok köklü bir film festivali.
Dünya çapında tüm dünyanın gidip ödülü aldığı film festivallerine baktığımızda Bernale mesela Oscar'dan daha alt bir sırada duruyor bence.
Önce size şundan bahsedeyim.
Şimdi öncelikle bu Bernale'nin jüri başkanı, Ben Fiff Festival'in jüri başkanı Wim Wenders dedi ki Bizim sanatçılar olarak, sinemacılar olarak siyasetten uzak durmamız gerekiyor.
Siyasi bir iş yapmıyoruz çünkü dedi.
Ondan sonrasında ne oldu?
Siyasi bir iş yapmıyoruz dedi.
Ve tabii ki bütün oyuncular, Bernal'e katılan oyuncular bir araya gelip bir bildiri imzaladılar.
Biz kesinlikle siyasetten uzak bir iş yapmıyoruz.
Bizim yaptığımız iş her zaman siyasetle, politikayla iç içe dedi.
Ve tabii ki Wim Wenders'ı çürüttü.
Peki başka ne oldu?
Şöyle bir şey yaşandı.
İlker Çatan yönettiği ve çekimleri geçen yıl Almanya'nın Berlin ve Hamburg şehirlerinde gerçekleştiren Sarı Zarflar.
Filmi de tabii ki Berlin Film Festivali'ne gitti ve orada dünya premierini yaptı.
Ve Sarı Zarflar'ın başrolünde de Özgün Amal ile Tansu Biçer oynuyor.
Berlin Film Festivali'nin bu sene 76.sı düzenleniyor.
Ve şöyle Berlin Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu performansında Özgün Amal aday gösteriyor Gümüş Ay ödülüne ve bu bence çok güzel bir şey.
Ama şimdi buraya kadar her şey çok stabil, çok kendi akışta tek düze ilerliyor değil mi?
Sonrasında şöyle bir şey yaşanıyor.
Özgün Amal işte festivalde klasik işte filmle ilgili onun dışında işte oyuncularla ilgili karakterle ilgili söyleşi yapıyorlar.
Hani böyle bir masanın etrafta toplanıyorlar.
İşte 7-8 kişilik bir ekip işte yönetmen, oyuncular, senarist vesaire karşılığında seyirciler, genelde gazeteciler ya da o gün orada film izleyecek insanlar genelde oyunculara sorular yöneltiyorlar.
Burada Özgün Amal'a şöyle bir soru soruluyor.
Benim tahminim Almancı bir Türk gazeteciden yani çünkü Türkçesi kırık ama Yani bence kesinlikle onu söyleyen kişi Türkiye'deki şu anki atmosferi çok iyi bilen biri.
Özgün Ömal diyor ki Türkiye'de bu öyküyü anlatabilseydiniz eğer performansınız değişir miydi?
Özgün Ömal da çok güzel bir cevap veriyor bence.
Şurada bir düzeltme yapmak lazım.
Bu Türkiye'de sergilenemeyen ya da çekilemeyen bir performans, bir iş değil.
Biz bunu Türkiye'de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz.
Hikaye öyle başlamıyor zaten.
Eğer dikkat ettiyseniz filmde Hamburg ve Berlin'de birer karakter ve şöyle bir şey diyor devamında da.
Bu Türkiye'de çekilemeyen bir film değil.
Burada çekilmesi tercih edilmiş.
Yani Almanya'da çekilmesi tercih edilmiş bir iş.
Tabii ki prodüksiyon olarak mutlaka kolaylığı mutlaktır.
Ama bu demek değildir ki yapılamayan bir şeyden.
Bir zorunluluk yok aslında filmi Almanya'da çekmemiz için.
Ama biz böyle tercih ettik diyor.
Devamlı şöyle söylüyor.
Performansta bir şey değişeceğini zannetmiyorum.
Ama tabii ki ilk genel yönetmenimizin Almanya'ya buradaki enerji, sinerji, ambiyansa çok hakim olması kameranın önüne de yansıyor.
Bizim de oyuncular olarak Türk enerjisine getirmiş olmamız katmanların birleşmesi de ortaya böyle bir şey çıkartıyor diyor.
Bence ondan dolayı ortaya olağanüstü bir güzellikle çıktı diyor oyuncu.
Şimdi burada Özgün İmamoğlu dünya çatında popüler oldu.
Çünkü neden? Aslında oradaki gazetecinin sorduğu soru çok oryantalist bir soruydu.
Neden? Çünkü oradaki gazeteci aslında Özgün İmamoğlu şunu da dedirtmek istedi.
Evet bizim ülkemiz çok kötü, bizim ülkemizde bir sinema, dizi sektörü yok.
Biz ülke olarak çok büyük baskı altındayız, sansür altındayız.
Biz o yüzden bunu özgürlüklerin ülkesi...
Olarak gelip Almanya'da çektik lafını bir şekilde duymaya hani o alt metinli bir açıklama duymaya çalıştı burada gazeteci.
Ama Özgün Ömal yani 47 yaşında ülkede 28 yıldır oyunculuk yapan bir insan olarak buna çok güzel bir cevap verdi bence.
Ve burada değil ki yani biz dünya bizi görmediği zamanda da oyunculuk yapıyorduk.
İşte Tan Suviçer 20-25 yıldır oyunculuk yapıyor ülkede benim de 28 yılımda oldu.
Yani biz aslında bu sektöre oldukça emek veriyoruz sadece dünya bizi daha az görüyor demek istedi.
Ve yani bunun da bence son noktası kadar çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum.
Ama şimdi ortada bir de gerçekler var.
Orada gerçekten maalesef o gazeteci haklı.
Neden? Şimdi size önce Sarı Zarflar'ın konusundan bahsedeyim.
Sarı Zarflar oynadıkları oyunun galasını aranan siyasi baskılar sebebiyle işlerini kaybeden ve evlilikleri sızlanan sanatçı bir çiftin hikayesini anlatıyor aslında.
Ve evet o filmi bu ülkede yapsanız filmi bir noktaya kadar yaparsınız.
Bakın yapımcıyı bulursunuz, oyuncuyu bulursunuz, çekim yerlerini, prodüksiyonu, çekim ekibini her şeyi halledersiniz.
İyi bir sponsorunuz, iyi bir yapımcınız, ortaya çok ciddi para koyan, sinemayı çok seven bir yapımcınız varsa bunların hepsi mümkün.
Ama iş nerede sarpa sarıyor biliyor musunuz?
Bu iş sansür kurulundan geçerken ve onu vizyona sokacak bir dağıtımcı ararken sarpa sarıyor.
Çünkü bizim ülkede gerçekten böyle festival filmlerine dağıtımcı olacak, bunu tüm sinemalarda aynı anda vizyona sokacak dağıtımcı şirket çok az.
Bakın Uğultul, Tepelya'da Hamlet gibi filmler bile tüm ülkede vizyona girmedi.
Yani şu an gidip baksak mesela.
Nispeten daha az insanın yaşadığı daha kırsal yerlerde yani işte Çorum'da Bartın'da Düzcü'de bunlar mesela vizyona girmiyor girse bile sadece atıyorum ilk hafta sonu vizyonda kalıyor sonra zaten oranın halkın hani iş
güç hayat meşguliyeti derken sinemaya gidecek vakti yok ya da bunu sinemada yakalayacak bir bilgi birikimi öyle bir hazırlığı öyle bir vakti yok öyle olduğu için de yani bunların çoğu hani o izlenemeyen şeyler o yüzden de dağıtımcı her
zaman şunu düşünür yani ben bunu Hangi şehirlerde vizyon soksam, hangi sinemaları dağıtsam bu daha çok izlenir diye düşünüyorum.
Ve böyle bir filmi bizim ülkemizde hani muhtemelen çok da PR'i yapılmadan bizim ülkemize vizyona gireceği zaman.
Yani benim tahminim neredeyse bir sene, bir buçuk sene sonra biz bu sarı zarfları izleyebiliriz bence.
Çünkü dağıtımcı bulması zor.
Dağıtımcı bulsa onun sansür kurumundan geçip dağıtımcı bulabilecek aşamaya gelmesi çok zor.
Yani maalesef burada aslında sinemacı son derece haklıydı.
Özgün Ömal çok güzel bir cevap vermiş bence ve işin bu noktasında ben kesinlikle şuna dikkat çekmek istiyorum artık bölümde yavaş yavaş sonuna geliyoruz sizinle ama.
Şimdi arkadaşlar şöyle bir şey var.
Farkında mısınız? Bütün dünyada bizim ödül alan filmlerimize...
Şöyle bir göz gezdirin.
Her zaman mutlaka doğudaki bir aksaklık işte doğuda mutlaka o doğuda çekilen bir Nuri Bilge Ceylan filminde işte o kıza taciz edilmesi, tecavüz edilmesi, o işte kızın başına korkunç şeyler gelmesi hep böyle aslında sapıkça şeyler ödüllendiriliyor.
Farkında mısınız? Yani öyle ödüllü olan filmler varken baktığınızda aslında hiçbir yeri varmıyor ve hani eninde sonunda hep mutlaka orada işte ülkenin aksayan bir yönünü anlatıyor.
Onu böyle belki de daha detaylı ve daha bunu böyle farklı zamanlara yayarak ve daha da korkunç bir hale getirerek anlatıyor vesaire.
Yani farkında mısınız? Hani bizim ülke sistemimizde bir sürü komedi filmi, korku filmi, cin filmi tonla şey var.
Ama mesela işte altın ayı alan, altın kürü alan, ne bileyim yine işte benzeri şekilde kanda ödülü olan filmlerimiz hep böyle bir doğudaki korkunç bir şey anlatıyor.
Ondan bir şekilde ödül alıyor.
Siz zannediyor musunuz ki bu jürileri bizden sadece Nur Bir Gece Ela ya da Zeki Demir Kubus filmleri gidiyor?
Tabii ki hayır. Bizim ülkeden bir sürü kısa film seçiliyor seçkiye.
Bir sürü uzun metraj film gidiyor ama özellikle oradaki jüriler gidip bizim ülkedeki en kötü senaryo anlatan filmi gidip seçiyorlar ve onu ödüllendiriyorlar.
Yani aslında Nur Bir Gece Ela bence harika bir yönetmen değil.
Sadece ülke içinde ünlü ve artık yabancı festivallerin neye ödül vereceğini Türkiye'den nasıl...
bir hikaye nasıl bir içerik bekleyeni anlayan bir yönetmen.
Öyle olduğu için aslında hep onların kendi çarkına hizmet eden filmler yapıyor ve bu sayede de gerçekten hem ülke çapında hem de tüm dünyada evet işte o Türkiye'den bir yönetmen işte kendi no name oyuncularıyla
Türkiye'den hani böyle köhne bir ülkeden gelip ödül aldı diye bunu tüm dünyada bu şekilde planı yapıyorlar.
En uygun gece eylemde tabii ki.
Yani bal tutan parmağını yalar hesabı.
Kendisi tabii ki bir şekilde bundan nemanlanıyor.
İşte bu ülkede bunu başaran tek yönetmen benim diye.
Halbuki hayır. Yani bu ülkede çok daha yaratıcı şeyler yapan, çok daha özgün senaryolarla o festivallere filmler gönderen insanlar var ama niyeyse hiçbiri seçilmiyor.
Bu hiç dikkatinizi çekti mi acaba?
Ben bununla ilgili buna bayağı kafayı takıp bununla ilgili akademisyenlerin, bizdeki işte profesörlerin yazdığı kitapları okumuştum ve bu kesinlikle bilinçli yapılan bir şey.
Ve belki bilirsiniz Hayaletler diye bir film vardı.
Azra Deniz Okgey'in.
Umarım ismini yanlış söylememişimdir.
Mesela o kendisi söylüyor. Biz Nurbi Geceylan'la aynı yıllarda önce Hayaletler filmini sonra başka filmlerimizi gönderdik yapımcımıza.
Buna çok uğraştık ama filmde sadece İstanbul'un aksayan yönlerini anlattığımız için filmimiz seçilmedi diyor.
Yani tabii ki bu filmi izlemediğimiz için belki iyi, belki kötü, belki doğru, belki yanlış bir önyargı bilmiyorum ama bunların hepsini düşündüğümüzde de Yani aslında çok da şaşırdığımız bir şey değil aslında.
Bu arada bu Bernale ile ilgili anlatımlarına devam edeceğim.
Ama bölümün süresini dolduruyoruz artık.
Bunu önümüzdeki hafta başka gelişmelerle aynı şekilde anlatmaya devam edeceğim.
Buraya kadar dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Umarım önümüzdeki hafta daha güzel, daha harika gelişmelerle karşınızda oluyorum.
Ve ne olur Oğultu Tepe'ye gidin izleyin.
Sizi seviyorum. Haftaya görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
