
13.Bonus: Mehmet Sindel’den Aşk Sineması Gelişimi
1 Temmuz 2026 · 20 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Bugün bonus bölümde konuğum Mehmet Sindel.
Onunla 1900’lerden itibaren dünyada gelişen ve değişen aşk filmlerini konuştuk.
İyi dinlemeler…
Transkript
Herkese merhabalar.
Vizyonda yayınlanan yeni bonus bölümünde film anlatıcısı Mehmet Sindel bizimle birlikte.
Hoş geldiniz. Hoş bulduk.
Merhabalar. Nasılsınız?
Gününüz nasıl geçiyor? Yaz nasıl geçiyor?
Çok teşekkürler. Yaz şehir değişikliği ama çalışmaya devam.
Full yeni sezon hazırlıklarıyla geçiyor.
Güzel bir sezonu kapadık.
Daha güzelini inşallah hazırlıyorum şu anda sürpriz okumalar ve seminerlerle.
Ben de merakla bekliyorum.
Şimdi sizi tanımayan dinleyicilerimiz için birazcık kendinize anlatır mısınız?
Film okumaları yapıyorsunuz genelde.
Film üzerine bir akademik kariyeriniz var mı?
Nasıl bunu yapmaya başladınız?
Birazcık sizi dinlesek çok güzel olur.
Evet, ben sinemayla olan ilişkim sinemada başladı, sinemada devam etti.
Dolayısıyla daha sonra üniversitede ders vermiş olsam i de ben alaylıyım.
Çocukluktan beri bir sinema tutkunuyum.
Sinemayla kurduğum ilişki...
Tamamen bir çocuğun sinemaya duyduğu aşkla başladı.
Sonra tutkuyla, sonra değişik şekilde yazarlıkla vs.
analizler yaparak en sonunda da sinema hocası oldum çıktım.
Kendi kurmuş olduğum Sindel Kültür Sanat Platformu'nda düzenli olarak sinema üzerine içerikler üretiyorum ve bunları paylaşıyorum.
Bunlar ağırlıklı olarak tabii ki film okumaları ama aynı zamanda dizi okumaları, yönetmen sineması seminerleri.
tematik seminerler, ülke sineması seminerleri gibi.
Sinemanın dokunmadığı alan tabii ki yok.
Dolayısıyla bütün buralarda katılımcılarla üretmiş olduğum kendi içeriklerimi paylaşıyorum.
Bunların hepsini de sinderkultursanat.com web sitesinin altından ulaşmak ve bunları dinlemek mümkün.
Daha önce yapmış olduğum bütün seminerler, film okumaları da orada sinderkultursanat.com'un altında.
Çok güzel anlattınız. Şimdi bugün sizin hangi konuda konuşacağımızı hemen dinleyicilere söyleyelim en baştan ki daha çok merak etmesinler.
Bugün sizinle aslında birazcık romantik filmler, aşk filmler üzerine konuşmak istiyorum.
Öncelikle şöyle özel bir soruyla başlayayım.
En sevdiğiniz ya da okumayı anlatmayı en çok tercih ettiğiniz aşk filmi ya da serisi hangisi acaba?
Şimdi şöyle tabii ben bir filmin okumasını yapmaya karar verirken birkaç kriterim var.
Bunlardan bir tanesi sinema dilini yoğun olarak kullanması.
başarılı bir şekilde kullanması ki bunları deşifre edebilelim.
İkincisi o filmin çok katmanlı olması.
Önemli meselelerinin olması ve tabii ki bu meselelerin eğer onlar benim de meselemse daha da bir böyle severek anlatıyorum.
Ama filmlerin dediğim gibi çok katmanlı olması çünkü multidisipliner okuma yapıyorum.
Felsefi, mitolojik, politik, tarihsel, aynı zamanda semiotik.
Her katmanında bir filmi incelediğim için derinlikli bir film olması gerekiyor.
Bu bağlamda tabii ki tür sineması semineri versem de film okumaları türden bağımsız.
Çünkü bir türe sığdırılamayacak filmleri konuşuyorum.
Ama hani biraz indirgemeci bir yaklaşımla bazı filmlere evet aşk filmi de diyebileceğimiz bazı filmlerin okumasını da yaptım.
Hangilerini yaptım? Mesela Von Karvay'ın In the Mood for Love'ını yaptım.
Tabii ki çok nefis bir aşk filmi olmakla beraber esasen Hong Kong'u anlatır.
Hong Kong tarihini anlatır.
Hong Kong'un İngiltere yönetiminden çıkıp Çin yönetimine geçişini anlatır.
Dolayısıyla önemli politik alt metni vardır.
Aynı zamanda Binjib mesela Boş Ev çok önemli bir Kore filmidir.
Ama aynı zamanda kadın meselesine dair çok önemli bir filmdir.
Çok önemli bir feminist katmanı vardır.
Kore'ye dair çok önemli şeyler anlatır.
Çok da felsefi bir filmdir bakıldığında.
Sonra Jane Campion'ın The Piano filmi mesela.
O da bir aşk filmi gibi görünür.
Ama esasında tamamen bir kadının kendi kimliğine sahip çıkması filmidir.
Üstelik alt metninde sömürgecilik teması da vardır.
Şimdi yavaş yavaş bizim topraklara gelirken Türkiye sineması değil ama bir Türk'ün yaptığı Fatih Akın'ın mesela Duvara Karşı filmi.
Çok önemli bir aşk filmidir bakıldığında ama aynı zamanda göçmenlik üzerine en iyi filmlerden biridir.
Ne oraya ne buraya ait olmama, üçüncü uzamda var olabilme mücadelesi üzerine.
Sonra Türkiye sinemasına geldiğimizde herhalde Türkiye sineması tarihinin bütün eleştirmenlerce de kabul edilen çok önemli iki filminin okumasını yaptım.
Bunlardan bir tanesi Sevmek Zamanı.
Fars edebiyatına dayanan surete aşık olma ama bir taraftan çok sınıfsal bir hikaye.
Bir taraftan bakıldığında çok psikanalitik bir hikaye.
Sonra yine sınıfsal ve psikanalitik hikaye demişken Vesikalı Yârim okumasını yaptım.
O da bütün bu temalara çok fazla dokunan nefis bir filmdir.
Dolayısıyla aşk filmi dediğimiz şeyler eğer iyi filmse hiçbir zaman için sadece aşk filmi değildir.
Metin Erkiz Hanım'ı sevmek zamanından bahsettiniz.
Ben orada çok farklı insanlarla dinledim.
Sizin okumanıza yetişemedim.
Umarım yakın zamanda tekrar yaparsınız.
Orada işte Müjgan ben sana değil resmine aşığım diyor ya.
Ben o yorumlamayı anlamıyorum bazen.
Çünkü işte kendi akademisyenlerime de sordum.
Kimisi dediler ki işte hani ilahi aşk.
Kimisi dediler ki nesnel olan bir şeydensen daha öznel.
Sadece kendi tarafından bakabileceği bir resme aşık olmak.
O repliğe yorumunuz nedir?
Sizce orada neyi kastediyor resmine aşığım derken?
Şimdi bunun cevabı yaklaşık 3 saat sürüyor.
Ve çok katmanlı sürüyor.
Tekrar yapmamı beklemeyeceksin.
Çünkü yapmam. Ama daha önce yapılmışı var.
Duyurduğum gibi Sindel Kültür Sanatı'nın altından alıyorsun, download ediyorsun, kendi zamanında istediğin kadar dinliyorsun.
Çok katmanlı, çok psikanalitik ama aynı zamanda Fars edebiyatından beslenen çok tasavvufi bir aşk mevzubahis olan.
O yüzden dinlemen lazım, öneririm.
Kesinlikle bu gece edineceğim, merak etmeyin.
O zaman sıradaki soruma geçeyim hemen.
Sizce aşk filmleri yıllar içinde nasıl evrim geçirdi?
İlk aşk filmi size göre hangisi?
Bugün geldiğimiz noktada aşk mı evrim geçirdi yoksa filmler yüzünden mi hepimizin aşka bakış açısı değişti acaba?
Aslında aşk filmlerine baktığımızda insanoğlunun mutluluk fikrini, aile anlayışını, kadın erkek rollerini, arzularını, korkularını, hayallerini izliyoruz.
Yani aşk filmlerinin tarihi.
Bir bakıma insanın kendisini anlamaya çalışmasının tarihi ola gelmiş.
Şimdi bununla ne demek istiyorum?
Biraz açayım bunları.
Tamam. Aşk filmleri tabii ki çok işlevsel.
Yani her dönem anlatıların merkezinde olmuş.
Sinemanın kendisi kadar eski.
Ama sinemadan daha eski.
Baktığımızda edebiyatta da, mitolojide de, bütün anlatıların merkezinde.
Çünkü çok insanı anlatmak için çok güzel bir araç.
O yüzden de... Hani bu aşk filmlerinin gücü aslında aşkı anlatmasıyla sınırlı bir şey değil.
Çünkü sinemanın insan ruhunu açtığı kapılardan biri bu sevgi ve aşk mevzunu.
İşte o kapıdan içeri girdiğimizde ne var?
Arzularımızı, korkularımızı, yalnızlığımızı, umutlarımızı, hayal kırıklıklarımızı ve mutluluk arayışımızı görüyoruz.
O nedenle bize iki insanın hikayesinden daha fazlasını anlatıyorlar.
İnsan olmanın ne anlama geldiğine dair büyük bir hikayenin parçaları oluyorlar.
Her dönem aşk üzerinden kendi toplumunun korkularını, umutlarını, sınıfsal çatışmalarını, cinsiyet rejimlerini ve yalnızlık biçimlerini anlatmış sinema.
Yani modern insanın duygusal tarihi.
Tabii ki biz sinema, aşk filmleri falan filan derken genelde Hollywood filmlerine bakıyoruz.
Ama onun dışında da çok önemli.
Her ülke sinemasında.
Çok önemli. Ama bu evrime baktığımızda, sinemanın evrimine baktığımızda, işte ticari sinema bağlamında konuşursak Hollywood'a bakmamız lazım.
Şimdi ona bir bakalım. Nasıl seyretmiş olay?
Esasen toplumların aşkı nasıl hayal ettiğinin, nasıl tahayyül ettiğinin tarihi.
Her dönem kendi ekonomik yapısını, siyasal atmosferini, ahlaki değerlerini ve insan anlayışını bu aşk hikayelerinin içine taşımış.
Yani modern insanın değişen ruh haline bakıyorsun aslında bu evrime baktığında.
1930'lardan başlatalım hikayemizi.
30'larda ne var?
30'lar büyük buhranlığın hemen sonrası, Great Depression'ın hemen sonrası.
Çok ağır ekonomik koşulların içinden geçerken aç sineması seyirciye gündelik hayatın ağırlığından uzaklaşabileceği, kaçabileceği bir düş alanı sunuyor.
Zarif kadınlar, karizmatik erkekler.
tesadüflerle ölü karşılaşmalar, mutlu birliktelikler ne yapıyor?
Toplumsal sıkıntılar karşısında bir umut kaynağı haline geliyor.
O nedenle aşk o dönemde o hayatın sert gerçekliğini hafifleten bir kaçış kapısı.
1940'lara geldiğimizde ne var orada?
Tabii ki Dünya Savaşı.
İkinci Dünya Savaşı.
O Dünya Savaşı'nın gölgesi bütün dünyayı sarıyor.
Aşk da ayrılık, özlem.
Ve fedakarlık temaları etrafında şekilleniyor.
Çünkü savaşın getirdikleri bunlar.
Birbirini seven insanlar sürekli olarak tarihsel güçlerin baskısıyla sınanıyor.
Kavuşma arzusu aşkın temeli haline geliyor.
Çünkü ayrılık var burada. Toplumsal nedenli ayrılık var.
Romantik ilişki bireysel mutluluğun ötesine geçerek bekleyişin, sadakatin ve adanmışlığın hikayesi oluyor.
50'ler. 50'lerde tabii baktığımızda...
Hollywood demek biraz ideolojik anlatılar demek.
Politik anlatılar demek.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yine bir iyimsellik pompalanması gerekiyor.
Lakin hangi paradigma var?
Soğuk savaş.
Hollywood'da Amerikanizmin artık bir propaganda olarak yerleştirilmesi gerekiyor.
Kore Savaşı gibi şeyler, onun dışında işte...
Tanrı aşkı, işte vatan aşkı, vatan millet için savaşma aşkı.
Onlara tabii ki onlara girersek onlar çok uzun konular.
Ben burada tamamen görünürde iki insanın birbirine aşkından bahsediyoruz.
Yoksa değişik türlü nevi aşklar var tabii ki.
Yani o şeydeki sevmek zamanında olduğu gibi tasavvufi aşk var, ülke aşkı bilmem ne onlar hayır.
Şimdi burada toplumsal düzenin temel taşlarından biri aşk.
Neyle? Evlilikle, aileyle ve istikrarlı yaşam fikriyle beraber var.
Bireyleri bir araya getiren duygusal bir çekim meselesi değil, güvenli bir hayat kurmanın ve geleceği inşa etmenin zemini.
60'larla birlikte ne oluyor?
60'larla birlikte tabii ki politik değişikliklerle, toplumsal değişikliklerle birlikte gençlik hareketleri başlıyor.
Kültürel dönüşümler, cinsel özgürleşme dalgası, 68 kuşağı çiçek çocukları değil mi?
O dönemde aşk geleneksel kuralların dışına taşan bir özgürlük deneyimi.
Tutku, bireysellik, kendini gerçekleştirme arzusu romantik anlatılarında merkezinde.
Artık kurulu düzenin bir parçası değil aşk, yeni bir özgür bir yaşam biçiminin ifadesi oluyor.
70'ler, 70'lere geldiğimizde 70'ler Amerikası, 70'ler Amerikan sineması tabii çok sorgulayan bir sinema.
Çünkü 70'leri Amerika için belki de post-Vietnam olarak tanımlamak lazım.
Vietnam sonrası yaşanan o hayal kırıklıkları, Amerikan siyasetindeki yozlaşmışlıklar, onların büyük skandalların ortaya çıkışı vs.
Romantik hikayelerin tonunu da değiştiriyor.
İnsanlar birbirlerini sevseler bile aynı hayatı paylaşmakta zorlanıyorlar.
İlişkiler karmaşık duyguların çözümsüz gerilimlerin alanına dönüşüyor.
O döneme baktığımızda...
İnsan ilişkilerinin kırılganlığını ve hayatın duygusal maliyetlerini görünür kılıyor filmler.
Bütün on yıllar birbirine tepki olarak devam ediyor baktığında.
1980'lere geldiğimizde, 1980'lerde 70'lerin bu progresif, yani Amerika bağlamında diyelim hafif sol, hafif liberal, sorgulayıcı,
ilerici politikasının yerini tam tersi bir rüzgarla ne alıyor?
Daha konservatif, işte Reaganizmin.
Gelmesiyle beraber aile değerleri vs.
Bireycilik, kent yaşamı ve kariyer odaklı romantik anlatılar başlıyor.
Ne yapıyor karakterler?
Aşk ile iş arasında, başarı arasında denge kurmaya çalışıyor.
Profesyonel hayatın yoğun temposu içerisinde görüyoruz o aşk hikayeleri.
Yani bireysellik çok önemli.
Bir tarafta öyle eski duygusal fedakarlıklar falan yok.
Artık kişiler kendi bireysel hedefleri doğrultusunda.
ilişkilerini de kuruyorlar.
Bunun içinde bir de kadınların iş hayatına katılması var.
Onun dışında işte ailelerin daha küçük olması var değil mi?
Eskiden 50'lerde 60'larda en az 3 çocuk yapılıyor ki artık 80'ler 90'lar bir maksimum 2'ye geliyor galiba.
Evet. 90'lar demişken 90'larda ne yükseliyor?
Romantik komediler yükseliyor.
Ve aşk yeniden büyüleniyor.
Böyle bir büyüsünü kaybetmiş toplumda büyülemek için bu şeyler, tesadüfler, Kader karşılaşmaları, ruh eşi fikri ortaya çıkıyor ve bu dönemde aşk hayatın o karmaşası
içinde insanı tamamlayan özel bir karşılaşma olarak hayal ediliyor.
Yeniden o umut duygusunun canlandırıldığını görüyoruz.
2000'lerde baktığımızda en önemli paradigma küreselleşme, dijitalleşme, hızlanan yaşam biçimleri.
İnsanlar daha fazla seçenekle karşı karşıya kalırken bağ kurmanın anlamı da dönüşüme oluyor.
Yakınlıkla özgürlük arasındaki o gerilim ve çatışma.
Bağlılıkla bireysel yaşam arasındaki denge.
2010'lara geldiğimizde aşkın kendisinden ziyade bireyin iç dünyası önem kazanıyor.
Karakterler önce kendi kimliklerini, arzularını ve hayat içindeki yerlerini anlamaya çalışıyor.
Aşk bu arayışın bir parçası.
Toplumsal cinsiyet, duygusal emek, öz farkındalık.
Bunlar romantik sinemanın temel tartışma alanları.
2020'lere geldiğimizde artık dijital çağın yalnızlık deneyimiyle hemhal oluyor aşk duygusunda.
Teknik olarak insanların birbirine ulaşmasının en kolay olduğu dönem aslında.
Ama aynı zamanda da derin ve sahici bağlar kurmanın da bir o kadar zorlaştığı bir dönem.
Dolayısıyla o büyük romantik jestlerin yerine daha kırılgan, daha gündelik, daha insani temaslar alıyor.
Yani aşkın o masalsılığı bir tarafa kalıyor.
iki insanın birbirine gerçekten temas edip edemeyeceği ihtimali üzerine anlatılar kuruluyor.
Özetle yaklaşık 90 yıllık ya da 100 yıllık evrimine baktığımızda aslında toplumsal dönüşümler neyse, politik olaylar neyse aşk filmleri
de bunları yansıtmaya devam etmiş dönüşerek.
Yani bir dönemde bir kaçış, bir sığınak, sonra bir toplumsal düzenin inşası.
Sonra bir özgürlük, ardından bireyselleşme ve nihayetinde de bir anlam arayışı.
Yani her kuşak kendisini ve dünyayı nasıl görüyorsa izlediğimiz filmlerde, romantik filmlerde aynı şekilde değişmişler.
Peki sizce şimdi sinemanın ilk ortaya çıktığı yıllarda siyah beyazken daha az insan ulaşıyorken artık günümüzde hem renkli hem farklı platformlar var.
Sizce? Sinemanın gelişiminde teknoloji özellikle aşk filmlerini kötü mü etkiledi?
Artık aşk filmlerini yapay zeka ile dolu bir dünyada yapay zekaya aşık olan insanlar görüyoruz.
Doğru insanı bulamayıp teknolojiye tutulan insanları görüyoruz.
Sizce bu şekli değiştirdi mi aşk filmlerini?
Yoksa hala temelde aynı duyguyu mu anlatmaya çalışıyor?
Aslında bence o anlatının nasıl teknik olarak yapıldığındansa insan değişiyor, toplum değişiyor.
İnsan ve toplum değişince ne değişiyor?
İlişkiler değişiyor.
İlişkiler değişince ne oluyor?
Duygusal ilişkiler de değişiyor.
Duygusal ilişkiler değişince bunların sinemataki yansıması da değişiyor.
Dolayısıyla mevzu bahis bence teknolojiyle alakalı değil, toplumsal ve politik dinamiklerle.
Peki size daha özel bir sorum var.
Bu bilgiler gerçekten çok güzeldi.
Ağzınıza sağlık. Şöyle ki aslında benim kafama takılan başka bir şey var.
Özellikle Türk sinemasına baktığımızda yani Metin Erksan'dan, Fatih Akın'dan, Çağan Irmak'tan ne noktalara geldik?
Sizce bizim ülkemize aşk sineması mı gelecek vaat eden bir tür yoksa işte korku, gerilim gibi türler mi?
Toplumda ne çok yaşanıyorsa sinemada da onu görürsün.
Mesela şu anda benim mesela en önemsediğim türler hangileridir?
Korku ve bilim kurkudur.
Çünkü korku sineması çok alegorik ve çok politik bir türdür.
Toplumların ve bireylerin bilinç dışının yansımasıdır.
Bilim kurgu da çok felsefi bir türdür.
İnsana dair bütün meseleleri bilim kurgu sineması.
İnsan nedir? İnsanı insan yapar nedir?
Bu soruları bilim kurgu sineması sorar.
Dolayısıyla ben bu iki türü çok önemsiyorum.
Türkiye sinemasına baktığımızda yapılmış çok iyi aşk filmleri var.
Bugünlere geldiğimizde kader var, masumiyet var.
İşte konuştuğumuz gibi sevmek zamanı var, vesikalı yarim var.
Ama bu filmlerin hepsi başka şeyler de anlatmış.
Sana anlatmaya çalıştığım gibi.
Toplumsal altyapıları da anlatmışım.
Şimdi olan biteni, dünyada olan biteni en iyi hangi tür anlatacaksa o ön plana çıkıyor.
Ben sana dünyada ne olup bittiğini birazcık kısaca söyleyeyim.
Sonra da sohbetimizi nihayetlendirelim.
Şu anda dünyada bir zorbalık çağı yaşanıyor.
Mikro ve makro ölçüde, gücü gücü yetene, ülkeler arası dinamiklerde de, ülkeler içerisinde devlet-halk dinamiklerinde de, halka baktığımızda bireyler arasında
da artık adaletin, kuralların, hukukun her anlamda askıya alındığı, tamamen gücün ve zorbalığın hakim olduğu bir zaman
yaşıyoruz. Şimdi bunu nasıl bir sinema yansıtacaksa…
Bence o ön plana çıkacak.
Ki o da ön plana çıkıyor.
O yüzden daha distopyalar, daha korku sineması, daha gerilimli anlatılar.
Bunlar bakarsan hem bizim sinemamızda hem dünya sinemasında yükselişte.
Çünkü dünyada yaşanan bu.
Dünyada ne yaşanıyorsa beyaz perdede onu görüyoruz.
Kesinlikle. Çok teşekkür ederim.
Ağzınıza sağlık. İyi ki konuk oldunuz.
Rica ederim. Bu arada ben size ilk kez Eyes Wide Shut okumanızda karşılaşmıştım.
Gerçekten çok güzeldi.
Umarım en yakın zamanda onun farklı türlerini, farklı yönden baktığınız okumalarını da yaparsınız.
Gerçekten çok güzeldi.
Çok teşekkürler. Kolay gelsin.
Sağ olun size de.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
