
"Zamanla her şey geçer" cümlesini duymayan, söylemeyen ya da kendine fısıldamayan var mı? Peki gerçekten her şey geçer mi? Yoksa sadece şekil mi değiştirir, ya da biz mi alışırız? Bu bölümde, zamanın acıya, hatıraya ve insana neler yaptığı üzerine düşünüyoruz. "Geçti" demenin ne anlama geldiğini, beynimizin zamanı nasıl algıladığını, bazı duyguların neden yıllar sonra bile aynı tazelikle uyanabildiğini konuşuyoruz. Fikret’in yıllar sonra gelen gözyaşlarında olduğu gibi, bazı şeylerin aslında hiç geçmediğini ama bizim onlarla birlikte değiştiğimizi fark ediyoruz. Zaman, her şeyi silmiyor belki ama her şeyi yeniden anlamlandırmamıza alan açıyor. Belki de mesele geçip geçmemesi değil; onunla nasıl yaşamayı öğrendiğimiz. Bu bölüm, kalbin hafızasına, kabuk tutmuş duygulara ve hiç beklemediğimiz bir anda yeniden canlanan anılara dair. Dinlediğin için şimdiden teşekkür ederim.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey adlı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için ben Esile.
Bugün biraz zaman üzerine konuşalım istiyorum.
Ama böyle saatler, takvimler ya da yaşananlar üzerine değil de daha derine inelim.
Daha sessiz bir yerden konuşalım.
Mesela zamanla her şey geçer cümlesi üzerinden başlayabiliriz.
Hepimizin en az bir kez duyduğu, belki başkasının söylediği, belki de kendini tekrar ettiği o cümle.
Zamanla her şey geçer.
Peki gerçekten geçer mi?
Her şey mi geçer?
Yoksa sadece alışır mıyız?
Unutur muyuz? Yoksa geçmemesini öğrenerek mi devam ederiz?
Bugün tam olarak bu sorunun etrafında dolaşalım istiyorum.
Bazen geçmişe dönelim, bazen geleceğe uzanalım.
Ama en çok da bugünün içinde kalalım.
Çünkü zaman dediğimiz şey aslında bir yönüyle sadece şimdiyle başlıyor.
Mesela geçti demek kolay mı?
Biri sana üzülme geçer dediğinde ne hissediyorsun?
Biraz hafife alınmış gibi mi?
Yoksa biraz bastırılmış gibi mi?
Belki de iyi niyetli ama yüzeysel bir teselli sadece.
Oysa bazı şeyler sadece zamanla değil, emekle de geçer.
Hatta bazen geçmiyor da.
Biz onunla birlikte yaşamayı da öğreniyoruz.
Tıpkı ayağımızda kalan bir yara yüzüne alışmak gibi.
Hani o küçükken düşersin.
O yara o kadar acır ki.
Daha sonra kabuk bağlar.
Sonra sadece bir iz olarak kalır.
Ve artık acımaz.
Ama hala yıllar geçse de o acı masada bir iz olarak hayatımızda kalır.
Biraz da hafızanın kırışıklıklarına baksak.
Mesela bir Japon felsefesi var.
Kintsugi. Bununla kırılan seramik eşyaları altınla onarıyorlar.
Ve diyorlar ki bu çatlak, bu kırık, bu geçmiş.
Onun hikayesi artık.
Bazı şeyler de böyle değil mi?
Yani geçmişin izleriyle altın gibi parlayan bir iz.
Ama o iz her zaman orada.
İşte bazen geçti dediğimiz şey aslında görünmez olmaktan ziyade bir hikayeye dönüşüveriyor.
Beynimiz zamanı nasıl yaşıyor peki?
Biraz da bilimsel bir konudan değinelim buraya.
Yani nörobilim araştırmaları gösteriyor ki aslında beynimiz duygusal anıları, özellikle travmatik ya da yoğun duygusal içerikli olanları silmek yerine başka bir yere kaldırıyor.
Yani zamanla geçer dediğimiz şey aslında zamanla yer değiştiriyor beynimizin içinde.
Yani bir olay o anki kadar acı vermeyebiliyor ama başka bir tetikleyiciyle yıllar sonra yeniden ortaya çıkabiliyor.
Bu da demek oluyor ki zaman her şeyi geçirmiyor.
Sadece yeniden şekillendiriyor hayatımızı.
Peki zaman bize ne yapıyor?
Zaman aslında bize çok şey yapıyor.
Bizi değiştiriyor, bizi büyütüyor.
Hatta bazı duyguları aşındırıyor.
Bazılarını ise derinleştiriyor.
Mesela ilk aşkın verdiği heyecan neden yıllar geçse de unutulmaz?
Ya da bir kayıp. Aradan yıllar geçer ama bir anda bir koku, bir şarkı, bir cümleyle o acı yeniden uyanır.
Boğazında bir düğüm oluşur.
Hatta içine bir şey oturur.
Geçer mi? Hayır.
Sadece yaramız kabuk tutar.
Mesela bundan birkaç yıl önce çok sevdiğim birini kaybettim.
Ve o gittikten sonra hiçbir şey aynı ki gibi olmadı.
Evet alıştık.
Ama en ufak bir şey çıkı geldiğinde böyle içimdeki o yara bağlamış kabuğa sanki bir anda o kabuğu soyup tekrar kan atıyor gibi hissediyorum.
İşte zamanla geçmek aslında geçmiyor.
Zamanla derinleşiyor.
Zamanla o duygunun yerini, yüzünü, rengini değiştiriyor zaman.
Peki kalp hafızası?
Bilim şöyle diyor.
Beynin dışında bir de kalbin hafızası var.
Kokularla, melodilerle, ses tonlarıyla tetiklenen duygular var mesela.
Bir günahın sızın geliyor ve tam orada zamanın geçmediğini anlayıveriyorsun.
Çünkü bazı duygular geçmek için değil, şekil değiştirmek için var.
Acıdan kabule, yastan hafifliğe, öfkeden de farkındalığa dönüşüveriyor.
Peki alışmak mı geçmek mi?
Yani bazen geçmeyen şeye alışırız.
Yokluğuna alışırız, sitemine alışırız.
Artık öyle deriz.
Ama bu alışmak geçmekle aynı şey değil.
Çünkü her alışkanlık bir unutuş değildir.
Bazıları çok iyi hatırlayarak yaşar.
Peki her şey geçer diyenler?
Bazen bu cümleyi kimden duyduğunuz da önemlidir.
Bir arkadaşınız söylediğinde başka, anneniz söylediğinde bambaşka.
Kendimize söylediğimizde bambaşka etkiler yaratır.
Kimi zaman o cümle sadece duymaya ihtiyaç duyarız.
İnanmasak da bilmesek de geçeceğini.
Bilirsin ki o cümle biraz olsun...
Yükünü omuzlarından alır.
Geçirmez ama seni de yalnız bırakmaz.
Bir dost omzu gibi olur sana.
Peki geçmemesi gereken şeyler?
Bazen de geçmesini istemediğimiz şeyler oluyor hayatımızda.
Yani bir sevda, belki bir dostluk, bir gülümseme, bir umut.
Zamanla geçmesin dersin ama zaman ona da dokunur, onu da yıkar, değiştirir, dönüştürür.
Sen de fark etmeden bambaşka bir insan olursun.
Peki bitişler? Bitişler de geçer.
Bir ilişkinin bitişi, bir yolculuğun sonu, bir evin boşalması, zamanın hepsi geçer.
Ama her biri bir türlü yaz sürecidir aslında.
Elizabeth Kübler, Rose'un 5 aşamalı yaz modelinden bahsedelim o zaman.
İnkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul.
Bu aşamaların her biri zamanla yer değiştirebilir ama bazıları yıllarca kalabilir.
Ve kabul bazen hiçbir zaman gelmez.
Yani evet zaman bir şeyleri geçirebilir ama her zaman değil.
Ve her şeyi de geçirmez.
Peki geçti demek için ne gerekiyor?
Bazen biriyle yıllar sonra karşılaşıyorsun.
Bir zamanlar seni üzen, kıran, seni hatta yarı yolda bırakan biriyle.
Artık ona dair bir şey hissetmiyorsun.
Geçti dersin. Ama bazıları için geçmek sadece ona artık öfkelenmemek değil, onu kendi hikayenin bir parçası olarak kabul etmek de demek.
İşte en zor olan aslında bu.
Peki... Zamanla her şey geçer mi diyoruz en başından beri.
Bazı şeyler hatırlandıkça yeniden başlar.
Bazen bir şarkı çalar.
Ufak bir şey görürsün ve seni bir anda 2007'deki yaz akşamına döndürüverir.
Sanki hiç geçmemiş gibi hissedersin.
Geçmişin gölgeleri bazen bugünün üzerine düşer.
Ve işte tam da burada zamanı değil de kendimizi yeniden kurmamız gerekir aslında.
Bir sorunun net bir cevabı yok.
Yani zamanla her şey geçer mi?
Bu bazılarına göre evet, bazılarına göre hayır.
Bazı şeyler geçiyor evet ama bazıları sadece yavaşlıyor.
Bazı duygular yok oluyor evet, bazıları ise büyüyerek kalıyor hayatlarımızda.
Ama belki de mesele geçip geçmemesi değil aslında.
O duyguyla, o yaşanmışlıkla nasıl yaşamayı öğrendiğimiz.
Zamanla her şey geçer mi?
Bunu bilmiyorum. Ama zamanla her şeyi yeniden anlamlandırabiliriz.
İşte belki de en kıymetlisi budur.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bugün birlikte aslında zamanın içinden böyle hafif bir geçtik.
Geçmeyen duyguların, kabuk bağlayan anıların, bir gün yeniden uyanan hatıraların izini sürdük.
Ve belki sen de artık zamanla geçer cümlesine biraz daha başka bir gözle bakarsın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
