
Koşuyoruz. Sürekli bir yerlere, bir şeylere, birilerine yetişiyoruz. Hız artık bir meziyet gibi; meşgul olmak değerli, dolu olmak başarılı sayılıyor. Takvimler doldukça kendimizi önemli hissediyoruz. Peki ya durduğumuzda? Yavaşladığımızda? İçimize çöken o tuhaf huzursuzluk neyin sesi?
“Yavaşlamak lüks mü ihtiyaç mı?” bölümünde tam da bunu konuşuyoruz. Bu çağın bize öğrettiği hız algısını, yetişme kaygısını ve sürekli üretme baskısını masaya yatırıyoruz. Yavaşlamanın neden suçluluk hissettirdiğini, neden boş kalmaya tahammül edemediğimizi ve durduğumuz an neden kendi iç sesimizle karşı karşıya kaldığımızı sorguluyoruz.
Transkript
Herkese merhabalar, Şöyle Bir Şey attı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için, ilk defa dinleyenler için ben Esila.
Bugün birlikte yavaşlamak hakkında konuşalım istiyorum.
Çünkü şöyle, biraz yavaşlamak istiyorum dediğimiz zaman insanlar garip garip bakıyorlar.
Sanki böyle gizli bir suç itiraf etmişsiniz gibi.
Sanki böyle hayattan vazgeçiyorum demişsiniz gibi.
Masum bir istek olarak görülmüyor artık.
Yavaşlamak tembellikle, vazgeçmişlikle, geri kalmakla yan yana duruyor.
Oysa bazen insan sadece nefes almak istiyor.
Sadece düşüncelerinin birazcık gerisinde kalmak.
Sadece yetişmeye çalışmadan yürümek istiyoruz.
Ama işte tam burada şu soru çıkıyor karşımıza.
Yavaşlamak gerçekten bir lüks mü?
Yoksa artık ertelenemez bir ihtiyaç mı?
Bu bölüm tam olarak bununla ilgili.
Sürekli hızlanmamız istenen şu dünyada neden yavaşlamaya bu kadar suçluk eşlik ettiğini konuşmakla alakalı.
Bir zamanlar hayat bence bu kadar aceleci değildi.
Mektuplar vardı, beklemek vardı.
Ne bileyim cevap gelene kadar geçen zaman hayatın bir parçasıydı.
Şimdi ise her şey anlık gerçekleşiyor.
Mesajlar saniyeler içinde gidiyor.
Cevap gelmeyince bir şey mi oldu diye endişeleniyoruz.
Sadece teknoloji hızlanmadı.
Baktığımızda bizler de hızlandık.
Düşünmeden karar verir olduk.
Mesela dinlemeden cevap veriyoruz.
Hissetmeden geçip gidiyoruz.
Ve bu hız bizi normal gibi geliyor ve normal gibi anlatıldı.
Peki hızlı olmak neden bu kadar kutsallaştırıldı hayatlarımızda?
Hız modern dünyanın başarı ölçütlerinden biri haline geldi.
Çabuk karar veren, İyi görüldü.
Çabuk iş yapan değerli olarak görüldü.
Boş durmayan takdir edildi.
Yavaş olan ise genelde şunlarla etiketlendi.
Ağır, motivasyonsuz, yetersiz, geri kalmış.
İşte bu yüzden insan yavaşlamak istediğinde önce kendine savunma ihtiyacı hissetmeye başladı çokça.
Yoruldum ama biraz ara vereceğim ama işte nasıl desem sadece kısa bir süreliğine.
Sanki yavaşlamak kalıcı olursa bir şeyleri kaybedecekmişiz gibi hayatlarımız bize lanse edildi ve biz artık tüm hayatımızı buna göre şekillendirir bir hale geldik.
Peki yavaşlamak neden suçluluk yaratıyor insanlardan?
Çünkü bize sürekli şunu öğrettiler hayatımızda.
Değerin ürettiklerinle ölçülür.
Bir şey yapmıyorsan, bir şey başarmıyorsan, bir yere yetişemiyorsan o zaman boşa geçmiş gibi hissediyorsun.
İşte yavaşlamak bu yüzden çoğu insan için dinlenmek değil kaygı üretmek demek artık.
Oturduğunuzda bile aslında zihniniz çalışıyor.
Şu an yapabileceğim bir şey var mı?
İşte bu zamanı değerlendirebiliyor muyum?
Ve insan dinlenirken bile aslında yoruluyor.
Peki baktığımızda yavaşlamak gerçekten bir lüks mü?
Birçok insan için evet lüks gibi.
Çünkü yavaşlamak için zaman gerekiyor.
Maddi güvence gerekiyor.
Sınır koyabilme cesareti bile gerekiyor.
Ve herkesin bunlara erişimi yok.
İşte bu yüzden yavaşlamak bazen ayrıcalıklı gibi algılanıyor.
Ama bu yavaşlamanın gereksiz olduğu anlamına gelmiyor hiçbir zaman.
Aslında bu sistemin bizi yavaşlatmaktan mahrum bıraktığı anlamına geliyor.
Peki yavaşlayamadığımızda ne oluyor?
Yavaşlayamadığımızda ilk kaybettiğimiz şey aslında farkındalıklarımız oluyor.
Ne hissettiğimizi anlayamıyoruz.
Neye kırıldığımızı fark edemiyoruz.
Ne istediğimizi aslında duyamıyoruz.
Çünkü duymak için aslında bir yerde durmak da gerekiyor.
Durmak için cesaret de lazım.
Mesela yavaşlayamadığımız zamanlarda bedenimiz konuşmaya başlıyor.
Nasıl desem yorgunluklar, baş ağrıları, uykusuzluk, isteksizlik ve çoğu zaman biz bunu geçici sanıyoruz.
Ama beden genelde son noktada konuşmaya başlıyor.
Bu her zaman böyle içinize atıp biriktirdikçe, biriktirdikçe, biriktirdikçe vücut bir yerden sonra patlak vermeye başlıyor.
Peki yavaşlamak neden korkutucu geliyor gözümüze?
Çünkü bence şöyle yavaşladığımız zaman kaçtığımız şeylerin bizi yakalayacağını düşünüyoruz.
Yani nasıl desem düşünceler, sorular, cevapsızlıklar.
Hız bazen aslında bizler için bir kaçış yolu.
Yavaşlamak ise... Yüzleşmenin ta kendisi.
Bu yüzden birçok insan yavaşlamaktan oldukça korkuyor.
Çünkü durunca o çok korktuğumuz iç seslerimiz yükselmeye başlıyor.
Peki yavaşlamak baktığımızda bir tembellik göstergesi olarak da çok görülüyor.
Ama hayır. Bu ayrımı yapmak önemli bence.
Çünkü tembellik aslında bir kaçış.
Yavaşlamaksa aslında bilinçli bir duruş olarak görüyoruz biz bunu.
Yavaşlamak hayatla bağ kurmanın Farklı bir aslında biçimi.
Yani daha dikkatli bakma.
Daha az zamanda daha derin yaşama.
Bu yüzden aslında yavaşlamak üretkenliğin düşmanı değil.
Aksine sürdürülebilir hale getirmesidir.
Peki baktığımızda sizce herkes yavaşlayabilir mi?
Belki aynı koşullarda değil ama herkesin yavaşlayabileceği küçük alanlar var bence.
Mesela bir yürüyüşü acele etmeden yapmak.
Bir kahveyi telefona bakmadan içmek.
Ya da bir cümleyi hemen cevaplamamak.
Yavaşlamak. Her şeyi bırakmak demek değil.
Bazı şeyler için biraz gevşemektir.
Yavaşladığımız zaman ilk başta bir rahatsızlık gelir vücudumuza.
Sonra bir boşluk hissederiz.
Sonra sakinlik. Ve bir noktada şunu fark ederiz.
Aslında acele etmeye gerek yok.
Bazı şeyler bekleyebiliyor.
Bazı insanlar anlayabiliyor.
Bazı yollar da hala orada duruyor.
Yollar gitmiyor.
Bazı zamanlarda yavaşladığımız daha çok dinlendiğimiz zamanlarda aslında daha az savunmaya geçiyor insan.
Yani daha net hissediyoruz bir şeyleri.
Mesela ilişkilerdeki birçok sorun aslında hızdan kaynaklanıyor.
Hızlı yargılıyor, hızlı tepkiler veriyor.
Ve bunların sonucunda hızlı kopuşlar görüyoruz.
Yavaşlamak aslında baktığımız zaman bu döngüyü de bence kırabilir.
Yavaşlamak aslında bir direnç biçimi olarak da görülüyor hayatlarımızda.
Bu sistemde yavaşlamak küçük bir isyana dönüşüyor.
Çünkü şu anki düzene karşı bir şey bahsettiğimiz yavaşlamak.
Çünkü bu düzen yavaşlamayı pek de kabul edebilecek bir düzen değil.
Çünkü her şeyin hızlı olmasını bekleyen bir düzende yaşıyoruz şu an.
Ve her şeye yetişmek zorunda değilim demeye çalışıyoruz aslında yavaşladığımızda.
Bu yüzden yavaşlamak aslında bir yerde kişisellikten çıkıyor.
Aynı zamanda politik bir tercihe de dönüşüyor.
Peki yavaşlamaya izin vermeyen iç sesimizi ne yapacağız?
Çünkü çoğumuzun içinde bir ses var.
Geçenlerde bunu ofiste konuşurken bazılarının iç sesi olmadığını öğrendim.
İç sesi olmayan insanlar nasıl yaşıyor?
Çünkü bazen bazı kararları alırken iç sesimle alıyorum ben.
Kendimi açımdan öyle düşünüyorum.
Belki işte bizi muammalara düşürüyor ama iç sesimizle arada konuşmak da bence iyi oluyor.
Mesela bazen iç sesimiz bize bazı şeyler söylüyor.
İşte ne bileyim biraz daha dayan, şimdi sırası değil, sonra dinlenirsin gibi.
Ama o sonra çoğu zaman gelmiyor.
Çünkü sistem durmanı istemiyor.
Ve sen durmazsan sistem senin adına bunu durdurmaya başlıyor.
Şunu unutmamamız lazım.
Yavaşlamak bizi geride bırakmıyor.
Yavaşlamak bizi değersiz de yapmıyor.
Yavaşlamak bizi bir yerden silmiyor da.
Aksine aslında bizi kendimize yaklaştırıyor.
Peki biz yavaşlarsak neler kazanırız?
Noktasına baktığımızda bence aslında daha net düşünmeyi, nasıl desem daha gerçek ilişkileri, daha az tükenmişliği ve beraberinde daha çok farkındalığı getirecek bence.
Ve belki de en önemlisi Kendimizle yan yana kalabilmeyi öğreneceğiz yavaşladığımız zaman.
Belki yavaşlamak herkes için kolay değil.
Belki herkes aynı şartlara da sahip değil.
Ama şunu söylemek mümkün.
Yavaşlamak bir lüks değil.
İnsan kalabilmek için aslında bir ihtiyaç.
Ve belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir.
Ben gerçekten mi yetişemiyorum yoksa durmaya izin vermiyor muyum kendime?
Bu soruları...
Cevaplamanız bence hepiniz için çok iyi olacak.
Ve cevaplarınızı sosyal medyadan bana ulaştırarak yazabilirsiniz.
Bunlar hakkında konuşabiliriz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
