
Yanlış anlaşılmaktan neden korkuyoruz? Belki de kendimizi doğru anlatamadığımızda, olduğumuz kişiyle görülen kişi arasındaki mesafenin büyümesinden çekiniyoruz. Bu bölümde, anlaşılma ihtiyacımızın nereden geldiğini, neden bazen susmayı seçtiğimizi ve gerçekten anlaşılmanın mümkün olup olmadığını konuşuyoruz. Çünkü bazen en çok korktuğumuz şey, yanlış anlaşılmak değil… hiç anlaşılmamaktır.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey Hatlı Podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için, ilk defa dinleyenler için ben Esila.
Bazen böyle bir cümleyi kurmadan önce duruyor.
Bazen böyle kelimeler ağzımızdan çıkmadan önce böyle içimizde bin defa dönüp dolaşıyor.
Bazen bunu söylesem acaba yanlış anlaşılır mıyım diye birçok kez susuyoruz.
Aslında çoğu zaman ne söyleyeceğimizi belki de birçoğumuz biliyoruz ama Bunun nasıl algılanacağını bilmiyoruz ve galiba aslında asıl korkumuz da tam burada başlıyor.
Yanlış anlaşılmaktan korkuyoruz birçoğumuz.
Yanlış anlaşılmak aslında bir cümlenin eğilip bükülmesi değil sadece.
Nasıl desem bir başkasının başka yere çekilmesi de değil.
Yanlış anlaşılmak çoğu zaman bizim sandığımız halimizin başkasının zihninde bambaşka bir şeye dönüşmesi aslında.
Ve bu insanın kendini böyle güvende hissetmesini çok zorlaştıran bir şey.
Peki yanlış anlaşılmak neden bu kadar can yakıyor yani toplumumuzda veya kendi içimizde?
Çünkü yanlış anlaşılmak böyle sadece bir iletişim kazası değil.
Aynı zamanda bir kimlik meselesi de.
Nasıl? Mesela biz konuşurken yalnızca kelime göndermiyoruz.
Kendimizi de gönderiyoruz.
Mesela niyetimizi, geçmişimizi, kırılganlığımızı, iyi olma halimizi gibi düşünebilirsiniz bunu.
Bir cümle kurduğumuzda aslında biz şunu da söylüyoruz.
Ben buyum. Yanlış anlaşılmak görünmemekle çok yakın akraba aslında.
Yani insan yanlış anlaşıldığında şunu hissediyor.
Ben anlatamadım. Yani hissettiğim şey karşıya geçmedi.
Ya da nasıl desem olduğum gibi duramadım.
Ve bu özellikle duygusal bağ kurmaya çalışan insanlarda, Daha ağır bir yük haline geliyor.
Peki neden bazı insanlar yanlış anlaşılmaktan daha çok korkuyor?
Baktığımızda herkes yanlış anlaşılmaktan hoşlanmaz ama bazı insanlar bundan felç olur gibi korkuyorlar.
Çünkü geçmişlerinde bazı şeyler var.
Nasıl desem sürekli açıklamak zorunda kalmış olmak ya da abartıyorsun denmiş olmak, yanlış anladın denerek belki de geçiştirildikleri için ya da iyi niyetinin sorgulanması.
Ve bu insanlar aslında şunu öğreniyor.
Ne söylersem söyleyeyim bir ihtimalle yanlış anlaşılabilirim.
Ve bir süre sonra aslında kelimeler tehdit gibi gelmeye başlıyor.
Konuşmak rahatlatmamaya başlıyor.
Tam tersine bu bir de riske dönüşmeye başlıyor.
Bence bunun temelinde aslında çocuklukta yanlış anlaşılmanın izlerini taşıyor bu insanlar.
Mesela bir çocuk düşünün bir şey anlatıyor ama ciddiye alınmıyor.
Ağlıyor ama naz yapıyor deniliyor.
Ya da ne bileyim korkuyor ama abartma deniyor.
O çocuk şunu öğreniyor.
Duygularım yanlış okunuyor.
Ve büyüdüğünde de şunu yapmaya başlıyor.
Fazla açıklıyor. Kendini sürekli savunuyor.
Yanlış anlaşılmayayım diye cümleye dipnotlar ekliyor.
Net olmak yerine yumuşak olmaya çalışıyor.
Ve herkesin onayını almadan rahat edememeye başlıyor.
Çünkü içten içe hala şuna inanıyor.
Anlatmazsam ben kaybolurum.
Bir de yanlış anlaşılmakla reddedilmek arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum ben açıkçası.
Yani yanlış anlaşılma korkusu çoğu zaman reddedilme korkusuyla iç içe olarak doğuyor.
Çünkü yanlış anlaşıldığımızda şunu düşünüyoruz.
Beni sevmezler, beni yanlış biri sanırlar ya da beni dışlarlar, beni terk ederler.
Yani mesele sadece aslında kelimede değil, mesele ait olma meselesi bir yerde.
Yani insan yanlış anlaşıldığında yalnız kalacağını hissediyor.
Ve insanın aslında en eski korkularından biri de bu.
Sosyal medya çağında yanlış anlaşılma konusu da var aslında.
Mesela bir cümle yazıyorsun ya da bir nokta koyuyorsun.
Ne bileyim bir emoji ekliyorsun ve birileri bambaşka bir yerden okuyor bunları.
Sosyal medya yanlış anlaşılma ihtimalini tonlarca katlıyor bence.
Çünkü nasıl söylesem bir konuşma tonu yok.
Ya da bakış yok, sessizlik yok.
Ve biz artık şuna alıştık.
Bir cümleyi çok kolay yargılıyoruz.
Bu da aslında insanı daha temkinli, daha çekingen, hatta daha suskun yapıyor.
Ve bununla beraber sürekli kendini açıklama halinde doğuyor aslında.
Yani yanlış anlaşılmaktan korkan insan beraberinde şunu da yapıyor.
Kendini sürekli açıklıyor.
Aslında demek istediğim şuydu ya da yanlış anlaşılmasın ama...
Ya da ne bileyim beni yanlış anlamayın.
Aslında bu cümleler bir savunma mekanizması.
Ama ironik olan şey de şu.
Ne kadar çok açıklarsan o kadar çok yoruluyorsun da.
Ve bazen o kadar çok açıklanmak karşı tarafın aslında seni daha az duymasına neden oluyor.
Peki yanlış anlaşılmak mı?
Anlaşılma beklentisi mi aslında bu bahsettiğim şeylerin bir kısmı?
Burada zor bir gerçekle yüzleşiyoruz bence.
Çünkü herkes sizi anlayamaz.
Çünkü herkes sizin yerinizden bakamaz ya da sizin yaşadığınızı yaşayamaz.
Sizin duygusal kapasitenizi taşıyamaz ve bazen yanlış anlaşmak aslında kimsenin hatası değildir.
Bazen bu aslında iki insanın dünyasının çakışmamasından kaynaklanan bir şeydir.
Peki yanlış anlaşamamak için birçoğumuz susuyoruz ama neden susmayı tercih ediyoruz?
Çünkü yanlış anlaşılmaktan korkan insan bir süre sonra susmayı öğreniyor ve susmayı seçmeye başlıyor.
Çünkü susmak beraberinde yanlış anlaşılmayı, kavga çıkarmamayı, yargıyı bunların hiçbirini doğurmuyor.
Ama susmak aynı zamanda şunu da yapıyor.
İçinde biriktiriyorsun.
Ve bir gün hiç alakasız bir yerde, alakasız bir konuda bir anda patlıyorsun.
Çoğumuz yanlış anlaşılmamak için aslında kendimizden de vazgeçtiğimiz zamanlar oluyor.
Mesela bazı insanlar yanlış anlaşılmamak için daha az hisseder gibi yapıyor ya da daha az istiyor.
Daha az tepkiler veriyor, daha az konuşuyor ve bu bir süre sonra böyle yavaş yavaş aslında kendinden uzaklaşma haline dönüşüyor.
Ve bir gün şunu fark ediyor insan artık seni kimse yanlış anlamıyor.
Çünkü ortada anlaşılacak bir şey bırakmıyorsun.
Peki ne yapacağız biz böyle?
Belki de aslında şunu kabul ederek başlamamız gerekiyor.
Yanlış anlaşılmak hayatın bir parçası.
Her cümle risk taşıyor.
Her bağ ihtimal barındırıyor.
Ama yine de konuşmak gerekli bir şey.
Yani yine de yer yer kendini ifade etmen gerekiyor.
Çünkü susarak korunamazsın.
Sadece boşlukta kaybolur gidersin.
Peki anlaşılmak bir lütuf mu?
Düşündüğümüzde evet. Anlaşılmak her zaman olmuyor.
Ama olduğunda da insanı böyle içi genişliyor, bir ferahlıyor.
Ve belki de şunu öğrenmemiz gerekiyor.
Herkes tarafından anlaşılmak zorunda değiliz.
Ama kendimizi susturacak kadar da korunmamalıyız bir yerde.
Belki bu bölümden sonra biriyle konuşurken yine duraksayacaksınız.
Ya da yine yanlış anlaşılır mıyım düşüncesi kafanızı kurcalayacak.
Ama belki bu kez şunu da hatırlayacaksınız.
Yanlış anlaşılmak bazen sizin eksikliğiniz değil.
Bazen karşınızdaki kişinin kapasitesine bağlı bir şey.
Ve belki de en büyük cesaret yanlış anlaşılma ihtimaline rağmen kendin gibi konuşabilmektir.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
