
Bu bölümde, hepimizin zaman zaman içine düştüğü o belirsiz hissi konuşuyoruz: Gerçekten tükenmiş miyiz, yoksa hissettiklerimizi kendimize bile itiraf edemediğimiz için “abartıyorum herhalde” diyerek geçiştiriyor muyuz? Günlük sorumlulukların ağırlığı, bitmeyen beklentiler, sürekli güçlü görünme çabası ve yorulduğumuzu söylemekten çekindiğimiz anlar… Hepsi birleştiğinde içimizde bir çökkünlük yaratıyor ama çoğu zaman bunun adını koyamıyoruz. Bu bölümde tükenmişliğin nasıl hissettirdiğini, hangi işaretleri görmezden geldiğimizi, kendimizi suçlamadan nasıl farkındalık geliştirebileceğimizi ve gerçekten dinlenmeye ihtiyaç duyduğumuzda bunu nasıl anlayabileceğimizi konuşuyoruz. Kısacası, “sorun ne bende?” sorusunun biraz yumuşak, biraz içten ama tamamen gerçekçi bir yanıtını arıyoruz.
Transkript
Herkese merhabalar, Şöyle Bir Şey attı podcast kanalıma, hepiniz hoş geldiniz.
Ben Esila. Böyle bazen sabah kalktığımızda hiçbir şeyi yapmamış olmamıza rağmen tükenmiş gibi hissediyoruz hepimiz.
Ne kadar uyursak uyuyalım, böyle geçmeyen bir yorgunluk içimizde sessiz bir ağırlığa dönüşüyor.
Ve o an aklımızdan aslında bir soru geçiyor.
Ben mi değiştim yoksa böyle her şey gerçekten bu kadar yorucu mu?
Bugün... Biraz bundan konuşalım istiyorum.
Tükenmişlik sendromunda.
Ya da başka bir deyişle içimizdeki ışığın yavaş yavaş sönmesi hakkında konuşacağız.
İlk başta tükenmişlik sendromu ülkemize nasıl geldi noktasından başlamak istiyorum.
Türkiye'de tükenmişlik sendromu ilk kez Meryem Üzerli sayesinde konuşulduğunu biliyor muydunuz?
Yani Hürrem Sultan rolüyle bir anda böyle herkesin gözünde parlayan o kadın.
Böyle bir gün ben dayanamıyorum artık deyip çekip gidiyor ve Berlin'e dönüyor.
Ve orada bir açıklama yapıyor ve diyor ki ben tükenmişlik sendromunda yakalandım.
O dönemde birçok insan aslında bunu anlayamadı.
Bu kadar ünlü, bu kadar sevilen bir insan neyin tükenmişliği içinde diye birçok kişi bunu sordu.
Ama işte tam da orada bir gerçek gizliydi.
Tükenmişlik dışında bakıldığında aslında parlayan insanların içinde başlıyor.
Görünmez bir yorgunluk gibi içine işliyor insanların.
Ne kadar güçlü, başarılı, üretken olursan ol, bir gün o görünmez duvara çarpıyorsun.
Ve o günden sonra acaba ben de mi tükenmişim diyenlerin sayısı baktığımızda oldukça arttı.
Belki de siz de o cümleyi bir gün sessizce içinizden geçirdiniz.
Bunu hissediyorsunuz.
Baktığımızda aslında tükenmişlik aşırı şevkle başlıyor.
Yani aslında yorgunluk değil de bunu şevke de bağlayabiliriz bir yerde.
Nasıl desem bir şeyleri böyle çok istemekle, bir hedefin peşinden nefes almadan koşmakla.
Mesela bir işi, bir ilişki, bir hayat biçimini olması gerekenden fazla sahiplenmek de buna bir örnek olarak gösterilebilir.
Ve tükenmişliğin dört evresi olduğunu savunuyorlar.
Şevk ve coşku, duraklama, engelleme ve son olarak da umursamazlık diyorlar.
İlk evrede böyle genelde en fark edilmeyen kısım oluyor.
Çünkü orada kişi böyle enerji dolu oluyor.
Sabahları erken kalkıyor, planlar yapıyor, daha iyisi olmalı diyor.
Ama o coşku zamanla kendi kuyusunu kazmaya başlıyor.
Ve böyle bir süre sonra işini severek yapan kişi kendini böyle dinlenmeden çalışırken buluyor.
biraz eksik hissettiğinde de daha fazla üretmeye çalışıyor.
Kendini kanıtlamak için hep daha çok veriyor, daha çok enerji sarf ediyor ve bir noktadan sonra artık vermek dışında bir kimliği kalmıyor.
Ve işte tükenmişlik tam da orada başlıyor.
Çünkü kişi aslında böyle kendi enerjisini dışarıya aktarırken kendi içini böyle boş bırakmaya başlıyor.
Peki düşünelim, çok çalışmak tükenmişliğin tek nedeni mi?
Aslında baktığımızda değil.
Çünkü sadece çok çalışmanın değil aslında bir yerde dengesiz çalışmanın, anlamsız uğraşmanın, görülmemenin de bir sonucu.
Psikolog Spence ve Robbins'e göre işkolik insanlar genelde yüksek standartlara sahip insanlar.
Ama ister tatminleri düşük olan insanlardır diyorlar.
Yani nasıl desem bir şeyi bitirirler evet ama onlar mutlu olamazlar.
Çünkü yeni bir hedef bulmadan duramıyorlar.
Çünkü üretmek değil.
aslında yeterli hissetmemek onları sürekli çalışmaya sürüklüyor.
Ama diğer yanda da gerçekten tutkuyla çalışan insanlar da bir yerde risk altında.
Çünkü böyle sevdiği şey seni bazen yıkabiliyor.
Mesela bir iş nasıl desem bir iş böyle tutkuyla yapmak evet güzel ama o tutku seni yüzmeye başladığında artık o iş böyle seni sen olmaktan çıkarıyor ve sen
aslında o işe ait oluyorsun.
İşte belki de bunu en çok yaratıcı insanlarda görüyoruz.
Nasıl desem bir yazar, bir öğretmen, ne bileyim bir sağlık çalışanı, mimar.
Bunların hepsi bir noktada yaptığı şeyin anlamının kalmadığını söylüyor.
Ve aslında o cümle tükenmişliğin bir başlangıcı olarak sayabiliriz.
Bir de şey meselesi var, kafada kurma meselesi var.
Tükenmişlik böyle sadece bedensel bir durum değil.
Zihinsel bir kapanma, hatta duygusal bir boşluk hali.
Sabah kalkıyorsun hiçbir şey yapmasan da aslında yorulmuşsundur.
Bir zamanlar seni heyecanlandıran şeyler artık aynı tadı vermiyordur.
Ya bir filmi yarıda kapatıyorsun ya da bir mesajı cevapsız bırakıyorsun ya da birine anlatacak bir şeyin kalmıyor.
Aslında işte dışarıda işleyen bir insansın ama içinde her şey durmuş gibi olabiliyor.
Ve vücut bir süre sonra buna da tepki veriyor.
Uykusuzluk, mide bulantıları, sürekli halsizlik.
Ama çoğu zaman insanlar bu sinyalleri stresin doğal bir parçası sanıyor.
Oysa bu aslında bedenin size artık yeter deme bir biçiminden birisi aslında.
Mesela tükenmişliğin zirvesi bence duyarsızlaşma.
Yani bu aşamada artık kişi böyle işsel olarak donmaya başlıyor.
Bir şey hissedemiyor.
Nasıl desem mutluluk, heyecan, umut.
Bunların hepsi birer kelimeye dönüşüyor ama içi de boşalıyor.
Bir bakarsın eskiden seni heyecanlandıran bir şey artık hiçbir şey ifade etmiyordur.
Birinin gözyaşını, ne bileyim bir müziği, bir başarıyı hissedemiyorsun.
Sanki bir can fanusunun içindesin ama ve dışarıda hayat akıyor, sen izliyorsun sadece.
Psikoloji literatüründe bu duruma aslında duygusal tükenme deniliyor.
Ama bence buna başka bir isim daha vermemiz gerekirse...
Bunu aslında kendinden kopma hali de diyebiliriz.
Ve bu evreye ulaşan insanlar genellikle böyle bir içsel bir cümle kuruyor.
Artık hissetmiyorum diyor.
Ve bu cümle aslında bir yardım çağrısı.
Çünkü insan hissetmediğinde bile böyle bir yerinde hala hissetmek istiyor.
Bir de modern dünyada tükenmek var.
İşte tükenmişlik böyle artık sadece bir meslek hastalığı da değil.
Ya koca bir çağın hastalığına dönüştü.
Mesela kendini sürekli kanıtlamak zorunda hisseden bir kuşağın yorgunluğu var ortada.
Yeterince üretken, yeterince güçlü.
Böyle yeterince başarılı görünme telaşının bir bedeli bence bu tükenmişlik.
Bir düşünelim. En son ne zaman hiçbir işe yaramadığın bir günü huzurla geçirdin?
Yani nasıl desem hiçbir şey üretmeden, kimseye cevap vermeden.
Sadece var olduğun bir gün.
Belki de hatırlamıyorsun bile.
Ben de hatırlamıyorum. Çünkü biz boş durmayı suç gibi öğrettik kendimize.
Ama bazen boşluk aslında dolmanın tek yolu.
Çünkü durmak ilerlemenin başlangıcı olabilir.
Ve hiçbir şeyi yapmamak bile bir yerde bir şeydir.
Ve kendine dönüşün en sessiz halidir.
Bir gün bir öğretmen öğrencilere şöyle bir şey söylüyor.
Bir kavanozu taşlarla doldurun diyor.
Öğrenciler kavanozu büyük büyük taşlarla dolduruyorlar.
Öğretmen soruyor.
Doldu mu diyor. Öğrenciler hemen böyle evet tamamen doldu falan diyorlar.
Sonra öğretmen taşların arasına küçük çakıl taşları döküyor.
Çakıllar böyle o boş aralıklara giriyor.
Yine soruyor. Peki şimdi doldu mu diyor.
Öğrenciler tabii ki de evet diyorlar.
Sonra öğretmen kavanoza biraz kum döküyor.
Ve en son şöyle diyor.
Eğer önce kumu koysaydınız büyük taşlara yer kalmazdı.
İşte aslında bu şeye baktığımızda tükenmişlik tam da bununla alakalı bir mevzu.
Hayatımızın öncelik sırasını unuttuğumuzda böyle küçük şeylerle büyük alanları dolduruyoruz ve sonra nefes alamıyoruz.
Bence tükenmişlik aslında bir uyar işareti, bir dur ve bak çağrısı.
Böyle bedeninizin, zihninizin, ruhunuzun size artık yetti diyişinin belki de bir farklı versiyonu.
Bu yüzden bazen yapılacak en doğru şey aslında hiçbir şey yapmamaktır.
Bir kahve koyup, ne bileyim pencerenizi açmak ya da bir köşeye çekilmek.
Bir gün boyunca hiçbir hedef koymamaktır.
Çünkü bazen yeniden başlamanın yolu tamamen durmaktan geçiyor.
Bugün belki biraz yorgunsun, hiçbir şey üretmek istemiyorsun.
Suçluluk duyman gerekmiyor bunlardan.
Belki de sistem bozuk, sen değilsin.
Ve belki de en büyük başarı...
Bu sefer hiçbir şeyin peşinden koşmamaktır.
Bazen hiçbir şey hissetmemek bile aslında bir şeyler hissetmektir.
Sadece diğerlerine göre biraz daha sessizdir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Eğer bu bölümü beğendiyseniz, sevdiyseniz arkadaşlarınızla paylaşabilir ya da sosyal medyada paylaşırsanız, benim etiketlerseniz çok sevinirim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
