
Giderek daha az şeye katlanabiliyoruz. Trafikte, ilişkilerde, işte… En küçük aksaklık bile içimizde büyük bir gerilime dönüşüyor. Peki gerçekten daha mı tahammülsüz olduk, yoksa zaten yorulmuş bir zihnin doğal tepkilerini mi yaşıyoruz? Bu bölümde; hız çağının üzerimizde yarattığı baskıyı, sürekli maruz kaldığımız uyaranların sabrımızı nasıl tükettiğini ve duygusal olarak neden bu kadar çabuk tetiklendiğimizi konuşuyoruz. Tahammülsüzlük bir karakter meselesi mi, yoksa modern hayatın kaçınılmaz bir sonucu mu? Belki de mesele dayanmak değil, neye neden katlanamadığımızı fark etmek…
Transkript
Herkese merhabalar. Şöyle Birşey Hatlı Podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için, ilk defa dinleyenler için ben Esila.
Bugün bence birçoğumuzun güncel hayatımızda çokça karşılaştığı bir konu hakkında konuşacağız.
Tahammülsüzlük hakkında konuşacağız.
Yani ben son zamanlarda şunu fark ediyorum.
Hiç kimsenin hiç kimseye tahammülü kalmadı.
Hepimiz çok tahammülsüzleştik.
Yani kimseye tahammül edemiyoruz.
Peki ya neden? Yani mesela bazen böyle çok küçük bir şey.
Birinin sesi, mesaj atması, şekli, yavaş yürümesi hatta sadece varlığı.
Bir anda içimizde bir şeyleri tetiklemeye başlıyor.
Sabırsızlanıyoruz, geriliyoruz ve bazen hiçbir şey olmamış gibi görünen bir anda içimizden şu cümle geçiyor.
Hiç tahammülüm yok. Peki ama neden yok?
Yani gerçekten tahammülsüz müyüz?
Yoksa içimizde biriken başka şeyler mi var?
İşte bugün biraz bunun etrafında dolaşalım istiyorum.
Çünkü tahammülsüzlük çoğu zaman görünen bir şey değil.
Aslında bir sonuç ve her sonucun arkasında da tabii ki de bir sebep var.
Peki tahammül dediğimiz şey aslında ne?
Yani tahammül aslında çok ilginç bir kelime bence.
Çünkü içinde hem dayanmak var hem katlanmak var.
Yani tahammül etmek bir şeyi istemeden de olsa sürdürülebilmek demek.
Bir soru daha var. İnsan neden bir şeye katlanmak zorunda kalır ki?
Cevabı aslında basit.
Çünkü her şey bizim istediğimiz gibi olmuyor.
Yani hayat kontrol edebildiğimiz bir şey değil.
İnsanlar da öyle. Ve tahammül tam da burada devreye giriyor işte.
Bir şeyleri olduğu gibi kabul edebilme kapasitesi.
Ama bu kapasite sabit bir şey değil.
Yani azalabilir, artabilir ve bazen tamamen tüken edebilir.
Peki. Bu işe biraz da bilimsel noktadan bakalım istiyorum.
İnsan beyni aslında enerji tasarrufu yapmaya programlı.
Yani sürekli olarak en kolay yolu arıyoruz sürekli.
Bir şey bizi zorladığında beklediğimiz gibi olmadığında beyin bunu bir yük olarak algılıyor ve özellikle stres altındayken beyin Profrontal Cortex dediğimiz
beynin bu kısmı daha az aktif olmaya başlıyor.
Yani mantık ve sabır kontrol merkezi daha az aktif olmaya başlıyor.
Ve buna karşılık duygusal tepkiden sorumlu olan sistem daha hızlı devreye giriyor.
Yani kısaca yorgunken, stresliyken, uykusuzken daha tahammülsüz oluyoruz.
Çünkü beynimiz artık idare etmek istemiyor bizi.
Ve sadece kurtulmak istiyor.
Peki. Şimdi biraz da yaşadığımız dünyaya bakalım.
Her şey çok hızlı. Mesajlar, videolar, insanlar her şey hızlı.
Beklemek hiçbir yerde yok.
Hiçbirimiz hiçbir şey beklemiyoruz.
Bir şey istiyorsun hemen olsun istiyorsun.
Bu da aslında beynimizi değiştiriyor.
Araştırmalar şunu gösteriyor.
Sürekli hızlı içerik tüketen insanlar zamanla daha düşük sabır eşiğine sahip oluyorlar.
Buna şu açıdan bakabiliriz.
Şu an hiçbirimiz bir video ya da bu podcast'ı dinlerken de belki böyle hiçbir şeyi çarpı bir ile izlemiyoruz.
Şimdi doğruları konuşalım burada.
Hepimiz çarpı iki ile izliyoruz.
Yani bu sosyal medyada video izlerken, işte YouTube'da video izlerken ya da ne bileyim herhangi bir şey yaparken özellikle ben bunu birçok insanda görüyorum.
Kendim de yapıyorum. Mesela benim kardeşim de bu konuda hiç tahammül yok.
Her şeyi çarpı ikiyle izliyor.
Her şeyi. Ve aslında işte böyle baktığımızda bu çok basit bir şey gibi görünüyor.
Ama bu aslında bir tahammülsüzlük.
Yani bir şeylerin yavaş olmasına hiçbirimizin tahammülü yok artık.
Yani baktığımızda da aslında tahammül öğrenilen bir şey olduğu kadar kaybedilebilen de bir şey.
Böyle ben bazen oturup bakıyorum ve bu cümleyi ben de çok kullandığım için aslında bugün bu bölümü kaydetmek istedim.
Yani tahammülümüz yok hiçbir şeye.
Çünkü işte hayat çok hızlı gidiyor.
Mesela eskiden insanlar beklemeye alışkındı.
Şimdi ise beklemek hepimiz için bir problem.
Ve bu da aslında günlük hayatta en küçük şeylerde bile tahammül edememizin sebeplerinden biri.
Peki sizce tahammülsüzlük aslında neyin maskesi hayatımızda?
Çoğu zaman tahammülsüzlük baktığımızda gerçek duygu değil.
Bir maske olarak kullanıyoruz altında.
Çünkü bir sürü şey var.
Başka şeyler var. Nasıl desem?
Mesela yorgunluk, kırgınlık, değersizlik hissi, anlaşılmama, kontrol kaybı.
Mesela şöyle düşünün.
Biri size basit bir şey söylediğinde bazen aşırı tepki verebiliyorsun.
Belki mesela aslında o cümle değil.
Belki mesela daha önce...
duyduğun ama söyleyemediğin şey.
Yani tahammülsüzlük çoğu zaman birikmiş duyguları dışa vurumudur.
Mesela geçtiğimiz birkaç ay önce bir akşam arkadaşlarımızla dışarıya çıktık.
Otururken masada bir arkadaşımla karşılıklı olan oyun oynuyorduk.
Diğer arkadaşım sürekli müdahale etti.
Ve ben bir anda aslında karşıma ki kişiye değildi tavrım.
Diğer sürekli konuşan arkadaşaydı.
Ama ben ona Patlayacağım yerde karşımdaki arkadaşıma gereksiz bir şekilde patladım.
Ve kırıcı konuştum.
Sonra eve gelene kadar içim içimi yedi.
Çünkü haksız yere ona patladım yani.
Onunla alakası bile yoktu konunun.
Sonra eve geldim. Ya dedim sen bu kadar tahammülsüz bir insan değilsin.
Sen niye böyle bir şey yaptın?
Sonra aradım. İşte özür diledim.
Çünkü ben artık mesajdaki şeyi de kabul edemiyorum.
Kusura bakmaları, özürleri ki kusura bakma bence bir özür biçimi asla değil.
Ondan sonra arayıp telefonla özür diledim.
Çünkü bir insana konuştuğumuz zaman bence en doğru şeyi söyleyebiliyoruz.
Çünkü işte mesajlar çok ruhsuz ya.
Ben sevemiyorum mesajda bir özür dilemeyi ya da işte karşımdaki kişiye.
verdiğim değeri gösterebilme noktasında ben sevmiyorum mesaj noktasını.
Biraz daha telefon sesli konuşma taraftarıyım her zaman.
Bu şeyimi de arkadaşlarımın birçoğu sevmiyor.
Çünkü ben hemen telefona sarılıp konuşma taraftarı oluyorum.
Yani işte tahammülsüzlük aslında dediğim gibi çoğu zaman işte bir şeylerin birikmesiyle oluyor.
Mesela Kafka'nın günlüklerini okuduğunuzda en çok dikkat çeken şeylerden biri şu oluyor bence.
Yani kendine karşı bile tahammülü yok aslında baktığımızda.
Sürekli kendini eleştiriyor, yetersiz hissediyor.
Ve bu içsel baskı onu dış dünyaya karşı daha hassas hale getiriyor.
Ve Kafka'nın hikayesi aslında bize şunu gösteriyor.
İnsan kendine tahammül edemediğinde dünyaya da edemiyor.
Bir de şu var. Her tahammülsüzlük bir yerde kötü değil.
bazen sağlıklı da olabildiğini düşünüyorum.
Çünkü tahammül edemediğin şeyler sana sınırlarını da gösteriyor bir yerde.
Yani buna katlanmak istemiyorum demek aslında kendini korumaya almak demek.
Yani psikolojide buna sağlıklı sınır koyma diyorlarmış.
Yani mesele her şeyi tahammül etmek değil.
Neye tahammül edeceğini seçmektir.
Yine seçme konusuna geliyoruz.
Hayatlarımızda neyi seçtiğimiz kesinlikle bizim kararımız ve Bu yüzden hayır demek çok önemli bir şey hayatlarımızda.
Bugün böyle çok daldan dala atlıyorum ama hayır diyebilmek, bunu geçenlerde arkadaşıma da söyledim.
Ya dedim her şeye evet demek zorunda değilsin.
Eğer yapmak istemiyorsan hayır de.
Çünkü başkalarına dediğin hayırlar senin için bir evettir.
O yüzden hayır diyebilmeyi kesinlikle öğrenmemiz gerekiyor.
Bunu yavaş yavaş öğrenmeye başladığımı hissediyorum.
Yapmaya başladığımı, uygulamaya geçirdiğimi düşünüyorum.
Çünkü birilerine hayır diyemedikçe insanlar sizi bir şeylere zorunda bırakıyorlar ve hiçbir şeye de zorunda değiliz bu hayatta.
Öyle olduğunu düşünüyorum en azından ben.
Ve bu yüzden hayır demeyi bence hepimizin öğrenmesi gerekiyor.
Bir de şu noktaya da değinmek istiyorum tahammülsüzlük noktasında.
Bir ilişkide tahammülüm yok dediğimiz an aslında genelde ilişki o an bitmiyor.
Çünkü çok daha önce başlıyor.
İşte küçük şeyler birikiyor.
Söylenmeyenler, ertelenen konuşmalar, gözden böyle görmezden gelinen kaygılar.
Ve bir gün çok küçük bir şey büyük bir patlamaya dönüşüyor.
Ama mesele o an değil.
Baktığımızda geçmişle alakalı bir şey.
Araştırmalar şunu gösteriyor.
Sabır ve tahammül geliştirilebilen iki şey.
Ama aynı zamanda tüken edebiliyor.
Yani gün içinde çok fazla zorlayıcı şey yaşadıysanız akşam en küçük şeye bile tahammül edemeyebiliyorsunuz.
Buna ego depresyon deniyormuş.
Çok zor söyleniyor bu arada.
Yani aslında bu kavram dediğimiz şey zihinsel kaynakların tükenmesiyle alakalı.
Yani bu yüzden bazı günler daha sabırlıyken bazı günler çok daha hassas olabiliyor insan.
Ve bu bir karakter meselesi asla değil.
Bu bir enerji meselesi olarak görebiliriz.
Bir de şey var, kendine tahammül etmek.
Baktığımızda çok saçma geliyor aslında yani.
Bir insan kendine neden tahammül etmek zorunda kalsın ki?
Ama en zor şeylerden biri olduğunu da düşünüyorum.
Çünkü kendine tahammül etmek demek kendi hatalarını, kendi düşüncelerini, kendi duygularını tahammül etmek.
Çünkü insan en çok kendinden kaçmak istiyor.
Ama kaçamıyor ve bu yüzden tahammülsüzlük bazen dışarıya değil, Belki de mesele aslında genel olarak baktığımızda tahammülsüz olmak demek değil de mesele neye tahammül
edemediğini anlamakta.
Çünkü bu size bir şey söyler.
Bir sınır, ihtiyaç, eksiklik.
Ve eğer dinlersen seni kendine götürür.
Ve belki de bu bölümden sonra kendinize şunu sorabilirsiniz.
Ben gerçekten tahammülsüz müyüm?
Yoksa sadece çok mu yoruldum?
Ve belki de bazen çözüm daha fazla dayanmak değil de.
Biraz durmaktır. Buraya kadar dinlediyseniz çok teşekkür ederim.
Bana bölümler hakkındaki yorumlarınız için sosyal medya hesaplarımdan ulaşabilirsiniz.
Instagram'da Şöyle Bir Şey podcast olarak Instagram hesabımdan bana ulaşabilirsiniz.
Spotify'dan da takip etmeyi unutmayın.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
