
Her fotoğrafın, her küçük kesik kâğıdın, her yapıştırılmış detayın bir hikâyesi vardır. Bu bölümde, sadece bir hobi değil; geçmişle aramızda kurduğumuz sessiz köprüleri konuşuyoruz. Scrapbook hazırlarken aslında neyi saklıyoruz? Unutmak istemediğimiz şeyleri mi, yoksa kendimizin bir parçasını mı?
Kimi sayfalar renkli, kimi biraz hüzünlü ama hepsi bize ait…
Bu bölüm, anıların kâğıda sinmiş haline, dokunarak hatırlamanın güzelliğine dair.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey oldu. Podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için ben Esila.
Bugün scrapbooklarla alakalı konuşacağız ve bu bölümü galiba şu an 3.
veya 4. kaydedişim.
Eğer bu sefer de paylaşamazsam bir daha kaydetmeyi planlamıyorum.
Bir uğursuzluk var bu bölümde.
Eğer hazırsanız bugün böyle biraz sayfaları açalım ama öyle sıradan sayfalar değil de İçinde biriktirdiklerimizi, sakladıklarımızı, unutmamak için tutunduklarımızı yani scrapbook.
Scrapbook dediğimiz şey aslında çok basit bir defter gibi görünüyor.
Ama öyle değil bence.
Mesela içine fotoğraflar yapıştırıyorsunuz, yanına bir şeyler yazıyorsunuz.
Bazen böyle bir kurumuş çiçek iliştiriveriyorsunuz.
Bazen bir sinema bileti, belki de bir yolculuktan kalma metro kartı.
Tek başına baktığınızda önemsiz görünen şeyler bunlar.
Ama yan yana geldiklerinde aslında çok güzel bir hikaye oluşturuyorlar.
Ve ben düşündüm.
Biz aslında kendi zihnimizde de böyle scrapbooklar taşıyoruz bence.
Böyle bazı anıları en öne yapıştırıyoruz.
Bazılarını da kenara sıkıştırıyoruz.
Bazılarını ise sayfanın arasından kayıp gidiyorlar.
Bugün hem o defterlerin arasında gezelim.
Hem de kendi zihnimizin scrapbook'unu açalım istiyorum.
Hadi bakalım sayfalarımızın arasında neler saklı biraz bunları konuşalım.
Mesela bir fotoğraf.
Aslında çok sıradan bir şey.
Ama aynı zamanda da çok büyülü bir şey değil mi?
Ya bir anı olduğu gibi sabitlemek demek aslında fotoğraf.
Yani akışı, akıp giden zamanı bir karede durdurmak.
Baktığınızda aslında çok garip bir teknoloji belki de birçoğumuz için.
Mesela çocukluk fotoğraflarıma bakıyorum.
Saçımın şekli, üzerimdeki kıyafet, yanımda duran insanlar ve en çok da yüzüm.
O yüzümdeki bakış.
Bir yandan çok tanıdık geliyor evet çünkü o benim.
Ama bir yandan da bana çok yabancı.
Çünkü artık ben o değilim.
Ve bence işte scrapbook tam da bu his içim var gibi geliyor bana.
Hem tanıdık hem yabancı yanlarımızı böyle bir araya getirmek için sanki var.
Mesela bir sinema biletini düşünün.
Tek başına sadece baktığınızda bir kağıt parçası.
Ama onu scrapbook'unuza yapıştırdığınızda aslında bambaşka bir anlam kazanıyor.
Çünkü o bileti yanında kimin oturduğunu hatırladığın için saklıyorsun.
O filmde hangi sahnede kahkaha attığınızı, hangi sahnede sessizleştiğinizi hatırlıyorsun.
O bilet artık filmden çok aslında o anın bir tanığı oluyor.
Mesela kurumuş çiçekler var scrapbook'ta.
Çok fazla görüyoruz.
Sosyal medyada çok fazla var ve birçok kişinin o scrapbookunun sayfalarının arasında kurumuş çiçekler var.
Çiçeğin kurumuş hali baktığımızda canlı halinden çok daha kalıcı.
Ve o sayfada sadece öyle dururken bile bir şeyin bittiğini ama yine de unutulmadığını hatırlatıyor bence.
Mesela bir ilişki bitmiş olabilir.
Belki bir dostluk uzaklaşmış olabilir.
Ama o scrapbookta kalan...
O çiçek bir zamanlar vardı demeye bence devam ediyor.
Mesela benim de bir defterim vardı.
Çocukken içine yazılar yapıştırırdım.
İşte dergilerden bulduğum şeyleri keser yapıştırırdım.
İşte çizgi film karakterleri, bir sürü stikerler, belki bir şıp sevdiği sakızından çıkan resmi.
Yıllar sonra dönüp o defteri açtığımda bir sayfanın arasından düşen bir kurumuş çiçek yaprağı buldum.
Ve ne zaman koyduğumu sorsanız asla hatırlamıyorum.
Ama bir yerde hatırlamamak bile güzel.
Çünkü ben o an o çiçeği çok beğenmişim ve o sayfaya koymuşum.
Ve açtığımda o bana bir sürpriz oldu aslında.
İşte bence Scrapbook'un büyüsü de biraz da burada.
Yani o aradan çıkan unuttuğunuz sürprizlerde, hatırlamadığınız, unuttuğunuzun geri getirmesinde de.
Mesela baktığımızda aslında belleğimiz çok tuhaf bir şey değil mi?
Yani bazı anıları neden unuturuz?
Bazılarını neden hiç unutmayız mesela?
Bir bakıma aslında beynimiz de yer yer kendi scrapbook'unu yapıyor.
Ama kuralı şu onu.
Bizim defterimizde biz istediğimiz şeyleri saklıyoruz.
Ama beynimiz scrapbook'unda bazen istemediklerimizi de saklıyor.
Mesela şöyle düşünün.
Mutlu bir günü hatırlamıyorsunuz ama Kalbinizi kıran küçücük bir sözü asla unutmuyorsunuz.
Çünkü duygusu ağır olan beynin scrapbookunda bence daha kalıcı oluyor.
Ben bunu milyonlarca kez yaşadım.
Mesela bir fotoğrafa bakıyorum, gülüyorum, güzel anıymış diyorum.
Ama beynim o günkü başka hiçbir detayı hatırlamıyor.
Sonra duruyor ve o fotoğraf çekildikten 5 dakika sonra hissettiğim huzursuzluğu hatırlatıyor bana.
Ve işte burada anlıyorum ki aslında scrapbook zihnimizin bize yaptığı seçimi kırma şansı veriyor bir yerde.
Çünkü sen defterine güzel olanı koyuyorsun.
Sen aslında bir yerde kendi seçimini yapıyorsun.
Şimdi size soruyorum.
Sizin hiç kaybolan bir hatıranız oldu mu?
Mesela bir fotoğrafa bakıp ya ben orada mıydım gerçekten dediğiniz.
Ya o kadar unutmuşsun ki kendi varlığına bile şaşırıyorsun.
Ya da tam tersini düşünelim.
Çok net hatırladığınız ama fotoğrafı olmayan bir anınız mutlaka vardır.
Yani öyle ki biri size kanıtlasa bile sizin zihninizdeki hali çok daha güçlü kalıyor.
Aslında baktığımızda her anı iki kere yaşıyoruz.
Şöyle düşünün bir kez gerçekte yaşıyoruz bir kez de zihnimizde.
Ve zihnimizdeki scrapbook o an anıyı sürekli değiştirmeye başlıyor.
Mesela bir bakış, bir cümle, bir duyguyla.
O yüzden aynı fotoğrafa her baktığınızda aslında böyle farklı bir şey hatırlamaya başlıyorsunuz.
Mesela defterin sayfası aynı kalıyor evet ama zihnin sayfaları sürekli değişiyor.
Mesela bazen düşünüyorum da dijital çağda scrapbook hala anlamlı mı?
Çünkü biz şimdi her şeyimizi böyle bulutlarda saklıyoruz işte.
arşivlerde, sosyal medyada, günlüklerde, not uygulamalarında bunların hepsini dijital ortamda yapıyoruz.
Ama baktığımızda elimizde tuttuğumuz şeylerin verdiği hissi veriyor mu bu dijital arşivler?
Bence hayır vermiyor.
Çünkü dokunmanın bir hafızası var.
Mesela bir fotoğraf kağıdını düşünün.
Zamanla sararıyor. Köşeleri kırılıyor.
Parmağınızı böyle sürdüğünüzde hafif pütürlü bir his bırakıyor.
Ve o his böyle...
Hatırlamanız bir şeyleri kolaylaştırıyor.
Mesela bir sinema biletini elinize alıyorsunuz.
O kağıdın inceliği, üzerine basılmış tarih, yavaş yavaş silinmiş yazılar.
Sana sadece o günü değil de o günü nasıl yaşadığını da hatırlatıyor bir yerde.
Bir keresinde eski bir kaset buldum mesela.
Artık dinleme şansım yoktu çünkü kaset çalarım yoktu.
Ama kaseti elime böyle aldığımda o bant kokusunu hissettim.
O koku beni... 10 yaşındaki halime götürdü.
Çünkü bazen sadece görmek değil, dokunmak ve koklamak da bir hafıza.
Mesela şimdi düşünüyorum dijital fotoğraflarda koklamak, dokunmak yok.
Onlar hep aynı parlak ekranda duruyorlar.
Değişmiyorlar, eskimiyorlar.
O yüzden ben çok sevdiğim fotoğraflarımı bastırma taraftarıyım hala.
Çok severim fotoğraf çekmeyi ama artık dijitalde kalmaları...
Küçük bir hatada silinip gitmelerinden korktuğum için mutlaka çıkartırıyorum.
Çünkü onun verdiği hissi asla telefonlar vermiyor.
Bazen düşünüyorum da acaba hayatımızdaki insanlar da biraz scrapbook'taki nesneler gibi olabilir mi?
Mesela bazıları dijital fotoğraf gibi hep parlak kalıyor ama ruhları yok.
Bazıları ise yıpranıyor, soluyor ama kalbimizde dokunmaya her zaman devam ediyor.
Mesela bir an hayal edin.
Kendi hayatınız bir scrapbook olsaydı ilk sayfaya neyi yapıştırırdınız?
Ben mesela bunu çok düşündüm.
Belki çocukken sakladığım bir oyuncağın parçası.
Belki annemin el yazısıyla yazdığı küçük bir not.
Belki de sadece bir fotoğraf değil bir koku.
Çünkü kokular deftere giremeyen ama böyle hafızayı çok güçlü kazınan bir yanı var.
Mesela scrapbook biraz da kime saklıyoruz sorusunu yer yer düşündürüyor bana.
Kendimize mi saklıyoruz, geleceğe mi yoksa hiç bilmediğimiz birine mi?
Belki yıllar sonra bir çekmecede bulunacak ve biri sayfaları çevirecek.
Mesela bizim hiç tanımadığımız birinin elinde anılarımız dolaşacak belki de.
Aslında bu yüzden scrapbook sadece kişisel bir defter değil.
Toplumsal bir şey de aynı zamanda.
Mesela bir şehre scrapbooku var.
Eski fotoğraflar, eski sokaklar, kaybolmuş binalar.
Ailelerin de var. Dedelerden kalan mektuplar, anneannelerin sakladığı tarif defterleri, babaannelerin sakladığı mesela düğün davetiyeleri.
Her şey biriktikçe sadece bireysel değil aslında toplumsal bir hafıza da oluşturuyor.
Şimdi size soruyorum.
Sizin evinizde bir çekmecenin köşesinde sakladığınız ne var?
Açıp baktığınızda içinde tuhaf bir titreşim yaratan, kimsenin görmediği ama senin değer verdiğin o şey.
Mesela benim bir kutum var.
Listeden kalma bir çikolata kağıdının parçası, stikerler, bir sürü şey var.
İşte mesela sizin neleriniz var çekmecelerin köşesinde kalmış ya da anı kutularında kalmış.
İşte o sizin scrapbookunuzun bence en güçlü sayfalarını oluşturabilir.
Scrapbook bence bize bir şey daha öğretiyor.
Her şey scrapbook'a girmiyor.
Her an saklanmıyor.
Bazen unutmak da gerekiyor.
Hatta belki de en kıymetli şeylerden biri...
Baktığımızda boş sayfalar.
Çünkü boşlukta bir hatırlama biçimi.
Yani hatırlamamanın zarafeti var orada.
Düşünsenize yani bir gün scrapbook'unuzu açıyorsunuz.
Sayfanın ortasında sadece küçük bir not buluyorsunuz.
Burada çok mutluydum.
Ama baktığınızda ne bir fotoğraf ne de bambaşka bir şey var.
Ve sen hatırlamıyorsun da tam olarak ne olduğunu.
Ama o boşluk bile aslında bir duyguyu yaratıyor.
Unutmak da hatırlamak kadar güçlü aslında.
Kapanışa gelirken şunu söylemek istiyorum size.
Hayat biraz scrapbook'a benziyor.
Biz yapıştırıyoruz, zaman siliyor.
Bazı şeyler düşüyor, bazıları ise kalıyor.
Ve günün sonunda geriye kalan şey koca bir defter değil.
Sayfaların arasına sıkışmış bir duygu oluyor.
Belki de o yüzden bir gün oturup kendi scrapbook'unuzu yapmak, sadece anılarınızı saklamak değil, hayatınızda dönüp bakmak için bir fırsat.
Bugün sizlerle sayfaları çevirdik, hatırladık, unuttuk, belki de gülümsedik.
Şimdi defteri kapatma zamanı.
Ama biliyorum ki sizin de kendi scrapbookunuzun zihninizde ya da çekmecenizde bir yerde saklı duruyor.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
