
Hayatın en zor sınavlarından biri sabretmek…Ama bize sabır, çoğu zaman sadece beklemek gibi anlatıldı. Oysa sabretmek; susmak değil, içe atmak değil, kendini hiçe saymak hiç değil. Bize sabretmeyi kimse öğretmedi… Çünkü sabrın, öfkeyi dönüştürmekten, beklerken güçlenmekten, kayıpların içinden yeniden var olabilmekten geçtiğini kimse söylemedi.
Bu bölümde, sabrın yanlış öğretilmiş yüzüyle yüzleşiyoruz. Çocukluğumuzdan bugüne taşıdığımız “sabırlı ol” nasihatlerinin arkasındaki eksiklikleri, hayal kırıklıklarını ve aslında sabrın gerçek anlamını konuşuyoruz. Belki de sabır, sandığımız gibi bir zorunluluk değil; özgürleşmenin, direncin ve kendine yeniden bağlanmanın en derin yolu.
Dinlerken, kendi sabırsızlıklarınıza başka bir gözle bakmaya hazır olun. Çünkü bazen sabretmemek de en büyük cesarettir.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey adlı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Ben Esile. Bugün aslında farklı bir konu hakkında konuşmak istiyorum.
Belki de birçoğumuzun, özellikle bu çağda, bu yaşlarda, 20'li yaşlarda veya daha gençlerde en büyük sıkıntımız sabırsız
olmak. Biliyor musun?
Sabır insanın en çok duyduğu ama en az yaşadığı kelimelerden biri.
Küçükken bize hep hızlı olmamız söylendi.
Çabuk hızlı ol, çabuk ye, çabuk öğren.
Çabukluk böyle sanki başarıyla eşdeğer gibiydi.
Ama sabır, sabretmek işte bunları bize kimse öğretmedi.
Ve işin en garip yanı sabır aslında hayatın doğal bir ritmi.
Ama biz doğanın ritmini unutmuş bir nesiliz.
Yani telefon ekranında bir yükleme çubuğu çıksa bile huzursuzlanıyoruz.
Ve o birkaç saniyeyi beklemek işkence gibi geliyor bize.
Belki de işte bu yüzden sabır bize öğretilmedi.
Çünkü sabır öğretilseydi hayat çok daha yavaş akacaktı.
Oysa sistem hız istiyor bizden.
Tüketim, hızlı çoğalmayı, hızlı tüketmeyi gerektiriyor.
Ve biz de büyüdükçe sabrımızı kaybettik.
Ama soruyorum sana.
En son ne zaman bir şeye gerçekten sabrettin?
Çocukken puzzle yapardık belki de birçoğumuz.
Önce parçaları önümüze koyardık ve saatlerce uğraşırdık.
Ama çocuk aklıyla hep bir parçayı zorla bazı yerlere sokmaya çalıştığımız oluyordu hatırlıyor musunuz?
O an bir anda sinirleniyorduk çünkü sabretmenin ne demek olduğunu o yaşta bilmiyorduk.
Aslında puzzle'ın güzelliği parçaların yavaş yavaş yerine oturmasıydı.
Ama bana kimse zamanla olacak bekle demedi.
Okulda da öyle. Bir sınav sonucunu beklerdik ama öğretmen hep sonuçlar yarın açıklanacak derdi.
Biz o gününü bile bekleyemezdik.
Hani bir gün sonrasını bile bekleyemezdik.
Çünkü sistem bize hep şu mesajı verdi.
Çabuk bil, çabuk yap, çabuk kazan.
Ama sabır yine yoktu.
Bazen düşünüyorum da yani sabır aslında çocuklukta öğretilmesi gereken bir şey.
Yani bir çiçeğin büyümesini izlemek mesela.
Ya da bir tavuğun yumurtasından çıkmasını beklemek.
Ama biz bu deneyimleri yaşamadık.
Bize hep çabuk ol dendi.
Peki doğa? Aslında doğa da tam tersini söylüyor.
Yani bir tohum toprağa düşüyor.
Günlerce, haftalarca hiçbir şey olmuyor.
Sonra bir gün küçücük bir filiz çıkıyor.
Ama o filiz büyük meyve vermek için yıllara ihtiyaç duyuyor.
Doğa aslında sabrı ödüllendiriyor.
Düşünsene. Denizin kıyısında dalgalar sabırla kayaları aşındırıyor.
O devasa taşlar bile sabırlı bir suyun önünde eriyor.
Dağlar bile sabıra yenik düşüyor.
Doğa bize aslında şunu anlatıyor burada.
Sabır güçsüzlük değil.
Sabır en büyük güç.
Ama biz bu dili unuttuk.
Yani artık bir ağacın büyümesini beklemek yerine marketten meyvesini alıyoruz.
Çiçeğin aşmasını izlemek yerine...
Her yerde bulunan çiçekçilerden hazır açmışını satın alıyoruz ve böylece sabrın güzelliğini unutuyoruz aslında, hissetmiyoruz.
Ben küçükken balkonumuzda sardunyalar vardı.
Her gün aynı çiçeğe bakardım.
Hiçbir şey değişmiyor sanırdım.
Ama günler geçtikçe yapraklar büyür, renkler açardı.
O zaman anlardım ki aslında hiçbir şey aynı değil.
Her gün küçücük bir değişim var ama görmek için sabretmek gerekiyor.
Peki sabır ve ilişkilerden de bahsedelim mi biraz?
Yani ilişkilerde sabır belki de en çok zorlandığımız yer burası.
Çünkü insan bir başka insana sabretmeyi çok zor buluyor.
Bir arkadaşına sabretmek, mesajına geç cevap veriyor.
Seni beklerken saatler uzuyor.
İçinden bağırıyorsun hadi ya tamam yazsan yeter ama yazmıyor.
İşte orada sabır devreye girmeli.
Bu konuda benim en büyük sıkıntılarımdan biri şu.
Eğer o an cevap veremeyecekse, şu an müsait elimden sonra sana cevap vereceğim gibi bir noktada yazarsa evet karşıdaki kişi de ona göre bekler.
Ama karşıdaki kişi bunu yapmıyorsa insan ister istemez bir değersizlik hissine de düştüğünü düşünüyorum ben.
Aile konusunda mesela annem bazen yemek yaparken mutfağa girerdim, acıktım derdim, az kaldı sabret derdi.
Ama o az dediği şey bana saat gibi gelirdi.
Sabır isteyen bir şey. Soğan kavrulacak, suyu kaynayacak, baharatlar eklenecek.
Sabırsız olunca yemek bile aslında lezzetsiz oluyor.
İlişkiler de aslında yemek gibidir.
Aceleyle pişerse bir süre sonra tadı bozulur yani.
Mesela bir arkadaşım vardı benim.
Hep hızlı yaşardı.
Her şeyi hemen isterdi.
İlişkileri kısa sürerdi çünkü kimse ona yetişemezdi.
Bir gün bana dedi ki benim sonum sabırsızlık.
İnsanların beni anlamasını beklemiyorum bile.
Hemen anlasınlar istiyorum.
O an düşündüm. Aslında sabır karşındakine zaman tanımak demektir.
Belki de karşındaki insan sana cevap verecek ama biraz geç.
Belki de seni sevecek ama yavaş yavaş yapacak bunu.
Biz hep hızlı bir sevgi, hızlı bir anlayış bekliyoruz.
İşte burada sabır en büyük sınavımız oluyor hepimizin.
Peki sabır ve başarı?
Başarı dediğimiz şey aslında sabrın en büyük meyvesi.
Ama biz hep başarıyı hızlı gelen bir şey sanıyoruz.
Mesela ünlü ressam Van Gogh.
Yaşamı boyunca yüzlerce resim yaptı.
Ama o resimlerin çoğu onun yaşadığı dönemde satılmadı bile.
O yıllarca sabırla resim yaptı.
Kimse görmese de devam etti.
Sonunda eserleri dünyanın en değerlileri arasında.
Ya sabırsız olsaydı?
Belki de fırçayı bırakacaktı.
Bilim insanları da öyle mesela.
Edison. Ambulü bulana kadar binlerce kez deneme yaptı.
Her seferinde başarısız oldu.
Ama sabırla devam etti.
Bir defa daha denedi.
Yine olmadı. Yine denedi.
Sonunda başarısız olmadım.
Çalışmayan binlerce yolu öğrendim dedi.
Ve biz bugün ışık açınca onu hatırlamıyoruz bile.
Ama sabrı olmasaydı belki de hala karanlıkta oturuyor olacaktık.
Kendi hayatına da bak.
Bir sınava çalışıyorsun. Bir işe hazırlanıyorsun.
Bir anda olmuyor.
Ama sen çalışmaya devam edersen bir gün meyvesini görüyorsun.
Sabır işte orada ödülünü veriyor.
Şimdi sana bir soru.
Sen en çok neye sabredemedin?
Bir hayaline mi?
Bir insana mı? Yoksa kendine mi?
Bunu bir düşün. Çünkü aslında sabır hepimizin içindeki gizli duran bir şey.
Ama biz onu unutuyoruz.
Bazen hatırlamak için sadece kendimize bu soruyu sormamız bile yeterli.
Sabır sadece dışarıya karşı değil aslında kendimize karşı da lazım.
Bir şey öğrenmeye çalışırken mesela.
Ne bileyim bir enstrüman çalmak, bir dil öğrenmek.
Hemen çalmak hemen konuşmak istiyoruz.
Ama olmuyor. Çünkü içsel yolculuklar yavaş yavaş açılan kapılar gibi.
Bazen dua ediyoruz, içimizden dilekler geçiriyoruz.
Ama hemen olsun da istiyoruz.
Oysa dua da sabırla yeşerir.
Belki cevabı yarın gelir, belki yıllar sonra.
Bize düşen beklemeyi öğrenmek.
Ama bize kimse bunu da öğretmedi.
Bir gün çiçek aldım.
Küçük bir saksına içinde küçücük bir filiz.
Her gün suladım. İki gün bir şey olmadı.
İkinci gün yine aynı. Bir hafta geçti.
Hala değişiklik yok. Galiba ölmüş dedim ama devam ettim sulamaya.
Sonra bir sabah baktım. Küçücük bir yaprak çıkmış.
Birden gülümsemeye başladım.
Meğer sabırla büyüyormuş.
O çiçek bana şunu öğretti aslında.
Hayatta bazı şeyler görünmeden büyüyor.
Senin haberin bile olmadan kökleri derinlere gidiyor.
Sonra bir gün pat diye karşına çıkıyor.
Belki biz de öyleyiz.
Sabrettiğimizde içimizde kökler salıyoruz.
Ve zamanı geldiğinde meyve veriyoruz.
Şimdi küçük bir nefes egzersizi yapalım sizinle.
Derin bir nefes alın.
Bekleyin. Sonra yavaşça verin.
Fark ettin mi? Nefes bile sabır istiyor.
Yani çok hızlı alıp versen başın dönüyor.
Ama ritimle, sabırla yaptığında...
Zihni sakinleşiyor.
Aslında sabır hayatın doğal bir ritmi.
Gece gündüz birbirini takip ediyor.
Ayın evreleri var.
Mevsimler sırayla geliyor.
Ama biz insanoğlu her şeyi hızlandırmak istiyoruz.
Oysa evren bize hep aynı şeyi fısıldıyor.
Her şeyin bir zamanı var.
Sabret. Peki sabırsız olduğumuzda neler oluyor?
Hızlı kararlar, aceleyle söylenen sözler, pişmanlıklar.
Bir düşün, kaç kere sabırsızlık yüzünden hata yaptın?
Yanlış bir alışveriş, yanlış bir ilişki, yanlış bir söz.
Teknoloji de bizi sabırsız yaptı.
Bir video açıyoruz, iki saniye donsa sinirleniyoruz.
Videoları artık hiçbirimiz normal hızında izlemiyoruz mesela.
Bir buçuk, iki, sürekli atlayarak izliyoruz.
Çünkü hiçbirimizin hiçbir şeye sabrı yok.
Mesela yemek sipariş ediyoruz, yarım saat geçse şikayet ediyoruz hemen.
Telefonlarımız, internet hızımız, her şey anında olsun istiyoruz.
Ama kalbimiz, ruhumuz, ilişkilerimiz onlar öyle çalışmıyor işte.
Ve biz bu uyumsuzluğun bedelini kaygı ve stresle ödüyoruz.
Sabır aslında kaybettiğimiz bir yetenek.
Ama geri kazanabiliriz.
Nasıl mı? Küçük şeylerle başlamamız lazım.
Bir mesajı cevaplamak için hemen telefonu atlamamamız lazım.
Bir yemeği aceleyle yemememiz lazım.
Birine laf yetiştirmek yerine susmayı seçmemiz lazım.
Bunların hepsi aslında birer sabır egzersizi.
Bize sabretmeyi kimse öğretmedi evet.
Ama biz bence bunu öğrenebiliriz.
Çünkü sabır hatırladıkça güçlenen bir kas gibi.
Belki de en çok merak edilen sorulardan biri bu.
Yani sabrı öğrenebilir miyim?
Sabır aslında doğuştan gelen bir şey mi yoksa öğrenilebilir mi?
Bence sabır öğrenilebilen bir şey.
Nasıl ki kaslarımız egzersizle güçleniyorsa sabır da bence küçük pratiklerle gelişebilen bir şey.
Bir gün boyunca sırf denemek için metroda telefonu çıkartmadım.
Ne kadar zor geldi anlatamam yani bunu.
Dakikalar geçmek bilmedi.
Çünkü benim ya telefonda müzik dinlemem lazım ya işte sosyal medyada gezmem lazım ya oradan kitap okumam lazım.
Yani onunla bir şey halinde olmam lazım.
Kontak halinde olmam lazım.
Ama bir noktadan sonra etrafımı fark etmeye başladım.
İnsanların yüzleri, o metronun sesi, dışarıdaki ışıklar.
Fark ettim ki sabır aslında dünyayı daha net görmemi sağladı.
Mesela küçük egzersizler var.
Market kuyruğunda sabırla beklemek gibi.
Ya da yemeğini yavaş yemek.
Birine cevap vermeden önce 3 saniye nefes almak ve düşünmek.
Bu mini çıkanlar aslında sabrı hatırlatıyor bize.
Ve zamanla... Sabır öğrenebilen bir şeye dönüşüyor.
Peki ilişkilerde sabır?
Düşünsene ilişkilerde sabır ne kadar önemli?
Bir tartışmada hemen bağırmak yerine dinlemek, bir mesajın hemen gelmemesine tahammül etmek ki bende bu yok.
Birini tanımak için zamana izin vermek.
Kaç ilişki sabırsızlıktan bitti?
Kaç dostluk aceleyle söylenen bir söz yüzünden koptu ve gitti?
Aslında ilişkiler bahçe gibi.
Yani her gün sulamak, zaman tanımak gerekiyor.
Ama biz hemen açsın diye bastırıyoruz.
Oysa kalbin açması da zaman istiyor.
Peki sabrettiğinde ne oluyor?
Bazen çok basit bir şey.
Yemeğin daha lezzetli oluyor.
Uykun daha huzurlu oluyor.
Düşüncelerin daha beyrak oluyor.
Ama bazen de çok büyük şeyler olabiliyor.
Bir kariyer, bir dostluk, bir evlilik, bir hayal.
Sabırla beklendiğinde daha sağlam geliyor.
Hatta bazen hayat sana sürprizler bile yapabiliyor.
Çünkü sabır sürprizleri büyüten bir toprak gibi.
Bekliyorsun, bekliyorsun ve bir gün hiç beklemediğin anda bir güzellik çıkıyor karşına.
İşte bize sabretmeyi kimse öğretmedi, evet.
Ne okulda, ne evde, ne işte.
Hep aceleye zorlandık.
Hep hızla ödüllendirildik.
Ama şimdi şunu biliyorum ben.
Sabır aslında kaybolan bir yetenek değil.
Sadece unutulmuş bir dil.
Belki biz... Bu dili yeniden öğrenebiliriz.
Biraz daha bekleyerek, biraz daha dinleyerek, biraz daha susarak.
O yüzden bu bölümden sonra senden şunu istiyorum.
Küçük bir sabır anı seç.
Birini aramak için biraz bekle.
Bir şey söylemeden önce yutkun.
Bir yürüyüş yaparken hızını yavaşlat.
Göreceksin. Hayat sana daha farklı görünecek.
Çünkü sabır zamanı ağırlaştırmıyor.
Tam tersine zamanı derinleştiriyor.
Kıymetleştiriyor. Ve biz sabretmeyi yeniden öğrenebiliriz.
Kimse öğretmedi belki, evet.
Ama biz kendimiz öğrenebiliriz.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakal. Kendine çok iyi bak.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
