
Neden her şeye bu kadar acele ediyoruz? Mesajlara, hedeflere, ilişkilere, başarıya ve hatta iyileşmeye bile hemen ulaşmak istiyoruz. Bu bölümde; hız çağının üzerimizde yarattığı baskıyı, sürekli bir yerlere yetişme hissini, FOMO’yu ve hayatı yaşamak yerine tüketmeye başladığımız anları konuşuyoruz. Belki de mesele yavaş kalmak değil, sürekli hızlanmak zorunda hissetmemizdir.
Transkript
Herkese merhabalar, Şöyle Bir Şey attı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler ve ilk defa dinleyenler için ben Esila.
Böyle sürekli hayatımızda bir yere yetişmeye çalışıyoruz.
Ama bazen nereye yetiştiğimizi bilmiyoruz.
Sabah alarm çalıyor ve daha gözümüzü tam açmadan güne yetişmeye çalışıyoruz.
Kahvaltıyı hızlı yapıyoruz, mesajlara hızlı cevap veriyoruz, işlerimizi hızlı bitirmeye çalışıyoruz.
Bir videoyu bile iki kat hızda izliyoruz.
Dizileri arka arkaya tüketiyoruz.
Yürürken bile telefonumuza bakıyoruz.
Çünkü biz beklemek istemiyoruz.
Durmak istemiyoruz. Yavaşlamak istemiyoruz.
Böyle sanki hayatın bir yerinde görünmez bir kronometre var ve biz sürekli ona karşı yarışıyoruz.
Peki bunu neden yapıyoruz?
Yani neden her şeye bu kadar acele ediyoruz?
Belki de... İçinde yaşadığımız dünya bize sürekli aynı şeyi söylüyor.
Daha hızlı ol. İşte daha hızlı öğren, daha hızlı çalış, daha hızlı yüksel, daha hızlı karar ver, daha hızlı tüket.
Yavaşlık neredeyse hayatlarımızda birer kusur haline geldi.
Mesela bir mesajı birkaç saat sonra cevapladığında insanlar merak ediyor.
Ya da bir hedefe ulaşman biraz uzun sürdüğünde başarısız olmuşsun gibi hissediyorsun.
Bir şey hemen gerçekleşmediğinde de sabırsızlanıyorsunuz.
Yani bunu belki de birçoğumuz hayatlarımızda yaşıyoruz.
Bunun sebebi bence artık sadece zamana karşı değil de birbirimize karşı da yarışmaya başladık.
Ve o yüzden bunu daha fazla yaşıyoruz.
Mesela sosyal medyada herkes bir şeylere yetişmiş gibi görünüyor.
Birisi kariyerinde ilerliyor, birisi evleniyor, öbürü dünyayı geziyor, birisi yeni bir işe başlıyor, birisi yeni başarılar elde ediyor.
Ve tüm bunlar böyle birkaç saniyelik ekran kaydırmalarıyla görüyoruz aslında.
Ve hayatımızın temposunu kendi ihtiyaçlarımıza göre değil de başkalarının vitrinlerine göre yaşamaya başlıyoruz.
Sonra da kendimize dönüp şu soruyu soruyoruz hepimiz.
Ben neden hala burada sayıyorum?
Bunu bence hayatımızın belirli dönemlerinde hepimiz söylemişizdir.
İşte üniversitedeyken işte herkes şunu yapıyor, herkes burada aktif, herkes şurada aktif.
Lisedeyken işte o daha çalışkan, o şöyle yaptı, o böyle yaptı.
İş hayatına giriyoruz yine iş hayatında da aynı şekilde.
Sürekli birileriyle kendimizi kıyaslıyoruz aslında.
Bir süre sonra bu kıyaslama hepimizi yormaya başlıyor ve tüketmeye başlıyor.
İster istemez karşımızdaki kişilere karşı da tavrımızı da değiştiriyor.
İster istemez onun hakkında farklı düşünmeye başlıyoruz.
Mesela eskiden insanlar kendi mevsimlerinde yaşıyordu.
Nasıl yani? Mesela bir tohumun büyümesi için beklemek gerektiğini biliyorlardı.
Ya da bir ustanın yıllarca çalışarak ustalaştığını kabul ediyorlardı.
Günümüz çağında yani günümüz kuşağında herkes kısa yoldan nasıl para kazanabilirim?
Kısa yoldan nasıl büyüyebilirim?
Ne kadar az emek vererek ne kadar çok şey başarabilirim derdinde ve ben bunu çağımızın çocuklarında çok daha fazla görüyorum.
Ya diyor işte bir tanıdığımızın bir çocuğu İşte sanayiye verdiler.
Sanayide işte biraz iş öğrensin mantığıyla.
Çocuk diyor ki usta diyor işte 3000 lira para alıyor diyor.
İşte bundan birkaç sene önce.
Yani o orada kendi yaptığı işi daha üstün görerek işte ben de yaptım.
Ben niye o kadar parayı almadım noktası.
Yani böyle kolay kazanç, kolay başarı.
Her şeyin kolayını istiyor günümüz çağındaki insanlar.
Ve belki de bunu birçoğumuz da yapıyoruz hayatlarımızda.
Bunun sebebi ise bence teknoloji bize hızın konforunu verdiği için oluyor.
Bir yemek birkaç dakikada kapımıza geliyor.
Bir film saniyeler içinde açılıyor.
Ya da bir bilgiye birkaç dokunuşla hemen ulaşıyoruz.
Bunda özellikle yapay zeka ile bu artık çok elzem bir duruma geldi.
Artık grafik tasarımcıların birçoğunun yaptığı şey artık...
Yani yapay zeka yapıyor.
Ve çok rahat yapabiliyor.
Ve yavaş yavaş bu meslekleri de aslında bu teknoloji bir yerde arka plana atmaya başladı.
Ama ilginç olan yanı şu.
Teknoloji hızlandı ama insan aynı kaldı.
Duygularımız hala zaman istiyor.
İyileşmek zaman alıyor.
Güvenmek zaman alıyor.
Sevmek zaman alıyor.
Öğrenmek de zaman alıyor.
Yeri geldiğinde değişmek de zaman alıyor.
Ama biz insan doğası bu gerçeği unutuyoruz.
Zaten biz insanoğlu olarak çok çabuk unutan varlıklarız.
Yani her şeyi çok çabuk unutabiliyoruz.
Mesela bir kırgınlığı 3 günde atlatmaya çalışıyoruz.
Bir başarıyı birkaç haftada ulaşmak istiyoruz.
İşte bir ilişkide hemen mükemmel olmasını bekliyoruz.
Olmayınca da hemen sabırsızlanıyoruz böyle.
Çünkü artık beklemeyi bilmiyoruz.
Hepimiz beklemeyi, beklemenin nasıl bir şey olduğunu unuttuk.
Çünkü artık... Günümüz çağında her şey o kadar hızlı ki beklemenin ne demek olduğunu, nasıl bir şey olduğunu tamamen hayatımızdan çıkardık.
Ama şunu unutuyoruz, beklemek aslında hayatın en doğal parçalarından birisi.
Yani bir çocuk büyümeyi bekliyor, bir öğrenci mezun olmayı bekliyor, bir tohum filizlenmeyi bekliyor ya da bir yara kapanmayı bekliyor.
Hayatın kendisi aslında büyük ölçüde beklemekten geçiyor.
Ama biz beklemeyi boşluk olarak görüyoruz.
Sanki beklediğimiz her an kaybediğimiz zamanmış gibi hissediyoruz.
Oysa bazen hayat tam da beklediğimiz anlarda şekilleniyor.
Nasıl desem? Bir karar olgunlaşıyor.
Bir duygu netleşiyor.
Bir insan değişiyor.
Bir fikir hatta güçleniyor.
Ve bunların hiçbiri aslında aceleyle olan şeyler değil.
Acele etmenin altında çoğu zaman baktığımızda aslında korku var.
Geç kalma korkusu.
Mesela ben bunu bugün çok fazla yaşadım.
İşten izin aldım birkaç günlüğüne ve şehir dışına çıkacağım.
Ama kafamda kurduğum şeyi bitirmediğim için içimde böyle bir...
Korku sardı. Aslında kimse bana bir şey demedi, bir şey olmadı.
Ama ben onu bitirmek istediğim için sanki ben onu bitirmediğimde geç kalacağım korkusu içimi ister istemez böyle doldu.
Ve bir süre sonra bunu kendime o kadar yük etmişim ki patladım ve ağladım.
Aslında biz bir şeyler yaparken de kendimize yükleniyoruz.
Ya burada belki fırsatı kaçırma korkusu işte geliyor.
Yetersiz kalma korkusu ya da geride kalma korkusu bilmiyorum.
Bendeki hangisi ama bugün benim için çok zor bir gündü ve bir an altından kalkamayacağımı düşündüm.
Ve buna aslında modern dünyada bir isim bile verilmiş FOMO diye.
Yani bir şeyi kaçırıyor olma korkusu.
Bu yüzden sürekli kontrol ediyoruz işte.
Telefonu, mesajları, sosyal medyayı, haberleri.
Çünkü bir şeyleri kaçırmaktan aşırı derecede korkuyoruz.
Ama şunu kaçırıyoruz. İronik olan bir tarafı var bunun.
Sürekli her şeye yetişmeye çalışırken aslında hayatın kendisini kaçırıyoruz.
Çay içerken çayın tadını almıyoruz.
İşte bir arkadaşımızla konuşurken tamamen dinlemiyoruz.
Ya da bir yolculuk yaparken...
Manzaraya bakmıyoruz çünkü zihnimiz böyle hep bir sonraki adıma gitmiş oluyor.
Ama mutluluk çoğu zaman sonuçta değil aslında süreçte saklı.
Biz ise süreci hızlandırmaya çalışıyoruz.
Bir kitabın son sayfasına hemen ulaşmak ister misiniz?
Muhtemelen hayır çünkü kitabı değerli yapan şey aslında sonu değil.
Onun geçtiği yoldur.
Hayat da böyle ama nedense biz kendik hayatımızı...
Olduğunda böyle sayfaları aşırı hızlı geçiyoruz.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey şu.
Her şeyin bir zamanı var.
Bazı kapılar hemen açılır, bazıları yıllar sonra açılır.
Bazı insanlar hemen karşımıza çıkarken bazıları da doğru zamanda gelir hayatlarımıza.
Bazı hayallerimiz çok hızlı gerçekleşir, bazıları ise uzun bir bekleyiş ister.
Belki de sorun işte burada yavaş olmamız değil de sorun sürekli hızlanmaya çalışmamızda.
Çünkü insan bir makine değil.
Bunu unutmayalım. Biz hayatlarımızı bir makine gibi yaşamaya çalışıyoruz.
Dinlemeye ihtiyaç duyuyoruz, düşünmeye ihtiyaç duyuyoruz, sessizliğe de ihtiyaç duyuyoruz.
Mesela bazen hiçbir yere yetişmemeye de ihtiyaç duyuyor insan.
Hatta bazen en doğru kararlar tam da hiçbir şey yapmadığımız anlarda geliyor.
Çünkü zihnimiz biraz...
Böyle sakinleşmek istiyor ve sakinleştiğinde kalp biraz sustuğunda aslında ne istediğimizi daha net görüyoruz.
Aceleyle verilen kararlar çoğu zaman bizi ileri götürmek yerine tam tersine yorabiliyor.
Gerçekten acelemiz olan şey neydi?
Çünkü çoğu zaman cevap şaşırtıcı oluyor bu soruya.
Aslında yetişmemiz gereken bir yer yok.
Sadece yetişmemiz gerektiğine inandırılmışız.
Hayatımız bir yarış değil.
Hayatımız bir deneyim aslında.
Ve deneyimler hızla tüketilmek için değil de yaşanmak için var.
Belki bugün biraz daha yavaş yürümeniz gerekiyordur.
Belki telefonu biraz daha geç kontrol etmeniz.
Belki bir sohbeti bölmeden dinlemeniz.
Belki de sadece birkaç dakika durup nefes almanız gerekiyordur.
Belki bir işinizi hemen bitirmek yerine biraz daha özen göstermek sizi bir tık daha iyi hissettirecektir.
Belki de kendimize her şeyin hemen...
olmak zorunda olmadığını hatırlatmak hepimize çok iyi gelecektir.
Çünkü bazen hayatın en güzel anları acele etmeyi bıraktığımızda görünür olur.
Ve belki de gerçek soru şudur.
Hayata yetişmeye çalışırken hayatı yaşamayı unutuyor olabilir miyiz?
Eğer buraya kadar dinlediysen çok teşekkür ederim.
Bu bölümü seveceğini düşündüğün arkadaşlarına paylaşabilirim.
Bölüm hakkındaki fikirlerin içinde Şöyle Bir Şey podcast instagram hesabından bana ulaşabilirsin.
Kendine çok iyi bak.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
