
Gün boyu hiç susmadan bizimle konuşan bir ses var: iç sesimiz.
Bazen dost, bazen acımasız bir yargıç gibi davranan bu ses, fark etmesek de hayatımızın görünmez haritasını çiziyor.
Bu bölümde kendi kendimize söylediğimiz cümlelerin ne kadar güçlü olduğunu, duygularımızı ve kararlarımızı nasıl şekillendirdiğini konuşuyoruz. Virginia Woolf’un satır aralarına sinen iç sesinden, psikolojideki “öz-şefkatli iç konuşma” kavramına kadar uzanan bir yolculuk…
Kendi sesimizi düşman değil, dost kılabilir miyiz?
Bir dahaki sefere kendimize yüklenmeden önce, “Bunu en yakın arkadaşıma söyler miydim?” diye sorabilir miyiz?
Belki de en büyük dönüşüm, en çok duyduğumuz sesle başlıyor: kendi sesimizle.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey attı podcast kanalıma.
Hepiniz hoş geldiniz.
Ben Esila. Bugün sizinle biraz içimizdeki o sessiz ama en güçlü sesten konuşmak istiyorum.
Aslında baktığımızda sessiz de değil.
Yani o gün boyu bizimle konuşan bazen bir fısıltı bazen de kulaklarımızı çınlatacak kadar yüksek bir ses.
Yani kendi hissesimiz.
Ben şunu fark ettim.
Böyle dışarıdan gelen sözler, ne bileyim eleştiriler ya da övgüler.
Belki de beklentiler. Böyle bir süre sonra kayboluyorlar.
Ama kendi kendimize söylediğimiz her şey kaybolmuyor.
Hatta bazen öyle bir kök salıyor ki böyle yıllar boyunca bizim kim olduğumuzu belirleyen şeyler haline geliyor bunlar.
Ve psikologların üzerinde durduğu bir kavram var bununla alakalı.
İç konuşma diyorlar buna.
Bunda insan zihninin böyle en önemli fonksiyonlarından biri olduğunu savunuyorlar ve günlük hayatımızda nasıl desem binlerce kelimeyi kendimize söylüyoruz.
Evet hem de bunu fark etmeden yapıyoruz ve işin ilginci bu iç konuşmalarımız duygularımızı kararlarımızı ve hatta ve hatta bedenimizi bile etkilediği ortaya çıkmış.
Düşünsenize yani sabahhaneye baktığınızda kendinize söylediğiniz ilk cümleniz aslında böyle tüm gününüzün ruh halini belirleyebiliyor.
İşte yorgun görünüyorsun dediğinizde günün ağırlığı başlıyor.
Ama bugün iyi hissedeceksin dediğinizde de belki de farkında olmadan böyle zihninizin vücudunuza daha enerjik olma talimatı gönderdiğini hissediyorsunuz.
İşte burada ilginç bir bilimsel nokta var aslında.
Beynimiz düşündüğümüz şeylere böyle gerçeği her zaman ayıramıyor.
Yani başaramayacağım dediğinizde beyniniz Gerçekten de başarısızlığa hazırlık yapıyor.
Tam tersine içinde geçerli.
Yapabilirim dediğinizde de beyniniz kaslığınızda sinyaller gönderiyor ve bedeniniz adeta buna göre şekil almaya başlıyor.
İşte bu yüzden içimizdeki sesin tonu o kadar önemli ki.
Ama mesele sadece böyle pozitif düşünmek değil.
Kendimize şefkatli davranmak, böyle polyanna gibi her şeye toz pembe gözlüklerle bakmak da değil.
Onu da kabul edelim. Bazen zorlandığımızı kabul etmek, kırıldığımızı fark etmek ve evet şu an iyi hissetmiyorum ama bu da geçecek diyebilmek.
İşte bu sağlıklı bir iç konuşmanın örneği aslında.
Benim aklıma hep şu soru geliyor.
Acaba kendi kendimize söylediğimiz şeyler başkasından duyduklarımızdan daha mı güçlü?
Çünkü en çok duyduğumuz ses aslında kendi sesimiz değil mi?
Mesela Virginia Woolf'dan bahsederim biraz.
Hayatı boyunca kendi zihninin fırtınalarıyla yaşamış bir yazar.
Onun günlüklerine bakıldığında böyle iç sesinin nasıl dalgalandığını görmek açıkçası mümkün.
Bazen böyle inanılmaz bir güvenle bugün yazdıklarım beni büyüttü diyor.
Bazen de birkaç gün sonra aynı defterin sayfalarında kelimelerim yetersiz ben de yetersizim diye yazıyor.
Yani böyle kendi kendine söylediği cümleler sadece onun ruh halini değil eserlerini de belirlemiş baktığımızda.
Çünkü yazmaya oturduğunda içinden yükselen o ses kalemine güç veriyor.
Ya da kalemini elinden alıyordu onun.
İşte belki de dünyaya bıraktığı eserlerin bu kadar gerçek, bu kadar çarpıcı olmasının nedeni aslında buydu.
Yani istesini gizlememesi, onu saklamak yerine kağıda dökmesi.
Belki de bütün meselesi buydu.
Aslında şu. Bence bu bize şunu gösteriyor.
İç sesimiz bazen en acımasız eleştirmenimizken bazen de en güvenilir sırdaşımız.
Onu tamamen susturmaya çalışmak aslında boşuna.
Yapabileceğimiz tek şey onunla yeni bir ilişki kurmakta.
Hani bazen kendi kendimize ya ben hiçbir şeyi beceremiyorum dediğimiz anlar oluyor ya.
İşte tam da o anlarda kendimize aslında şunu sorabilsek.
Bunu bana ne bileyim bir arkadaşım söylese ne hissederdi?
Muhtemelen hepimiz çok kırılırdık.
Ama aynı cümleyi biz kendimize baktığımızda rahatlıkla söyleyebiliyoruz değil mi?
Halbuki yani iş sesimizi biz bir dost gibi bir yol arkadaşı gibi görsek belki de her şeyi daha çabuk çözeceğiz.
İşte bilim insanları bu olaya öz şefkatle iç konuşma diyor.
Yani kendine aynı bir yakın arkadaşına gösterdiğin anlayışı gösterebilme durumu.
İşte bu insanın da aslında bir yerde dayanıklılığını artırıyor.
Hatta yapılan araştırmalarda.
Bu öz şefkatli bir iç konuşmaya sahip kişilerin stres ormanlarının daha düşük olduğu tespit ediliyor.
İşte biraz düşündüğümde ben şunu fark ediyorum.
Belki de hayatımız boyunca en uzun yolculuğu kendi kendimize kurduğumuz diyaloglarda yaşıyoruz.
Ve bu yolculukta yol arkadaşımız düşmanımız değil dostumuz olduğunda dünya biraz daha yaşanılabilir oluyor aslında.
Düşünsenize bir sınav sabahı, belki lise yıllarında, belki üniversite, belki de bir iş mülakatı.
Öncesindeki o sabahtasınız.
Böyle daha gözünüzü açmadan iç sesiniz başlıyor konuşmaya.
Ya yapamazsam kesin bildiğim şeyleri bile unutacağım.
Zaten benden daha iyileri var gibi gibi.
Ama henüz hiçbir şey başlamadan aslında kendini yarı yolda bırakmış olmaya başlıyorsun.
Çünkü zihnin başarısızlığı hazırlanıyor.
Hatta kalbin daha hızlı çarpıyor.
Ellerin titremeye başlıyor.
Nefesin kesiliyor. Terlemeye başlıyorsun.
İşte bunlar böyle iç sesin bedenine verdiği emirler aslında.
Ama başka bir senaryoya da bakalım.
Aynı sabahtayız, işte aynı sınavlar, aynı heyecanlar.
Ama bu kez iç sesin şöyle fısıldıyor.
Ben çalıştım, elimden geleni yaptım.
Her şeyi bilmesem de denemeye değer.
Fark ettin mi? Cümleler küçük ama aslında etkisi kocaman.
Çünkü beynin bu kez hazırım sinyali alıyor.
Kalp atışların normale dönüyor, kasların gevşiyor.
Hatta birkaç kelimeyle bile bedenin ve ruhun uyumlanıyor.
İşte bunu bir de benzeri iş hayatında da görüyoruz bunun benzerini.
Yani bir iş görüşmesine giderken istesin kesin rezil olacağım dediğinde sen daha ilk cümleden takılıp kalıyorsun.
Ama ya benim de anlatacaklarım var bakalım neler olacak dediğinde aslında özgüvenini istemeden bile yükselmeye başlıyor.
Ve bence bunu birçoğumuz yaşıyoruz.
Benim ilk iş görüşmemle ikinci iş görüşmem arasında bile milyonlarca fark var.
Çünkü ben ikinci iş görüşmeme gittim de gayet rahattım.
Beklemediğim bir anda gelen bir...
İş görüşmesiydi. Gittiğimde rahat olduğum için rahat geçti ve ben orada iki senedir çalışan bir çalışanım artık.
İşte bu durum hayatın aslında en küçük anlarında da geçerli oluyor.
Mesela bir davete gitmeden önce aynanın karşısında kendinize eğer berbat görünüyorum derseniz akşam boyunca gerçekten de öyle hissedersiniz.
Ama ya ben bugün kendime yakıştığını hissediyorum dediğinizde aslında enerjiniz de dışarıya taşlar.
İşte biz burada aslında çok önemli bir şey fark ediyoruz.
Kendi kendimize söylediklerimiz dışarıya da yansıyor.
Ya biz sandığımız kadar gizleyemiyoruz bunları.
İş sesimizin tonu bile duruşumuza, yüz ifademize hatta bakışımıza bile işliyor.
Mesela bir çocuğu düşünün henüz yazı yazmayı bilmiyor, okumayı da bilmiyor.
Dünyayı anlamlandırmaya çalışıyor.
Ama bir şey çok hızlı gelişiyor.
O da duyduğu kelimeler.
Anne babasının, öğretmeninin ya da sokaktaki komşunun söylediği her şey aslında zihninde yankılanmaya başlıyor.
Ve bu yankılar zamanla onun iç sesine dönüşüyor.
Hatta bunu şöyle de düşünebiliriz.
Doğduğumuz coğrafyada ya da doğduğumuz il işte artık ne derseniz.
Mesela bu şivede bile geçerli.
Yani iç sesimize bile aslında onlar yansıyor ve biz o şiveyle bir süre sonra iç sesimizde onunla konuşan bir hale dönüşüyoruz.
İşte eğer yani bir çocuk böyle sık sık ne bileyim aferin yapabilirdim duyarsa aslında büyüdüğünde zor bir durumda kaldığında kendi kendine de aynı cümleyi söyleme ihtimali yüksek olabilir.
Ama eğer sürekli ya sen zaten beceremezsin ile büyürse işte yıllar sonra kendi hissesi de aynı sertlikte konuşur.
Boşuna uğraşma ya sen zaten yapamayacaksın ki gibi.
İşte psikolojide aslında buna içselleştirilmiş ebeveyn sesi deniliyor.
Yani büyüdüğümüzde aslında hala anne babamızın ya da öğretmenimizin sesini kendi sesimiz gibi taşıyoruz.
Ve ilginç olan şu ki fark etmediğimiz sürece de bu ses bizim olmadığını bile anlayamıyoruz.
Mesela benim lisedeki edebiyat hocam yada kelimesine çok dikkat ederdi.
Ve bize bir yazı yazdırırken yadayı ayırmak için yada diye sürekli böyle yapardı.
Ben hala yazı yazarken yada kelimesi geldiğinde beynimin içerisinde hocamın sesini duyuyorum.
Beynimin içinde o beynim mesela kalmış.
Ama işin güzel tarafı şu aslında iş sesimizi yeniden şekillendirmemiz mümkün.
Çünkü biz fark ettikçe bu ses gerçekten benim mi yoksa geçmişin bir yansıması diye sorabildikçe aslında kendi iş sesimizi de yaratabiliyoruz.
Ve belki de büyümenin en önemli tarafı bu.
Çocukken bize yüklenen sesi yetişkin olduğumuzda kendi istediğimiz tona çevirebilmek.
İşte psikoloji de çok önemli bir kavram.
Öz şefkat. Buna kısaca kendine en yakın arkadaşına gösterdiğin anlayışı gösterebilmek diye de tanımlayabiliriz aslında.
Yani hata yaptığında kendine acımasızca yüklenmek yerine ya evet şu an zorlandım ama bu benim değersiz olduğum anlamına gelmez ki diyebilmek.
Stanford Üniversitesi'nde Dr.
Christie'nin yaptığı araştırmalarda aslında öz şefkatli insanların strese daha iyi baş edebildiği, başarısızlıklarından daha çabuk toparladığı ve aslında kaygı seviyelerinin daha...
düşük olduğu görülmüş.
Çünkü kendine anlayış gösterebilen biri düşse bile yeniden kalkacak gücü bulabiliyor.
Bunu günlük hayatımıza peki nasıl katabiliriz noktasına geldiğimizde bence birincisi dili fark etmek.
İçinde bulunduğumuz durumda kendine nasıl hitap ediyorsun?
Ben zaten yapamam mı diyorsun yoksa bir şans daha deneyebilirim mi?
Küçük kelime farkları aslında hislerimizi tamamen değiştirebiliyor.
Mesela ikinci olarak da kendine dışarıdan bakabilmek.
Bir hata yaptığını düşün.
En yakın arkadaşın sana aynı şeyi anlatsa ona ne derdin?
Muhtemelen ya saçmalama insanlık hali derdin.
O zaman kendine neden aynı şefkati göstermiyorsun?
Aynı şeyi yapmak lazım.
Bazen de bu pratik çok basit bir cümleye indirgenebilir yani.
Şu an çok zor bir zamandan geçiyorum ama işte bu da insan olmanın bir parçası gibi gibi baktığımızda düşünsenize.
Yani böyle bir cümleyi içinizden söylemek bile bir anda yalnız olmadığınızı hissettirebilir size.
Çünkü aslında yani böyle iç sesimiz en yakın dostumuz olabilir.
Yeter ki biz ona dost gibi davranabilelim.
Bütün bu konuştuklarımız aslında baktığımızda bize şunu gösteriyor.
Yani kendi kendimize söylediğimiz cümleler hayatımızın görünmez haritalarını çiziyor.
Ve biz bunu belki de fark etmeden yapıyoruz ama o cümleler adımlarımızı, seçimlerimizi hatta cesaretlerimizi belirliyor bir yerde.
İşte iç sesimizi tamamen susturmamız...
Asla mümkün değil. O hep var olacak ama onunla nasıl konuşacağımız bizim elimizde.
Acımasız bir yargıcımız mı olacak?
Yoksa zor zamanlarımızda yanımızda duran birer dostumuz mu?
Belki de kendimize verebileceğimiz en büyük hediye şu.
Başka herkesin sesini kısmayı öğrenip, kendi sesimizi daha dikkatli dinlemek.
Ama böyle yalnızca dinlemek değil.
Ona yeni bir ton katmak, daha şefkatli, daha anlayışlı, daha insanca bir ton düşünün.
Çünkü en çok duyduğumuz sesimiz o.
Ve aslında o bizim kendi sesimiz.
Ve biz ona nasıl davranırsak o da bize öyle davranıyor.
O yüzden belki de bundan sonra zor bir an geldiğinde önce durup kendimize şunu sormamız lazım.
Bunu en yakın arkadaşıma söyler miydim?
Cevap hayırsa demek ki kendimize de söylememeliyiz.
Hayat uzun, yollar yorucu, kalbimiz kırılgan.
Ama içimizdeki o ses bize düşman değil, dost olabilir.
Yeter ki biz kendimize düşmanlık etmek yerine dostluğu seçelim.
Bugünlük benden bu kadar.
Kendi kendine söylediğin cümlelerine kulak ver olur mu?
Kim bilir belki de o ses senin düşündüğünden çok daha güçlüdür.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
