
Bu bölümde, uzun zamandır hayatın koşturmacası içinde hep sonraya bıraktığımız “gerçek kendimiz”e dönüyoruz; başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken, günlük sorumlulukların arasında sıkışıp kendi ihtiyaçlarımızı, hayallerimizi, iç sesimizi nasıl sessizce ertelediğimizi konuşuyoruz. Neden kendimizi hep listenin en sonuna yazdığımızı, hangi alışkanlıkların bizi geri tuttuğunu ve küçük ama kararlı adımlarla nasıl yeniden kendimize yaklaşabileceğimizi inceliyoruz. Çünkü bazen fark etmeden ertelediğimiz şey bir hedef, bir plan ya da bir istek değil; tam olarak biziz. Ve bu bölüm, kendine nazikçe “Artık seni ertelemiyorum” deme cesareti için küçük bir hatırlatma niteliğinde.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey'e hoş geldiniz.
Ben Esila. Bazen böyle gün biterken yatağa uzanıp tavana bakarken şöyle düşünüyorum.
Bugün de kendime hiç vakit ayırmadım.
Ama hemen ardından da bir sürü bahanem peşine hemen koştur koştur geliyor.
Ya yarın yaparım ya da ne bileyim hafta sonu bakarım.
Bu yoğunluk bir bitsin de hallederim.
Ve o yarın, o hafta sonu, o yoğunluk hiçbir zaman bitmiyor.
Çünkü biz bir şekilde hep kendimizi erteliyoruz.
Bugün biraz bundan konuşalım istiyorum.
Ertelediğimiz kendimizden.
Yani içimizde bir yerlerde sessizce bekleyen, görmezden geldiğimiz uyanımızdan bahsedeceğiz.
Belki unuttuğumuz, belki de bilinçli olarak sustuğumuz benden bahsedeceğiz.
Hep başka bir şeye yetişiyoruz hayatımızda.
Hayat garip bir hızla akıyor çünkü.
Sabah uyanıyoruz, işe gidiyoruz.
Bir şeyler yapıyoruz, dönüyoruz bazen, arkadaşlarımızla buluşuyoruz ama çoğu zaman böyle bir yorgunluk çemberinin içinde dönüp duruyoruz ve farkında olmadan aslında kendimizden uzaklaşıyoruz.
Bir şeyler hep eksik gibi, bir şeyler böyle yapmamız gerekiyormuş gibi sürekli bir şeyin içerisindeyiz, yarışın içerisindeyiz.
Sanki hep bir az sonramız var gibi yaşıyoruz.
Az sonra dinleneceğim, az sonra başlayacağım, az sonra mutlu olacağım gibi.
Ama o az sonralar aslında birbirine ekleniyor ve bir bakıyoruz ki aylar geçmiş hatta yıllar geçmiş.
Hayatın içinde böyle bir sürü şeyi tamamlanmamışız ama içinde bir şeyler de hep yarım kalmış gibi.
Bence ertelemenin psikolojik yanlarına bakmamız lazım.
Çünkü bence aslında bunun en büyük temelleri psikoloji ile alakalı olduğunu düşünüyorum.
Psikolog Timoti ertelemenin aslında zaman yönetimi problemi değil de bir duygu yönetimi problemi olduğunu söylüyor.
Yani biz böyle bir şeyi ertelediğimizde aslında o anki duygumuzla baş edemiyoruz.
Yani bir işe başlamak, bazen bir duyguyla yüzleşmek demek.
Korku, kaygı, ne bileyim bir belirsizlik.
O yüzden aslında ertelenmek kısa vadede bizi rahatlatıyor.
Ama uzun vadede aslında içimizi kemiriyor.
Tıpkı böyle kendiyle baş başa kalmaktan kaçan insanlar gibi.
Çünkü aslında kendinle kalmak demek bazen sessizin içinde kendi sesini duymak demek.
Ve aslında o ses her zaman huzurlu konuşmuyor.
Bunu önceki bölümlerde de hatta bahsetmiştik.
Bazen seni sorguluyor, bazen unuttuğun şeyleri hatırlatıyor.
Bu yüzden aslında kaçıyoruz.
Ama kaçtığımız şey aslında kendi içimiz.
Bir düşünün, en son ne zaman hiçbir işe yaramadığın bir günün, Huzurla geçti.
Yani hiçbir şey başarmadan.
Sadece vardığın bir gün.
Mesela bir fincan kahveyle sessizce oturmak bile artık vakit kaybı gibi geliyor.
Bu sadece bizde değil.
Çevremizdeki insanlarda da çok fazla.
Çünkü sürekli bir şeyleri kaçırıyormuşuz.
Hissiyatı içerisindeyiz.
Oysa işte bazen en önemli şey hiçbir şey kaçırmamak değil.
Kendini bulmakta.
Ne bileyim yorgunluğumuzun büyük kısmı.
Baktığımızda fiziksel şeyler değil.
Hepsi neredeyse zihinsel.
Çünkü biz bir yandan geçmişin pişmanlıklarını taşırken bir yandan da geleceğin kaygılarıyla boğuşuyoruz.
Ama biz dönüp dolaşıp bugünü yaşayamıyoruz.
Ve kendimizi ertelemek aslında tam da bu noktada başlıyor.
Anı kaçırmakla başlıyor.
Biz anda kalamıyoruz çünkü.
Mesela bir mektup kutusu düşünün.
Her gün içine küçük notlar atıyorsunuz.
Nasıl desem? Bugün kendine zaman ayır.
Biraz daha sabırlı ol. Bir gün resim yapmayı dene.
Ama o kutuyu hiç açmıyorsunuz.
Yıllar geçiyor. Notlar birikiyor.
Bir gün böyle cesaret edip açıyorsunuz ve şunu fark ediyorsunuz.
O notların çoğu bir zamanlar olmak istediniz.
Sizi seslerinizmiş.
Ama siz hep bir şeylere yetişmeye çalışırken o sesleri susturmuşsunuz.
İşte ertelediğiniz kendiniz.
O kutunun içinde biriken notlar gibi.
Biz onlara dönüp bakmadıkça onlar sessizce birikiyorlar.
Ve zamanla bir iç sıkıntısından bir eksiklik hissine dönüşüp her geçen gün içimizde böyle bir şeyleri kemiriyor.
Peki biraz da şu konu hakkında konuşalım.
Kendimize zaman ayırmak neden bu kadar zor geliyor bize?
Çünkü kendimize böyle zaman ayırmak başkalarının beklentilerini askıya almak demek.
Ve bu özellikle bizim gibi toplu...
Biraz bencilce yargılanıyor.
Birinin bugün kimseyle görüşmek istemiyorum sadece kendimle kalmak istiyorum demesi çoğu zaman açıklama gerektiriyor ardından.
Nasıl desem sanki yalnız kalmak ayıpmış gibi.
Oysa yalnızlık aslında kendini yeniden duymak için sana bir fırsat sağlıyor.
Mesela bir de kolektif bir yanı olduğunu düşünüyorum ben ertelemenin.
Yani biz bir toplum olarak da duygularımızı erteliyoruz.
Üzülmeyi, ağlamayı, durmayı.
Çünkü güçlü görünmek, üretken olmak, hallediyor olmak zorundayız.
Bunlar bize dayatılarak büyüyen bir toplumda yaşadığımız için biz bunu böyle sanıyoruz.
Ama aslında duygular bastırıldığında kaybolmuyorlar.
Sadece yön değiştiriyorlar.
Yorgunluk oluyor, öfke oluyor.
Bazen hiçbir şey hissetmemeye dönüşüyor.
Ve aslında bu duygusal donukluk aslında...
Modern çağın en görünmez salgınlarından biri olarak tanımlayabiliriz bence bunu.
Mesela bir günlüğüne bile olsa bütün görevlerinizi bir kenara bıraksanız.
Bir sabah sadece kendinize kahvaltı hazırlasanız.
Böyle kimseye haber vermeden yani ne bileyim bir yürüyüşe çıksanız kulaklığınızı takmadan yapsanız bu sefer bunu.
Kendi sesinizi duymayı deneyerek.
Çünkü yani kendini bulmak aslında dışarıdan bir mucize beklemek demek değil.
İçeriden küçük bir kapıyı aralamak belki de sadece nasılsın demektir kendi içinde ve dürüstçe cevap beklemektir.
Bugün bir arkadaşıma birisi nasılsın diye sordu ve arkadaşım bir anda sessizleşti ve donup kaldı.
Ne oldu dediler? Ya kimse bana uzun sabahındır gerçekten nasıl olduğumu sormamıştı dedi o yüzden.
Ya biz... Artık bunu da unuttuk ya.
Birine gerçek anlamda nasılsın diye sormuyoruz.
Bunu hep bir geçiştirme ya da bir giriş cümlesi olarak düşünüyoruz ama bence bunu birilerine sormak ve en çok da kendimize sormak çok önemli.
Mesela nörobilim araştırmaları şunu gösteriyor.
Sürekli hazırlık halinde yaşamak aslında yeni şeyleri sürekli erteleyip planlamak demek.
Yani nasıl desem beynin stres mekanizmasını da kronik hale getiriyor.
Bu da uzun vadelerde aslında motivasyon kaybına, ne bileyim hafıza sorunlarına ve uyku problemleriyle sonuçlanıyor.
Yani aslında kendimizi erteledikçe sadece böyle ruhen değil de nasıl desem biyolojik olarak da tükeniyoruz.
Kendine zaman ayırmak bu yüzden bir lüks değil.
Aslında bir ihtiyaç.
Nasıl desem su içmek, nefes almak gibi.
İşte belki de hepimiz biraz eksik hissediyoruz.
Çünkü... Nasıl desem kendimizin bir parçasını sürekli ileriye itiyoruz.
Sonra da ilgilenirim dediğimiz aslında o anlar nasıl desem en çok ilgilenilmek istenen taraflarımızda birçoğumuz.
Ve kendimizi ertelemek hayatı sessiz almak gibi aslında.
Ama sessizliğin sonu hep aynı cümleyle yankılanıyor.
Ben ne istiyorum? O soruya vereceğiniz dürüst bir cevap aslında bazen yılların yorgunluğunu alabiliyor.
Çünkü o cevap... seni yeniden kendine döndürüyor.
İşte hayat bazen çok hızlı, çok karmaşık ve çok yorucu olabiliyor.
Ama her şeyin ortasında durup kendi adını hatırlamak dünyanın en sade ama en büyük cesaretlerinden biridir.
Eğer kendinizi ertelerseniz zaman bir noktada sonra sizi unutmaya başlıyor.
Ama bugün sadece birkaç dakikalığına bile olsa durabilir, nefes alabilir.
Ve kendi sesinizi duyabilirsiniz.
Çünkü siz o bekleyen senle tanışmadıkça hiçbir şey tamamlanmayacak.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Eğer bölümü dinlemekten keyif aldıysanız arkadaşlarınızla paylaşabilir.
Eğer sosyal medyadan da paylaşırsanız beni etiketlemeyi unutmayın.
Kendinize çok iyi bakın.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
