
Büyüdükçe Daha Az Ağlıyoruz Bu İyi Bir Şey Mi?
20 Haziran 2025 · 8 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Çocukken ağlamak doğaldı. Peki ya şimdi?
Büyüdükçe gözyaşlarımız neden azalıyor? Bu bir güç göstergesi mi, yoksa bastırdığımız duyguların sessizliği mi?
Bu bölümde; ağlamanın biyolojik, psikolojik ve toplumsal yönlerini konuşuyoruz.
Kendimize sormadığımız o soruyu soruyoruz:
"Ağlamayı ne zaman bıraktık… ve yeniden ağlayabilir miyiz?"
Dinlemeye hazır mısın?
Çünkü belki de bu, bir gözyaşının hikâyesi.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey hatta podcast kanalına hepiniz hoş geldiniz.
Bugün biraz gözyaşlarından konuşalım mı?
Ama hemen alışıldık dramatik anlamıyla değil.
Ağlamanın ne anlama geldiğini, zamanla nasıl azaldığından, azalmasının iyi mi, kötü mü olduğundan.
Hatta bazen ağlayamadığımız için kendimize bile kızdığımızdan bahsedelim.
Bugün biraz orada duracağım.
Boğazda düğüm kalan yerde, iç çekmeninin hemen öncesinde.
Ve sesi titretip de sustuğumuz o anın içine gideceğiz hep beraber.
Çocukken baktığımızda ağlamakta hiçbir sorun yoktu.
Düşünce ağlardık, biri kalemimizi alınca ağlardık, canımız acıyınca ağlardık.
İçimiz acıyınca da ağlardık.
Ağlamak sanki bir ihtiyaçtı o zaman.
Yani duygular birikiyor, birikiyor.
Sonra da ağlıyorduk ve geçiyordu.
Sanki gözyaşıyla birlikte içimizdekiler de dışarıya akıyordu.
Ama sonra bir şeyler değişti.
Büyüdük ve ağlamak tuhaflaştı.
İlk ne zaman tuttuğumuzu hatırlıyor musun?
Yani ağlamamak için kendini sıktığın ilk o anı.
Belki okulda arkadaşlarımızın içinde.
Belki bir yetişkinin bunun için ağlanır mı bakışlarıyla karşılaştığımızda.
Ya da biri güçlü ol dediğinde biz de güçlü olmak için yutkunduk.
Zamanla gözyaşları yerine sessizliğe bıraktı.
Artık her şey içimizde kalmaya başladı birçoğumuzun.
Çünkü yetişkin olmak demek duyguları belli etmemek gibi öğretildi hepimize.
Peki gelelim biraz da bilimsel yönünden bakalım buraya.
Beynimizdeki limbik sistem duygularımızın merkeze baktığımızda özellikle amigdala korku ve stres tepkilerini yönetiyor ve çocuklukta bu sistem daha aktif ve daha doğrudan çalışıyor.
Yani bir duyguyu yaşayınca bu duyguyu ifade etmekte daha serbest oluyoruz.
Ama yaşımız ilerledikçe prefrontal korteks denilen yani düşünme Analiz ve kontrol merkezi dediğimiz merkez daha fazla devreye giriyor.
Ve duyguların üzerine düşünmeye, onları bastırmaya ve ertelemeye başlıyoruz.
Yani kısacası büyüdükçe ağlamamak bir karar haline geliyor.
İçgüdüsel değil, toplumsal bir refleks haline geliyor bu.
İşte ağlamada da dediğimiz gibi...
Toplumsal etkenler çok fazla.
Yani erkekler için ağlamak zayıflıktır algısı hala çok yaygın toplumda.
Yani kadınlarsa duygusal olmak da yaftalanıyor.
İşte bu yüzden ağlamak hem cinsiyete hem duruma hem zamana göre de değişen bir ifade biçimine dönüşüyor.
Duyguların cinsiyeti yok aslında baktığımızda.
Yani gözyaşının onuru da kırılmıyor.
Ağlamak bir eksiklik değil.
Bir fazlalığın boşalmasıdır çoğu zaman.
Ve bence ağlamak bir tür duygusal detoks.
Ağladığımızda vücudumuzdaki stres hormonları azalıyor.
Yani biyolojik olarak da ağlamak aslında bir rahatlama biçimi.
Ama uzun süre ağlayamamak ne oluyor peki?
Duygular işte birikiyor. Kaygı, öfke, içe kapanma hatta fiziksel hastalıklar olarak geri dönüyor.
Psikologlar bazı danışanlarının ilk hedefini ağlayabilmek olarak koyuyor.
Çünkü bazı insanlar o kadar uzun süredir bastırıyor ki o şeyleri.
O ilk gözyaşı yılların birikimi oluveriyor birdenbire.
Hadi biraz da büyümek ve susmak arasındaki bağ bakalım.
Büyümekle birlikte sadece ağlamayı değil birçok duyguyu da susturuyoruz.
Ağlamak aslında duygularımızın sesi.
Bu sesi bastırdığımızda da kendi hissesimizi de duymaya başlıyoruz.
Ne hissediyoruz, neyi üzüldük, neyi özledik, neyi kaybettik.
Hepsi içimizde bir yerde sessizce yankılanıyor.
Çünkü bazen kelimeler bazı şeylere yetmiyor ama gözyaşları bazen birçok şeyi anlatabiliyor.
Peki bu iyi bir şey mi? İşte bence sorunumuzun tam ortasına burada geliyoruz.
Yani büyüdükçe daha az ağlıyoruz.
Bu iyi bir şey mi? Bazıları için evet.
Çünkü hayat bazı refleksleri bastırmaya gerektiriyor.
Ama bazıları için de hayır.
Çünkü bu bastırma kendiyle bağını kaybetmeye kadar varabiliyor.
Belki daha doğru soru şu olabilir.
Ne zaman ve ne için?
Ve kim için ağlamayı bıraktık?
Ve yeniden ağlayabilir miyiz?
Belki büyüdükçe ağlamalarımız değişiyor.
Önceden bir anda gelen büyük ve dışa dönük gözyaşları şimdi daha sessiz, daha içine akıyor.
Ama bunlar bazen bir şarkıyla, bazen bir gece ışığı kapattığımızda, bazen de durduk yere pencereden dışarıya bakarken.
İşte belki büyümek ağlamamayı değil de farklı biçimlerde ağlamayı öğrenmek demektir.
Ve belki de en önemlisi kendimize yeniden izin vermek.
Bazen ağlamak istemeyiz.
Çünkü başladığımızda durduramayacakmışız gibi gelir.
İçimizde tuttuğumuz o şeyin adı her neyse serbest bırakınca taşıyacak, sığmayacakmış gibi.
Ve belki de o yüzden değil midir?
Sonra ağlarım deyip ertelememiz.
Ağlamaktan korkmak, duygudan korkmaktır aslında bir yerde.
Ve duygudan korkmak da yaşadığımız şeyin ağırlığını taşıyamayacağımıza inanmak.
Oysa gözyaşı bazen sadece bir boşalma değil, bir kabul biçimi bence.
Yani yarayı inkar etmeden onunla kalabilmek.
Canımızın acıdığını yeri görmezden gelmeden oraya elimizle koymak gibi.
Hiç düşündünüz mü?
Mesela gerçek hayatta ağlayamadığımız pek çok şey bir filmin sahnesinde gözyaşı dökülebiliriz.
Bir baba kızın saçını tarar ya da yaşlı bir kadın eski bir defteri açar.
O sahnede bir anda bizi bir şey yakalar, boğazımız düğümlenir.
Bir anda gözlerimiz dolar.
Aslında anladığımız şey filmdeki karakter değil ki.
Orada kendimizle bir bağ kurarız.
Eski bir duyguyla karşılaşırız bir yandan.
Yani yarımızı, kaybımızı, özlemimizi görürüz belki de orada.
Ve belki işte o an gözyaşı bizim için değil de içimizde konuşulmayan o parçalar içine kalır.
Bu yüzden filmler sadece eğlence değildir.
Bazen terapidir, bazen bir itiraftır.
Bazen de geç kalmış bir vedadır aslında.
Şimdi bir an dur. İlk hatırladığın ağlama anını düşün.
Gerçekten hatırlayabildiğin ilk anı.
Ne olmuştu mesela? Ya da kim vardı yanında?
Seni susturan neydi peki?
Yoksa seni sarmalayan bir ses, bir dokunuş var mıydı?
Ve sonra da son ağladığın anı düşün.
Yakın zamanlarda mıydın?
Yalnız mıydın? Yoksa birinin yanında mıydın?
Bu iki an arasında geçen yıllar boyunca kaç kere sustun?
Kaç kez ağlamak isteyip de yutkundun?
Kaç kez şimdi sırası değil dedin kendine?
Belki bölümü dinlerken içinden geçen sessizce cümle şuydu.
Uzun zamandır ağlamadım.
İşte büyümek bazen bir sürü şeyi kaybetmek demek.
Ve sadece insanlar değil ifadeler de kayboluyor o zaman geçtikçe.
Gülmenin de bağırman da ağlaman da eski doğallığını kaybediveriyor.
Ve kendimizi tutmaya olgunluk sanıyoruz birçoğumuz.
Ama bazen en büyük olgunluk duyguyu dürüstçe yaşamakta girdi.
Yani gözyaşının arkasında çoğu zaman sözcüklerden daha doğru bir duygu var.
Ve her gözyaşı o görünmez yüklerden bir parçasını da görüyor yanında.
Bugün böyle uzun uzun gözyaşını konuştuk.
Duyguların neden bastırıldığını, ağlamanın biyolojisini, psikolojisini, kültürel kodlarını belki de.
Ve biraz da şunu sorduk kendimize bence.
Ağlamamak mı güçlü olmaktır yoksa ağlayabilmek mi hala hayatta kaldığımızın işareti?
Belki bu akşam herkes sessizleştiğinde kendi kendine şu soruyu sorarsın.
En son ne zaman ağladım ve neden tam da o zaman ağladım?
Ve belki bir günde şunu sorarsın.
Neden bugün ağlamadım?
Çünkü bazen cevabını bulamadığımız duyguların sorusudur gözyaşı.
Ve biz onları ne kadar ertelemiş olsak da kalbin kendi diliyle konuşma zamanı gelir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine çok iyi bak. Ve unutma ağlamak bir zayıflık değildir.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
