
Her şeyin bu kadar hızlı aktığı, her an bir şeyleri kaçırıyormuşuz gibi hissettiren bir dünyada, neden bu kadar yorgunuz? Hele ki daha yolun başındayken... Bu bölümde, gençliğin tam ortasında tükenmişlik hissini, hayatın yükünü sırtlamaya bu kadar erken başlamış olmanın ağırlığını ve bize sürekli “koş” diyen bir düzende durmaya çalışmanın zorluğunu konuşuyoruz. Belki bir yorgunluk güncesi bu bölüm, belki de yalnız olmadığımızı hatırlamak için küçük bir mola.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey adlı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için ismim Esile ve biz bugün bu kadar gençken neden bu kadar yorgunuz diyeceğiz.
Aslında bu bence birçoğumuzun gün içerisinde sorduğumuz bir soru ve bugün biraz içimizi dürten bu sorunun etrafında dolaşalım istiyorum aslında.
Öyle herkesin yüksek sesle söylemediği ama pek çoğumuzun da böyle sessizce düşündüğü bir soru bence bu.
Ve bu kadar gençken biz neden bu kadar yorgunuz sahiden?
Bu cümleyi ilk kimin kurduğunu bilmiyorum açıkçası.
Ama belki senin bir gün sabah yatağından kalkarken mırıldandın.
Belki de bir arkadaşın sohbetinde geçiveren aslında o cümle.
Ne zaman bunu biri dillendirse diğeri başıyla onaylıyor.
Ve evet ya gerçekten neden böyle diyoruz?
Aslında takvimdeki yaşımız genç baktığımızda birçoğumuzun.
Kağıt üstünde enerjik olmamız gereken bir çağdayız.
Ama çoğumuz fiziksel olarak değilse bile zihinsel ve duygusal olarak bitkin bir haldeyiz.
Bir şeyleri yapmaya hevesimiz yok hiçbirimizin.
Başlamaya, sürdürmeye, mücadele etmeye, bazen sevmeye bile hiçbirimizin böyle bir hevesi yok.
Ve bence bu çağımızda birçoğumuzun en büyük problemlerinden birisi.
Peki bu yorgunluk nereden geliyor?
Yani yorgunluk deyince akla ilk gelen şey çoğu zaman fiziksel yorgunluk oluyor genelde ama işte geç yattık, çok çalıştık, az dinlendik.
Tamam bunlar da etkili ve birçoğumuz bunları yaşıyoruz.
Özellikle ben son birkaç aydır işte iş yoğunluğu, hayat yorgunluğu derken aşırı yorgun hissediyorum kendimi.
Ama bizim konuştuğumuz yorgunluk aslında başka bir şey bence.
Yani daha derinden, daha kemikleşmiş bir hal olan yorgunluk.
Bu her şeyin çok olmasına rağmen hiçbir şeyin yetmemesi hali bence.
Yani bu doyumsuzluğun, çağın getirdiği doyumsuzluğun getirilerinden biri olarak görüyorum ben bunu.
Ve yapılacaklar listemiz o kadar kabarık ki seçeneklerimiz sonsuz, dünya elimizin altında ama bir türlü neyi neden yaptığımızdan da hiçbirimiz emin değiliz.
Yani bu bir aslında anlamsızlık yorgunluğu.
Bir şeyleri yapıyoruz ama neden yaptığımızı da unutmuş gibiyiz birçoğumuz.
Yani koşuyoruz ama nereye gittiğimizde hiçbirimiz bilmiyoruz bence.
Bizden önceki nesiller işte annemiz, babalarımız, büyükannelerimiz, dedelerimiz bu kadar seçeneği yoktu birçoğunun.
Yani okuyabildiği kadar okudular, çalışabildikleri kadar çalıştılar.
Kuralları belli bir hayat yaşadı hepsi.
Bizimse karşımızda açılmış kocaman bir ihtimaller denizi var.
Her şey böyle sonsuz bir şekilde önümüzde serili birçoğumuzun.
Her şeyimiz mümkün ama her şey mümkün olmasa aslında her şeyi yapmak zorundaymışız gibi hissettiriyor bize.
Ve bence bizim bu yorgunluğumuzun temel sebebi de aslında burada başlıyor.
Biz aslında seçmekten yoruluyoruz birçoğumuz.
Yani seçtikten sonra da acaba yanlış mı yaptığım düşüncesi bizi çok yoruyor.
Sürekli daha iyisi var mı?
Daha güzeli mümkün mü?
Daha fazla ne yapabilirim?
Bunlar bir yandan içimizden gelen sesi de duymaya çalışıyoruz birçoğumuz.
Bir yandan dışarıdan gelen sesleri susturmaya çalışırken bir yandan da içimizden gelen sesi de tartıyoruz, biçiyoruz.
Ama günün sonunda da şu soruyla kalıyoruz.
Ben gerçekten ne istiyorum?
Günümüzün en yorgunlaştırıcı şeylerinden biri de ekranın diğer ucundaki hayatlar.
Yani sosyal medya.
Orada herkes her şeyi yapıyor gibi geliyor bize.
Herkes çok üretken, çok mutlu, çok fit, çok dolu dolu yaşıyor.
Biz ise bir story izledikten sonra bile kendimizi eksik hissediyoruz.
Durup şey yapıyoruz birçoğumuz.
Ya herkes ne hayatlar yaşıyor diyoruz.
Ama biz kendi kırılganlığımızı da o sahte bütünlükte de kıyaslıyoruz.
Ve bu kıyas da içten içe bizi kemiriyor.
Bence bu çağın görünmeyen kurallarından biri de şu.
Sürekli üret, sürekli göster ve sürekli görün.
Bir gün durup sadece nefes alsan kendini suçlu hissediyorsun.
Sanki dinlenmek bile sana bir lüks gibi geliyor.
Sanki durmak bir şeyleri kaybediyor gibi hissettiriyor sana.
Ama bazen bence en büyük cesaretlerden biri de durabilmekte saklı.
Yani ben şu an hiçbir şey üretmiyorum ama varım diyebilmek de...
Bir cesaret aslında.
Yani bu üretme ve gösterme baskısı zihinsel olarak bizi hiç durmadan bir makineye çeviriyor.
Ve hiçbir makine aslında baktığımızda sonsuza kadar çalışmaz.
Bir noktada arıza verir ve bozulur.
Bizde yer yer arıza verdiğimiz zamanlar oluyor ve bozuluyor.
Uykumuz bozuluyor, konsantrasyonumuz dağılıyor, enerjimiz çöküyor ve yine aynı soruya dönüyoruz.
Bu kadar gençken neden bu kadar yorgunuz?
Bir başka yorgunluk kaynağı da insanın kendiyle çelişme hali.
İçinden bir ses diyor ki ben böyleyim, ben böyle mutlu olurum.
Ama dışarıdan gelen bir ses diyor ki öyle olursan seni beğenmezler ki.
Dikkat de çekmezsin.
İşte bu aslında içsel savaşımız da bir başkan yorgunluğu beraberinde getiriyor.
Yani kendin olma arzusu bile kabul görme ihtiyacı arasında kalıyor insan.
Ve bazen fark etmeden kendimizden uzaklaşıyoruz.
Başkasının gözünden kendimizi şekillendiriyoruz.
Ve sonunda ben kimdim sorusu kalıyor geriye.
Peki biz ne yapacağız?
Her şeyi bırakıp bir ormana mı yerleşeceğiz?
Belki değil ama bazen bir orman sessizliği kadar durmaya da ihtiyacımız var bence.
Kendimizi biraz daha yumuşak davranabiliriz.
Yorulmanın, tüketmenin, ara vermenin normal olduğunu kabul edebiliriz.
Ve her gün kendimize sormayı alışkanlık haline getirebiliriz.
Bugün gerçekten neye ihtiyacım var?
Bir onaya mı yoksa sadece uyuyacak 8 saatlik bir zaman dilimine mi?
Bir alkışa mı yoksa sessizce yazdığım bir cümleye mi?
Bence kendimizi tanıdıkça yorgunluğumuzun kaynağını da daha iyi anlayabiliriz.
Ve belki de yavaş yavaş o yorgunluğu dönüştürmenin yollarını da bulacağız.
Eğer bu bölümü sen de dinlerken içinden ya ben de öyleyim dediysen eğer kendini yalnız, eksik, tembel, beceriksiz hissettiğin anlar olduysa lütfen bil ki yalnız değilsin.
Sen bozuk da değilsin.
Yani bu düzenin çok şeyi...
Hastalandırıyor zaten.
Sen sadece insan oluyorsun.
Yoruluyorsun. Çünkü aslında baktığında çabalıyorsun.
Yoruluyorsun çünkü hissediyorsun.
Yoruluyorsun çünkü bir dünyada var olmaya çalışıyorsun.
Hepimizin sürekli var olma çabasının içerisinde kendimizi kaybediyor oluşumuz bizi hiçbir zaman eksik hissettirmemeli ve bizi eksik yapmamalı.
Ve bu hiç de az bir şey değil.
Baktığımızda yani bu var olma çabası Bizi günden güne yer yer bitirdiği zamanlar oluyor.
Bugünlük bu kadar bu podcast'im.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendine iyi bak ve yorgunsan lütfen biraz dinlen.
Ve yer yer kendine şu soruyu sormayı unutma.
Ben ne istiyorum? Çünkü bu sorunun cevabını verdiğimiz gün işte o zaman kendimiz için bir şeyler yapmaya başladığımız zaman olacak.
O yüzden bu soruyu yer yer kendine sormayı unutma.
Kendine çok iyi bak.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
