
Bir zamanlar çok emin olduğumuz şeyler… Bu bölümde, hayatın farklı dönemlerinde sorgusuz sualsiz doğru kabul ettiğimiz düşünceleri, asla değişmez sandığımız kararları ve sonsuza kadar süreceğine inandığımız duyguları ele alıyoruz. Zamanın, deneyimlerin ve kırılmaların bizi nasıl dönüştürdüğünü; kesinlikten esnekliğe, siyah-beyazdan griye doğru nasıl evrildiğimizi konuşuyoruz. Dün “asla” dediğimiz şeylerin bugün nasıl mümkün hâle geldiğini, yanılmanın ve fikrini değiştirmenin neden bir zayıflık değil büyüme işareti olduğunu birlikte düşünüyoruz.
Transkript
Herkese merhabalar, şöyle bir şart podcast kanalıma hoş geldiniz.
Ben Esila. Bugün bir zamanlar çok emin olduğumuz şeyler hakkında konuşacağız.
Çünkü bir zamanlar birçok şeyden çok emindik.
Bazı şeylerden hiç şüphe duymuyorduk.
O kadar emindik ki başka ihtimallerin varlığını bile düşünmüyorduk.
Sanki hayat önceden yazılmış bir senaryoydu.
Ve biz sadece sıramız gelince sahneye çıkacaktık.
Bir zamanlar mesela şunlardan emindik.
Büyüyünce her şey daha net olacak.
Doğru insanlar hemen bizi bulacak.
İyi olan kazanacak.
İşte sevenler gitmeyecek.
Çok isteyen her şeyi başaracak.
Sonra zaman geçti ve fark ettik ki hayat sandığımız kadar kesin çizgilerle ilerlemiyor.
Bazı cevaplar mesela gelmiyor.
Bazı doğrular değişiyor.
Bazı aslalar sessizce olabilire dönüyor.
Bu bölüm biraz bununla ilgili.
Bir zamanlar böyle çok emin olduğumuz ama artık arkasında durmadığımız şeylerle alakalı.
Ve o eminlikleri kaybolurken aslında bizden neler götürdüğüyle de alakalı olacak.
Peki emin olmak ne demekti?
Yani emin olmak bir şeyi sorgulamadan aslında kabul etmekti.
Güvende hissetmekti.
Zihnimizin bir köşesinde ya olmazsa ihtimalini aslında barındırmamaktı.
Emin olduğumuzda...
Birçoğumuz rahat ediyorduk çünkü.
Çünkü bununla birlikte belirsizlik yoktu ki.
Çünkü yol belliydi.
Emin olmak biraz da çocukluk haliydi bence.
Yani dünya henüz karmaşık değilken doğru ile yanlış bu kadar iç içe geçmemişti çünkü.
Bir zamanlar emindik.
Çünkü henüz yeterince yaşamamıştık bir şeyleri.
Her şey bizim için toz pembeydi.
O yüzden her şeyden çok emindik.
Peki büyüyünce gerçekliğine emin olduğumuz şeyler oldu.
Yani nasıl desem bir zamanlar şuna çok emindik.
Büyüyünce her şey geçecekti.
Bu hisler, bu kafa karışıklığı, bu yalnızlık, bu yetersizlik hissi hepsi geçecekti.
Büyümek sanki her şeyin çaresi gibi anlatıldı bize.
Ama büyüdük ve bazı şeyler geçmedi.
Sadece ismi değişti, şekli değişti.
Bazıları daha da sessiz hale geldi.
Büyüyünce her şey geçmedi.
Sadece taşıma kapasitemiz daha da arttı.
Mesela bir zamanlar kendimizden çok emindik.
Yani ben asla böyle biri olmam.
Ben bunu kabul etmem.
Ben bu hayatta şuna düşmem.
İşte ben hayatımı şöyle yaşayacağım.
Sonra hayat hiç planlamadığımız bir yerden hepimizi vurdu.
Ve bir baktık ki aslında bir zamanlar yargıladığımız yerde duruyoruz.
Bir zamanlar asla dediğimiz şeylerin içinde boğuluyor.
Bu çoğu zaman tanıtırcı geliyor hepimize.
Ama aslında çok insani bir hal.
Çünkü insan yaşadıkça yumuşuyor, yaşadıkça keskinliğini kaybediyor.
Ve bazen bu aslında bir kayıp değil, bir olgunluğa dönüşüyor.
Mesela bir zamanlar bazı insanlardan da çok emindik.
Yani bu insan beni asla yarı yolda bırakmaz.
Ne bileyim bu insan beni hep anlar.
Bu insan hep böyle kalır.
Sonra zaman geçti, insanlar değişti.
Ya belki de değişmediler de.
Biz onları ilk kez gerçekten görmeye başladık.
Çünkü emin olmak bazen görmek istememek demek de bence.
Bazı şeyleri bilerek görmezden geliyoruz.
Ve bir gün o eminlik çatladığında aslında en çok can yakan şey şu oluyor.
Ben bunu nasıl bu kadar inanmışım?
Mesela aşk hakkında da çok emin olduğumuz şeyler vardı.
İşte bir zamanlar her şey çok netti aşkla alakalı.
Aşk her şeyi çözerdi.
Aşk yetmeliydi her şeye.
Aşk varsa gerisi hallolurdu.
Sonra belki birçoğumuzu sevdik.
Ya da sevenleri gördük.
Ve gördük ki aslında aşk her zaman yetmiyor.
İyi niyet yetmiyor.
Sevmek, kalmak anlamına gelmiyor.
Aynı şeyi istemek, aynı yöne bakmak demek olmuyor.
Bir zamanlar işte herkes aşktan çok emindi.
Şimdi ise aslında daha temkinli olmaya başladık.
Belki de aslında bu aşkı küçülttüğümüz değil de daha gerçek bir yere koyduğumuz anlamına gelmeye başladı.
Mesela birçoğumuzun hayatla alakalı planları vardı önceden.
İşte şu yaşta şurada olacaktık.
Şu noktaya gelmiş olacaktık.
Şunu başarmış olacaktık.
Çocukluğuma iniyorum mesela.
Şu an düşünüyorum. Şu anki yaşımda çocukkenki aklımla şöyle söyleyeyim.
Evli. Kendi ofisini açmış.
Altında arabası olan.
İşte çocukları olmuş.
Muntazam topuklu ayakkabılarıyla ofisine giden.
Muhteşem bir hayatı olan biri olacaktım.
Dönüp bakıyorum bundan hiçbirisi yok mesela.
Ve o yaşta aslında o planlar bize güven de veriyordu.
Sonra hayat oldu işte planlar bozuldu, yollar saptı, bazı duraklar atlandı.
Ve fark ettik ki aslında hayat çoğu zaman bizim o kurduğumuz planlara uymuyor.
Ben bu konu hakkında çok sevdiğim bir söz vardır.
Hayatsiz planlar yaparken yaşadıklarınızdır diye.
Gerçekten de öyle. Hayat çoğu zaman bizim planlarımıza uymuyor.
Bu da aslında insanın eminlik duygusunu bir yerden sonra sarsmaya başlıyor.
Çünkü kontrol hissi kayboluyor.
Ve insan kontrolü kaybedince bir yerde korkmaya da başlıyor.
Mesela doğru bildiğimiz tonla yanlış var.
Yani mesela sessiz kalmak olgunluktu.
Her şeye dayanmak güçtü.
Ya da kendinden vazgeçmek farkındalıktı.
Ya da fedakarlıktı.
Sonra şunu fark ettik.
Aslında sessiz kalmak bazen kendini olduğu yerden silmekti ve her şeye dayanmak tükenmişlikti.
Kendinden vazgeçmek bir yerde kendini kaybetmek olarak sayılıyordu.
İşte bu fark edişler kolay olmadı çünkü bir şeyi yanlış olarak yeniden adlandırmak aslında insanın kendi geçmişiyle de yüzleşmesini gerektirdi.
Peki bizim bu eminliğimizin kaybolması neden bu kadar sarsıcı oldu bizim hayatlarımızda?
Çünkü aslında eminlik bize birer dayanak gibiydi.
O gidince insan boşlukta kaldı.
Yani hepimiz boşlukta kaldık.
Çünkü ne yapacağımızı bilemedik.
Kime güveneceğimizi de şaşırdık.
Ama belki de aslında bu boşluk bize yeni birer alan açtı.
Çünkü emin olmadığımızda aslında bazen daha dikkatli bakmayı öğreniyoruz.
Daha çok dinlemeyi öğreniyoruz.
Bunlarla birlikte daha az hüküm veriyoruz.
Belki de eminliğin kaybolması, bilgeliğin başladığı yerde olduğunu da aslında bu yaşadıklarımızdan öğrenmeye başlıyoruz.
Mesela bence artık eskisi gibi kesin konuşmamaya başladık birçoğumuz.
Yani kesin demiyoruz, her zaman demiyoruz.
Aslayı da daha az kullanmaya başladık.
Çünkü artık hepimizin beyninin içinde direkt şu canlanıyor.
Asla asla deme. Çünkü hayat bize şunu öğretti.
Hiçbir şey sandığımız kadar sabit değil.
Bu belirsizlik bir yerden sonra çok yorucu bir hale giriyor.
Ama aynı zamanda da daha gerçek.
Yani o hayal dünyasından sıyrıldık birçoğumuz.
Peki emin olmadan yaşamak mümkün mü?
Bence zor ama mümkün.
Yani emin olmadan yaşamak her gün yeniden karar vermek demek aslında.
Ve her gün kendini yoklamak.
Yani her gün ben burada mıyım diye sormak.
Bu aslında eski rahatlığın yerini almıyor.
Ama başka bir derinlik de kazandırıyor birçoğumuz için.
Peki bir zamanlar o emin olduğumuz halimize ne oldu bizim?
O hal kaybolmadı birçoğumuzda.
Sadece dönüşmeye başladı.
Belki biraz daha kırılgan oldu.
Belki biraz daha yorgun.
Ama aynı zamanda daha gerçek.
Çünkü artık şunu biliyoruz.
Hayat kesinliklerle değil ihtimallerle ilerliyor.
Bir zamanlar çok eminlik.
Şimdi o kadar değil. Ama belki de aslında bu kötü bir şey değil.
Belki de eminliğin yerini...
Hayatlarınızda merak aldı, esneklik aldı, anlayış aldı.
Ve belki de büyümek aslında tam olarak budur.
Her şeyden emin olmayı bırakıp hayatla yan yana durmayı öğrenmek.
Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
