
Bugün gerçekten kendi gününü mü yaşıyorsun, yoksa fark etmeden bir başkasının hayatına mı uyandın? Bu bölümde, gündelik rutinlerde kaybolmuşken nasıl başkalarının hayallerini, korkularını ve alışkanlıklarını yaşadığımızı konuşuyoruz. Chet Baker’dan Frida Kahlo’ya, küçük hikâyeler ve derin duygularla; empati, yabancılaşma ve görünmeyen yorgunluklara dokunuyoruz. Keyifli dinlemeler
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey adlı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Bilmeyenler için ben Esila.
Bugün size bir soru sormak istiyorum.
Ama öyle hemen cevaplamayın.
İçinden geçen ilk tepkiyi sustur.
Biraz dur, dirin bir nefes al ve sorunun içine yerleş.
Bugün yaşadığın gün gerçekten sana mı ait?
Bu sorunun yanıtı birçoğumuz için net değil.
Çünkü pek çok gün...
Farkında olmadan bir başkasının hayalini, planını, korkusunu ya da alışkanlığını yaşıyoruz.
Üstelik bunu çok da sorgulamadan yapıyoruz.
Alarm çalıyor, kalkıyoruz, kahvemizi içiyoruz, yollara düşüyoruz, işe, okula, ne bileyim trafiğe, ev işlerine, her şey olması gerektiği gibi görünüyor.
Ama günün sonunda içimizde bir boşluk var birçoğumuzun.
Ve bu fiziksel değil, bu başka bir şey.
Sanki bir role hazırlanmışız ama o rol bize ait değilmiş gibi.
Oyunu oynuyoruz ama senaryo bizim yazdığımız gibi değil.
Perde kapanıyor, alkış bile duymadan kulüse dönüyoruz.
İşte bu bölüm bu hissin üzülünü sürüyor.
Bir başkasının gününü yaşamanın ne demek olduğunu, bazen gerçekten empatiyle, bazen de kendimizi unutma noktasına gelerek nasıl başkalarının yaşamını sırtlandığımızı konuşalım istiyorum.
İlk olarak... Yabancılaşma ve günlük rutinlerle başlayalım.
Yabancılaşma sosyolojide çok sık kullanılan bir kavram baktığımızda.
Karl Marx'a göre işçinin emeğine yabancılaşması, kendi ürettiği şeye karşı bile uzaklaşması ama bu sadece iş hayatında olmuyor.
Biz kendi hayatımıza da yabancılaşabiliyoruz.
Sabah kalkıyorsun, aynı kahve bardağı, aynı kıyafet, aynı yol ama bir fark var.
Senin gibi hissetmiyorsun.
O gün sanki senin değilmiş gibi.
Bu duygu çok tanıdık değil mi?
Bir örnekle anlatayım.
Ünlü caz sanatçısı Baker hayatının bir döneminde her sabah aynı kafeye gidiyor, aynı sandalyeye oturuyormuş.
Aynı kahveyi söyleyip aynı müziği dinliyormuş.
Dışarıdan bakıldığında da disiplinli ve kararlı bir sanatçı gibi görünüyormuş.
Ama bir gün not defterine şöyle bir şey yazıyor.
Her sabah aynı kahveyle başlıyorum ama o kahvenin tadı gün geçtikçe bana ait olmaktan çıkıyor.
Bu cümlesi bana hep günlerin nasıl alışkanlıklarla örüldüğünü ama zamanla da bu alışkanlıkların içinde boşalabileceğini hatırlatıyor.
Yani rutinler güvenlidir ama bazen de kendi kimliğimizi örtüyor aslında.
İşte tam da bu yüzden bazen bir başkasının gününü yaşamak demek, kendi hayatımıza yeniden dışarıdan bakmak demek.
Çünkü çoğu zaman gözümüz o kadar kendi penceremize odaklanıyor ki yan pencerede neler olup bittiğini göremez hale geliyoruz.
Oysa empati yalnızca duygusal bir beceri değildir ki.
Aynı zamanda sosyal bir sorumluluktur da.
Yani sosyal psikolog Batson empatik ile ilgili teorisinde aslında insanların başkalarının duygularını anlamaya çalışmasına hem ahlaki hem de toplumsal yapılar açısından dönüştürücü
bir etkisi olduğunu savunuyor.
Yani yalnızca nazik olmak değil mesele.
Birlikte yaşamanın da bir gereği olarak anlatmaya çalışmaktır.
Anlama dediğimiz şey hep böyle teorik mi kalıyor?
Hayır. Günlük yaşamın içinde mini çıkanlarda bile gerçekleşebiliyor.
Bazen sabah kahvenin sırasına girip aldığın yerde başlıyor mesela.
Sen sıranın gecikmesine sinirlenirken kasadaki o görevli o gün 3 saattir ayakta çalışıyordur belki.
Evde yaşlı bir yakınına bakıyordur ya da gece uykusuz kalmıştır.
Belki çocuğu hastadır.
Belki sadece sessiz bir sabaha uyanamamıştır.
Bizim için sadece yavaş çalışan biri onun için ağır geçen bir gündür o.
Ya da otobüste bir koltuğa oturursun ve yanındaki kişi telefon ekrana boş boş bakıyordur.
Bir şey dikkatini çeker.
Yüzü kederlidir, gözleri yorgundur.
O an bir şey değişir içimizde.
Anlamaya başlarız.
O kişi bir kayıp yaşamış olabilir.
Belki bir işi kapatmıştır.
Belki sadece çok kötü bir haber almıştır.
O saniyelik fark ediş bence kalbimize görünmeyen bir pencere açar.
Ben de böyle hissetmiştim dediğimiz o duygusal benzerlik.
Aslında bizi insan yapan bir şeydir zaten.
Aklımızda hayat aslında iç içe geçmiş hikayelerden oluşuyor.
Ve bu hikayeler birbirinin değdiğinde başka bir bilinç ortaya çıkıyor.
Yani farkındalık ortaya çıkıyor.
Bazen çok güçlü bir örneğe ihtiyaç duyarız bunu hissetmek için.
Sız şarkıcı o büyüleyici sesiyle tüm dünyanın gönlüne taht kuruyor.
Ama onun hayatı dışarıdan göründüğü gibi bir sahne ışıltısından ibaret değil.
Çocukken annesi tarafından terk ediliyor.
Babası onu bisikte çalıştırarak büyütüyor.
Kör kalıyor bir süre.
Sonra mucizevi bir şekilde görmeye başlıyor.
Sokaklarda şarkı söylüyor.
Aşk acıları yaşıyor. Savaş yıllarında sahne de alıyor.
Günleri bizimkiler gibi sabah akşamdan ibaret değil.
Her günü bir sınav gibi geçiyor.
Ama o her seferinde başkalarının hayatına dokunabilmek için şarkı söylüyor.
Acıyı içinde geçirip bir başkasının duygusallığını dile getirebildi.
Onun şarkıları aslında başka insanların günlerine de misafir olmak isteyen bir kadının fısıltılarıydı.
Yalnızca kendi gününü değil de başkalarının gününü de yaşamaya cesaret etmiş biriydi aslında bu sanatçı.
Peki ben bunu neden anlattım?
Çünkü çoğumuzun hayatında görünmeyen, sessizce akıp giden bir yorgunluk var.
Ve bu yorgunluğu yalnızca çok çalışmaktan değil de anlaşılamamaktan, duyulamamaktan, görülememekten kaynaklanan şeylerdir.
Brown'un empatiyi anlatırken şöyle bir sözü var.
Empati, ben de oradaydım diyebilmektir.
Ama bunu karşımızdakine hissettirmek için önce kendi karanlığımızla da yüzleşmemiz gerekiyor.
Ve işte bir başkasının gününü yaşamak tam da bu yüzden önemli.
Yani o karanlığı bir mum yakmak, ben de bazen böyle hissediyorum diyebilme cesaretidir.
Bunu en çok sıradan hayatlarımıza döndüğümüzde fark ederiz.
Mesela bir akşam yemeğinde.
Masada herkes kendi hikayesini anlatırken bir kişi sadece dinliyorsa çoğu zaman sessiz bir der geçeriz.
Ama belki de onun gününde de çok şey olmuştur.
Sadece anlatacak enerjisi kalmamıştır.
Yani onun gününü yaşamaya çalıştığımızda onun cümlesizliğine de bir bağ kurabiliriz bence.
Asansörde karşılaştığınız bir komşunuzu düşünün.
Hep gözlerini kaçırıyor.
Selam verse bile kısık sesle veriyor.
Belki de içine kapanık biri diyorsun.
Oysa birkaç yıl önce sevdiği birini kaybetmiş olabilir.
Ve o günden beri göz göze gelmek bile ona ağır geliyordur.
Onun gününe sadece birkaç dakika misafir olsaydık ne çok şeyi farklı görürdük deme.
Başkasının gününü yaşamak demek bazen sadece onunla aynı odada sessizce oturmak demek bile olabilir.
Yani hiçbir şey yapmadan sadece varlığına eşlik etmek.
Bu en derin empati biçimlerinden biridir.
Psikolojide tanıklık etkisi denen bir kavram varmış.
Ve insanlar bir olaya ya da duruma tanık olduklarında yalnız olmadıklarını daha derinden hissedebiliyorlarmış.
Çünkü tanıklık bir tür varoluş onayıdır aslında.
Senin yaşadığın gerçektir demenin söze dökülmüş halidir.
Şimdi biraz da kendimize bakalım.
Senin gününü kim yaşıyor?
Kim seninle birlikte o kalabalık otobüste yoğun iş gününde uykusuz geceden yan yana duruyor?
Kim bugün nasılsın sorsun cevabını gerçekten dinlemek üzere soruyor.
Ve sen en son ne zaman birinin gününe misafir oldun?
Bu misafirlik büyük jestlerle olmaz belki.
Bazen bir mesajla başlar.
Bugün aklımdasın demekle.
Bazen bir fincan çayla.
Bazen sırf yanında oturmakla.
Ama etkisi hayat boyunca sürebilir.
Çünkü o an yalnız değilsin diyen görünmez bir el uzanır karşındakine.
Frida Kahlo'nun hayatı mesela sıradan bir yaşam öyküsü değil.
Evet o bir esnaf, bir devrimci, bir aşık ve bir hayatta kalma öyküsü.
Ama bunların da ötesinde Frida'nın bir bedenin sınırlarında sıkışmış ama hayal gücüyle sınırlarını aşmış bir insan.
Bir yaşında çocuk felci geçiriyor.
Bir bacağını ötekinin...
kısa oluyor ve yıllarca bunu saklıyor ve utanıyor.
Ama yine de pes etmiyor.
Eğitimine devam ediyor.
Hayalleri var çünkü. Genç bir kadınken geçirdiği bir trafik kazası sonucunda onun yalnızca bedeni değil tüm yaşamını değiştiriyor ve omurgası kırılıyor.
Kaburgaları parçalanıyor.
Giden kemiği dağılıyor.
Aylarca yatağa çakılı kalıyor.
Bu süreçte Yalnız, sessiz ve hareketsiz kalıyor.
İşte o günlerde bir başkasının gününü yaşamak ne demek?
En iyi Frida biliyor. Çünkü kendi bedeninde artık eskisi gibi yaşayamıyor.
Yavaş yavaş fark ediyor ki hayatta yalnızca, dışarıda değil.
Bazen içeri çekildiğinde daha derin, daha renkli, daha yoğun.
Tuvaline döküyor bütün acılarını.
Kendi gününü resmediyor.
Kendi yalnızlığını, sancısını ve arzularını boyayarak, resmederek anlatıyor.
Ama ilginçti ki her fırça darbesinde de sadece kendini değil de milyonlarca insanı da anlatıyor.
Onun otoportrellerinde bir çeşit kolektif ayna gibi acının evrenselliğini resmediyor ve benim yaşadığım senin de olabilir diyor resimlerinde.
Biz bugün sadece onun renklerini görüyoruz.
Tablolarına hayran kalıyoruz.
Ama belki de bir gününün onun gününü yaşasaydık o yatağa mahkum anlarında ne kadar büyük bir yalnızlıkla savaştığını Bence daha iyi anlayabilirdik.
Yani o günleri yaşayan birinin neden bu kadar büyük bir sevgiye, üretmeye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyduğunu işte o anları anlayabilirdik.
Çünkü Frida'nın günleri onun tablosunda gördüğümüz gibi canlı ve etkileyici değildi ki.
Ama o günlerini anlatmaya çalışmak kendi içimize daha dikkatli bakmayı öğretti bence birçoğumuza.
Ben buradan şuna gelmek istiyorum.
Bazen bir insanın gününü anlayabilmek için onun yaşadıklarını yaşamamız gerekmez.
Ama ona yakından bakmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Yani göz göze gelmeyi, cümlelerin arkasında durmayı, bazen bir sessizliği anlamayı.
Bu da zamanla gelişen bir farkındalık.
Bir yerde okumuştum. Psikolojide ayna neronları denilen bir sistem var.
Başkasının yaptığı bir hareketi, bir duyguyu gözlemlediğimizde Bizim beynimizde de benzer anlar aktifleşiyor.
Yani bir acı çektiğinde biz de onun acısını taklit etmeye başlıyoruz fark etmeden.
Bu sistem evrimsel olarak bizim topluluklar halinde yaşayabilmemiz için geliştirdiği bir yapı aslında.
Yani empati aslında doğuştan var.
Ama büyürken bastırılıyor, köreliyor, kalabalıklaşan, hızlanan dünyada da başkasının gününü artık gereksiz bir lüksmüş gibi geliyor birçoğumuza.
Oysa aslında bu en temel insanlı ihtiyaçlarımızdan biri.
Anlaşılmak, duyulmak.
Biraz daha yakından bakalım.
Belki de bir sabah kalktığında hiçbir şey yapmak istemedin.
Giyinmek, işe gitmek, insanlarla konuşmak.
Hatta kahvaltı bile etmek ağır geldi içinden.
Hiçbir şey gelmiyor.
Ama çıktın evden, otobüse bindin.
O gün herkes sana normal gibi davrandı.
Çünkü sen de normalmiş gibi davrandın.
O gün biri sana şöyle deseydi.
Bugün biraz durgunsun, merak ettim seni.
Belki gün bambaşka geçecekti.
İşte bir başkasının gününü yaşamak bazen bunu fark etmek demek.
Yani görmediğimiz neyi atlattık?
Sessiz kalan kimdi?
Yüzü gülmeyen kimdi?
Ben de hiç tanımadığınız insanların günlerini yaşamaya çalışırız.
Mesela sabah işe giderken sokakta yatan bir enstitüs sizi görürsün.
Üzerinde battaniye, başı yastık yerine poşete yaslanmış.
Bir an göz göze gelirsiniz.
Kısa bir saniye ama derin bir sarsıntı yaratır içimizde.
Çünkü onun gününde misafir olamayız belki ama gününün ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliriz.
Ve bu farkındalık bile bizi değiştirebilir bir yerde.
Ya da markette kasada çalışan genç bir kadın düşünün.
Sıraya bakıp iş geçiriyor.
Sen de bir ona gülümsüyorsun.
Kolay gelsin diyorsun. Belki o gün ona kimse bunu demedi.
Belki o minicik cümle onun için bir gün değil.
bir hafta boyunca hatırlayacağı bir şey olacak.
Ya da bir başkasının gününü yaşamak demek onun yerine geçmek değil ki.
Onların varlığını ciddiye almak, onların dünyasında bir iklim olduğunu kabul etmek demek.
Çünkü herkes iç iklimi bambaşka.
Kimse sürekli kış yaşamıyor.
Kimisi yağmurlu bir sonbaharda yaşıyor.
Biz sadece güneşliysek başkasının fırtınasını göremiyoruz çoğu zaman.
İşte o fırtınayı görmeye çalışmak insanı insan yapan şeydir.
Ve bazen de günü hiç görmediğimiz, hep uzakta sandığımız birinin yerine geçeriz.
İşte bu noktada farklı bir sanatçı, örneğin Robin Williams.
Çok sevilen, neşeli, enerjik bir adam.
Ama içsel dünyası ağır bir melankoliyle kaplı.
Yıllarca depresyonla mücadele ediyor.
Dışarıda hep kahkaha atıyor ama içindeki yalnızlığı da kimse fark etmiyor.
O da başkalarının gününü neşelendirmek için kendi gününü susturuyor.
Onun gününü bir an için yaşamayı deneyebilsek belki gülüşlerinin ardındaki kırgınlığı görebilirdik.
Ve belki onu daha da fazla tutabilirdik bu dünyada.
Yani kendi günümüzü kaybolduğumuz bu çağda başkasının gününü yaşamak belki de en büyük cesaretlerden biri.
Çünkü empati bir davranış değil.
Baktığımızda bir niyet.
Yani kalpten gelen bir yönelme.
Bir seni görmek istiyorum hali.
Ve bugün sana bırakmak istediğim soru şu.
Bugün kimin gününü merak ettin?
Kim iyi misin demeni bekliyor olabilir.
Bir günlüğüne bile olsa kimin hayatına misafir olmak isterdin?
Belki de yarın sabah birinin gününü biraz daha dikkatli izlemek için bu sana yeni bir fırsat.
Çünkü unutulmamalı.
En büyük değişim bir başkasının gününe bakarken başlar.
Kendine çok iyi bak.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
