
Bakmak ve görmek çoğu zaman aynı şeymiş gibi kullanılır, ama aralarında derin bir fark vardır. Bakmak, gözlerin bir şeye yönelmesidir; görmek ise o şeye dikkatle, farkındalıkla ve anlam arayarak yaklaşmaktır. Günlük hayatın hızında çoğu detayı sadece “bakarak” geçeriz. Oysa görmek, yavaşlamayı, gerçekten temas kurmayı ve algıladığımızın ötesine geçmeyi gerektirir.
Bu bölümde, bakmakla görmek arasındaki bu ince farkı keşfederken şu sorunun peşine düşüyoruz: Hayata gerçekten bakıyor muyuz, yoksa onu tüm derinliğiyle görebiliyor muyuz?
Transkript
Herkese merhabalar, şöyle bir şartlı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Ben Esile. Bugün çok basit gibi görünen ama aslında insanın böyle hayatına dokunan bir soruyla başlayacağız.
Bakmak ve görmek aynı şey mi?
Çünkü çoğu zaman ikisini aynı anlamda kullanıyoruz birçoğumuz.
Baktım ama görmedim.
Oradaydı ama gözümden kaçmış.
Nasıl fark etmedim ki gibi.
Cümleler kuruyoruz ve bazen bir şeyi tam karşımızda dururken bile göremeyebiliyoruz.
Hatta bazen yıllardır baktığımız bir şeyin aslında ne olduğunu çok sonradan fark edebiliyoruz.
Nasıl desem bir insanı, bir duyguyu, belki de bir gerçeği.
Çünkü bakmak çoğu zaman gözlerle yapılan bir şey ama görmek aslında biraz daha farklı.
Görmek bazen dikkat istiyor, bazen yavaşlamak istiyor, bazen de cesaret istiyor.
Bugün biraz bunun üzerine konuşalım istiyorum.
Hayatta gerçekten neyi görüyoruz ve neyi sadece bakıp geçiyoruz?
Bir deney var belki duymuşsunuzdur.
İnsanlara kısa bir video izletiyorlar.
Videoda birkaç kişi birbirinde basketbol topu ile pas atıyor.
İzleyenlerden de şu rica ediliyor.
Beyaz tişörtlü oyuncuların kaç pas verdiğini sayın.
İnsanlar videoyu dikkatle izliyorlar.
Pasları sayıyorlar. Sonra deney bitiyor ve bir soru soruluyor.
Videoda yürüyen gorili gördünüz mü?
Çoğu kişi şaşırıyor buna.
Yani ne gorili diyorlar.
Ama video tekrar oynatıldığında insanlar fark ediyor.
Gerçekten de bir kişi goril kostümüyle sahnenin ortasından geçiyor.
Ama çoğu insan bunu görmemiş.
Çünkü aslında dikkatleri başka bir şeydi.
Bu deneyin anlattığı şey aslında baktığımızda çok basit bir şey.
İnsan bazen baktığı şeyi bile görmüyor.
Çünkü görmek sadece göz meselesi değil.
Aslında bir yerde dikkat meselesi de.
Hayatta da böyle değil mi?
Yani bazen yıllarca aynı sokaktan geçiyoruz ama bir gün fark ediyoruz ki o sokakta küçük bir kitapçı varmış.
Belki yıllardır oradaydı ama biz onu görmemiştik.
Yani bazen yıllarca bir insanla konuşuyoruz ama bir gün onun aslında çok yalnız olduğunu fark ediyoruz.
Yıllarca bakmışız ama görmemişiz.
Çünkü görmek biraz da durmak istiyor.
Biraz merak istiyor.
biraz da gerçekten anlamak istemek istiyor.
Yani insanlar görmeyi belki de hayatta en çok zorlandığı şeylerden biri bu.
İnsanlar gerçekten görmek istiyor mu?
Çünkü çoğu zaman insanlar hakkında hızlı kararlar veriyoruz.
Birini tanıyoruz ve birkaç dakika içinde böyle bir anda düşünmeye başlıyoruz.
Bu insan kibirli, işte bu insan soğuk, bu insan çok rahat.
Ama çoğu zaman bu sadece bir ilk izlenim.
Yani insanlar gerçekten Görmek zaman alıyor.
Birinin neden böyle konuştuğunu, neden böyle davrandığını ya da neden böyle sustuğunu.
Bunları anlamak için biraz sabır gerekiyor ama modern hayatın bir sorunu var.
Biz çoğu zaman yavaş tanımıyoruz.
Hızlı karar veriyoruz ve bu yüzden bazen insanların sadece görünen yüzünü görüyoruz.
Ama gerçek hikayelerini kaçırıyoruz.
İnsanların aslında baktığımızda en temel ihtiyaçlarından biri...
Çok basit bir şey. Görülmek istiyoruz.
Bunu birçoğumuz istiyoruz hayatlarımızda.
Ama burada kastettiğim şey böyle fiziksel olarak görülmek değil.
Gerçekten fark edilmek, anlaşılmak.
Yani birinin size gerçekten dinlediğini hissetmek.
Biriyle konuşurken bazen şöyle hissediyoruz.
Karşınızdaki kişi sizi gerçekten dinliyor.
Sözlerinizin arasındaki boşlukları bile anlıyor.
Ve bazen başka bir konuşmada şöyle hissediyorsunuz.
Karşınızdaki sadece sıranın kendisinin gelmesini bekliyor.
İşte aslında bu yüzden görülmek çok değerli bir şey.
Çünkü görülmek demek benim varlığım fark edildi demek.
Mesela bugün ilginç bir şey yaşıyoruz bence.
Hiç olmadığı kadar çok görüntü görüyoruz.
İşte telefonların ekranı, reklamlar, videolar, fotoğraflar.
Ama belki de hiç olmadığı kadar az gerçekten görüyoruz.
Çünkü baktığımızda sürekli bir şeylere bakıyoruz.
Ama çoğu zaman dikkatimiz...
parçalanmış durumda bir yandan mesaj geliyor bir yandan bildirim bir yandan başka bir video ve beynimiz böyle aslında sürekli başka bir yere çekiliyor ve bu yüzden bazen hayatın içindeki böyle küçük şeyleri kaçırıyoruz
mesela bir arkadaşımızın ses tonundaki değişimi birinin gözlerindeki yorgunluğu ya da bir gün batımını bile kaçırabiliyoruz mesela hayatta bazı insanlar var onlar böyle küçük şeyleri
gören insanlar mesela Bir çiçeğin açtığını fark eder ya da birinin moralinin bozuk olduğunu hemen anlar.
Bir şarkının böyle içindeki küçük bir detayı yakalar.
Bu insanlar genelde şuna sahip oluyor.
Dikkati sahip oluyor. Bunu ben kendimde çok da az olsa görebiliyorum.
Çünkü görmek dediğimiz şey biraz da dikkat etmek demek.
Ve dikkat etmek birine verilen en büyük hediyelerden ve bence en büyük değerlerden biri.
Mesela sanatçılar bazen dünyayı farklı görüyor diyoruz.
Mesela Van Gogh.
Örneği vereceğim yine. Van Gogh'un tablolarına baktığımızda aslında gökyüzü sıradan görünmüyor.
Yıldızlar sanki hareket ediyormuş gibi.
Renkler sanki konuşuyormuş gibi.
Belki de onun farkı şuydu.
O sadece bakmıyordu.
Birçok şeyi görüyordu da belki.
Çünkü sanat bazen tam olarak budur.
Herkesin baktığı bir şeyi başka bir şekilde görebilmek.
Mesela ünlü fotoğrafçı Bresson şöyle bir şey söylüyor.
Fotoğraf çekmek baş, göz ve kalbin aynı.
anda hizalanmasıdır diyor.
Yani sadece kamerayı kaldırıp deklanşöre basmak değil.
Bir anı gerçekten görmek demektir.
Mesela ben bu yüzden analog fotoğraf makinelerini çok seviyorum.
Çünkü onlarda şöyle bir şey var.
Onlarda gerçekten anı yakalıyorsun.
Yani onda bence gerçekten insan görüyor.
Mesela bazı fotoğraflar var.
Bunlar çok basit fotoğraflar ama içlerinde bir duygu var.
Çünkü fotoğrafı çeken kişi o anı Aslında gerçekten görmüştür.
O yüzden ben analog makineleri, yeni nesil makineleri göre daha çok seviyorum.
Çünkü sen o anı yakalıyorsun ama dönüp geri bakamıyorsun.
Çünkü o filme kaydoldu bir kere.
Yıkatana kadar sen o fotoğrafı görmeyeceksin.
Bence en güzel yanlarından biri analog kameraların.
Bir de ilişkilerde görmek dediğimiz nokta var.
Yani bir ilişkide en değerli şeylerden biri bence bu.
Birinin sizi gerçekten görmesi.
Sizi kalıplarla değil de böyle olduğunuz gibi.
İşte bazen insanlar birbirlerini değiştirmeye çalışıyorlar ilişkilerde.
Ama belki de önce yapılması gereken şey şu.
Gerçekten görmesi gerekiyordur karşısındaki kişiyi.
Birinin güçlü yanlarını da, kırılgan yanlarını da.
Ne bileyim hayalleri, korkuları.
Çünkü insan görülmediğini hissettiğinde aslında yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor.
Ama görüldüğünü hissettiğinde de gerçekten orada kalmak istiyor.
Belki de en zor olan şeylerden biri de insanın kendisini görmesidir.
Çünkü insan başkalarını gözlemlemek konusunda oldukça iyiyiz.
Bence bunu birçokumuz çok iyi yapabiliyoruzdur.
Ama kendimizi görmeye geldiğimiz noktada aslında biraz daha zor ilerliyor bu.
Kendi hatalarımızı görmek, işte korkularımızı, kendi kaçtığımız şeyleri görmek aslında bunların hiçbiri kolay şeyler değil.
Ama insan kendini görmeden gerçekten de değişemiyor.
Mesela bir aynaya baktığınızda yüzümüzü görüyoruz hepimiz ama kendimizi görmek aslında bundan çok daha fazlası.
Kendimizi görmek dediğimiz şey aslında şu soruları kendi kendimize sorabilmek bence.
Ben gerçekten ne istiyorum?
Ya da ben neden böyle davranıyorum?
Ben neden bazı şeylerden kaçıyorum?
Bu sorular bazen aslında rahatsız edici olabiliyor ama aynı zamanda da bence büyümenin...
Bir yerde başlangıcı olan sorular bunlar.
Mesela bazen insanlar yıllar sonra şöyle şeyler söylüyor.
Keşke o anın değerini bilseydim.
Mesela bir çocukluk anısı, bir aile yemeği ya da bir arkadaşa yapılan sıradan bir sohbet.
Aslında o anlarda sadece bakmışız ama gerçekten görmemişiz.
Çünkü o anların değerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz.
Bu insanoğlunda çok fazla olan bir şey bence.
Biz birçok şeyin değerini kaybettikten sonra anlıyoruz.
Bir de yavaşlamak var. Yani belki de görmenin ilk adımı bence kesinlikle bu yavaşlamak.
Çünkü hızlı yaşadığımız çoğu şeyi kaçırıyoruz.
Yavaşladığımızda ise detaylar artık görünmeye başlıyor.
Nasıl desem bir şehrin sesi, bir insanın gülüşü, bir hikayenin içindeki küçük duygular.
Aslında yavaşlamak bazen böyle dünyayı daha net görmemizi sağlıyor.
Belki bugün kendinize küçük sorular sorabilirsiniz.
Hayatta gerçekten neyi görüyoruz ve neyi sadece bakıp geçiyoruz?
Belki bir insanı daha dikkatle dinlemek, ne bileyim belki bir anı daha yavaş yavaş yaşamak.
Belki de kendimize biraz daha dürüst bakabilmek.
Çünkü görmek bazen dünyayı değiştirmez belki ama dünyayı algılama biçimimizi değiştirir.
Bugün bu bölümde böyle bakmak ve görmek arasındaki o ince fark üzerine bayağı konuştuğumuzu düşünüyorum.
Belki cevap çok basit değil.
Ama belki şu fikir aklınızda kalabilir.
Bazen hayatın en değerli şeyleri en çok baktığımız ama en az gördüğümüz şeylerdir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
