
Bu bölümde Aynı Yıldızın Altında’nın bize fısıldadıklarını konuşuyoruz.
Hayatın adil olmak zorunda olmadığını ama yine de yaşanmaya değer anlarla dolu olduğunu… Kısa bir ömrün bile birine “sonsuzluk” hissini verebileceğini. Hazel ve Gus üzerinden, sevgiyi ertelememeyi, acının içinden geçerken bile gülmenin mümkün olduğunu ve bazen iz bırakmanın büyük şeyler yapmaktan değil, birinin hayatına dokunmaktan geçtiğini hatırlıyoruz.
Bu bölüm; kaybetme korkusuna rağmen sevmeyi seçenlere, “az zaman”ın aslında ne kadar çok şey anlatabildiğini düşünenlere ve aynı yıldızın altında birbirini bulan kalplere…
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey attı podcast kanalıma.
Hepiniz hoş geldiniz.
Yeni gelenler için, beni bilmeyenler için ben Esila.
Bugün birçoğumuzun belki de lise yıllarında ya da belki de ortaokul yıllarında okuduğu veya izlediği kitaptan veya filmden bahsetmek istiyorum.
Aynı yıldızın altında belki de birçoğumuz bunu hem okuduk hem izledik ve hepimizde ufak da olsa bir izi olan bir...
Kitap aslında. Ve bugün biraz bunun hakkında konuşalım istiyorum birlikte.
Bazı hikayeler vardır.
Böyle okuyup bittiğinde kapağını böyle kapatamazsınız.
Filmi izleyip bittiğinde böyle yerinizden kalkamazsınız.
Çünkü hikaye bitmez.
Sadece o hikayenin anlatımı biter.
Aynı yıldızın altında tam olarak da aslında baktığımızda böyle bir hikaye.
Bir aşk hikayesi gibi başlıyor.
Ama aslında ölümle, yaşamla, anlamla ve geride kalmakla ilgili.
Bir hikaye. Bu bölümde Hazel ve Gus'ın o ilişkisini, o hayatları hakkında konuşacağız.
Ama daha çok onların bizde bıraktıkları hakkında konuşacağız bugün.
Hazel Grace. Hayata başlarken değil de hayatın tam ortasında böyle durup kalıyor.
Genç ama yorgun.
Yaşı küçük ama düşünceleri oldukça ağır.
Ve bu yorgunluk sadece hastalıktan değil sürekli son ihtimaliyle yaşamaktan geliyor aslında.
Çünkü bazı insanlar ölüm fikrini ileri yaşlarda düşünüyor.
Hatta bence birçoğumuz böyle düşünüyoruz.
Bazıları ise bununla çok erken karşılaşmaya başlıyor.
Ve gaz.
İlk bakışta karizmatik, biraz ukala, biraz hayata meydan okuyan biri gibi görünüyor bizlere.
Ama en belirgin özelliği aslında şu.
Unutulmak istemiyor.
Unutulmaktan belki de korkuyor.
Hayata böyle bir iz bırakmak istiyor.
Sıradan bir hayat da istemiyor.
Ölümden korkmuyor belki ama hiç var olmamış gibi silinmekten de korkuyor.
Ve aslında bu korku onu hezla yaklaştıran şey oluyor.
Aynı yıldızın altında iyi güçlü yapan şey kanseri merkeze koymaması bence.
Hastalık var. Ama hikaye aslında bu değil.
Hikaye hastalıkla yaşamak zorunda kalan insanların nasıl sevdikleri, nasıl güldükleri, nasıl hayaller kurduklarıyla alakalı ve en önemlisi nasıl sevdiklerini geride bırakmak zorunda kaldıklarıyla
alakalı. Hazel'in kendini bir el bombasına benzetmesi kitabın belki de en sarsıcı metaforlarından biri.
Bir gün patlayacağım ve etrafımdaki herkesi inciteceğim diyor.
Bu cümle sadece hastalıkla ilgili de değil.
Bu aslında sevmeye dair bir korku.
Birine bağlanırsam onu incitirim korkusu.
Ve bu korku aslında birçok insanın gerçek hayatta da yaşadığı bir şey.
Hazel Gus'u seviyor ama uzak durmak da istiyor.
Çünkü Gus da tam tersine şunu söylüyor.
Acıdan kaçmak için yaşamaktan vazgeçemezsin.
Ve burada kitap bize çok zor bir soru soruyor.
Sevmek mi daha bencil yoksa sevmemek mi?
Mesela... Kitabın bir bölümünde Amsterdam'a yolculuk yapıyorlar ve bu sanki bir rüya gibi.
Ama orada öğrendikleri şey şu, hayran olduğumuz insanlar da kusurlu.
Bazı soruların cevabı yok, bazı hikayeler yarım kalır.
Ve bu hayatın kendisiyle birebir örtüşüyor aslında.
Mesela Hazel'in yarım kalan kitabı sevmesi aslında boşuna değil.
Çünkü hayatta kapanış sunmuyor, her şey tamamlanmıyor ve her hikaye mutlu sonla da bitmiyor.
Ve bazen yarım kalmak zorunda bazı şeyler.
Mesela film böyle daha görsel, daha hızlı, daha yoğun duygularla ilerliyor.
Kitap ise böyle biraz daha içsel ilerliyor.
Daha sessiz, böyle biraz daha düşünceli.
Ama ikisi de aynı şeyi söylüyor size.
Hayat uzun olmak zorunda değil ama anlamlı olmak zorunda.
Mesela Gus'un hastalığının ilerlemesi ve Hazel'in onu çok böyle izleyerek kaybetmesi en zor olan şey şu.
Seven kişi ölmez ama kalan yaşamaya devam etmek zorunda.
Ve bu aslında baktığımızda bence en ağır yüklerden birisi.
Mesela Gus'un kendi cenazesini yaşarken dinlemesi aslında hepimizin birer gizli isteği.
Bir gün biz yokken hakkımızda ne söylenecek?
Yine el alem nedere geliyoruz biraz.
Mesela Gus bunu yaşarken Hazel şu cümleyi kuruyor.
Sen bana kısa bir ömürde sonsuzluk verdin diyor.
İşte bu hikaye aslında baktığımızda bize şunu öğretiyor.
Aşk uzun olmak zorunda değil ama gerçek olmak zorunda.
Birlikte yaşlanmak değil belki ama birbirinin hayatına dokunabilmek.
Hikaye Gus'un ölümüyle bitmiyor.
Çünkü Hazel kalıyor.
Ve kalmak aslında gitmekten çok daha zor.
Bu soruyu her zaman herkes sorar ya.
Gidenem zor kalana mı?
Bence her zaman kalana daha zor.
Ama Hazel kalıp yaşıyor.
Çünkü Gus onu yaşamak için seviyor.
Hazel ve Gus'ın bence en büyük farkı şuydu aslında.
Onlar ölüm ihtimalini bilmiyorlar.
Onunla yaşıyorlar. Mesela çoğumuz ölümden korkarız ama onu erteliyoruz.
Daha var diyoruz.
Sonra düşünürüm diyoruz.
Ama onlar için soruna yok.
Bu yüzden her duygu aslında daha yoğun.
Ve bu bizi rahatsız ediyor.
Çünkü onların yaşadığı cesaret bizim ertelediğimiz hayatlarımızı yüzümüze vuruyor.
Aynı yıldızın altında aslında bize çok net bir şey söylüyor.
Hayat acil olmak zorunda değil.
İyi insanlar erken ölebilir.
Kötü insanlar çok daha uzun yaşayabilir.
Çok isteyenler yarım kalabilir.
Ve bu gerçekle yüzleşmek hikayenin aslında en ağır yeri.
Çünkü umut ettiğimiz şey şu.
Eğer yeterince iyi olursak hayatta bize iyi davranır diye düşünüyoruz ama davranmayabilir.
Mesela Hazel'in taşıdığı en büyük yüklerden biri baktığımızda suçluluk.
Hayatta olduğu için suçlu hissediyor.
Anne babasının hayatını kendi etrafında döndürdüğünü bilmek aslında onların gençliğini, özgürlüğünü elinden aldığını düşünmesine yol açıyor.
Ve bu duygu sadece hasta insanlara ait değil.
Birçok insan sevilmenin ağırlığını taşıyor.
Benim yüzümden vazgeçti.
Ben olmasam daha mutlu olurdu düşüncesi.
Hazel işte bu duygunun aslında bize bir sesi oluyor.
Mesela Gus'un dünyayla mücadelesi baktığımızda çok tanıdık.
İz bırakmak istemek.
Hatırlanmak istemek.
Aslında bu ölüm korkusunun başka bir şekli bence.
Eğer unutulmazsam tam anlamıyla yok olmam demek.
Ama hikaye aslında bize bir yerde de şunu fısıldıyor.
Büyük izler büyük kalabalıklarda bırakılmaz her zaman.
Bazen tek bir insanın hayatında derin bir boşluk açmak dünyayı değiştirmekten daha da anlamlıdır.
Hazel'in yarım kalan kitaplara olan sevgisi bizim yarım...
kalan ilişkilerinize de benziyor.
Biten ama kapanmayan dostluklar, konuşulmadan ayrılan aşklar, söylenmeyen cümleler.
Bazı hikayeler kapanmaz ve kapanmaması onları baktığımızda değersiz yapmaz.
Tam tersine bizi biz yapan şey o eksik cümlelerdir belki de.
Aynı yıldızın altında bence bizi şuraya getirdi.
Biz sevmekten mi korkarız yoksa kaybetmekten mi?
Çünkü kaybetme ihtimali varsa sevmenin anlamı var mı?
Çok da bilmiyoruz aslında ve bu hikaye aslında bize şunu söylüyor.
Acıdan kaçmak hayattan kaçmak da eşdeğerdir.
Herkes uzun yaşayamaz ama herkes derin sevebilir.
Bu hikaye bize bunu hatırlatıyor bence ve belki de bu yüzden aynı yıldızın altında sadece bir kitap ya da film değil.
Aslında hepimize birer hatırlatmadır.
Hepimiz aynı yıldızın altındayız baktığımızda ama aynı süreyle değil ve belki de önemli olan ne kadar yaşadığımız da değildir.
Kimin hayatına ne kadar ve nasıl dokunduğumuzdur.
Bazı insanlar kısa süre kalır ama içimizde sonsuza kadar yürürler.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Umarım bu bölümü beğenmişsiniz.
Beğendiyseniz veya beğenmediyseniz bunun hakkındaki tüm yorumlarınızı sosyal medya üzerinden bana iletebilirsiniz.
Kendinize çok iyi bakın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
