
Affetmek unutmak mı, hak vermek mi, yoksa aynı kapıyı yeniden açmak mı? Bu bölümde; kırgınlıkları taşımayı, öfkenin bizi nasıl yorduğunu, kendini affetmenin zorluğunu ve affetmenin aslında kendi iç huzurunu yeniden seçmek olup olmadığını konuşuyoruz.
Transkript
Herkese merhabalar.
Şöyle Bir Şey adlı podcast kanalıma hepiniz hoş geldiniz.
Ben Esila. Bugün en çok yanlış anlaşılan kelimelerden biri hakkında konuşacağız.
Affetmek hakkında konuşacağız.
Çünkü böyle çoğu insan affetmeyi yapılanı unutmak sanıyor.
Yani bunu hiç yaşanmamış gibi davranmak sanıyor.
Hatta bazen böyle yeniden aynı insana kapıyı açmak olarak da algılayanlar var.
Oysa belki de affetmek dediğimiz şey bunların hiçbiri değildir.
Nasıl desem? Hayatımızın bir döneminde hepimiz birini affetmekte zorlandığımız zamanlar oldu.
İşte belki bir arkadaşımızı, belki ailemizden birini, belki de çok sevdiğimiz bir insanı.
Belki de en çok kendimizi.
Ve ilginç olan şey şu.
Bazen bizi en çok yoran şey aslında yaşadığımız olay değildi.
O olayı yıllarca içimizde taşımamız oluyor.
Şunu hiç fark ettiniz mi?
Biri sizi incittiğinde olay belki 5 dakika sürüyor.
Ama siz o böyle konuşmayı aylarca tekrar tekrar yaşıyorsunuz.
Arabada, uyumadan önce, bir yerde oturur bir kahve içerken.
Ya keşke şunu söyleseydim.
Ya da bunu bana nasıl yaptı?
Ya da ne bileyim neden böyle davrandı ki?
Aslında karşımızdaki insan çoktan hayatına devam etmiş oluyor.
Ama biz hala aynı cümlenin içinde yaşamaya devam ediyoruz.
İşte affedememek biraz da böyle bir şey.
Yani bir anıyı sürekli bugüne taşımak, bazen affetmemeyi güçlü olmak sanıyoruz çünkü.
Ya ben onu asla affetmem.
Ya bu cümleyi söylerken kendimizi birçoğumuz güçlü hissediyoruz.
Ama zaman geçtikçe şunu görüyoruz ki o öfke sadece karşımızdakini değil bir yerde bizi de tükeçiyor.
Çünkü öfke aslında içinde yaşadığımız bir ev gibi.
Ve biz o evin duvarlarını her gün yeniden boyuyoruz.
Şöyle bir söz var. Öfke başkası ölsün diye zehir içmektir.
Baktığınızda ne kadar sert geliyor değil mi?
Ama düşünün birine kızıyoruz.
Aylarca, yıllarca sürüyor.
Belki o insan bunun farkında bile değil.
Ama bizim enerjimiz gidiyor.
Mutluluğumuz azalıyor. Yeni insanlara güvenimiz kırılıyor.
Yani aslında cezasını çeken kişi karşı taraf değil tamamen biz oluyoruz.
Burada bence çok önemli bir ayrım var.
Affetmek yapılan davranışı doğru bulmak değil.
Size zarar veren birini haklı çıkarmak da değil.
Sınırlarınızı kaldırmak hiç değil.
Hatayı yeniden aynı ilişkiyi kurmak da değil.
Baktığımızda affetmek artık o olayın hayatımızı yönetmesine izin vermemek demek.
Ya bazı insanlar şunu söylüyor.
Affedersem kaybetmiş olurum.
Peki gerçekten öyle mi?
Yoksa tam tersi mi?
Çünkü bazen affetmek kontrolü yerinde ele almak demek aslında.
Nasıl desem artık geçmişin senin yönetmesine izin vermemek ya da en zor affedilişlerden biri kendini affetmek aslında.
Hepimizin geçmişinde keşkelerimiz var.
İşte keşke yapmasaydım, keşke gitmeseydim, keşke o kararı vermeseydim gibi.
Ve ilginç olan şey aslında şu.
Başkalarının yaptığı hatalara bazen anlayış gösterebiliyoruz.
Ama konu kendimize geldiğinde.
En acımasız hakim yine biz oluyoruz.
Belki de yıllardır tek bir hatanız üzerinden kendinizi tanımlıyorsunuz.
İşte o ilişkiyi ben bitirdim, o işi kaybettim, o sınavı geçemedim, yanlış kararlar verdim.
Ve zihniniz size sürekli aynı dosyayı açıyor.
Sanki hayatınız sadece o andan ibaretmiş gibi.
Oysa baktığımızda hiçbir insan yaptığı en büyük hatadan ibaret değildir.
Şöyle düşünelim. Çocuk yürümeyi öğrenirken kaç kez düşüyor?
Kimse ona bir daha yürüme diyor mu?
Hayır demiyor. Çünkü düşmenin öğrenmenin bir parçası olduğunu hepimiz biliyoruz.
Ama büyüdüğümüz zaman kendi düşmelerimizi asla affedemiyoruz.
Affetmenin önündeki en büyük engel aslında bir adalet duygusu.
Özür bile dilemedi.
Ne bileyim hala mutlu.
Hiç pişman görünmüyor.
Ve bu yüzden affedemiyoruz.
Çünkü içimizdeki şu beklenti oluşuyor.
Önce karşı taraf bedel ödesin.
Sonra ben affederim.
Ama baktığımızda hayat her zaman bir düzenle işlemiyor.
Bazı insanlar özür dilemiyor.
Bazıları hatalarını asla kabul etmiyor.
Bazıları da neden zarar verdiğini bile anlamıyor.
Peki böyle zamanlarda ne olacak?
Yani hayatımızın geri kalanını, onların değişmesini bekleyerek mi geçireceğiz?
Affetmek bazen karşındaki insan için değil de kendin için verdiğin bir karar oluyor.
Ya nasıl desem artık bunu taşımayacağım demekle eşdeğer aslında.
Bir düşünün sırtınızda ağır bir çanta taşıdığınızı hayal edin.
İlk gün çok ağır geliyor. Sonra alışıyorsunuz.
Ama alışmış olmanız aslında çantanın hafiflediği anlamına gelmiyor.
İçindeki yük hala aynı.
İşte kırgınlıklar da biraz böyle.
Biz sadece taşımaya alışıyoruz.
Belki de affetmek o çantayı yere bırakmak demektir.
Yani bazen insanlar affetmeyi unutmakla karıştırıyor.
Hayır, böyle bir şey yok.
Bazı şeyler unutulmaz da zaten.
Ve unutmak zorunda da değilsiniz.
Çünkü hafızalarımız bizi koruyor.
Yaşadığımız deneyimler bizi sınır koymayı öğretiyor.
Affetmek hafızayı silmek değil.
Acının üzerimizdeki hakimiyetini azaltmak demek.
Bir başka yanlış inanış daha var bence.
O da şu. Zaman her şeyi iyileştirir.
Aslında zaman tek başına hiçbir şeyi iyileştirmiyor.
Yani zamanın içinde ne yaptığımız bizi iyileştiren şeydir.
Yani konuşmak, yüzleşmek, kabullenmek.
Gerekirse destek almak.
Ve en önemlisi bırakmayı öğrenmek.
Bazı yaralar kapanır ama onun izi kalır.
Bu çok normal. Biz taşımak da aslında iyileşmediği anlamına gelmiyor.
İnsan bedenin nasıl yara izlerini taşıyorsa ruhu da bazı izler taşıyor.
Ve belki de olgunlaşmak.
O izlerle kavga etmeyi bırakmakla aynı değerde bir şey gibi bence.
Yani evet affetmek cesaret istiyor.
Çünkü öfke bazen kolay geliyor.
Kırgın kalmak da kolay.
Ne bileyim duvar örmek de kolay.
Ama kalbini yeniden hafifletmek.
Gerçek cesaret işte belki de orada.
Belki şu an aklınızda biri geldi.
Ya da yıllardır konuşmadığınız biri.
Bir arkadaşınız, bir aile üyeniz, eski bir sevgiliniz, belki de kendiniz.
Şunu sormanızı istiyorum.
Ben gerçekten o kişiye kızgın mıyım?
Yoksa yaşadığım hayal kırıklığına mı?
Çünkü bazen öfkemiz insana değil, beklentimize oluyor.
Beklentiler kırgınlıkların en büyük kaynaklarından biri.
Ben olsam bunu yapmazdım.
Ben onun yerinde olsam arardım.
Aynısını ben yaşatsam vicdanım rahat etmezdi.
Ama insanlar bizim gibi düşünmüyor, bizim gibi hissetmiyor.
Ve bunu kabul etmek affetmenin ilk adımlarından biri olabiliyor.
Şunu da söylemek gerekiyor bence.
Her ilişki devam etmek zorunda değil.
Affetmek, barışmak zorunda olmak da değil.
Bazı insanlar hayatımızdan çıkmalı.
Bazı kapılar kapalı kalmalı.
Çünkü baktığımızda affetmek, kapıyı yerinden açmak değil.
İçerideki öfkeyi dışarıya bırakmak.
Bir gün yaşlı bir bilgiye sormuşlar.
Kin tutan insan neden yorulur diye.
Bu da bilgiye gülümsemiş ve elindeki taşı göstermiş.
Bunu bir dakika tutarsam sorunu olmaz.
Bir saat tutarsam kolum ağrır.
Bir gün tutarsam taşı değil acıyı hissederim.
Taş değişmedi ama onu taşıyan yoruldu.
Belki de işte kırgınlıklarımız da böyledir.
Hayatta bazı insanlar bizden özür dilemeyecek.
Bazıları yaptığını hiç kabul edemeyecek.
Bazıları da mutlu olmaya devam edecek.
Ve baktığımızda bu adaletsiz...
Gelebiliyor hepimize belki de birçoğumuza.
Ama kendi huzurumuzu onların davranışlarına bağladığımız sürece hayatımızın kontrolünü de onlara vermiş oluyoruz.
Affetmek bazen bir anda olmuyor.
Bu bir süreç. Bugün biraz daha az öfkelenirsin.
Yarın o olayı daha az hatırlarsın.
Ve bir gün gelir şunu fark edersin.
Artık canın eskisi kadar acımıyordur.
İşte iyileşme bazen böyle sessiz gelir.
Belki de affetmek kendine şunu söyleyebilmektedir.
Evet bunu yaşadım. Canım yandı.
Bunu inkar etmiyorum.
Ama artık bunun hayatımın geri kalanını yönetmesine izin vermeyeceğim.
Ve belki de bu bölümden sonra hepimiz kendine sorabileceği bir tek soru var.
Bugüne kadar. Sırtımda taşıdığım hangi yük artık bana ait değil?
Hangi kırgınlık artık beni korumuyor, sadece yoruyor?
Hangi öfke karşı tarafı değil de beni tüketiyor?
Belki bugün o yükü tamamen bırakamayacağız.
Ama biraz gevşetebiliriz, biraz hafifletebiliriz.
Çünkü bazen iyileşmek tek büyük adımla değil de her gün atılan küçük bakışlarla da olur.
Affetmek unutmak değil, affetmek vazgeçmek de değil.
Affetmek yapılanı onaylamak hiç değil.
Affetmek kendi iç huzurunu yeniden seçebilmektir.
Ve belki de hayatta verebileceğimiz en değerli hediyelerden biridir.
Başkalarına değil kendimize verdiğimiz bu özgürlüktür.
Buraya kadar dinlediysen çok teşekkür ederim.
Bu bölümü seveceğini düşündüğün arkadaşlarına paylaşabilir.
Bölüm hakkındaki düşüncelerini Şöyle Bir Şey podcast instagram hesabından bana ulaştırabilirsin.
Kendine çok iyi bak.
Hoşçakal.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
