
"Japonya'da Tek Başına: Bilinmeyene Doğru Bir Macera"
27 Ağustos 2023 · 36 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar, bu bölüm sizlere dünya turumun en sevdiğim ülkesi Japonya'yı anlatıyorum . Japonya benim için hem içsel olarak hem de seyahat olarak çok anlamlı bir yer. Dünya turumun ilk ülkesi olmasının yanısıra aydınlanma yolculuğumun da başlangıcı. O yüzden sizleri oturduğunuz yerden, Japonya'ya götürmeye ve tek başına bir kadının bilinmeyene doğru yaptığı yolculuğa çıkartmaya niyetlendim. Tokya'da sushi yiyip, Fuji dağının eteklerini gezdiğimiz, tek başıma otostop yapıı Kyoto'nun tarihi güzelliklerini gördüğümüz bir bölüm ile karşınızdayım. Şimdiden iyi dinlemeler dilerim. Bana ulaşmak isterseniz, instagram adresimi buraya ekliyorum.
Transkript
Hepinize selamlar.
Sırt Çantamdaki Hikayeler podcast'ın dördüncü bölümüne hoş geldiniz.
Bugün sizlere Japonya'yı anlatacağım.
Aslında bu bölümü geçen hafta oturdum ve kaydettim.
Ama o kadar heyecanlandım ki her şeyi birbirine karıştırdım ve beğenmedim.
O yüzden şimdi tekrar oturup kaydediyorum.
Japonya benim için çok anlamlı bir yer.
Oraya yaptığım seyahat de gerçekten çok anlamlıydı.
Çünkü dünya turumun ilk ülkesiydi.
Benim için yeni başlangıçları temsil ediyordu ve bütünüyle inanılmaz bir seyahatti.
Geçen hafta işte podcast kaydetmeye oturduğumda böyle çok heyecanlandım çünkü toplayamadım bu sebeplerden dolayı.
Ama şimdi biraz daha aklımdakileri topladım ve size bu muhteşem Japonya yolculuğumu anlatacağım.
Hikayeye yola çıkmadan önceden başlamak istiyorum.
İlk bölümde anlatmıştım sizlere.
Dünya turuna çıkmaya karar verdiğimde Japonya'ya bilet almıştım ve tek yön bir biletti bu.
Ben evi kapattım, eşyalarımı sattım.
Ondan sonra ailemin yanına gittim ve Japonya'ya gitmeme daha iki ay var.
Ve bu süreçte ailemin yanında bu seyahate hem fiziksel olarak hem de mental olarak hazırlandım.
Ve iyiydim de yani çok keyifli geçiyordu.
İşte nereye gitmek istediğime karar veriyordum.
İşte ona göre coach surfingden istek gönderiyordum.
Japonya'da neler görmek istediğimi düşünüyordum.
Böyle keyifli geçiyordu günlerim.
Aynı zamanda yeni başlangıçların heyecanı da vardı.
Ondan sonra benim gidiş günüm geldi.
Ben ailemin yanından İstanbul'a bilet almıştım.
Ve İstanbul'da 4 gün kalıp oradan Japonya'ya geçecektim.
İstanbul'daki son işlerimi bitirmek istemiştim biraz.
Tam yola çıkacağım gün çok ilginç bir şey oldu.
Biz böyle sabah kalktık.
Güzelce kahvaltımızı yaptık.
Benim de otobüsüm saat 2 civarıydı.
Neyse ben hazırlandım.
Annemler de beni otogara bırakacak.
Çok sakinim. Her şey çok yolunda.
Sonra ben sıç çantamı sırtıma taktım.
Ve o an birden böyle bir karnıma ağrı girdi.
Ve anlayamadım böyle ne olduğunu.
Dedim ki acaba yediğim bir şey mi dokundu?
Ama yok yani geçmiyor karın ağrı.
Sonra ben biraz anladım mevzuyu.
Ben o iki ayı sakin geçirdim.
Ama o sırt çantamı sırtıma taktığımda bütün kaygılarım, bütün korkularım böyle birden yüklendi ve inanılmaz stres oldu.
Bir yandan da annemlere çaktırmamaya çalışıyorum.
Çünkü benim stres olmam demek onların bin kat stres olması demek.
Neyse arabaya bindik, otogara gittik.
Ben ama nasıl kendimi tutuyorum?
Sonra otobüs geldi. Ben böyle tam otobüse geçerken anneme sarıldım vedalaşmak için.
Ve birden böyle ağlamaya başladım.
Ama durduramıyorum.
Durduramıyorum. Nasıl ağlıyorum?
Sonra tabii ki de annem de ağlamaya başladı.
Diyorum ki anne bak lütfen kötü hissetme yanlış anlama ama bilmiyorum neden böyle oldu falan.
Neyse sonra babamla kardeşimle herkese vedalaştım.
Ve böyle şey diyorum anne bak gerçekten merak etme beni ben çok iyiyim ama...
Böyle bir duygu boşalması oldu falan dedim.
Sonra bindim ben İstanbul'a gittim.
İstanbul'daki son işlerimi hallettim.
Ve son olarak da son gün seyahat sağlık merkezine gittim.
Dünya turu rotamda Afrika olduğu için serumla aşısı oldum.
Oradaki doktor da bana dedi ki bu aşı ateş yapabilir.
Yani genelde 24 saat içinde ateş yapıyor.
Ben de şey diyorum. Hem kendime biraz güveniyorum.
Bağışıklık sistemim iyi.
Tabii tabii var falan diyorum ama içimden de bana bir şey olmaz falan diyorum.
Neyse oradaki işlerimi bitirdim.
Ve genel olarak İstanbul'daki günlerim sakin geçti.
Biraz da böyle üzünlüydü galiba.
Çünkü bir dönem kapanıyor.
Hani İstanbul'daki hayatımı bitiriyorum ve yepyeni bir döneme başlıyorum gibi hissettim.
Sonra benim uçuşum pazartesi gece çok geç bir saatteydi.
Ben yine havaalanına gittim.
Her şey çok güzel. Tam böyle çekinimi falan yaptım.
Uçağa doğru yürürken pat aynı karın ağrısı.
Ama yine nasıl bastırdı?
Bu sefer tanıdığım bir karın ağrısı ama bunu biliyorum.
Düşünmemeye çalıştım.
Kendimi oyalamaya çalıştım.
Çünkü bunun çok doğal olduğunu da biliyordum.
Çünkü belirsiz bir yola çıkıyorum.
Yani dünya turuna çıkıyorum.
Bir yıl mı iki yıl mı ne kadar olduğunu bilmiyorum.
Ve aynı zamanda param da yok.
Para meselesini de yolda halledeceğim.
Bunların hepsinin bu kadar stres ve kaygı yapması zaten çok doğal.
Ben de tamam sakin ol Yağmur.
Geçecek birazdan falan diyorum.
Biraz kendimi oyaladım.
Uçağa geçtim. İşte film falan açtım böyle.
Uçağın hazırlanması bir süre sürdü.
Sonra uçak böyle kalktı.
Havalandı yavaş yavaş.
Ve o havalanmayla gerçekten şunu hissettim.
Bütün kaygılarım, stresim, korkularım orada kaldı.
Yani o aşağıda kaldı sanki.
Ben de böyle özgür bir kuş gibi uçtum gittim.
Bu çok tuhaf bir şey benim için.
Ve bunu çok içten hissettim gerçekten.
Ve çok rahatladım.
Sonra uçuşumun ilk saatleri çok keyifli geçti.
Ben bu arada Filipin aktarmalı gittim.
Yani Filipinler'de bir 9-10 saat aktarmam vardı.
Çünkü bulduğum en ucuz uçak bileti buydu.
Tam inişe yaklaşırken ben böyle bir baş ağrısı hissettim.
Sonra alnıma dokundum.
Allah dedim. Ateşim çıkıyor.
Sabah doktorun dediği şey doğru çıktı.
Ve aşı bende ateş yaptı.
Ben sonra Filipinlere indim.
Böyle aktarmada bekliyorum.
Ama nasıl ateşim var gözlerimi açamıyorum.
Sonra bir tane ateş düşürücü içtim.
Tek başıma böyle bir köşede sandalyeye oturmuşum.
Ateşimin geçmesini bekliyorum.
Ve yolculuğumun ilk zorlu dakikalarını o an hissettim.
Tamam dedim Yağmur. Hani zorlu şeyleri de...
Anında yaşamaya başladım.
Sonra böyle işte biraz bekledikten sonra ateşim yavaş yavaş düştü.
Uçuşumun da zamanı geldi.
Ben Japonya'ya doğru yola çıktım.
İndim. Pasaport memurları çok tatlıydı.
Beni böyle gülerek karşıladı.
Ardından havaalanındayken kalacağım yere nasıl giderim diye baktım.
Coast Surfing'den birisini bulmuştum.
Ve onun evine gidecektim. Hemen ona yazdım.
O da bana böyle metro duraklarını söyledi.
Ve ben havaalanından çıktım.
Metroya gittim. Japonların metrosu inanılmaz karışık.
Yani böyle tren istasyonları falan da çok karışık.
Çünkü aynı tren istasyonundan binlerce tren geçiyor.
İşte hızlı trenler geçiyor, şehirler arası trenler geçiyor, metro geçiyor falan.
O yüzden böyle ilk iner inmez hemen bu kaosu yaşadım.
Birkaç kişiye sordum ve orada şeyi fark ettim.
Kimse İngilizce bilmiyor.
Bunu daha önceden duymuştum ama bu kadar tahmin etmemiştim.
Ama İngilizce bilmemelerine rağmen...
Çok yardımcı olmak istiyorlar.
Eliyle gösteriyorlar.
Ya da işte translate'e yazıyorlar falan.
Ben durakları karıştırdım biraz.
Sonra bir tane kadın bana yardımcı oldu ve Türkiye'den geldiğimi duyunca çok şaşırdı.
Çok uzak dedi. Yani ben yanı başımdaki ülkelere bile gitmeye korkarım.
Sen buraya nasıl geldin dedi.
İçimden dedim ki ablacığım bir de hikayeyi bilsen nasıl korkarsın falan.
Neyse metro istasyonunun çıkışında coachsurf'ümden kalacağım arkadaşım Joseph beni karşıladı.
Eve vardık ve ev böyle inanılmaz küçük bir Japon evi.
Hatta Tokyo evi diyebilirim.
Ben hep böyle internetten görüyordum Japonların küçücük evlerini.
Bu böyle 20 metrekare falan ya da 30 metrekare bir alan.
Bir de asma katı var.
Ben eve girdim.
Ve böyle etrafında döndüm.
Çantamı nereye koyacağımı bilemedim.
Çünkü gerçekten ev çok küçüktü.
Sonra ben de üst kata çıktım.
Çantamı falan oraya koydum.
Ayrıca elim yüzümü yıkadım ve Joseph ile sohbet etmeye başladık.
Joseph böyle çok uzun boylu bir Japondu ve biliyorsunuz Japonların hepsi böyle minyon, kısa boylu falan oluyor.
Ben de hani sen normal Japonlar gibi değilsin, çok uzunsun falan dedim.
O da işte babam Amerikalı, annem Japon falan dedi.
Ben dedi Japonya'da çok büyük kalıyorum dedi ama gerçekten böyle 1.85-1.90 civarındaydı boyu.
Yani gerçekten uzundu.
Neyse biraz böyle bir çay içtik, sohbet ettik.
Ben inanılmaz yorgundum.
Hem hastalık yani ateşimin olması hem jet lag beni çok yormuştu.
Joseph de dedi ki istersen sen uyu akşamla birlikte yemeğe gideriz dedi.
Ben de hemen güzel bir duşa girdim ve böyle mışıl mışıl uyudum.
Uyandığımda hala yorgun olduğumu hissediyordum.
Ama aynı zamanda Tokyo'yu görmek için de inanılmaz heyecanlıydım.
Sonra hemen üstümü değiştirdim ve biz Tokyo'da akşam yemeğine gittik.
Değişik bir restorana gittik Shibuya'da.
İlk defa işte noodle aldım.
Elime chopsticks aldım ve noodle'ımı yemeye çalışıyorum.
Ben yiyemiyorum çünkü chopsticks'leri tutamıyorum.
Sonra Joseph bunu anladı ve dedi ki sana çatal kaşık getireyim mi dedi.
Ben de ona bu chopsticks'leri burada kullanmayı öğreneceğim ama bugün değil dedim.
Sonra biraz sokaklarda dolaştım.
Böyle kendimi bir film sahnesi içinde hissettim.
Çünkü... Böyle kafamı kaldırıyorum çok yüksek binalar ve her tarafta neon ışıklar.
Kulağıma hep bilmediğim bir dilin sesi geliyor ve inanılmaz kalabalık.
O akşam biraz takıldık sonra çok geç olmadan yine eve gittik ve ben yine böyle bir 10 saat 11 saat uyudum.
Çünkü gerçekten çok yorulmuşum ve anca yorgunluğunu attım.
Ertesi gün uyandım.
Joseph arkadaşlarıyla bir yere gitmişti ve ben sabah çok erken gidecekler için onlara katılamadım.
Markete gittim, kahvaltılık aldım, eve döndüm.
İşte bir şeyler yiyorum falan.
Sonra kahvaltımı yaparken yine böyle bir kaygı, bir stres, bir yalnızlık çöktü.
Dedim ki ben burada ne yapıyorum?
Çok uzağım, her şeyden çok uzağım.
Ailemden çok uzağım, sevdiklerimden çok uzağım, ülkemden çok uzağım.
Yalnız hissettim o an kendimi.
Böyle derin bir kuyu gibi beni içine...
çekmeye çalışan bir his vardı orada.
Orada fark ettim.
Dedim ki hayır Yağmur.
Evet bunlar var ama bunlara odaklanma.
Bir de bilmediğim bir ülke, yepyeni heyecanlar, yepyeni keşifler var dedim.
Ve kendimi doğrudan sokağa attım.
Eğer o gün mesela çok o duygulara teslim olsaydım belki de Japonya yolculuğumu yarıda bırakabilirdim.
Ama ben beni heyecanlandıran şeylere odaklandım.
Gerçekten sonrası böyle çok heyecanlı geçti benim için.
Tokyo'da bir hafta geçirdim ben.
Tokyo'yu birkaç kelimeyle özetlemem gerekirse...
robotlar, neon ışıklar, teknoloji, kalabalık gibi kelimeleri kullanırım galiba.
Her gördüğüm şeye çok şaşırıyordum.
Mesela markete gidiyordum, bir şeyler alıyordum.
Tam ödeme kısmına geliyorum ve ödeme kısmında bizde bir kişi olur ya orada makineye ödüyorsunuz.
Yanında da bir kişi duruyor.
İşte şey diyorum arkadaşıma hani neden böyle bir şey yapmışlar?
Zaten bir kişi duruyorsa niye makineye ödüyoruz falan.
İşte şey diyordu, Japonya'da çok fazla yaşlı kesim var.
Genç nüfus çok az. O yüzden insanları makinelere, robotlara alıştırmaya çalışıyorlar diyordu.
Oradaki bir görevli de insanları nasıl kullanacaklarını falan gösteriyor.
Gerçekten her gördüğüm şeye böyle baya şaşırıyordum.
Çok farklı şeyler görüyordum çünkü her gün.
Ve böyle keşfetmeye çok açıktım.
Ben böyle 3-5 gün Joseph'in yanında kaldıktan sonra başka bir coachsurfing bulmuştum.
Orası böyle ilginç bir evdi.
Oraya gittim ve o evde çok kişi yaşıyordu.
Hepsi gezgin. 5-6 odalı bir evi düşünün.
Bir tane odasını coachsurfing yapmışlar.
Diğer insanlar da işte orada yaşıyor, çalışıyor.
Ama parasının hepsini seyahate harcayan insanlar.
O yüzden böyle coast surfingde birisini ağırlamayı da çok seviyorlar.
Herkes çok tatlıydı oradaki.
Ama ben en iyi Humi ile anlaştım.
Zaten Humi ile hala görüşüyoruz.
6-7 yıl oldu. Instagram'dan takip edenler bilir.
2-3 kere Türkiye'ye geldi, bizde kaldı.
Bizim dostumuz orada başladı.
O evde de böyle çok keyifli vakit geçirdim.
Ve Tokyo'nun her tarafını gezdim diyebilirim.
Yani elimden geldiğince sabah erkenden çıkıp akşama kadar dışarıda geziyordum.
Çok eskiden ailemle izlediğim bir film vardı Hachiko.
Bir köpeğin hikayesi.
Tokyo'da işte Shibuya diye bir yer var böyle en kalabalık yeri.
O metro çıkışının hemen yanında Hachiko heykeli var.
Ve onu görünce falan da çok eskilere gitmiştim.
Yani çocukken izlediğim ve çok etkilendiğim bir filmi orada...
Yani Japonya'da yaşamak ve yıllar sonra o yaşımda dünya turunda görmek çok anlamlı ve duygusal şeylerdi benim için.
Bir hafta böyle dolu dolu gezdim Topya'da.
Ondan sonra ikinci rotam da Fuji Dağı'nın etekleriydi.
Yine oradan kod surfingden birisini buldum.
Bu arada kod surfingde şansım inanılmaz yaver gitti.
Japonya'da kod surfing çok zor diyorlardı.
Ama benim için hiç öyle olmadı.
Yani hemen hemen her yerde kod surfingde kaldım.
Bu çok... güzel bir şeydi benim için.
Çünkü lokal insanlarla geziyordum ve hep bir paylaşımda bulunuyordum.
Bir de Japonya gerçekten çok ilginç bir yer var ya.
Gördüğüm her şeyi soruyordum.
O ne? Bu ne? Meraklı bir küçük çocuk gibi.
Orada Deki diye birisinde kaldım.
Ve onunla birlikte Fujita'nın eteklerindeki bütün kırsal kesimi gezdik.
O da iş dolayısıyla oraya yeni taşınmış ve birlikte keşfetmiş olduk.
Böyle sakin, huzurlu bir 4-5 gün geçirdik orada.
Bu arada Japonya'nın kırsal kesimi gerçekten çok güzel.
Tertemiz doğası. Zaten insanlar çok temiz.
Hani doğaya çok saygılı.
Emin olun bir çöp göremezsiniz.
Yani o kadar saygılılar.
Ve insanlar doğayla bütün bir şekilde yaşayabiliyor orada.
Bu beni çok etkilemişti.
Çünkü ben Türkiye'de... Bir doğaya gidince yerde izmarit ya da çöp görünce gerçekten çok sinirleniyorum.
Hani doğaya ait olmayan çok şey.
oluyor genelde. Orası böyle tertemiz, yemyeşil.
Havası çok güzel bir yerde ve beni çok sakinleştirmişti o bölge.
Sonra ben oradan Kyoto'ya geçecektim.
Ve Japonya'da ulaşım inanılmaz pahalı.
Yani çok pahalı ve benim çok az param var.
Eğer o paramın hepsini Japonya'da bitirirsem dünya turum biter yani.
O yüzden dedim ki Japonya'da otostop yapacağım tek başıma.
İlk başta bu fikir beni biraz korkutmuştu.
Ve çevremdeki herkesi de korkuttu.
Japonya'daki insanlara söyleyince onlar bin kat falan daha korktu.
Çünkü ben Türkiye'de otostop yapıyordum.
Ama Japonya'da tek başıma yapabilir miyim bilmiyordum.
Ve dedim ki niye denemiyorum?
Bu arada Japonya dünyanın en güvenli ülkesi.
Galiba en çok buna güvendim.
Yani çok güvenli olması beni biraz rahatlattı.
Ve ben çıktım.
Otostop çekmeye başladım.
Yani çok alışık değiller ve herkes bana çok garip baktı.
Bu arada ondan önce de arkadaşımla Kyoto yazmıştık böyle Japonca ve bir kartona.
Onu tutuyordum böyle elimde.
Herkes çok şaşırıyordu böyle yanımdan geçen insanlara bakıyordu ve giderken kafalarını çevirip de bakıyorlardı.
Neyse öyle 3-5 kişi durdu ama genelde böyle çok kısa mesafeler gidebildim.
Bir yere vardım ben ve dedim ki yani burada kaldım galiba çünkü 4-5 saat bekledim orada.
Diyorum ki tamam Yağmur umudunu kaybetme bulacaksın.
Bir yandan da diyorum ki burada kalırsam ne yapacağım yani nerede kalacağım?
Çünkü hani hiç bilmediğim bir yolun ortası.
Sonra haritaya baktım.
En yakın yere yürüme mesafesi çizdim.
Ve dedim ki bu kasabada kalırım yani en kötü ne olacak.
Sonra böyle umutsuz bir şekilde, yorgun bir şekilde beklerken bir adam geldi.
Ve dedi ki Kyoto'ya gidiyorum.
İnanılmaz şaşırdım ve uçtum böyle gerçekten falan diyorum.
Ve hemen böyle çantamı attım arabaya.
Onunla birlikte gittik.
Benim de böyle Japon dil kartlarım vardı.
Ve Japonca onunla biraz sohbet etmeye çalıştım.
Ama hani onlar da hiç İngilizce bilmiyor.
Ben Japonca telaffuz edemiyorum falan.
Çok akışkan bir sohbet olmadı.
Ama böyle anlaştık ama ya bilmiyorum.
Çok keyifli bir yolculuktu benim için.
Ve büyük bir zaferdi.
Çünkü Japonya'da tek başıma otostop yapabilmiştim.
Ve bu benim en çok korktuğum şeylerden birisiydi.
Sonra Kyoto'ya vardım.
Kyoto'da da yine Quadsurfing'den Hiro diye birisiyle tanışmıştım ve onda kalacaktım.
Ona da söylemiştim otostopla geleceğime ve dedim ki yani geç kalabilirim, yarın gelmeyebilirim, böyle böyle bir şey deniyorum.
O yüzden açık ol ihtimallere.
Sonra çok erken gittim.
Hatta gittiğimde işten çıkmamıştı ve ben onu bir yerde beklemiştim.
Böyle çok büyük bir coşkuyla karşıladı beni.
Başardın, başardın diyerek çok mutlu olmuştum.
Heroine zaten böyle enerjileriniz çok uydu.
Ve Kyoto yani Japonya'nın en güzel yeri bence.
Eski bir başkent zaten, tarihi bir yer.
Ve böyle bütün tapınaklar, binalar, sokaklar o kadar güzel ki çok kültürel bir yer.
Ben o yüzden... Kyoto'da böyle bir 10 gün falan kaldım galiba.
Hiro'ya da söylemiştim ben uzun kalmak istiyorum çünkü çok güzel bir yer.
Hani sen mesela sen de kalabilirim ama sonra hosteli de geçebilirim yine görüşebiliriz demiştim.
O da ben zaten uzun kalan insanları ağırlıyorum sadece çünkü iki günde bir bağ oluşmuyor ama bir haftada bir bağ kurabiliyorsun bir arkadaşlık kurabiliyorsun demişti.
Hiro hafta içleri çalışıyordu.
Ben de böyle sabah erkenden kalkıyordum.
Yürüyerek her yeri geziyordum ve o kadar çok yürüyordum ki.
Yani Japonya ile ilgili kendi açımdan söyleyebileceğim şeylerden birisi yürümek.
Çok hoşuma gidiyordu.
Yeni sokaklar keşfediyordum.
Düşünüyordum. Yapı yeni şeyler görüyordum.
Bir de Kyoto'da böyle herkes kimono giymiş.
İşte geleneksel kıyafetleriyle yürüyorlar.
İşte fotoğraf çektiriyorlar.
Çok güzel. Gerçekten çok kültürel ve tarihi bir yer.
O yüzden ben Kyoto'da çok eğlendim.
Hem Hiroyla olan arkadaşlığımız çok güzeldi.
Hem böyle tek başınaların hazzını çok büyük yaşadım orada.
Çünkü sabah erkenden çıkıyordum, tapınaklara gidiyordum, tepeye çıkıyordum.
Böyle kendimi düşünüyordum, dünyayı düşünüyordum, seyahatimi düşünüyordum.
Ve bunu gezerek yapıyordum.
Hepsinden inanılmaz keyif alıyordum.
Benim böyle bir 10 günüm bitti ve ayrılık vakti geldi.
Sonra... ben Kobe diye bir yer var oraya geçeyim dedim.
Yine oradan Kobe Sörfüm'den hep Kobe Sörfüm'de kaldım diyorum ya size gerçek yani bunlar.
Birisini bulmuştum.
O da Alman bir adamdı.
Japonya'da yaşıyordu. Japonya'yı çok beğenmiş ve İngilizce öğretmen olarak Japonya'ya taşınmış.
Onunla biraz sohbet ettik.
Kobe zaten çok sakindi.
Böyle orada daha huzurlu günler geçirdim Kyoto'ya nazara.
Sonra dedi ki Benim dedi köyde bir evim var dedi.
Ve ben oraya work away alıyorum dedi.
Hani böyle gönüllü çalışan alıyorum dedi.
Eğer gitmek istersen gidebilirsin dedi.
İşte iki hafta sonra misafirlerim gelecek.
Evi biraz temizlersin, evi biraz toplarsın dedi.
Ben de muhteşem neden gitmeyeyim dedim.
Ve adresi aldım gittim.
Bu arada bir önceki gün ben anahtarı almayı unuttum.
Sonra işte mesaj attım.
Hani ben gideceğim ama anahtar yok nasıl halledeceğiz falan diye.
Adam da bana dedi ki anahtar evin girişinde saksı var.
Onun altında dedi zaten hiç kilitli değil kapı dedi.
İhtiyacın olursa kilitlersin ama hiç kilitlemiyoruz biz kapıları dedi.
Orada Japonya'nın ne kadar güvenli olduğunu bir kez daha anladım.
Gerçekten gittim eve köy evine ve açtım yani kapıyı.
Hiç kilit milit yoktu.
Ben orada da sanırım böyle bir hafta mı iki hafta mı ne.
Orada kaldım tek başıma bir köy evinde hatta dağ evinde ve Japon kırsalının tadını çıkarttım.
Çok güzeldi. Yani inanılmaz güzeldi ya orası.
Çok az ev vardı.
Böyle mesela şimdi anime falan izliyorum ya.
Animeyi ben yaşamışım aslında o evde.
Köyde çok az ev vardı.
Çok tek başına kaldım orada.
İnanılmaz keyifliydi benim için.
İşte sabah kalkıyordum kahvemi yapıyordum.
Evi temizliyordum. Kitabımı okuyordum.
Böyle gerçekten huzur dolu günler geçirdim orada.
İşim bittikten sonra misafirler gelmeden ben kaçtım.
Dedim ki ben hani temizledim.
Size hazır ettim. Ama artık gitmek istiyorum.
Çünkü Japonya'da çok uzun vizem yok.
3 ay vize veriyorlar. Biraz da böyle aşağılara inmek istiyordum.
Sonra ben Osaka'ya geçtim.
Osaka'da böyle Tokyo gibi bir yer.
Büyük bir şehir. Ve çok hareketli.
Çok canlı. Ben oraya geçtiğimde aklımda şöyle bir şey vardı Japonya ile ilgili.
Japonların kapsül otel konsepti var.
Bu kapsül oteller gerçekten kapsül gibi.
Japonlar çok minimalist yaşıyor ya böyle.
Japonların kaldığı küçük böyle kapsülden oteller aslında.
Ve dedim ki ben bunu git görmek istiyorum, deneyimlemek istiyorum.
Osaka'da kapsül otele gitmiştim.
Ve benim için gerçekten inanılmaz bir deneyimdi.
Gittim dışarıda kullanacağım dolabın anahtarını verdiler.
Böyle kapsüllere girmeden önce dışarıda dolaplarınız var.
Oraya eşyalarınızı yerleştiriyorsunuz.
Çantanızı falan koyuyorsunuz.
Çünkü kapsül çok küçük ve çantanız o kapsüle sığmaz.
Neyse sonra böyle kapsüllere giriyorsunuz.
Zaten böyle karanlık bir labirent gibi düşünün o kapsülleri.
Direkt böyle bir sessizlik hakim oraya.
Çünkü insanlar uyuduğu için hani hiç böyle orada gürültü yapılmıyor.
Gittim kapsülüme geçtim.
Çok küçük, aslında mezar gibi bir yer.
Ama havalandırma spanan var içerisinde.
Onun dışında ışıkları var.
Hatta televizyon bile vardı içerisinde.
Ben böyle onun için de gerçekten çok güvenli hissettim mesela.
Biraz boğulurum gibi hissediyordum.
Ama hiç boğulmadım, hiç daralmadım, sıkılmadım.
Bana böyle o küçücük kapsül kocaman bir dünya gibi geliyordu.
Bir de ben yalnızlığı çok seviyorum.
Kendime ait bir alanın olmasını çok seviyorum.
Ve o küçücük kutu.
Aslında bana ait bir alandı.
Çok keyif aldım o yüzden.
Ondan sonra işte aşağıya indim.
Orada televizyon odası vardı.
Sonra bir oda vardı mesela.
Mangalardan anlaşılıyordu.
Çok böyle değişik bir yer.
Ben orada kalmaktan çok keyif aldım.
İşte bir gün kaldım keyfini çıkarttım.
İkinci günde video çektim.
Zaten o video sonradan hayatımı değiştirdi.
İşte Kapsül Otel videosu çok izlendi ve ben YouTube'da para kazanmaya başladım.
İlk bölümde anlatmıştım bunu size.
Böyle iki üç gün o otelde geçirdikten sonra Coast Surfing'den çok tatlı bir kadın bulmuştum ben.
Ve ona yazmıştım.
O da bana işte Cuma günü gelebilirsin.
Cuma'dan sonra boşum demişti.
Ben de tam böyle Cuma günü kapsülden çıkış yaptım.
Ve buluşacağımız saate kadar gittim bir parkta oturdum.
Japonya'da en sevdiğim şeylerden birisi de böyle parklarda oturmaktı.
Böyle çok keyif alıyordum ya insanları izlemekten, böyle gözlemlemekten.
Ve ilginç bir yer ya benim için.
Saatlerce oturuyordum böyle.
Kitabımı okuyordum. Bazen insanlara bakıyordum.
Mesela bazen banklarda otururken böyle büyük banklar ama hani bizdeki gibi küçük banklar değil.
Böyle kocaman upuzun banklar vardı.
Orada otururken yanıma Japonlar geliyordu.
Böyle yemeğini yiyordu mesela öğle yemeğini.
Sonra gözlerini kapatıp uyuyorlardı.
Ama oturarak uyuyorlardı.
Japonlarda uyumak bir sanat.
Ve çok çalıştıkları için.
Her yerde uyuyabiliyorlar.
Metrolarda, parklarda, her yerde uyurken Japonları görebilirsiniz.
Çok garibime gidiyordu benim.
Ben mesela asla öyle uyuyamam, uzanmam lazım.
Ama onlar oturdukları yerde gözlerini kapatıp uyuyabiliyorlardı.
Sonra Japon çocuklar geliyordu.
Onları izliyordum böyle.
Japon aileleri gözlemliyordum.
Çok hoşuma gidiyordu.
Ben bunu zaten hep çok severim.
Yani Türkiye'de falan da hep bir yerlere gidip...
İnsanları izlemeyi, gözlemlemeyi severim.
Yani izlemek derken böyle şey değil.
Hani dik izlemek anlamında değil ama etrafıma bakmayı çok seviyorum.
Japonya'da da sık sık bunu yaptım ve çok keyifliydi.
Sonra buluşacağımız saate doğru işte metro istasyonuna geçtim.
Metro istasyonunun önünde buluştuk.
Japonya'da böyle metro istasyonlarının önünde çok buluşulur.
Ben de hep öyle buluşmalar gerçekleştirdim.
Coach Surfing'de kaldığım insanlarla.
Sonra Yaoke ile tanıştık.
Ya ki böyle bence 50-55'lerinde hatta 60'larında bile olabilir yani.
Çünkü Japonlar hiç göstermiyor yaşlarını.
Çok tatlı, minyon ve sürekli gülümsel bir kadındı.
3-4 yıldır İngilizce öğrenmek istiyormuş.
Ve bir arkadaşı coast surfingi tavsiye etmiş.
O da böyle müsait olduğu zamanlarda birilerini ağırlıyordu.
Gittim böyle işte çok güzel bir oda verdi bana.
Bu arada evi çok büyüktü ya ökenin.
Yani hep küçük evlerde kalmıştım ya bundan önce.
İlk defa böyle kocaman bir evde kaldım ve odam vardı.
Bana çok güzel bir oda verdi.
Her şeyimi koymuş ama.
Hatta bana Totoroğlu göz bandı hediye etmişti.
Akşam yemek yedik birlikte.
Biraz sohbet ettik.
İngilizcesi bence iyiydi.
Japonya'ya göre iyiydi yani.
Hani sohbet edebiliyorduk.
Hani genelde seyahatler ve Japonya hakkında konuştuk.
Sonra bana hani ertesi gün ben sabahtan işe gideceğim ama öğleden sonra geleceğim.
Öğleden sonra bütün gün geçirebiliriz birlikte dedi.
Biz öğleden sonra müzelere gittik.
Bana böyle gezdirmek istediği yerleri gezdirdi falan.
Ve biz çok iyi anlaştık.
Sonra akşam markete gittik.
Sushi aldık böyle bir sürü.
Bayılıyorum zaten sushi yemeğe.
Ve Japonya'da gerçekten çok fazla sushi yemiştim.
Kız kıza bir gece yapalım dedik.
Sonra mesela biraz içtikten sonra Niyoki ailesini anlattı.
Ve kızlarına çok fazla yakın olamadığını.
Yani kızlarının biraz ona mesafeli olduğunu.
Aslında bizim 3 gündür tanıştığımız.
Ama benim ona çok yakın olduğumdan falan bahsetti.
Ve böyle duygulandı.
Gerçekten ben de... Çok güzel hissetmiştim onun yanında.
Mesela sabah evden çıkarken kahvaltımı hazırlayıp çıkıyordu.
Böyle gerçekten bir anneydi.
Ve ben de ona dedim ki sen benim Japon annemsin.
Yani bunu hissedebiliyorum.
Ve çok güzel bir ilişki kurmuştuk mesela orada.
Biz Yoki ile böyle 4-5 gün falan kaldık.
Ve her geçen gün ayrılmak daha da zorlaştı.
Neyse en son ayrıldık ve dedik ki birbirimizi hiç unutmayacağız ve birbirimizi tekrar kesinlikle göreceğiz.
Henüz daha buluşamadık.
Aslında ben Japonya'ya tekrar çok gitmek istiyorum ama pandemi falan olduğu için ve Japonlar da bu konuda çok titiz olduğu için bir süre erteledim.
Ama gidersem ilk işlerimden biri Yawaki'yi görmek olacak.
Çünkü Japonya'da birçok kişiyle çok derin bağ kurdum ama Yawaki gerçekten bambaşkaydı benim için.
Bir de ben böyle hani...
Çok yalnızdım.
Çok böyle tek başıma bir yola çıkmıştım ya.
Orada bir anne sıcaklığı o kadar güzel geldi ki bana.
Çok şefkatli geldi yani.
Neyse ben böyle iki buçuk ay falan Japonya'da bu şekilde gezdim.
Ve inanılmaz güzel bir seyahatti.
Yani gerçekten Japonya bana çok şey öğretti.
Ve ben de Japonya'dan çok şey öğrendim.
Kendimle ilgili Japonya benim için yeni başlangıçları temsil ediyor.
Ne zaman bir şeye başlamaktan korksam, ne zaman böyle sıfırdan yeni bir şeyler inşa etmeye korksam hep aklıma Japonya'yı getiriyorum.
Çünkü büyük bir cesaretle çıktım bu yola ve sonrasında gerçekten çok güzel şeyler oldu.
Çünkü çok istediğimi biliyordum.
Çok zorlu süreçler de oldu bu yolda giderken.
Çok kaygılandım, çok stres hissettim.
Mesela otostopta 4-5 saat beklerken...
Şimdi böyle anlatıyorum ama gerçekten çok kaygılanmıştım.
Ama şu an şey anlıyorum ki o kaygılar da bu bütün deneyime dahil.
Ve işte stresiyle, kaygısıyla, zorluklarıyla, cesaretiyle hepsi bir bütün.
Bu yolculuğun bir bütünü yani.
Bu yolculuk bana hayatımda her zaman cesaret veren bir yolculuk oldu.
Çünkü bazen cesaretimizi kaybedebiliyoruz.
Yani her zaman aynı cesarette olmayabiliyoruz.
Ama işte bu deneyimlerimiz, yaptıklarımız hani bize güç verir ya Japonya'da bana çok güç veren bir ülke.
Ya da böyle zorlu bir dönemden geçsem hep aklıma Japonya yolculuğunu getiriyorum.
O yoldaki deneyimlerimi, zorluklarımı, kaygılarımı, mutluluklarımı, başarılarımı, arkadaşlıklarımı hepsini bir bütün olarak düşünmeye çalışıyorum ve bana çok güç veriyor.
Aynı zamanda Japonya benim için tek başınalığın hazdı demek.
Yani ben orada çok tek kaldım ve inanılmaz keyif aldım.
Zaten yalnızlığı çok seviyorum.
Tek başına olmayı çok seven bir insanım.
Hani siz de biliyorsunuz sürekli tek başıma bir yerlere kaçıyorum, bir yerlere gidiyorum.
Ve size de bu konuda böyle ilham vermeye çalışıyorum.
Çünkü insan kendini tanıdıkça...
bir şeyleri halledebiliyor bence.
Yani siz iyi oldukça, siz kendinize ne kadar yaklaşırsanız aslında yapacağınız şeylere de o kadar yaklaşıyorsunuz.
Ya da hayalinizdeki ilişkiye de o kadar yaklaşıyorsunuz.
Aslında insanların sorunun çoğu kendiyle.
Kendine yaklaştıkça bambaşka bir dünya inşa edebiliyorsun.
Ben bunu gördüm. Ve Japonya'da da bundan çok keyif aldım.
O bütün yürüyüşlerim, o bütün yolculuklarım tek başına.
Çok keyifliydi. Kendimle ilgili çok şey keşfettim gerçekten Japonya'da.
Ve o dönemleri hatırlayınca o parktaki oturmalarımı, yürüyüşlerimi, metro yolculuklarımı, otostopumu falan çok keyif alıyorum.
Böyle o duyguları tekrar yaşıyorum.
Bunlar benim kişisel öğrendiğim şeylerdi Japonya ile ilgili.
Bir de Japonya'nın bana öğrettikleri var.
Japonya bana mesela minimal bir yaşam...
tarzını öğretti. Bir yaşam kültürünü öğretti.
Gerçekten çok minimal yaşıyorlar.
Yani iki tabak, iki bardak, bir sehpa, bir böyle futon.
Onların yataklarına futon deniliyor.
Ve küçücük evlerde böyle gerçekten çok az eşyayla yaşıyorlar.
Ben de Japonya'ya giderken bütün eşyalarımı satmıştım ya sadece bir sırt çantam vardı.
Ve minimal bir yaşama geçiyordum aslında.
Ama orada böyle felsefi olarak da bunu çok hissettim.
Ve o zamandan bu yana daha minimalist bir insanım diyebilirim.
Sadece az yaşamın olmasına dayanarak söylemiyorum bunu.
Kapı olarak da biraz oraya vardım.
Ve Japonya'nın bana en güzel öğrettiği şeylerden birisi buydu.
Onun dışında Japonya'da çok insan gözlemleyebildim.
Ve çok saygılılar mesela.
Çok dürüst insanlar.
Bu mesela çok güzel bir toplum yaratmış.
O yüzden çok güvenli.
Yani gerçekten mesela telefonunuzu düşürün.
İki gün sonra gidin.
Aynı yerde bulabilirsiniz.
Ya da birisi polise götürmüştür.
Ben mesela kafede otururken falan tuvalete gidiyordum.
Çantam orada duruyordu.
Bilgisayarım orada duruyordu.
Ve herkes böyle yapıyordu.
Ve çok temiz.
İnsan olmanın temel gereklilikleri var ya.
Japonlar bunu çok başta halletmiş yani.
Ve çok saygılılar, çok temizler, çok dürüstler falan.
Ve çok güzel bir toplum oluşturmuşlar böyle.
Eğitime çok önem veriyorlar.
Zaten bunların hepsini eğitimle almışlar.
Yani böyle küçük çocuklar mesela ilkokullarda...
Kendi sınıfını kendileri temizliyorlar falan.
Mesela ben dedim ya parklara gidiyordum.
O parklardaki tuvaletlere giriyordum.
Yani gerçekten hayatıma bu kadar temiz tuvalet, public tuvalet yani görmemiştim.
Böyle mesela peçete var.
Hani biz daha sonra peçeteyi alırız falan ya.
Orada böyle her şey çok temiz.
İşte peçeteler duruyor.
Ve böyle insanlar birbirlerine saygılı.
Bence Japonya'nın biraz olayı bu.
Yani başkasına...
Zarar vermekten çok çekiniyorlar ve daha çok kültürleri bu yönde şekillenmiş.
Ben birisine saygısızlık yapamam çünkü bu başkasına zarar verir şeklinde oluşmuş ve bence bu çok değerli bir şey.
Ama tabii bunlardan bahsederken şunu da söylemem gerekiyor.
Japonya'da yaşamakla gezmek birbirinden çok farklı şeyler.
Yani gezmek benim için çok keyifliydi ve çok şey aldım.
Ama yaşamanın da zor olduğunu biliyorum orada.
Çünkü görünmeyen bir karanlık yüzü de var Japonya'nın.
Mesela ülkede intihar oranı çok fazla.
Çünkü çok çalışıyorlar.
Çalışmak da onlar için bir erdemli bir davranış.
Ama çok çalıştıkça sosyalliğini geliştiremiyorlar ve yalnızlaşıyorlar.
Bu yüzden böyle depresif bir hali de var yani.
Biraz önce bahsettiğim saygılılardı değil mi birbirlerine?
Bu saygının... Böyle bir karanlık tarafı da var.
Mesela bazı insanlar olur ya ayıp olur diye hayır demez.
Japonlar biraz böyle.
Hani karşıya saygısızlık olur diye aslında kendinden çok çıldıyorlar.
Ama bunu toplum olarak aşamıyorlar.
Ve mesela bir yabancı olarak oraya gidip yaşıyorsanız şunu duydum.
Hiçbir zaman kendi kültürlerine tam olarak giremiyorsunuz.
Çok kapalı bir kültür.
Zaten bir ada ülkesi ya.
Çok kapalı olduğu için aslında biraz da bu kültürlerini...
Bu zamana kadar hiç değiştirmeden, hiç bozmadan taşıyabilmişler.
Ya da bu kadar güvenli kalabilmişler.
Benim oradaki arkadaşım Fumi, bu Japonların kültürlerinden, bu kapalılığından sıkıldı ve şu an başka yerlerde yaşıyor.
Hatta Türkiye'ye de geldi.
Onunla çok konuşuyoruz, onunla çok dertleşiyoruz.
Ben mesela şey diyorum, niye Japonya'ya gidip yaşamıyorsun falan.
Yani hem ülkenin çok pahalılığından bahsediyor, hem Fumi gezgin.
Ve gezmek istiyor. Ama Japonya'da çalışmamak biraz ayıp gibi bir şey.
Yani çok baskı var insanlardan.
Ve sürekli çok çalışmalısın.
Topluma, çevrine, ülkemiz için iyi bir insan olmalısın.
Baskısı çok var. Ve bu biraz işte insanları sıkabiliyor.
Aynı zamanda pahalı bir ülke.
Hani bize göre çok pahalı ama onlara göre de çok pahalı bir ülke.
Yani Japonya'nın bu yanları da var.
Bunları söylemeden bitiremezdim.
Çünkü bu ikisi de bir bütün aslında.
Benim için gerçekten çok keyifli bir seyahatti.
Japonya bende her zaman bambaşka kılacak.
Benim için kişisel olarak da beni başka yerlere taşıyan bir ülkeydi.
Çok şey öğrendim.
Çok şey gördüm orada.
Yani kişisel anlamda mesela benim aydınlanma yolculuğumun başladığı bir ülkeydi.
Ama mesela hiç bu duygularla bile gitmeseniz bence Japonya çok ilginç bir yer.
Kapsül otelleri, robot restoranları, anime kafeleriyle gerçekten her yerde göremeyeceğiniz bir tecrübe bence Japonya'ya gitmek.
Eğer fırsatınız varsa hiç düşünmeden gidin.
Ben tekrar gitmek istiyorum.
Şunu da söyleyeyim. Humi ile konuşuyoruz.
O şey diyor pandeminin etkisinden hala çıkamadı Japonya diyor.
Onlar kurallara çok bağlı ya.
Hala böyle maske takıyorlarmış.
Mesafeli duruyorlarmış.
Ve insanlar çok fazla sosyal hayata katılmıyormuş.
O yüzden 2024'de falan git diyor.
Hani şu an hala böyle pandemiyi yaşıyorlar diyor.
Ben de inşallah seneye tekrar gideceğim.
Bu bölüm biraz uzun oldu.
Hatta kısa bile oldu bence.
Çünkü Japonya ile ilgili sonsuza kadar konuşabilirim.
En sevdiğim ülkelerden birisi Japonya bu anlattıklarımdan dolayı.
Ve Japonya sohbetlerim bitmez yani.
Belki Japonya ile ilgili başka bir bölüm de yaparım.
Orada tanıştığım insanlar ve duygular hakkında daha derin konuştuğum bir bölüm de yapabilirim.
Böyle bir özetlemek istedim Japonya'yı.
Umarım keyif almışsınızdır.
Bölümle ilgili yorumlarınızı yine DM'den bekliyorum.
O zaman şimdilik görüşmek üzere diyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
