
"İran'ın Derinliklerinde Kaybolmak'' - İran Günlükleri 2. Part
10 Aralık 2023 · 33 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar bu bölümde İran günlüklerine devam ediyorum. Bu bölümde sizleri Kaşan'dan başayıp İsfahan'a ordan da, İran'ın en mistik yeri olan Yezd'e götüreceğim. Bol bol çöl iklimiyle karşılaşacaksınız ve küçük bir İran turu atacaksınız. Pers mühendislik sistemlerinden, Pers mimarisine kültür dolu bir podcast sizi bekliyor. Şimdiden iyi dinlemeler dilerim. Bana instagram'dan ulaşabilirsiniz.
https://www.instagram.com/yagmur_aratt/
#sırtçantamdakihikayeler #yagmurarat #yagmuraratpodcast
#İranKeşfi #PersYolculuğu #YezdİsfahanKaşan #İranKültürü #GeziPodcasti #DünyaTurunda #KeşfetmeninKeyfi #KültürYolculuğu #YolHikayeleri #GezginRuh #PodcastMacerası #KültürelGezi #DünyaGezgini #YolArkadaşı #GezginNotları
Transkript
Hepinize selamlar, Sırt Çantam'daki Hikayeler Podcast'inin ikinci bölümüne hoş geldiniz.
İrem Günlükler'e ikinci kısmı anlatacağım sizlere bugün.
O yüzden ilk defa bu podcast'ı açanlar için öncelikle ilk bölümü dinlemelerini tavsiye ediyorum.
İlk bölümün sonunu Kaşan'a doğru yola çıkarken bitirmiştim.
Ben dediğim gibi Tahran'da biraz uzun kaldım.
Çünkü şöyle düşündüm, Tahran'a alışırsam her yere alışırım diye düşündüm.
Neyse ben terminalden Kaşan'a doğru 3 saatlik bir yolculuk yaptım.
Yol çok güzeldi.
Çöl iklimiyle ilk kez karşılaşmamdı.
Ve çok güzel vadilerden geçtik.
Böyle sarı tonları hakimdi.
Müzik dinleyerek, seyahatimin heyecanını hissederek ben güzel bir yolculuk yaptım.
Otobüs Kaşan'a yaklaşınca ben de Kaşan'daki hostum Allah yara yazdı.
O da tamam dedi sen in ben seni almaya geleceğim.
Neyse ben otobüsten indiğimde hava kararmaya başlamıştı.
Böyle saat 5-6 civarıydı.
Aynı zamanda hava serinlemişti ve yağmur çiseliyordu.
Tahran'ın o sıcak ve nemli günlerinden sonra böyle o ferahlık iyi geldi.
Ben otobüsten inerken hemen Allahyar'ı gördüm ve tanıdım uzaktan.
O da bana böyle gülümseyerek yaklaştı ve hemen çantamı alıp arabaya koydu.
Arabada biraz sohbet etmeye başladık.
İşte Allahyar kendinden bahsetti.
Ve şu an askerlik görevini yaptığından bahsetti.
Ve askerliğinin bitmesine son 3 ay kalmış.
Ben de biraz Türkiye'den bahsettim.
Hani bizde askerlik şehir dışında oluyor dedim.
O da bizde de öyle oluyor ama ben evli olduğum için birkaç ay şehir dışında yaptıktan sonra oturduğun yerde yapmana izin veriyorlar dedi.
Bir de şeyden bahsetti Allah yar.
İran'da askerlik süresi yaklaşık 2 yılmış.
Hatta çok daha yeni değişmiş.
Normalde 21 aymış da 18 aya yeni inmiş.
Ben de çok uzun bir süre olduğundan bahsettim.
O da işte bir de bana sor falan dedi.
Bir de mesela askerliğe gitmeden size bir pasaport vermiyorlarmış.
Yani askerliğini yapmadan aslında ülkeyi terk edemiyorsun.
Onun dışında kendi işini açamıyorsun.
Böyle değişik şartları varmış.
Neyse biz böyle 10-15 dakikalık bir yolculuktan sonra...
Eve vardık ve ben Allah yarın eşi Sua ile tanıştım.
O da böyle çok tatlı bir kadın.
Beni içten karşıladı.
Ben hemen elimi yüzümü yıkadım.
Üstümü deştirdim ve salona gittim.
Bu arada saat 6-7'yi bulmuştu.
Eve ben çok açtım.
Siz yemek yediniz mi? Yemediyseniz ben ısmarlayayım dışarıda yiyelim dedim.
Onlar da yok yok tabii ki de birlikte yiyeceğiz.
Ama hani birazdan yeriz falan dediler.
Ben de tamam dedim ama gerçekten çok açım.
Yani bütün yol boyunca hiçbir şey yememiştim.
Sonra Soa bana işte biraz meyve getirdi, çay getirdi, işte tatlı getirdi.
Ben biraz onlardan atıştırdım.
Sonra biz sohbetimize devam ettik.
Allahyar ve Soa benden yaklaşık 2-3 yaş küçükmüş.
Yaklaşık 5-6 yıldır evlilermiş.
Bu evi almadan önce Allahyar'ın ailesiyle oturuyorlarmış.
Aynı zamanda Allahyar'ın da bir oteli varmış merkezde ve otelinden bahsetti.
Mesela şey de çok ilginç geldi bana.
Hani bulunduğu yer turistik bir yer.
Oteli var ama Allahyar sürekli coach surfing yapıp insanları evinde ağırlıyor.
Bana kendi para kazanabileceği bir yerde coachsurfing yapması çok içten gelmişti.
Ve yıllardır yapıyor.
Yani iyi bir coachsurfing kullanıcısı.
İnsanlarla tanışmayı, evinde ağırlamayı, kültür paylaşımı yapmayı çok seviyor.
Biraz işte bunlardan konuştuk.
Sonra dedi ki Allah yar.
Suan'ın ailesi bugün bizi yemeğe davet etti.
Eğer senin için de sıkıntı yoksa hazırlan çıkalım dedi.
Ben de çok sevinerek karşıladım bunu ve tabii ki de dedim.
Neyse biz arabaya atladık.
10-15 dakikada vardık hemen.
Soğan'ın ailesi de merkezde yaşıyor.
Kaşan zaten çok küçük bir yer ama çok güzel bir yer.
Annesi, kardeşi, halası, dayısı herkes toplanmış.
Bizi kapıda karşıladılar.
Eve girdim ve çok güzel bir evdi.
Yüksek tavan, geniş.
Böyle eski geleneksel evlerdendi.
Zaten anneannesiyle dedesinin eviymiş orası.
Biraz böyle sohbet ettik.
Bütün aile bana meraklı gözlerle baktı.
İşte Allah yar orada translate yaptı.
İşte benim söylediklerimi onlara çevirdi.
Onların söylediklerini bana çevirdi.
Neyse ailesiyle böyle keyifli sohbet edip tanıştık.
Anneannesi Kerbela'ya gidecekmiş.
O yüzden böyle bir aile yemeği vermek istemişler gitmeden.
Bu arada biliyorsunuzdur İran'ın %90'ı Şii.
Anneannesi de o yüzden Irak'ta Kerbela'ya gidecekmiş.
Sonra böyle biraz geç oldu saat.
Ben o gün acı bir şekilde...
Çünkü çok açtım. İran'da akşam yemeğinin 9-10 gibi yendiğini öğrendim.
Bizde normalde 6-7 gibi yenir.
En geç 8 gibi yenir.
Ama İran'da epey geçiyorlar.
Çünkü öğle yemeğini de çok geçiyorlar.
Sabah kahvaltıyı çok fazla yapmıyorlar aslında.
Ama öğle yemeği ve akşam yemeğin porsiyonları çok büyük.
İran'da zaten genel olarak porsiyonlar çok büyüktü gerçekten.
Mesela bir pilav istiyorsunuz.
Kocaman bir tabak geliyor ve fiyatları da o porsiyonlara göre çok ucuzdu.
O gün böyle herkesin dışarıda işi varmış ve yemek yapamamışlar.
Biz de ne yesek falan derken dedik ki pizza gecesi yapalım.
Böyle yere oturduk ama yaklaşık 10-12 kişiyiz.
Ve benim için çok güzel. bir andım.
Aslında çok daha yeni tanıştım insanlarla.
O masayı paylaşabilmek, o ortamın bir parçası olabilmek gerçekten çok güzel bir histi benim için.
Sonra işte hemen çaylar yapıldı.
Soğan'ın annesi Kızılcık Şerbet'ini çok seviyormuş.
Biraz ondan bahsettik.
Sonra bir tane Türk bir şarkıcı varmış.
İranlı bir adamla düet yapmış ve İranlı kızlar o adamı çok seviyormuş.
İsmi İlyas Yalçın taş gibi bir şeydi sanırım yanlış hatırlamıyorsam.
İran'da genelde orta yaş İbrahim Tatlıses'i biliyor, Sibel Can'ı biliyor, Ebru Gündeş'i biliyor ve biraz arabesk dinliyor.
Ama böyle genç nesil biraz daha Türkçe pop dinliyor.
Biz o gün çok keyifli vakit geçirdik ailesiyle ve sonra eve gittik.
İkinci günde kalktık böyle güzel bir kahvaltı yaptık ve ben o gün Kaşan'ın geleneksel evlerini gezmeye doğru yola çıktım.
Kaşan'da böyle eski geleneksel...
Pers mimarisi olan evler var.
Ben kaşanı gezmeye ilk olarak Tabatabai House ile başladım.
İçeri girer girmez aşık oldum.
O kadar güzel bir mimari ki yani ne kadar anlatabilirim bilmiyorum buradan ama vitray camlar, detaylar, bahçeler hepsi çok güzeldi.
Kaşan'da dönemin zenginleri oturuyormuş ve kendileri için işte ailesi için tabii geniş aile böyle kocaman büyük evler yapmışlar.
Ve İran'da güneye indikçe mimarinin, iklimin, coğrafyanın nasıl değiştiğini görüyorsunuz.
Hep böyle İran'a gitmeden önce Kafamda işte gördüklerimden, konuşulanlardan bir resim vardı.
Ve o resmi ben ilk kaşanda gördüm.
Özellikle vitray camların böyle o güneş yansımalarına bayıldım.
Galiba taba tabayı evinde yaklaşık bir saat geçirdim.
Epey büyük bir ev ve detayları çok güzel.
Mesela duvarlarda resimler var ve her bir resmin anlamı var.
4-5 tane avlu var, çalışma ofisi var.
Yani buraya ev demek aslında çok adil değil bence.
Çünkü gerçekten saray gibi bir yerdi.
Sonra ben oraya girerken kombine bilet almıştım.
O biletle işte Tabatabai House'u, Bastion House'u bir de Sultan Amir Hamamı'nı gezebiliyorsunuz.
Daha uyguna denk geliyor böyle.
Bu arada Tabatabai evi...
Eski bir halı tüccarına aitmiş.
Yani çok zenginlermiş zaten.
Abbasyan evi de eski bir cam tüccarınınmış.
Orası da çok güzeldi. Özellikle bir oda vardı.
Böyle full camlardan oluşan.
Orayı çok beğendim.
Bahçesini çok beğendim.
Bu evler İran mimarisinin önemli örneklerinden sayılıyormuş.
Size hatta bir hikaye anlatayım.
Bu evlerin dışında orada bir de Bruce Hardy House var.
Bruce Hardy evi var. Onun hikayesi de biraz ilginç.
Semaver tüccarlığı yapan Netenze ailesinin oğlu...
Mehdi halı tüccarı olan Tabatabai ailesinin kızına aşık oluyor.
Ve gidip kızı istiyorlar.
Tabatabai ailesi kızını vermek istemiyor ve vazgeçirmeye çalışıyor.
Vazgeçirmek için de diyor ki benim kızım bu ev gibi bir evde yaşarsa ancak o zaman kızımı veririm diyor.
Ve onlar da tamam diyor.
Evin inşasına başlıyorlar.
Ama çok uzun sürüyor.
Sonra aileler kendi arasında anlaşıyor ve düğünü yapıyor.
7 yıl boyunca bu çift Tabatabai evinde yaşıyorlar.
Sonradan evlerine geçiyorlar ama evlerine geçtiğinde hala bir kısmı inşaat.
Bruce Hardy evinin yapımı yaklaşık 18 yıl sürüyor.
Neyse ben bu evleri gezdikten sonra Sultan Amir hamamına gittim.
Biraz yorulmuştum.
Bu evlerin hepsine birer saat harcadım.
Ve o hamama girince çok güzel hissettim.
Hamam çok güzel zaten.
Bütün duvarlar mozaiklerle kaplı.
Ve sarı mavi tonları daha çok kullanılmış.
Bir su sesi geliyor. Arkadan da böyle hafif bir müzik sesi vardı.
Oturdum orada. Böyle yarım saat falan oturdum galiba.
Çok huzurlu ve çok güzel hissettim.
Hamam da çok güzeldi ama küçüktü.
Yani böyle bir 10 dakika gezdim.
Ve yarım saat 40 dakika oturdum neredeyse.
Dedim ki bir de kapalı çarşıya gidip göreyim.
Çünkü böyle akşamüstüydü saat.
Ve kapalı çarşı genelde akşamüstü açılıyor.
Gittim böyle bayağı gezdim.
Kapalı çarşının sonunda çok güzel otantik bir yer buldum.
Böyle banklar vardı.
Üstüne halıları koymuşlar.
Köşede de bir tane çaycı vardı.
Orada bir çay içtim. Dinlendim.
Eve geçince Allah yer ve su var ile biraz sohbet ettik.
Ve dediler ki bugün perşembe gecesi.
Yani bizdeki cumartesi gecesi gibi düşünebilirsiniz.
Kaşlan akşamları çok güzel oluyor.
Hadi dışarı çıkalım dediler.
Ben de tamam dedim. Yol kenarlarında bir sürü böyle nargileci falan var.
Mısır satıyorlar, aş çorbası satıyorlar.
Öyle bir yere oturduk.
İlk başta bir aş çorbası içtik.
Aş çorbası bu arada çok içiliyor.
Ve sokak satıcılarında bile rahatlıkla bulabiliyorsunuz.
Sonra Allah yer nargile içti.
Coast surfing anılarından bahsediyoruz.
Ben de gezdiğim yerlerden bahsettim.
Böyle çok yer gezdiğimi duyunca çok fazla soru sordular.
Hani şurası nasıl burası nasıl biz de gitmek istiyoruz diye.
Ama biraz böyle hüzünlü söylediler bunu.
Çünkü İran'ı vizesiz kabul eden ülkelerin sayısı çok az.
Yani Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan bir de böyle Afrika'daki birkaç ülke var.
Onun dışında hani bahsetmiştim ya geçen bölümde İranlıların kartı yok.
İran kartı da yurt dışında geçmiyor.
Uçak bileti falan böyle bizim gibi bulamıyorlar.
Yani Skyscanner'dan arayayım en ucuz bileti bulayım diyemiyorlar.
Bir tane ajenteye gidiyorlar.
Ve ajente onlar için alıyor komisyonlu bir şekilde.
Ajente bu kredi kartı olayının bir yolunu bulmuş.
Tabi ajente fiyatları da biraz pahalı oluyor.
İşte biraz bunlardan bahsettik.
Ne kadar saçma olduğundan, halkı ne kadar kısıtladığından bahsettik.
Sonra Kaşan'da biraz daha dolaştık ve eve geldik.
Diğer günde ben sabah Fingarden'da başladım.
Fingarden'da çok güzel bir yer.
Tabi Kaşan'da çöl iklimi var.
Ve o bahçeyi öyle bir yapmışlar ki bir sürü ağa çekmişler.
Bir sulama sistemi yapmışlar ve bütün bahçeyi dolaşıyor.
İçeri girer girmez başka bir yerde hissediyorsunuz kendinizi.
Ben yaklaşık bir saatimi de Fingarden'da harcadım.
O gün bizi Soğan'ın ailesi öğle yemeğine davet etmişti.
O yüzden çok geç olmadan eve gittim ve birlikte Soğan'ın ailesinin evine gittik yine.
Annesi benim için kurma sabzi yapmıştı.
Bu yediğim İran'daki ilk böyle aile yemeğiydi.
Geleneksel bir aile yemeğiydi.
Normalde etli yapılıyormuş.
Böyle içinde bir sürü sebze var.
Ispanak var, lahana var, semizotu var.
Karışık bir sebze yemeği.
Bana özel olarak etsiz yapmışlar.
İşte yanında da pilav vardı ve çok güzel bir yemekti.
Biz yine böyle yere oturduk tabii.
Böyle yer sofralarını çok seviyorum.
Bilmiyorum bana biraz geleneksel geliyor.
Bir de İran'da da hep yerde yiyorlar.
Yani şöyle eskiden gelen bir gelenek aslında yerde yemek.
Hani şimdi masada yiyorlar. Tabii bizim gibi düşünebilirsiniz.
Biraz bizdeki doğu kültürü gibi.
Ama böyle yere oturunca hani daha çok o kültürün parçası gibi hissediyorum galiba.
O yüzden çok seviyorum.
Neyse biz yemeğimizi yedik, çayımızı içtik, meyvemizi yedik falan.
Sonra da Kaşan'da eski bir kale var.
Allahyar bana dedi ki orada gün batımı çok güzel oluyor.
Oraya gidip orada gün batımı izleyelim dedi.
Ve oraya gittik.
O gün batımı da gerçekten çok güzeldi ya.
İran'da izlediğim en güzel gün batımlarından birisiydi.
Orada bir tane tilki gördüm mesela kalenin içinde.
Kale böyle tabii çok eski zaten yarısı yıkılmış.
Ama böyle hafif ağaçlık alanları da vardı.
Tilkileri gerçekten çok seviyorum ve görünce çok heyecanlanıyorum.
Sonra eve gittim. Allah yer ve soğuk çok fazla dizi ve film izliyormuş.
Dediler ki hadi birlikte bir tane Türk dizisi ya da film izleyelim.
Onlar da daha çok suç, cinayet, aksiyon temalı diziler ya da filmler seviyorlarmış.
Ben de şahsiyet alardım ve şahsiyetim birinci sezonunu izledik birlikte.
3-4 bölüm izledik.
Onlar sonra devam ettiler.
Ben de ikinci sezon gelmeden kendime güzel bir hatırlatma yapmış oldum.
Çok keyifli geçti Allah yer ve soğuk ile günlerim taşandı.
Bana çok iyi... baktılar.
Yani bir an bile yanlarında böyle bir garip, kötü ya da tuhaf herhangi bir şey hissetmedim.
Sonra vedalaştık ve ben İsfahan'a geçtim.
Kaşan'dan İsfahan'da yaklaşık 3 saat, 3,5 saat sürüyor.
Vardığımda akşam olmuştu.
Hemen terminalden bir tane taksiye atladım.
E yine Snap çağırdım ama artık oralarda öğrenmiştim Snap'i.
O ilk günkü gibi krizler yaşamadım.
Taksiye bindim. Taksici çok tatlıydı.
Nerelisin? Ülkemize hoş geldin?
İran'ı sevdin mi? gibi sorular sordu.
Tabii İngilizce konuşamıyorlar.
Translate'e yazıyorlar ve o şekilde iletişim kurabiliyoruz.
Ve sonra mesela giderken şey dedi.
Çok memnun oldum. Senin gibi bir arkadaşım olduğu için çok mutluyum dedi.
Böyle İran'da gerçekten taksiciler inanılmaz iyiydi ya.
Ve İran halkı turisti çok seviyor.
Bir de size ilk bölümde bahsettim galiba.
İran'da fazla turisti yok.
O yüzden böyle görünce ilginç geliyor onlara.
Ve bu kadar misafirperver olmaları kültürlerinin çok büyük bir parçası.
Neyse taksiciyle vedalaştık ve ben koçumun evine gittim.
İsfahan'da Hamit ve Bahar'da kaldım.
Hamit böyle kırklı yaşlarda, Bahar da o civarda ve 3 yaşında maranatlı bir kızları var.
Bu arada Baran Yağmur demekmiş Farsça.
Ben onu Tahran'da öğrenmiştim.
Ve Baran deyince aa dedim benim ismim de Yağmur demek.
Yani Yağmur Baran demek dedim.
Onlar da böyle çok şaşırdı.
Baran inanılmaz tatlı bir kız ya.
Böyle tam bir cimcime yani.
Instagram'dan takip edenler görmüştür zaten.
Ben orada adaşım diye story paylaşmıştım.
İnsanlar da hep aa çok benziyorsunuz falan demişler.
Bence o kadar benzemiyoruz ama.
Neyse sonra Hamit hemen bana çay ikram etti.
İşte biraz tanıştık sohbet ettik.
Hamit inşaat mühendisiymiş.
İran'da tanıştığım insanların %80'i mühendisti.
Bahar'da grafik tasarımı bitirmiş ama çalışmıyormuş.
Evlendikten sonra hemen baran olmuş.
O yüzden işi bırakmış.
Böyle biraz sohbet edip oturduktan sonra hadi dediler dışarı çıkalım.
İsfahan'da Nakşican meydanı var ve...
Çok büyük bir meydan. Hatta dünyanın en büyük ikinci meydanıymış.
Bana böyle küçük bir tur attırdılar İsfahan'da.
İlk başta işte o meydana gittik.
Böyle kapalı pazarlar var.
Oralarda biraz gezdik.
Ben dedim ki tamam ilk işim yarın buraya gelmek olsun.
Çünkü pazarı çok beğendim.
Sonra bir şeyler yiyelim dedik.
Ve beni Abbasiye Oteli'ne götürdüler.
Abbasi Otel de çok eski bir otel ve eskiden kervansaraymış.
Ve buraya otele dönüştürmüşler.
Eski resimleri falan var otelin içinde.
Çok lüks bir yer.
Yani İran'ın zenginleri ya da genelde işte gelirse Avrupalı turistler geliyor.
Biz de bahçesinde yemek yedik.
Otelin atmosferi çok güzeldi.
Böyle hafif bir müzik sesi geliyordu.
Sonra ben ertesi gün hemen o meydana gittim.
Nakşacayan Meydanı'na gittim.
Bu arada gerçekten çok büyük bir meydan.
Ve meydanın etrafını kapalı çarşı sarmış.
Hem ona dükkanları gezmeye başladım.
Çok güzel halılar, masa örtüleri, bakır bardaklar, böyle el işleri.
O kadar güzel bir yerde ki rengarenk bir yerde.
Ben böyle gittiğim bütün evlerde bir masa örtüsü görmüştüm.
Ve bana demişlerdi ki bunu Yeşilaz'dan ya da İsfahan'dan al.
Çünkü buraya da oradan geliyor.
En uygununu ve en güzel kaliteyi orada bulursun demişti.
Ben de hemen bir dükkana girdim.
O masa örtüleri... Dükkanın sahibi bana hemen çeşit çeşit masa örtülerini gösterdi.
Bir tane motif var orada ve onun İsmail'e özgü bir motif olduğundan bahsetti.
Ben de biraz sordum. İngilizce konuşabiliyordu.
Bunun çok eski bir Pars motifi olduğundan bahsetti.
Böyle büyük bir gözyaşı damlası gibi bir şey düşünebilirsiniz.
Sonra da ben merak ettim, araştırdım.
Bu figürün ismi Boteh'miş.
İşte Boteh de Farsça'da çalı, çalılık anlamına geliyormuş.
Ve ta ağmamışlara kadar dayanıyormuş bu figür.
Ben o kadar çok merak ettim ki bununla ilgili kısa bir tez bile okudum.
Bu figürün anlamı da yaşamın ve sonsuzluğun sembolü olan selvi ağacıyla çiçek spreyinin birleşimiymiş.
Ya mesela ben bunu neden merak ettim ve neden anlatıyorum size?
Çünkü İran'da böyle küçücük ayrıntıların bile köklü bir tarihi var.
O yüzden böyle dükkan dükkan gezdim.
Orada bazı dükkanlarda bakır ustalarını izleyebiliyorsunuz.
Ha bir de mesela şey ilgimi çekmiştim.
Orada böyle küçük küçük saklama kutuları var.
Hamit bana bir önceki gün demişti ki bak bunlar deve kemiğinden yapılıyor demişti.
Üstüne de ustalar tek tek böyle resim işliyor.
O gün bir dükkana girdim ve ustanın bir tanesini o resminin deve kemiğine işlerken gördüm.
Böyle çok güzel küçük bir müzik açmış.
İnce ince böyle tane tane işliyor.
Bir de böyle mesela dükkanlara girin fiyatını sorun.
Almasanız bile hani bizdeki gibi böyle peşinden koşmuyorlar, darlamıyorlar.
Teşekkür ediyorlar, tamam diyorlar.
Neyse ben o kapalı çarşının içinde epey dolaştım.
İşte gümüşçüler var.
Firuze taşı var İran'da çok meşhur.
Onlardan böyle işte yüzük yapıyorlar, kolye yapıyorlar.
Ben bir tane bardak aldım.
Onu sonra da anlatacağım size.
Ben biraz dolaştıktan sonra bir kahveciye oturdum ve kahvemin tadını çıkarttım.
Yine böyle kapalı çarşının içinde ama arka bir yerde böyle bir avlusu var.
Çok güzel bir yerdi orası da.
O meydanda camiler var.
İki tane camiyi gezdim.
Sonra yürüyerek eve döndüm.
İşte biraz Bahar ve Hamit'le sohbet ettik.
Hamit böyle çok meraklı bir...
Birisi o da epey gezmiş ve bana gezdiğim yerlerle ilgili sorular sordu.
İşte Küba ile ilgili sorular sordu.
Afrika ile ilgili sorular sordu.
Onlar da oralara gitmek istiyormuş ama baran daha küçük olduğu için bir 3-5 yıl beklememiz gerekiyor falan dedi.
Ertesi gün 400 yıllık bir köprü var.
Siyesopol Köprüsü.
Oraya gittim. Orada böyle gün batımını izledim ve insanların nasıl vakit geçirdiğini gördüm.
Genelde hafta sonu orası çok canlı oluyormuş.
Akşamları da çok canlı oluyormuş.
Ben böyle bir kısmını görebildim.
Bu arada İsfahan Selçuklu ve Safemi döneminde ülkenin başkenti olmuş ve o dönemler çok gelişmiş.
Hatta Safemi döneminde Çin'den ustalar gelip seramik işçiliği öğretmişler.
Zaten 16. yüzyılın en büyük ve en güzel şehirlerinden birisiymiş.
Kütüphaneleri, camileri, köprüleri, mimarisi o kadar güzel bir yer ki gerçekten İsfahan hakkında duyduğum şeylerin çoğuna hak verdim.
Son günde de şöyle bir şey oldu.
Surfingden biri bana yazdı.
Hamit Riza. Ve dedi ki benim hostelim var.
İşte gelip bir gün kalmak ister misin dedi.
Ben de neden olmasın dedim.
Hani hostelde deneyimliyim.
Onun yanına gittim. Orada böyle çok güzel insanlarla tanıştım.
Gezginlerle tanıştım. Mesela Polonyalı bir tane çocuk vardı.
Motorla geziyor. Ve dedim ki nasıl bir deneyim İran'da motorla gezmek.
Çünkü size bahsetmişim ya trafiği berbat.
Ve çok kötü araba kullanıyorlar.
Hiçbir kurala uymuyorlar.
Ya cezalar çok hafifmiş.
Mesela kırmızı ışıkta geçmenin cezası.
Çok hafifmiş. Büyük ihtimalle o yüzden çok kurallara uymuyorlar.
O da şey dedi ilk günler çok zordu ama kendi içinde bir sistemi var.
O sisteme alışınca hani rahat ettim falan dedim.
Bilmiyorum ben çok katılmıyorum.
Yani benim için çok riskli bir şey.
Hatta İran'daki tek korkum gerçekten şeydi.
Bana araba çarpacak ya da arabanın içinde giderken kaza yapacağız korkusuydu.
İran'a giderseniz sağınıza solunuza çok dikkat edin.
Neyse ben böyle İspanya'da güzel günler geçirdikten sonra Yezd'e geçtim.
Bunu birçok yer için söylüyorum ama en yoğun bunu Yezd'de yaşadım.
Bambaşka bir yere ışınlanmışım gibi hissettim.
Yezd 3000 yıllık tarihe sahip.
Çölün ortasında vaha gibi bir şehir.
Çok mistik bir yer.
Zaten birazdan anlatacaklarımdan sonra bence bana katılacaksınız.
Ben Yazı'da iki kişiyle konuşmuştum.
İlk gün Hüseyin'de kaldım.
Hüseyin normalde mimarmış ama çok...
Çalışmış ve çok sıkılmış mimarlıktan.
Şu an tır şoförlüğü yapıyor ve çok mutlu.
İşini çok seviyor. Hem de daha çok kazanıyormuş.
İşte biraz mimarlıktan konuştuk.
Ben de şehir bölge planlama mezunuyum ya.
Biraz böyle onlardan konuştuk.
Ve ertesi gün sabah beni oltağına götürdü.
Oltağımda ilk defa Yezd mimarisiyle karşılaştım.
Kerpiç evleri, dar sokakları, geçitleri sapsarı bir tonuyla tamam dedim.
Ya ben çöle geldim. Ama böyle...
Orta Doğu coğrafyası gibi ama daha farklı bir havası var Yezdi.
Hüseyin bana dedi ki sabah kahvesi içmek ister misin?
Ben de bir kahve sever olarak tabii ki de dedim çok isterim.
Ama dedi normal bir kahve içmeyeceğiz, geleneksel bir kahve içeceğiz dedi.
Ben de daha çok heyecanlandım.
Biz böyle dar sokakların olduğu bir geçitten geçtik ve küçük bir dükkana vardık.
Hüseyin orada abiyle konuştu ve Yezdi kahvesi sipariş etti.
Ortam çok ilginç bir ortamdı.
Duvarda Hazreti Ali'nin resmi vardı.
Ve böyle kerbela görselleri vardı.
Çok böyle geleneksel bir yerdi ve çok sevdim.
Ben böyle köşede oturdum.
Resimleri inceledim.
İşte sadece çay kahve yapan bir yerdi zaten.
Bir tane de kurabiye aldık yanına.
Yezli kurabiyesiymiş bu arada.
Yezli kahvesi de şöyle yapılıyormuş.
Oradaki abiye sorduk.
Abi bize anlattı hemen. 12 saat boyunca Türk kahvesini pişiriyorlarmış.
Sonra üstüne işte kakule, gül suyu, İran'ın kristal bir şekeri var ona nabat deniyor.
Onları karıştırıyorlarmış.
Ve ben tadını çok beğendim.
Yani bilmiyorum ortamdan mı çünkü gerçekten dükkanı çok sevdim.
Yani böyle... İran'da olduğum oluklarıma kadar hissettim orada.
Bu arada Yezidi kahvesi dediğimde Yezidiler çok içiyor gibi gelebilir ama öyle değilmiş aslında.
Bu geleneksel bir kahve ama cenaze törenlerinde içiyorlarmış.
Üçüncü günü mü demişti, otuzuncu günü mü demişti ne?
Anma yapıyorlarmış.
İşte o günde herkese Yezidi kahvesi ikram edilirmiş.
Neyse biz o dükkandan çıktıktan sonra Hüseyin'in işi vardı.
O işine gittik. Ben de Oltan'da dolaştım.
Başta bir kanatı ziyaret ettim.
Şimdi biliyorsunuz Yezd çöl iklimine sahip.
Ve çöldeki en büyük sıkıntı da su.
Kanatlar eski Pers mühendislik sistemi.
Yani mühendislik harikası desem gerçekten abartmış olma.
Hatta Pers kanat sulama sistemi UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine girmiş.
Doğayla uyumlu bir şekilde yeraltı kaynak sularının eğiminden yararlanarak tüneller kazmışlar.
Ve bu sayede bütün bir şehre su getirmişler.
Yezd'in en sevdiğim taraflarından birisi.
Birisi de mühendislik sistemlerinin doğayla uyumlu olması.
Bunların dışında rüzgar klimaları var.
Yazın çok sıcak olduğu için bir rüzgar kliması yapmışlar.
Doğal bir şekilde rüzgardan yararlanarak bir soğutma sistemi.
Onları da çok sevdim.
Zaten kanattan sonra bir tane bir kafe var.
Oranın terasından bütün rüzgar klimalarını görebiliyorsunuz.
Ben o kafede biraz dinlenip rüzgar klimalarını izleyerek bir çay içtikten sonra Yezid'in en eski tapınaklarından birisi.
olan Zerdüs Tapınağı'na gitti.
O tapınakta en çok ilgimi çeken şeylerden birisi 1500 yıldır sonmayan ateşin olmasıydı.
Şimdi bunu anlatmak için önce bir Zerduşları anlatayım size.
Zerduşluk dünyanın en eski tek tanrılı dini.
Zerduşların tanrısı Aharamaz'da ve Zerduşluk'ta ateş, hava, toprak ve su kutsal sayılıyor.
Yez'de İslamiyet öncesi Zerduşların merkezi.
Hatta hala merkezi kabul ediliyor çünkü İran'da hala Zerduşlar var ve büyük bir çoğunluğu Yez'de.
Bu tapınakta içeri girince bir ateş görüyorsunuz ve bu ateş 1500 yıldır sönmeden yanıyormuş.
Rahipler sürekli bu ateşi besliyor ama ateş o kadar kutsal ki bir odada korunuyor bu ateş.
Rahipler o odaya girerken bile böyle bir maske takıyormuş çünkü nefeste o ateşi kirletmesin diye.
Tapınağın ana kısmı bu ateşten oluşuyor.
Bir de yanda bir bölümü var.
Ayrı bir bina. Orada da daha çok Zarduş geleneklerine dair resimler var, yazılar var.
Bunları görebiliyorsunuz.
Ben tapınağı çok sevdim.
Tapınağın önünde kocaman bir havuz vardı.
Etrafında da çam ve sedir ağaçları vardı.
Ben o gün günü o tapınakta batırdım.
Ve ertesi günde Mesut'a taşındım.
Mesut benim ikinci coachsurfingdeki hostum.
Mesut beni otelinde ağırladı.
Otele hayran kaldım.
Çok güzel bir yerde. Ama biraz şanslı hissettim.
Çünkü eski bir zerduş evini otele çevirmişler.
Benim kaldığım yerde çatı katıydı.
Mesela diğer odalar bir tık daha moderndi.
Ama benim kaldığım odayı ben daha çok sevdim.
Daha böyle otantik bir odaydı.
Ve yer yatağım vardı.
Neyse ben odaya yerleştikten sonra hemen dışarı çıktım.
Çünkü ben çöle gitmek istiyordum.
Ve bir önceki gün birkaç tur bakmıştım.
Ama böyle kendime uygun güzel bir tur bulamamıştım.
Beğenmemiştim ve Metin'e sordum.
O da biraz araştırdı. Sonra dedi ki Yağmur benim bir arkadaşım var Mehdi.
En iyisi ben ona sorayım dedi.
Sonra Mehdi de birlikte gezmeye teklif etti.
Ben de tabii ki de dedim. Benim için çok daha güzel olur dedim.
Sonra biz Mehdi ile konuştuk ve sözleştik.
Ben de otele yerleştikten sonra hemen Mehdi'lerle buluşmaya gittim.
Mehdi bu arada ablası ve kuzeniyle gelmişti.
İlk başta güzel bir kahvaltı yaptık.
Orada böyle tanıştık.
Çok tatlı insanlar. Yani zaten İran'daki bütün insanlar çok tatlı ya.
Gerçekten bak abartmıyorum.
Mehdi'nin kuzeni Faize.
Böyle Türkleri çok seviyormuş.
Sürekli Türk dizisi izliyormuş ve Türkçe de konuşabiliyordu.
Kendi kendine öğrenmiş öyle Türk kültürünü çok sevdiği için.
Ablası da doktordu.
Ablası da çok tatlıydı.
Sonra biz kahvaltıdan sonra ilk olarak Sessizlik Kuleleri'ne gittik.
Sessizlik Kulesi Yezide gezdiğim en ilginç yerlerden birisiydi.
Aslında Sessizlik Kuleleri Zerdüşlerin cenaze törenini yaptığı yerler.
Ama Zerdüşlük'te cenaze törenleri çok farklı oluyor.
Şimdi ben size Zerdüşlü anlatırken demiştim ya ateş, hava, toprak ve su çok önemli.
Zerdüşler cenazelerin bu kutsallara zarar vermemesi için cenazeleri gömüyorlar ya da yakmıyorlar.
Bu sessizlik kulelerine getirip akbabalara ya da yırtıcı kuşlara yem ediyorlar.
Bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım ve biraz korkunç gelmişti bana.
O yüzden sessizlik kulelerine merakım çok da artmıştı.
Eskiden tabi bu kuleler şehrin dışındaymış.
Şu an pek şehrin dışında sayılmaz.
İlk olarak aşağıda bir seromani yapıyorlarmış.
Sonra rahipler bu ölü bedenleri kulelere çıkartıyormuş.
Kulelere mesela akrabaları gelemiyormuş.
Rahipler kulenin ortasına ölü bedenleri koyuyormuş.
Ve ardından da akbabalar gelip yiyormuş.
En son kemikleri de kulenin dibinde toplanıyormuş.
Mesela şöyle bir inanış varmış.
E tabi orası çöl iklimi ya akbabalar da ilk gözlerden yemeye başlarmış.
Rahipler akbabaların... İnsanları yemesini izliyormuş bu arada.
Ve ilk akbabalar sol gözden yerse günahkar sayılıyormuş.
Sağ gözden yemeye başlarsa da cennete gittiğine inanıyorlarmış.
Bu gelenek 1960'lı yıllarda yasaklanmış.
Ve şu an Zerdüşler mezara gömüyorlar.
Ama toprağa karışmaması için de beton mezarlar yapıyorlarmış.
Instagram'da da paylaştım bu hikayeyi.
Biraz farklı hissettim ben bu kuleleri gezerken.
Sonra biz tabii yorulduk.
Bir de sıcakta gittiğimiz için.
için bir kafeye oturduk.
Ben yine Yezdi kahvesi söyledim.
Çünkü bu kahveyi sadece orada içebileceğim.
Dedim ki içebildiğim kadar içeyim.
Bir de bir tane Yez tatlısı yedi.
Böyle nişastalı bir çorba gibi bir şeydi.
Ben onu çok sevmedim. Şiraz'da da benzer bir tatlı var ve ben onu daha çok sevdim.
Diğer bölümlerde anlatacağım sizlere.
Sonra da çöle gittik.
Çölde gün batımı izledik ve efsaneydi.
Ya bilmiyorum neden ama ben çöl iklimini gerçekten çok seviyorum.
Ya belki de böyle başka bir iklimde olduğumun farkına varıyorum ya şey hissediyorum.
Ya dünya çok büyük ve dünyada bambaşka yerler var.
Ve ben şu an onun tam ortasındayım.
Hani bunu hissediyorum. Gün batımından bir saat önce gitmiştik.
Gün batımını izledik ve çok keyifli vakit geçirdik.
Akşam da böyle bir tesis var.
Oraya gittik. Orada böyle ateş yapmışlardı.
İşte közde patates yapmışlar.
Patates yedik, çay içtik.
Ve böyle müzik yapıyorlardı.
Mesela orada çok ilginç bir şey gördüm.
Bir grup şarkı söylüyordu.
Birkaç erkek de dans ediyordu.
Tabii daha geleneksel düşünün.
Sonra birkaç kadın da onlara eşlik etti ve birden böyle kalabalık çoğaldı.
Videolar çekiyorlar, eğleniyorlar ama gerçekten çok güzel bir ortamdı.
Sonra mekanın sahibi geldi ve dedi ki kadınlar dans edemez, kadınlar dans edemez falan dedi.
Ben de böyle şaşırdım.
Çünkü İran'da kadınların dans etmesinin yasak olduğunu biliyorum.
Ama hani polis yok ya orada.
Genelde insanlar birbirine hiç karışmıyor.
Ve Mehdi'ye sordum hani niye bunu yaptılar diye.
Mehdi de şey dedi bana.
Orada çok fazla videoya çekiyorlar.
Eğer bu kadınlarla erkeklerin dans ettiği herhangi bir sosyal medyada paylaşılmaz.
ve bunu görevliler görürse işte polis, devletten birisi mekanı kapatıyorlarmış ve ruhsatını da iptal ediyorlarmış.
O yüzden mekan sahipleri biraz endişelenmiş.
Yoksa böyle hani başınız açık olsun, işte oradaki kurallara uymayın.
Hani insanların hiçbir derdi yok.
Hatta taksilerde bile ben genelde hicap takmıyordum.
Hiçbir şey demez yani insanlar.
Hani onlar da çok istemiyor zaten.
Ama devlet insanların birbirlerini uyarmaları için böyle değişik değişik kural.
Neyse biz oradan çıktıktan sonra Mehdi dedi ki hani seni otele bırakmadan önce bir eve uğrayalım dedi.
Orası da annesiyle babasının eviymiş.
Böyle annesiyle babasıyla tanıştım.
Beni içeri davet ettiler ama böyle çok rahatsız etmek istemedim.
İşte vedalaşırken bana bir hediye verdiler.
Ben dedim ki hani ne ara aldınız birlikteydik.
İşte eve uğrayıp o hediyeyi almışlar.
Annesiyle babası almış hediyeyi.
Çok duygulandım.
Çok güzel vakit geçirdik.
Beni hiç tanımayan insanlar o gün geldiler ve bütün günümüzü birlikte geçirdik.
Gerçekten çok keyifliydi.
Benim için çok güzel bir gündü.
O gün ayrı bir güzeldi.
Hem böyle çöl hayalimde oraya gittik.
Hem sessizlik kulelerini gezdik birlikte.
Ve hem de çok güzel insanlarla tanışmış oldum.
Sonra ben ertesi günde Şiraz'a geçtim.
Ama Şiraz'ı ve İran'ın güneyindeki Keşme Aylıntı başka bir podcast'ın konusu yapacağım.
Çünkü bu podcast yeterince uzun oldu.
İran'da ilk günlerim zordu ama İran'ın ortalarına doğru iyice İran'dan keyif almaya başlamıştım ve seyahatim tamamen değişmişti.
Size ilk bölümde de bahsetmiştim ya İran'da her gün yeni bir şey öğrendim ve bu beni böyle çok motive etti.
Ve sürekli yeni bir şey öğrenmek, sürekli yeni bir şey keşfetmek benim böyle heyecanımı çok arttırdı.
İran'ı en çok sevme nedenlerimden birisi de bu.
Yani çok geniş bir tarihi var, çok geniş bir kültürü var ve bana dipsiz bir kuyu gibi geliyor İran.
Onun dışında İran'daki insanların insanlığının da çok derin olduğunu keşfettim.
Oradaki insanların iyiliği dünyadaki başka bir yerle kıyaslayamayacağım kadar iyi.
Gerçekten bunu gidip deneyimlemeniz gerekiyor.
Ve bunu da keşfettiğim için İran'a böyle apayrı bağlanmaya başladığım zamanlardı bu İran ortaları.
Sonlarına doğru zaten aşık olmuştum artık İran'a.
Neyse ondan diğer bölüme saklıyorum.
Umarım keyif almışsınızdır.
Ben çok keyif aldım. Çünkü anlatırken İran'a gitmiş kadar oldum.
O zaman daha sonraki bölümde görüşmek üzere.
Yorumlarınızı yine bekliyorum.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
