
İran’ı Hiç Böyle Tahmin Etmezdim! - İran Günlükleri Part 3
17 Aralık 2023 · 35 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar bu bölümde İran günlüklerine devam ediyorum. Bu bölümde sizi İran'ın kalbindeki güzelliklere doğru keşfe çıkartıyorum. Şiraz'ın mistik sokaklarından başlayarak, güneydeki adalara uzanan bir serüvene hazır olun. Şiirsel atmosferiyle ünlü Şiraz şehrinden ilham alarak, sizi Pers kültürünün büyüsüne ve gizemine götüreceğim sizi. Ardından, İran'ın güney sahilindeki adalara doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Kristal berraklığındaki sular, tarihi zenginlikler ve sıcakkanlı insanlarla dolu bu cennet köşelerini keşfederken, size kendi deneyimlerimi anlatacağım.
Şimdiden kültür, doğa ve insan hikayeleriyle örülü bu serüven için iyi dinlemeler dilerim, O zaman hazırsanız, buyurun, Pers rüyasına dalalım!
https://www.instagram.com/yagmur_aratt/
#sırtçantamdakihikayeler #yagmurarat #yagmuraratpodcast
#İranKeşfi #PersYolculuğu #YezdİsfahanKaşan #İranKültürü #GeziPodcasti #DünyaTurunda #KeşfetmeninKeyfi #KültürYolculuğu #YolHikayeleri #GezginRuh #PodcastMacerası #KültürelGezi #DünyaGezgini #YolArkadaşı #GezginNotları
Transkript
Hepinize selamlar, Sırtçantam'daki Hikayeler Podcast'ının yeni bölümüne hoş geldiniz.
Bugün sizlere İran 3.
Part'i anlatacağım. Şiraz'ı, İran'ın güneyindeki adaları ve tekrar Tahran yolculuğundan bahsedeceğim.
Ve böylece İran bölümünü bitirmiş olacağız.
Ama gittiğim yerleri bitirdikten sonra bir bölüm daha yapmayı düşünüyorum.
Genel bir değerlendirme, analiz, onun dışında İran'da gördüğüm ya da deneyimlediğim ilginç yasaklar, kültürler.
Bunların hepsini bir bölümde daha anlatmak istiyorum.
Neyse, şimdi en son Yez'de kalmıştık.
Ben yazdan 5 saat olarak tahmin ettiğim yolculuğumu 7,5 saatte bitirdim ve geç saatlerde Şiraz'a vardım.
Şiraz'da yine kursörfingden bir ailede kalacaktım.
O yüzden iner inmez hemen Muhammed'e mesaj attım.
Muhammed de bana evinin konumunu gönderdi ve ben de sinepe atlayıp hemen eve gittim.
Muhammed beni kapıda karşıladı.
Kırık bir Türkçesi vardı ama böyle Azeri Türkçesi gibi değil.
Daha farklı bir Türkçeydi.
Biraz sohbet ettikten sonra dedim ki Türkçeyi nereden biliyorsun?
O da dedi ben Kaşkay Türk'üyüm.
Biliyor musun Kaşkay Türk'ünü dedi.
Ben de evet biraz biliyorum dedim.
Sonra eve çıktık.
Kapıyı açar açmaz böyle 3 yaşlarında küçük bir kız kucağıma doğru koştu ve bacaklarıma sarıldı.
İşte bu benim kızım dedi Selena.
İlk Selena ile öyle tanıştık.
Sonra içeri girdim ve çocuğuna yemek yedirmeye çalışan bir kadın gördüm.
Bu da benim eşim Satere dedi.
Satere kusura bakma ellerim çok yağlı o yüzden ellerini sıkamıyorum falan dedi.
Ben de tabii ki de dedim ve bir tane de oğlu vardı 6 yaşlarında Amirsa.
Ev aslında tam bir aile eviydi.
Selena elinde kitapla bağırarak koşturuyordu.
Mirsa yemek yemek istemiyordu.
Annesi ona bağırıyordu. Yemek yedirmeye çalışıyordu.
Evde bir kaos ortamı vardı ama böyle çocuklu kaos ortamı vardı.
Ben de hemen çantamı bıraktım.
Elimi yüzümü yıkadım. Hemen oturdum.
Dedim ki siz yemek yediniz mi?
Ben çok açım. Kendime bir şeyler söyleyeceğim.
Hani size de söylememi ister misiniz dedim.
Onlar da yok yok biz yedik teşekkür ederiz dediler.
Sonra ben de snap uygulamasına girdim.
Bahsetmiştim ya. Önceki bölümlerde taksi çağırdığım uygulama.
Aynı zamanda eve yemek de söyleyebiliyorsunuz.
Ona girdim ve yemek söylemeye çalıştım.
İngilizce seçmeme rağmen her şey farşeydi ve başaramadım.
Ondan sonra hemen setere bana yardımcı oldu ve pizza söyledim.
Sonra ben pizzamı yerken biraz sohbet ettik.
Muhammed işinden bahsetti.
Muhammed mühendismiş ve petrol çıkartmaya gidiyorlarmış.
İki hafta gidiyormuş böyle denizin açıklarına.
İki haftada tatil yapıyormuş.
O iki hafta evdeyken bol bol geziyorlarmış.
Doğa yürüyüşlerine gidiyorlarmış.
Kampa gidiyorlarmış ailecek.
Biraz böyle bunlardan konuştuk.
Ama ben inanılmaz yorgundum.
Çok fazla geç saatlere kalamadan uyudum.
Ertesi gün şehri keşfetmek için çok heyecanlıydım.
Snap çağırdım ve meydana gittim.
Meydanda da Pink Mosque var.
İşte bu şiraz yazınca karşınıza çıkan pembe cami var.
Ve sabahın erken saatlerinde güneş vurunca vitraylardan içeri sızan ışık pembe oluyor ve çok güzel bir görüntüsü oluyor.
İlk başta oraya gittim.
Sonra biraz meydanda turladım.
Ara sokaklara girdim.
O arada da Coast Surfing'den hangout açmıştım.
Ve oradan bana Muhammed yazdı.
Başka bir Muhammed bu.
Çok fazla Muhammed var İran'da.
Muhammed dedi ki ben sana Şiraz'ı gezdirebilirim.
Bir iki saate gelirim oraya dedi.
Ben de o bir iki saatte dinlendim.
Kahve içtim. Ve Muhammed'le buluştuk.
Muhammed yüksek stansını yapıyormuş Şiraz'da.
Aynı zamanda rehber.
Ama Covid döneminde hiç rehberlik yapamadığı için bırakmış rehberliği.
Bu arada İran'da tanıştığım çoğu insan tur rehberiydi.
Aslında kolay da değil tur rehberi olmak.
Yani baya bir şartı var.
Birkaç sınava tabi tutuluyorsunuz.
Ama bir önceki bölümde bahsetmiştim ya İran'daki insanlar çok bilgili, çok kültürlü diye.
O yüzden birçoğu bu sınavları kolaylıkla geçip tur rehberi olmuş.
Neyse işte bana gezilecek yerleri saydı.
Dedi ki bunların hangisine gitmek istersin ilk başta.
Çünkü Şiraz'da çok fazla yer var.
Ben de içlerinden Sadi'nin anıt mezarını seçtim öncelikle.
Şiraz'a ilk gittiğimde çok etkilenmiştim.
Hatta çok şiirsel bir kent demiştim.
Bu şiirselliğini İran Edebiyatı'nın büyük şairlerinden Sadi Şirazi ve Hafızı Şirazi'nin döneminde burada yaşamış olmasından alıyor.
Sadi Şirazi'nin anıt mezarı şehrin biraz dışında.
Aslında şu zamanlarda şehrin dışı pek sayılmaz ama döneminde şehrin dışında yapılmış.
Sadi çok... Yani 30-40 yıl boyunca seyahat etmiş ve seyahatlerinde bol bol mesnevi yazmış.
Mısır'a gitmiş, Hindistan'a gitmiş, Çin'e gitmiş.
En son da memleketi Şiraz'a dönmüş.
Şiirleri daha çok hayatı anlama, doğru, düzgün ve ahlaklı yaşamak üzerine ve gazelleriyle meşhur olan bir şair.
İranlılar edebiyata çok düşkün zaten ama Şirazlılar çok daha düşkün.
Gerçekten herkes şiir okuyor, herkes şiirlerle besleniyor diyebilirim.
Özellikle Sadi'nin anıt mezarındaki yoğunluktan anladım.
Çok fazla kişi ziyaret ediyordu ve çok güzeldi.
Çok büyük bir bahçe düşünün.
Yani insanlar oraya sadece o anıt mezarı ziyaret etmeye gitmiyor aslında.
Sadi Şirazi'nin şiirlerini bahçesinde okumaya gidiyor.
Ve çok güzel bir havası var oranın.
Ben de çok sevdim. Zaten bir iki saat orada durduk.
Ondan sonra biraz acıktık tabii ve falafel yemeğe gittik.
Falafelleri sipariş ettik.
Tam ben oturdum. Muhammed dedi ki çok güzel bir fikrim var.
Falafelleri alıp başka bir yerde yiyelim mi dedi.
Tabii ki de dedim. Sonra beni Eram Garden'a götürdü.
Türkçesi Cennet Bahçesi'ymiş.
envai çeşit bitkinin olduğu kocaman bir pers bahçesi düşünün ve gerçekten çok etkileyici bir yer.
Biz böyle tam güneş batmadan gittik ve akşam üzerine kadar oturduk ve akşam çok ayrı bir güzel ve içerisi çok kalabalıktı.
Çok fazla İranlı vardı.
Mesela ben ilk gittiğimde burayı turistik bir yer hayal etmiştim.
Aslında Şirazlıların günlük hayatını geçirdiğim bir yer burası.
Sadi'nin anıt mezarı olsun, bu gardınlar olsun ya da Hafız'ın anıt mezarı olsun.
Şirazlılar sık sık akşamlarını böyle yerlerde geçiriyorlar.
Şiraz'da hayat da biraz farklı.
İlk Tahran'a gittiğimde insanlara sormuştu seyahat rotan nasıl diye.
Ben de işte en son Şiraz'a gideceğimi söylediğimde Şiraz insanlarından biraz bahsetmişlerdi.
Şiraz'daki insanlar biraz daha rahat yaşıyor, yavaş yaşıyor.
Böyle anın tadını çıkartarak yaşıyorlar.
Benim gezdiğim yerlerin geneline göre Şiraz'daki insanlar biraz daha romantik yaşıyor.
Ben öyle hissettim. İşte şarap içiyorlar bu konuya sonra değineceğim.
Şiir okuyorlar, bahçeleri geziyorlar.
Böyle daha romantik bir havası var yani Şiraz'ın.
Mesela Yez'de kesinlikle kıyaslayamam.
Çünkü bambaşka bir havası var Yez'de.
Ama İsva Han mı Şiraz mı derseniz bence kesinlikle Şiraz.
Tabii ki de bu çok kişisel bir şey.
Ama ben kendimi Şiraz'la daha çok içselleştirebildim.
Ama tabii ikisi de güzel yani eğer ikisine de gitme fırsatınız varsa bence ikisine de gidin.
Neyse benim ilk günüm bu şekilde geçti.
Ertesi gün ben yine erken saatlerde kendimi sokağa attım.
Yine Coast Surfing'de hangout açmıştım ve oradan Suhail ile buluştum.
Suhail de yine aynı şekilde tur rehberliği yapıyormuş.
Ama işte o da son dönemlerde turist azlığından dolayı uzun bir zamandır yapmamış.
Ben buluşmadan önce biraz gezmiştim.
O yüzden yorulmuştum ve dedim ki bir kahve içelim ve bir yere oturalım.
mı? O da çok güzel bir kafe biliyorum dedi.
Biz işte kafeye oturduk ve ben biraz acıktığımı da hissettim aynı şekilde.
Kahvenin yanına keşke bademcan söyledim.
Bu da çok güzel bir patlıcanlı yemek.
Bayağı sevdim ben bunu.
Hatta çokça yedim. Biz yemeklerimizi beklerken biraz sohbet ettik ve ben Süheyli'nin de Kaşgar Türkü olduğunu öğrendim.
Aa dedim benim Kuşsofing'de kaldığım kişi de Kaşgar Türkü.
Biraz sohbet etmeye başladık ve ona sorular sordum.
Çünkü ben bir Türk halkı olarak biliyorum ama geleneklerinin Bilmiyorum çok fazla.
Süheyl de bana Kaşgar Türklerinin yaşayışlarından bahsetti.
Şiraz'ın etrafında yani Şiraz'a 2-3 saatlik mesafeli dağların etrafında yaşıyorlarmış.
Kaşgar Türkleri göçebe bir Türk halkı.
Erkekler genelde ata binme ve çobanlıklarıyla bilinirmiş.
Kadınlar da böyle renk renk katlı etekleriyle tanınırmış.
Kaşgar Türkleri halı dokunma ustalığıyla bilinirmiş.
Ve göç yolundaki bitkilerden elde ettikleri doğal boyalarla koyun yününü kullanarak çok renkli ve özgün halılar dokurlarmış.
Benim böyle baya ilgimi çekti.
Bir de şöyle oldu. Şimdi Kosova filminden kaldığım kişi Kaşgar Türkiye.
Sonra buluştuğum kişi Kaşgar Türkiye olunca daha böyle bir ilgimi çekti.
çekti. Sonra Süheyl dedi ki eğer gitmek istersen benim bir tanıdığım var.
Oraya turlar düzenliyor.
Seni onunla konuşturabilirim dedi.
Ben de bunun üstüne çok heyecanlandım ve evet dedim bir sorabilir misin?
Hani hangi günler müsait ücretine kadar falan.
Neyse sonra biz kalktık ve Süheyl bana oltağını gezdirdi.
Yürüyerek yaklaşık iki saat boyunca oltağının Her tarafını gezdik yani köşe bucak.
Ve artık ayaklarım ağrımaya başlamıştı.
Bir de ben böyle her gün çok gezdiğim için ayakkabı biraz vurmaya başlamıştı.
Sonra ben Süheyla'ya dedim ki ya ben biraz yoruldum biraz oturabilir miyiz?
Ve aklıma şey geldi.
İnsanlar bana Şiraz'ın meşhur tatlısı olan falüde yememi tavsiye etmişti.
Ve dedim ki bir yere oturup falüde yiyelim mi?
Sonra kalenin etrafına gittik.
Ve orada falüde denedim.
Güzel bir tatlı bence.
Nişastayla yapılıyor. Çok şekerli ve İran'daki insanlar çok şekerli yemeye alışmış.
Ama bana mesela çok tatlı geldi.
Bitiremedim hatta.
Ama denemek için güzel bir tatlıydı.
Akşama doğru hava soğumaya başladı.
Klasik bir çöl iklimi.
Gündüz çok sıcak, akşam da çok soğuk.
Sonra biz bir çay evine gittik ve tavla oynadık.
İran'da tavla çok popüler.
Her yerde görebilirsiniz.
Genelde zaten arkadaş buluşmaları şöyle oluyor.
Tavla, çay, nargile.
Alkol yasak olduğu için eğlence anlayışı biraz daha nargile etrafında toplanmış gibi.
Sonra biz otururken o Kaşkay Türkiye arkadaşı yazdı.
Benim gittiğim dönemde Kaşkay halkı göç etmiş.
O da beni o göç ettikleri yere götürebileceğini söyledi.
Ama sadece iki gün müsaitmiş ve tam böyle benim gideceğim güne denk geliyor ikinci günü.
O yüzden... o turu alamadım.
Ama çok aklımda kaldı.
Özellikle son dönemlerde seyahat anlayışım birazdan buna kaydı.
Eski halkların yaşayış biçimi.
Çok ilgim çekiyor ve gidip onları görmek, ziyaret etmek, onu deneyimlemek istiyorum.
Eskiden mesela bu kadar yoktu.
Ama şimdilerde gittiğim her yer için bu geçerli oluyor.
Neyse dedim ki başka bir zaman olsun.
Çünkü zaten İran'a gideceğim yani bir daha ve sık sık gideceğim.
Ondan sonra Süheyl dedi ki bir arkadaşıma uğramam lazım benim.
Seni de davet ediyor gelmek ister misin dedi.
Olur dedim hani neden olmasın.
O arkadaşın evine gittik.
İşte giderken şey dedi bu arkadaşım hemşire entelektüel bir insandır.
Şu an bir kitap yazıyor şiirleri çok sever sinemayı çok sever.
Hani orada güzel bol bol konuşuruz dedi.
Ben de çok mutlu oldum. Gittik hemen önüme nabatla çay koydular.
İşte biraz sohbet. Kitabından bahsetti bana.
Sonra sevdiği şairlerden bahsetti.
Hani size dedim ya Şiraz'daki insanların geneli böyle gerçekten.
Yani kime giderseniz gidin ortak noktası genelde edebiyat oluyor.
Sonra sinemaya geçtik biraz sinemadan konuştuk.
Filmler kitaplardan sonra hemen politika konuşmaya başladık.
İran'daki bütün insanlarla sık sık siyaset konuşmuşumdur.
Çünkü hani her şey politik ya ve orada bunu çok net görebiliyorsunuz.
Yani insanların hayat biçimine çok fazla müdahale edildi.
Bunu da konuşuyorsunuz yani.
Bir de ben her şeyi çok merak ettiğim için ve her gün İran siyasetine dair ilginç şeyler öğrendiğim için böyle ilgimi çekiyordu.
Biraz ekonomiden konuştuk son dönemlerdeki işte asgari ücretten.
Mesela asgari ücret 100-150 dolar arasındaymış ve hemşire maaşları da 200 dolarmış.
Genelde böyle ortalama maaş 200 dolar gibi bir şey İran'da ve 200 dolarla çok zor yani yaşamak orada.
Çok pahalı bir yer değil ama...
Çok ucuz bir yer de değil. Son dönemlerdeki yaşam sıkıntısından, ekonomiden, ben de bizimkinden bahsettim falan.
Biz o günü de bu şekilde bitirdik.
Sonra ertesi gün ben yeni birisiyle tanıştım.
Yine coachsurfingden çok fazla arkadaşım oldu İran'da.
Biraz da İran'ı insan tanımak için gitmiştim.
İnsan ve İranlıların kültürlerini tanımak için gitmiştim.
Aslında o yüzden de çok fazla coachsurfingde takılıyordum.
O günde Muji ile tanıştık.
Muji güzel sanatlar mezunu.
Şimdilerde... Ölmecilik yapıyor.
Ve biraz akşana doğru buluştuk.
Ben yine gündüz kendim gezdim.
Ve Hafız'ın Anıt Mezarı'na gittik.
Şiraz'da en çok huzur bulduğum mekan Hafız'ın Anıt Mezarı.
O kadar güzel bir yer ki.
Ya böyle bilmiyorum farklı bir havası var.
Bir de akşam gittim ben oraya.
Akşam böyle loş ışıklar, hafif bir müzik ve megafondan hafızın şiirlerini seslendiriyorlar.
Ama o kadar böyle huzurlu bir ortam ki.
Moji'nin arka bahçasına geçtik.
Avlu gibi bir yer var arka bahçede.
Mesela orada oturduk ve bir saat orada oturduk.
Sohbet ettik. İşte Moji de Türkiye'ye gelmiş.
O anılarından bahsetti.
Türkiye'yi çok seviyormuş zaten.
Ben kendi seyahat anılarımdan bahsettim.
ettim. Sonra Moji dedi ki Hafız'ın anıt mezarına çok fazla insan geliyor dedi.
Özellikle akşamları aşıklar çok gelir dedi.
Hafız'ın şiirleri biraz daha aşk üzerineymiş.
Daha romantikmiş. Hafız falı diye bir şey varmış.
Mesela insanlar böyle bunu Nevruz'da da yapıyorlarmış.
Nevruz'da yaptıklarını da duymuştum.
Hafız'ın şiir kitabının rastgele açığlarmış ve orada karşılarına çıkan bey gelecek hakkında ipuçları taşırmış ve bunu böyle biraz oyunlaştırmışlar.
İran'da İranlılar hafızı ayrı bir seviyor.
Genelde şöyle bir söylenti vardır.
İranlıların evinde bir Kur'an-ı Kerim vardır.
Bir de hafızı Şirazi'nin şiir kitabı vardır derler.
Ve İran'da kime sorsanız hafızı bilir, tanır.
Biraz o avluda oturduktan sonra hediyelik eşya dükkanları vardı.
Onları gezdik. Çok güzel şeyler vardı orada ya.
Hepsine bayıldım. Ve ben normalde alışveriş yapmayı seven bir insan değilim.
Ama böyle İran'daki her şey o kadar özel ve o kadar güzel ki.
Ya böyle ince ince ayrıntılarla işlenmiş her şey.
O yüzden insan gözlerini alamıyor.
Ben de oradayken alacağım şeyleri planladım.
Dedim ki giderken şunu alayım bunu alayım.
Ama ben en son Tahran'dan almayı düşündüm.
Çünkü sırt çantamda taşıyıp kendime ağırlık yapmak istemedim.
Neyse biz o gün Amurji ile yemek yedik.
Güzel bir çay içtik sohbet ettik.
Ve o günümü de öyle kapattım.
Şiraz da... Bu şekilde bir hafta geçirdim ve her günüm çok güzeldi.
Romantik, tatlı, keyifli bir havası var Şiraz'ın.
Onu gidince çok da hissediyorsunuz.
Hani ben de hayatı biraz öyle yaşadığım için olabilir bilmiyorum.
Ama gerçekten insanların dediği kadar varmış Şiraz.
Bence İran'ın en edebi ve en şiirsel şehirlerinden birisi.
Son günde ben Persopolis'e gitmek istedim.
O yüzden sabah erkenden kalktım.
Dedim ki bir bakayım hani belki coachsurfing'de giden birisi vardır ve birlikte gideriz.
Yine hangout açtım coachsurfing'den.
Orada da hemen Hamit Rıza yazdı bana.
Dedim ki ben Persopolis'e gideceğim.
Büyük ihtimalle sen onlarca kez gitmişsindir ama gelmek ister misin dedim.
O da neden olmasın dedi. Gelirim dedi.
Geldi beni arabayla aldı.
Onun arabasıyla gittik. Çok şanslıydım gerçekten.
Arabada giderken biraz sohbet ettik Hamit Rıza'yla.
Spikerliği yapıyormuş.
5 yıl önce Türkiye'ye geldiğinden söz etti.
Ben de yaşını biraz büyük tahmin ettim.
Ama daha küçükmüş aslında 22-23 yaşındaymış.
Küçükmüş derken ben biraz büyük beklediğim için bana küçük geldi.
Ya da ben yaşlandım artık.
Neyse Persepolis'e gittik.
Ve gerçekten Persepolis çok etkileyiciydi.
Yani karşımda gördüğüm yer Pers İmparatorluğu'nun başkentiydi.
Ve düşünsenize Yani yıllar yıllar önce burada neler yaşanmış.
O blok taşlar, heykeller, sütunlar aparneydi.
Orada Hamit Rıza bana YouTube'dan bir video izletti.
Video Persepolis'in şimdiki halinden başlıyor.
Sonra animasyonlarla eski halini gösteriyor.
O videoyu orada izlemek hayal gücümü daha fazla arttırdı.
Ve o şekilde gezdim.
Gezerken işte sohbet ettik.
Bu arada Hamit Rıza bayağı kültürlü bir çocuktu ya.
Gerçekten çok entelektüel birisiydi ve her şeyden sohbet edebildik.
İşte gezerken de şeyden bahsettim.
Persepolis'i UNESCO koruyormuş ve kazı çalışmalarının çoğunu UNESCO yapmış.
Yani İran'ın geziliği için bunu söyleyebiliriz ve şey hissettim.
Mesela biz çok kızıyoruz ya geçmişimize sahip çıkmıyoruz.
İşte kazı çalışmalarına bütçe ayırmıyoruz diye.
Ve hani hep Avrupa'yı örnek gösteriyoruz ya bak ne güzel koruyorlar.
İran'da bu durum bizden 100 kat daha kötü.
Hatta şey dedi Hamit Rıza.
Yani yıkılsa mesela buralar belki de devlet mutlu olur.
Çünkü onlara göre İslam öncesi yok.
Hani tarih de olsa kültür de olsa onlar çok İslam öncesini saymıyorlar.
Her şeyin İslam'la başladığını benimsemişler.
O yüzden pek de önemsemiyorlar.
Ama yani İran'dan bahsediyoruz.
Hani Pers İmparatorluğu en köklü tarihlere sahip imparatorluklardan birisi.
Nereye katsanız bir şey çıkar.
Öyle bir yer. O yüzden bunu konuşmak biraz hüzünlendirdi ikimizi de.
Neyse dönüşte de dedim ki gel bir kahve ısmarlayayım sana bir kahve içelim öyle yola çıkalım.
Persepolis ile Şiraz aslında çok yakın değil yani bir saat mesafede.
Neyse ben böyle dolu dolu bir hafta geçirdim.
Şiraz'dan ayrılmak istemedim.
Eğer İran'a giderseniz Şiraz'a kesinlikle uğrayın.
Bir de şey öğrendim ben.
Aslında Şiraz şarabı var ya buradan geliyormuş.
Yani zaten eskiden bu bölgede çok fazla şarap içilirmiş ve Şiraz üzümü de özel bir üzümmüş.
Yapım yöntemi de biraz farklı.
Normalde üzüm suyu koyarlarmış ama Şiraz'da tüm üzümü koyarak yaparlarmış şarabı.
Devrim sonrası kaçan birkaç kişi bu üzümü alıp Avustralya'ya götürmüş ve bu şekilde dünyaya yayılmış.
Ben bunu öğrenince çok şaşırmıştım.
Şiraz'daki herkes bundan bahsetmişti.
Şimdi aynı yöntemlerle ev...
şarapları yapıyorlar Şiraz'da.
Tabi İran'da alkol yasak ve kati bir yasak yani.
Ama herkes evlerinde yapıp içiyor.
Ben döndükten sonra bir makale okudum Şiraz şarabıyla alakalı.
Bunun tam olarak böyle olmadığından bahsediyordu.
O yüzden biraz daha okuyup bilgi sahibi olduktan sonra Instagram'dan sizlerle paylaşacağım.
Neyse ben Şiraz'dan uçakla Keşmarland'a gittim.
Çünkü çok fazla vaktim yoktu ve Keşmarland İran'ın en güneyinde.
Orayı da görmek istiyordum.
Hani Şiraz'dan Tahran'a dönmek istemedim.
Uçak biletleri de çok ucuza.
Dedim ki buraya kadar gelmişken onu da göreyim.
Aslında Bandar Abbas'a gittim ilk başta.
Bandar Abbas'ta Keşmarland'a peribotların olduğu liman kenti.
Çok fazla ticaret yapıyorlar orada.
Onun dışında hiçbir şey yok yani.
Hani gezmelik bir yer değil.
Keşmarland için de Muhammed ve Sara ile konuşmuştuk.
Onlar da böyle çok sıcak bir mesaj atmıştı bana.
Ben de hani ben Bandar Abbas'tan geleceğim uçakla nasıl gelebilirim demiştim.
Bizim Bandar Abbas'ta bir tane kuzenimiz var o sana yardımcı olacak demişti.
Uçaktan iner inmez Muhammed'in kuzeni babak karşıladı beni ve arabasıyla beni feribotun olduğu limana götürdü.
Ama hava o kadar sıcak ve nemli geldi ki bana yani o bölgeler zaten çok sıcak hani yazın gitseniz.
Duramazsınız yani yanarsınız cayır cayır öyle bir yer.
Ben gittiğimde de Kasım'dı galiba.
Aynen Kasım'dı. Yani yine de o nemden ve sıcaktan çok zorlandım.
Bir de şimdi Şiraz'da akşamları çok soğuktu.
Ona alışmıştım biraz. Sonra bu kadar sıcak bir yere gelince galiba ilk günden biraz zorlandım.
Neyse biz feribotta babakla ayrıldık.
Ve ben feribota bindim.
Yaklaşık bir saat sonra da Keşmaylunt'a vardım.
Hemen Muhammed ve Sara'nın evine gittik.
Çok sıcak karşıladılar beni.
Çok tatlı insanlar zaten.
Muhammed belgesel yapımcısı.
Biraz daha deneysel işler çekiyor.
Sara da el yapımı çantalar yapıyor.
Evleri çok güzel ve çok moderndi.
Çok sanat dolu bir evdi.
Biraz da merhabalaştıktan sonra ben hemen duş aldım.
Sonra yemeğe oturduk ve sohbet etmeye başladık.
İkisi de 40'lu yaşlarda.
Sürekli böyle gülen, sürekli pozitif bir enerjisi olan insanlar.
Benim gezdiğim yerleri sordular sık sık.
İşte nerelere gittin?
Onlardan bahsetti.
En çok Kenya ilgilerini çekti ve dediler ki biz de eğer seyahat edersek bir gün Kenya'ya gitmek istiyoruz.
Yani Afrika'ya gitmek istiyoruz dediler öncelikle.
Sonra onların misafirlerinden konuştuk.
Çok fazla kursörfing kullanıyorlar ve dünyanın birçok yerinden birçok misafirleri olmuş.
Biraz onlar kendi tecrübelerinden bahsettiler.
Neyse ilk gecemiz böyle çok keyifliydi.
Ama ben sıcaktan çok etkilenmiştim.
Yine erkenden yattım.
Ve erkenden kalktım. Hemen Sara kahve yaptı bana.
O arada Muhammed belgeselini editliyordu.
Biraz video düzenlemenin ne kadar zor olduğundan ve benim editten nefret ettiğimden falan bahsettik.
Sonra kahvaltı yaptık ve ben hemen kendimi dışarı attım.
Yine ben Cashmirland'da hani birileri vardır belki.
Birlikte gezeriz diye hangout açmıştım.
Ben de telefonuma çok bakmamıştım dışarı çıkarken.
Tam dışarı çıktım.
O arada Mesut yazdı bana ve dedi ki hani birlikte gezebiliriz.
Ben bugün boşum. Tamam dedim ve onu bekledim.
Geldi arabasıyla aldı beni.
Mesut böyle 40'lı yaşlarda hem Bandar Abbas'da hem de Keşmarland'da yaşayan birisi.
Çok kibar birisiydi ya böyle ve çok eğlenceli birisiydi.
İşi daha çok Dubai ile ticaret üzerineymiş.
Zaten o yüzden Bandar Abbas ve Keşmarland'da yaşıyor.
Dedi ki nereye gitmek istersin?
Bende orada bir tane vadi var.
Star Valley. Oraya gitmek isterim dedim.
Tamam dedi gidelim ama dışarısı yanıyor.
O arada bir arkadaşı aradı ve bizi çaya davet etti.
Dedi ki istersen bir çay içelim.
Şu an çok sıcak çünkü gitsek yanarız.
Akşama doğru gidelim.
Gün batımını orada izleyelim dedi.
Ben de hemen kabul ettim bu teklifini.
Arkadaşı müjdeye gitti. Ve iki tane daha arkadaşı vardı Müjde'nin.
Onlarla tanıştık. Hemen çay koydular.
Sohbet ettik ve kıyımalı bir evin tadını çıkarttık.
Ben mesela soğuğu hiç sevmem.
Kış aylarını hiç sevmem. Ama çok sıcak da beni çok etkiliyor.
O yüzden böyle ortalama bir derecede ılık havada yaşamak en güzeli bence.
Müjde aslında Meşetli'ymiş.
Meşet de böyle kuzey doğusunda kalan bir yer.
Ben oraya da çok gitmek istiyorum ama artık ikinci sefere.
Ve Cash Mile'ın da kitap yazmak için gelmiş.
Zaar hakkında bir kitap yazıyormuş.
Ben de Zaar ne dedim merak ettim.
Ve biraz anlatmaya çalıştılar.
Ama böyle tam anlamadım ilk başta.
Sonra böyle hepsi dört bir yandan açıklamaya çalışınca anladım.
Zar aslında daha çok böyle İran'ın bu adalarında ve güneyinde bulunan kötü ruhları kovan bir ritüel gibi düşünebilirsiniz.
En çok da Keşmalık'ta gördüm.
Değişik bir şey. Ben de sonrasında okudum üstüne.
Bir ritüel yapıyorlar.
Aslında bizdeki böyle cinci hocalar olur ya onun gibi ama daha böyle geleneksel bir ritüel.
İşte biraz Müjde'nin kitabından konuştuk.
Ve orada bir arkadaş daha vardı.
O da Coast Surfing'den onun misafiriymiş.
Bunlar bu arada hepsi Coast Surfing'den tanışıyor.
Mesut da dahil. Orada Mecnun'la tanıştım.
Mecnun da bana sürekli bu kadar çok gezdiğinde Coast Surfing'de hiç kötü deneyimin oldu mu?
Ya da gittiğin ülkelerdeki kötü deneyimlerin neler diye sorup durdu.
Ya ben de böyle düşünüyorum düşünüyorum aklıma gelmiyor.
Dedim ki ya galiba çok olmadı.
Yani evet kötü deneyimlerim var.
Ama kötü diye nitelendirebileceğim kadar kötü değil.
Yani daha... Hoş olmayan deneyimler diyelim.
Gerçekten başıma kötü bir şey gelmedi çok şükür.
Kötü sayılabilecek deneyimlerimden bahsettim ama bunlar da ne var falan dedi.
İşte ben dedim ki senin deneyimin olduğunu sen anlat.
Çocuğun başına o kadar çok kötü şey gelmiş ki neden bu soruyu sorduğunu anladım sonradan bana.
Böyle Hindistan'da tutuklanmış, Afrika'da 3 gün hapis yatmış böyle hepsi de saçma sapan olaylar yani.
Hep böyle bir yanlış anlaşılma, yanlış zamanda yanlış yerde olma olayı.
Bazı insanların gerçekten şansı yok ya.
Böyle hep kötü deneyimler denk geliyor onlara.
Neyse. Biz böyle keyifle çayımızı içerken, sohbet ederken bir baktık ki gün batım saati yaklaşıyor ve hemen Mesut'la Star Valley'e gittik.
Bu arada Cashmere Island doğal güzelliklerin olduğu bir ada.
Çok küçük bir yerde şehirleşme var.
%25'i belki hatta daha azında şehirleşme var.
Adanın diğer kısmının hepsi doğal güzellik.
İran'ın bütün hepsinden bambaşka.
Yani ilk gittiğimde dedim ki ben hala İran'dalıyım yoksa uçak yurt dışına mı gitti?
Daha tropik ada vibe'ında.
Biraz öyle hayal edebilirsiniz Keşme Aylıntı.
Star Valley de böyle çok güzel bir vadi.
Neyse biz gittik gittik gittik gittik.
Bir baktık ki kapalı.
Çünkü çok fazla yağmur yağmış ben gelmeden bir beş gün önce ve aralıksız yağmış.
Ve yağmurdan dolayı kapanmış.
Mesut dedi ki boş ver üzülme ben seni başka bir yere götüreceğim.
Biz sahile gittik ve orada gün batımı izledik ama efsaneydi.
Ve ben bilmiyordum yani İran'da böyle adaların olduğunu.
Bana zaten Tahran'da bir arkadaşım söyledi.
Ben işte gezdiğim yerlerden en çok neyi sevdiğimden bahsedince dedi ki kesinlikle buralara git bak buralarda onları bulacaksın.
İran'ın... Hani sadece bu adalarında var onlar dedi.
O gün batımını o sahilde izlemek benim için beklenmedik bir şeydi ya.
Çok daha anlamlıydı.
Ama ertesi gün beni bekleyenlerden habersizdim.
Çünkü ertesi gün Hürmüz Adası'na gidecektim.
Yani biliyordum onu da duymuştum çok güzel olduğunu ama bu kadarını gerçekten hiç tahmin etmiyordum.
Neyse biz o günü öyle atlattık.
Ben yine eve gittim.
Sara ile Muhammed ile böyle keyifli keyifli sohbet ettik.
Ve ben ertesi gün Hürmüz Adası'na gittim.
Orada da Elvis vardı ve Elvis bana yardım etti.
Elvis bu arada kendi ismi değilmiş.
Kendi ismini söyledi ama Coast Surfing'de Elvis yazınca benim de aklımda hep öyle kaldı.
Ve benim için artık o Elvis.
Çok tatlı bir çocuktu o da.
Müzik öğretmenliği yapıyormuş.
Cashmireland'da yaşıyormuş ama Hürmüz'e sürekli gidiyormuş.
Çünkü öğretmenliği Hürmüz Adası'nda yapıyormuş.
Dedi ki ben senin rehberinim bugün.
Cashmireland'dan feribota bindik ve Hürmüz'e gittik.
Yarım saat 40 dakika falan sürdü.
Hemen bir motor kiraladık.
Zaten Elvis her şeyi organize etmiş.
Ve adadaki yolculuğumuza başladık.
İlk başta Turtle Beach'e gittik.
Aşağıda sahil vardı.
Biz tepeden izledik.
Çok güzel bir yerdi. Çurumun kenarında duruyorsunuz.
Ve adayı ilk başta oradan gördüm ben.
Sonra Elvis dedi ki şimdi seni en sevdiğim yere götürüyorum dedi.
Burada bir mağara var. Rainbow Cave.
Ve bence adanın en güzel yeri dedi.
Ben de tamam dedim. Zaten hani her şey...
Ona bırakmıştım. Sonra biz bir tepede motoru bıraktık.
İndik indik indik. Ben de böyle şey sanıyorum.
Hani mağaranın girişinden göreceğiz gibi sanıyorum.
Sonra diyor ki hazır mısın mağaraya gireceğiz.
Ya bende de böyle son dönemlerde şey oldu.
Klostrofobi gibi bir şey.
Ama tam olarak klostrofobi değil.
Vietnam'da ben bir savaş tüneline girmiştim.
Ve oradaki savaş tünelleri çok küçük.
Yani Vietnamlılarda küçük insanlar olduğu için.
Ve girdim savaş tüneline ve arkama baktım.
Arkamda da böyle 50 kişi.
çıkamam yani oradan.
Orada böyle bir anksiyete bastı beni.
Hani sanki burada boğulacakmışım gibi hissettim ve dedim ki benim çıkmam lazım.
Lütfen çıkın falan. Arkamdaki herkesi çıkarttım.
Allah'tan daha başındaydık.
Uzun da bir tünel ha. Hani girsen yani bir 20 dakika aşağıda geçireceksin ve eğilerek falan gidiyorsun.
Ondan sonra da böyle dar alanlara girmeye korktum.
Özellikle dar, kapalı, karanlık alanlara.
Elvis dedi ki ne oldu dedi.
Dedim ki ben böyle alanlarda biraz kötü oluyorum dedim.
Yok dedi burası öyle değil.
Çok küçük bir alandan sürünerek geçeceksin ama sonra böyle çok geniş bir alan var dedim.
Ben de böyle girsem mi girmesem mi bir tedirgin oldum yani.
Tam böyle günün ortasında öyle bir anksiyete krizi geçirmek istemedim.
Sonra içeriden çıkanlar vardı.
Fotoğraf çektiniz mi diye sordu Elvis.
Çünkü dedi ki eğer bir fotoğraf görsen bayılırsın yani oraya ve ne olursa olsun gitmek istersin dedi.
Sonra kız bana bir fotoğraf gösterdi ve ben dedim ki tamam Yağmur sakin ol nefesine odaklan ve git şu...
manzarayı gör. Sonra gittik.
Bu arada çok da basit bir parkurmuş ve hiç kötü hissetmedim kendimi.
Ama girmeden önce en kötüsü olursa diye düşünüyorsunuz ya asıl anksiyeti o tetikliyor zaten.
Neyse bir girdik ve feneri duvarlara bir tuttuk.
kadar güzel bir manzara ki.
Bunu gerçekten ne kadar anlatsam da o hissi veremem galiba.
Mağaranın duvarları rengarenk.
Zaten ismi de Rainbow Cave.
Yani hayatımda gördüğüm en güzel doğal güzelliklerden birisiydi galiba.
Ve çıkmak istemedim orada.
Böyle duvarlara dokundum ve nemliydi.
Zaten yapısı da çok farklıydı.
Ve bir fotoğraf çektim.
Hatta onu Instagram'da paylaştım.
Ama bu adanın bütün güzelliklerini ayrıca bir riyası olarak paylaşacağım.
Orada görürsünüz zaten.
Benim de en sevdiğim yer orası oldu.
Aslında hani o korktum sonra korkularımın üstüne gidip girdim falan ya.
Bence biraz o da anlam kattı ama gerçekten iyi ki de girmişim ya.
Yani muhteşem bir manzaraydı ve onu gördüğüm anı unutamıyorum.
Yani o hissimi unutamıyorum.
Neyse sırada Red Beach vardı.
Bütün toprağa kıpkırmızı olan bir sahil düşünün.
Turuncu ile kırmızı arası bir renk düşünün.
Orası da çok ilginç bir yer.
Bu kadar doğal güzelliği böyle peş peşe peş peşe göreceğimi hiç beklemiyordum.
Galiba o yüzden de çok etkilendi.
Oradan çıktık. Böyle tam gün batımı saati yaklaşıyordu.
Dedi ki en güzel gün batımını izleyeceğimiz yere gideceğiz.
Bir vadi var. Onun ucunu da izleyeceğiz dedi.
İşte gittik motoru bıraktık.
Yürüdük biraz. Vadinin oluşturduğu dar kayalıkların arasından geçtik.
tam vadinin ucuna oturduk.
Son paylaştığım Reels'larda o da var.
İran'ın en güzel gün batım manzarasıydı.
Zaten çok güzel bir gündü.
Böyle gün batımlarını izlemeyi çok özlemiştim.
Çünkü ister istemez hani şehirde olunca o gün batımlarını kaçırıyoruz ya ya da güzel bir manzaradan izleyemiyoruz ya.
O yüzden ben İran'da çok fazla gün batımı görememiştim.
Ama oradaki çok başkaydı.
Yani bak çöl de çok güzeldi ama o bambaşkaydı.
Günü orada batırdık biz.
Sonra biz tam Böyle etraf karanlık olmadan Rainbow Mountain var.
Oraya gittim. Orayı gördük ve günü bu şekilde bitirdim.
Yani İran'da en mutlu olduğum günlerden birisiydi.
Dünyayı gezmemin bir tarafı da bu ya.
Dünyadaki manzaraları görmek, farklı yerleri görmek ama farklı hislerle o farklı yerleri keşfetmek.
Bunu o gün İran'da yaşamıştım.
Ben yaklaşık 4 gün kaldım ve 4.
günün sonunda Tahran'a geri döndüm.
Metin'le konuşmuştuk ve Metin bana demişti ki bu sefer bende kalacaksın.
Tamam dedim ben de. Metin havaalanına geldi beni karşıladı hemen aldı ve...
Eve götürdü. Tahran'da da 5 gün kaldım.
Ve artık yolculuğumun tam olarak sonuna gelmiş bulunuyordum.
Tahran'a dönmek biraz farklı hissettirdi beni.
Çünkü bir ay önce buradaydım.
Ve o korkularımla, kaygılarımla.
Ama bir ay sonra onlarca şey yaşamış biri olarak yine oradaydım.
O böyle çok farklı bir his.
Çünkü ben bir yere gidince genelde oradan dönmüyorum.
Mesela atıyorum Tahran'dan başlıyorum.
Güney'e iniyorum. Güney'den dönüyorum.
Ama aynı yere dönmüş olmak o duyguyu daha da arttırdı.
Tahran'daki gün... günlerim çok güzeldi.
Bir gün araba kiraladık ve Kazvan'a gittik Metin'le.
Aslında amacımız Alamut Kalesi'ne çıkmaktı ama yollar çok kötüydü ve o gün de yine çok yağmur yağmıştı.
O yüzden dediler ki çıkmayın.
Yani çıkarsanız hani orada kalabilirsiniz.
Çünkü biliyorsunuz İran'da arabalar çok eski.
O yüzden Alamut Kalesi'ni göremedim ve çok üzüldüm göremediğime.
Çünkü lisede Alamut Kalesi'nin kitabını okumuştum.
Hikayeden de çok etkilenmiştim.
Hep İran planı yaptığımda bir Alamut Kalesi Hayalim vardı ama gitti.
Hani denedim.
Olmadı. Dedim ki bir dahaki sefere ilk Kazvin'e giderim ve Alamut Kalesi'ni görürüm.
Ve çıkana kadar da orada kalırım dedim.
Bu arada mesela eski kale yok.
Aslında sadece kalıntı.
Yani yıkıntılar. Yine de görmek istiyorum ben orayı.
Kaleye çıkamayınca şehirde bolca vaktimiz oldu.
Ve biz de Kazvin'i gezdik.
Kazvin'de bir çarşı var.
Ve gördüğüm en güzel çarşıydı.
Oraya gittik. Orada güzel bir kahve içtik.
Yemek yedik. Ve akşam da döndük.
Tahran'da da son böyle...
Böyle birkaç yer vardı gezmek istediğim ve ilk geldiğimde gezemediğim.
Metin'le oralara gittik.
Bir de ben dönmeden alışveriş yapmak istiyordum.
Tajriş diye bir yer var.
Oraya gittik alışveriş yaptık.
İşte benim almak istediğim şeyleri aldık.
Safrandır, doğal bitkilerdir, ünlü tatlılarıdır falan.
Onları almak istiyordum ve oradan bütün alışverişimi yaptım.
Tajriş'te alışveriş yaptıktan sonra Darbent'e çıktık.
Darbent de Tahran'ın tepesinde.
Dağın eteklerine kurulmuş.
Daha çok böyle kafelerden oluşan bir yer.
Ama çok farklı bir havası var böyle rengarenk.
Bir de... Doğadan gelen bir akarsu akıyor böyle.
Onun kenarlarında da kafeler var.
Nargile içiyorsunuz, çay kahve içiyorsunuz.
Genelde insanlar sabah erkenden geliyormuş oraya ve dağa tırmanıyormuş.
Günü birlik yürüyüşler yapıyorlarmış.
Zaten İran'da çok fazla dağcı ile karşılaşacaksınız.
Dağcılık, trekkingler, yürüyüşler bir kültür olmuş.
Çok da seviyorlar. Neyse benim son günlerim böyle biraz tatlı koşturmacayla geçti.
İşte Tarhan'daki arkadaşlarımı gördüm ve vedalaştım.
Ve 5 haftalık yolculuğum başladığım noktada bitti.
Havaalanına giderken çok duygusaldım.
Ve gerçekten utanmasam ağlayacaktım.
Çünkü çok yoğun bir yolculuktu.
Ve insanlığın ne demek olduğunu...
İran bana tekrar hatırlattı.
Korkularla ve kaygılarla başlayan yolculuğum en sevdiğim seyahatlerimden birisi oldu.
İran'ın bende yeri artık çok özel.
Ve İranlı arkadaşlarımın yeri de apayrı.
Ben İran'ı gerçekten çok sevdim.
Yani giderseniz hiçbir şekilde pişman olmayacağınız bir ülke.
O yüzden yaptığım içeriklerde de sizlerle bol bol paylaştım ve paylaşmaya devam ediyorum.
Çünkü gerçekten İran'ı böyle bilmiyordum ben.
Yani giden insanlar da hani en azından bana hitap etmişlerdi.
Nereden tarzda paylaşmıyorlardı ve çevremde de İran'ı şeriatla yönetilen bir ülke olarak biliyorlar ama ötesini bilmiyorlar.
Mesela evet doğru şeriatla yönetiliyor ama ötesi de çok başka ve sizi içine çeken bir ülke.
Aslında İran'la ilgili söyleyeceğim çok şey var.
Hani genel bu hislerim, iyisiyle kötüsüyle her şeyi paylaşmak istiyorum ama onu diğer bölüme saklayayım.
Başında da dediğim gibi genel bir değerlendirme analiz yapalım.
Orada gördüğüm ilginç olayları sizlerle paylaşayım ve İran dosyasını bu şekilde kapatalım.
Şaka maka dört bölüm olacak İran ama yani çok az bir kısmını gezdim ben ki kuzeyden güneye gezdim ama İran çok büyük bir ülke ve benim gezdiğim yerler gerçekten küçücük kalıyor ve düşünün diğer
yerlerini gezseydim.
Kim bilir kaç bölüm olurdu.
Ben çok konuştum. Çok da yoruldum.
O zaman diğer bölümde sohbete devam edelim.
Yorumlarınızı yine bekliyorum.
Bu arada bir şey öğrendim ben.
Eğer Spotify'dan dinliyorsanız beni orada puan verirseniz beni üstlere taşıyormuş ve daha fazla öneriyormuş.
Eğer değerlendirirseniz çok mutlu olurum.
O zaman daha sonraki bölümlerde görüşmek üzere diyelim.
Kendinize çok iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
