
"Gürcistan Günlükleri; Dağların Ruhunu Keşfetmek"
1 Ekim 2023 · 40 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar, bu bölümde son yolculuğumun olan Gürcistan seyahatimden bahsedeceğim sizlere. Daha yeni geldim ve benim için muhteşem bir seyahatti. Gürcistan'a nasıl gidilir, neler yenir, neler içilirin yanı sıra size Gürcistan'da yaşadığım içsel yolculuğumun, dağlarında yaptığım yürüyüşlerin ve yüzleşmelerin derinliğini de anlatacağım. Bölümle ilgili yorumlarınızı bana instagram'dan yazabilirsiniz. Hepinize keyifli dinlemeler diliyorum;
Transkript
Hepinize selamlar, Sırtçantam'daki Hikayeler Podcast'inin 6.
bölümüne hoş geldiniz.
Bu bölümde sizlere son yolculuğum olan Gürcistan seyahatimi anlatacağım.
Çünkü daha yeni geldim.
Duygularım çok taze ve muhteşem bir yolculuk yaptım.
Dedim ki neden yeni bölümde bu yolculuğu anlatmıyorum.
Gürcistan benim beklentimin çok daha fazlasını verdi gerçekten.
Hiç bu kadarını beklemiyordum Gürcistan'dan ve inanılmaz keyifli bir yolculuk geçirdim.
Neyse ben hikayeyi baştan alayım en iyisi.
Şimdi ben normalde bu yolculuğu Ağustos ayında planlamıştım.
Ama Ağustos ayı benim için çok kötü geçti.
Hem böyle kişisel hayatımdaki problemler hem iş güç falan derken bu yolculuk Eylül'e kaldı.
Tabi Eylül'e ertelenince bu sefer bilet fiyatları da çok arttı.
Yani neredeyse 3-4 kat arttı diyebilirim.
Sonra ben dedim ki neden sınırdan geçmiyorum.
Baktım Rize Erçin Havaalanı'na hemen böyle çok ucuza bilet buldum.
Normalde Tiflis'e de Batuma'da biletler 5-6 bin iken ben 1000 liraya aldım Rize Erçin Havaalanı'na.
Sonra ben hemen hazırlıklarımı...
yaptım. Sabahın köründe gittim havaalanına.
Rize Artvin havaalanına indim.
Sonra indikten sonra Hopa Havaşı'na bindim.
Hopa Havaşı da böyle çok güzel yollardan geçiyordu.
Gerçekten yolculuğum bence orada başladı diyebilirim.
Çünkü çok güzel yemyeşil yollardan geçtim.
Sonra Hopa'da indikten sonra hemen ileride bir tane minibüs var.
Onlar da Sarp sınır kapısına gidiyor.
Gittim hemen onlara bindim.
Bu arada ben böyle Karadeniz'de hani kocaman bir sırt çantasıyla geziyorum.
Herkes böyle tuhaf tuhaf bakıyor.
Orada biraz amca darlamasıyla karşılaştım işte.
Kocan yok mu senin? Çalışıyor musun?
Memur musun? falan diye.
Biraz böyle komik dakikalardı benim için.
Neyse sonra ben Sarp sınır kapısına vardım.
Çok rahat bir şekilde yürüyerek sınırı geçtim.
Sonra sınırın diğer tarafında bir tane otobüs var ama sadece bir tane de var.
16 numaralı otobüs.
Normalde hani donmuşlarla da gidebilirsiniz taksiyle de gidebilirsiniz ama otobüs çok uygun.
O yüzden böyle herkes o otobüsü bekliyordu.
Ben de biraz bekledim ve sonunda geldi.
Böyle gürcü teyzeler ve amcalarla itiş kakış bir şekilde biz otobüse bindik.
Ama benim bir de kocaman bir sırt çantam var ya hani benim itiş kakışım çok komik oluyor.
Neyse bindik biz otobüse.
O otobüs de çok güzel yollardan geçti ve yaklaşık yarım saat falan sürdü.
Ve sonunda Batum şehir merkezine vardım.
Bu arada Gürcistan'a gitmenin sanırım en ucuz yolu bu ve çok kolay çok rahat bir şekilde gittim.
Sadece biraz uzun sürüyor.
Ben Batum'a gittim.
Hostele vardım ve sabah 7-8 gibi çıkmıştım İstanbul'dan.
Ve vardığımda saat 5-6 idi.
Tabii roterler falan da oldu bu arada.
Ve inanılmaz yorgun bir şekilde gittim hostele.
Hemen gittim yerleştim.
Hosteyi pek sevmedim. Çünkü çok sıcak bir yer değildi.
Ama pek de önemli değildi benim için.
Çünkü ben oraya tek başıma takılmaya gitmiştim.
Hemen üstümü değiştirdim. Biraz yerleştim ve inanılmaz acıkmıştım.
Dedim ki güzel bir yemeği hak ettin Yağmur.
Git kendine güzel bir yemek ısmarla.
Ne istiyorsan onu ısmarla.
Neyse ben gittim. Batum sokaklarında yürüyorum.
Old Town'da kalıyordum bu arada.
Ve çok böyle hoşuma gitti batum bilmiyorum yani ilk anda böyle güzel bir enerji verdi bana.
Gittim güzel bir restorana kendime bir haça puri bir de beyaz şarap ısmarladım ve çok keyifle yedim.
Ya haça puriyi çok sevdim.
Aslında hani bizdeki pideye çok benzer bir kıvamda ya.
Ama görücü peynirleri çok güzel.
Ve böyle o işte haçapurin ekmeğini önce böyle peynirine batırıyorsunuz.
Sonra böyle biraz yumurtasına batırıyorsunuz ya.
Gerçekten çok lezzetli.
Şiha bile canım istedi. Neyse ben o yorgunluğun üstüne bir kadeh şarap içince bir de kadehler dolu dolu yani.
Böyle buradaki gibi değil. Gerçekten çok koyuyorlar.
Bu beni böyle iyice gevşetti, rahatlattı.
Dedim ki tamam tamam böyle uyku kıvamına geldim.
Ama böyle bir gece yürüyüşü yapayım dedim hostele gitmeden.
Çok güzel bir seyahatin başlayacağını biliyor gibiydim sanki.
Yani böyle o his vardı içimde.
Çok huzurlu, çok mutlu, çok böyle keyifliydim.
Neyse biraz yürüdükten sonra ben gittim hostele.
Her tarafım tutulmuş tabii sırt çantası.
Bir de bayağı bir yürüdüm.
O yüzden güzel bir duş alıp uyudum.
Ve ertesi gün dinlenmiş bir şekilde uyandım.
Gittim yine güzel bir kahvaltı ısmarladım kendime.
Bu sefer böyle oltağının içinden geçerek sahile doğru yürüdüm.
Zaten sahile doğru yürürken çok büyük binalar görüyorsunuz.
Genelde bunlar otel ve kasino oluyor.
Zaten hani Türklerin birçoğunun batıma gitme amacı da kasinolar.
İşte alkol falan hani bu yüzden gidiyorlar.
Ama yani bence Gürcistan...
Batu'nun ya da bunların çok daha fazlası.
Çünkü tarihi çok çeşitli.
Moğol, Osmanlı, İran, Rusya çekişmelerine sahne olmuş ve kültürü çok çeşitlenmiş.
Bunu mimarisinden, yemeklerinden, sokaklarından, kültüründen anlayabiliyorsunuz.
Çok zengin bir kültürü var.
Ben daha Batu'ndayken bunu hissetmiştim ve buna çok heyecanlanmıştım.
Neyse ben gittim ikinci gün.
Bayağı bir sahilde dolaştım.
Videolarımı çektim. Yağmur yağdı tabii karıda.
olduğu için sık sık böyle ama birden bir başlıyor.
Hani çok yoğun yağıyor.
Aynı böyle Rize, Trabzon'daki gibi.
Sonra kesiliyor. Sonra tekrar başlıyor.
Ve bendeniz her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündüğüm halde yağmurluk almışım.
Hemen gittim böyle ucuza bir tane panço aldım kendime.
O beni kurtardı Allah'tan.
Ve sonraki günlerde yağışlı değildi.
Gerçekten çok şanslıydım.
Bir tek böyle batımda çok yağmur yağdı.
Neyse ilk günüm bu.
Öyle hani güzel geçti işte.
Ali ve Nino heykelini izledim biraz.
Onun da çok güzel bir hikayesi var.
İnstagram'da anlattım. Merak ediyorsanız oraya gidebilirsiniz.
Böyle hüzünlü ve trajik bir aşk hikayesi.
Biraz böyle sahilde yürüdüm falan derken akşam oldu.
Sonra yine kendime çok güzel bir yeri ısmarladım.
Gürcistan'ın özeti.
Tek başıma seyahat, güzel yemekler ve şarap sanırım.
Bir de insanlar. Birazdan geleceğim o konuya.
Bu sefer kinkali yedim.
Kinkali de mantı gibi ama farklı bir çeşit.
Çeşitli, farklı bir formda.
Ve kırmızı şarap içtim.
Bu arada Kinkali'nin, yani Kinkali'yi genelde etli yapıyorlar.
Ama işte mantarlısı var, patateslisi var, peynirlisi var.
Çok çeşidi var. Çok güzeldi ama yine gece yürüyüşüne çıktım.
Çünkü... Hani hamur yiyorum, şarap içiyorum falan.
Sonrasında böyle kendimi çok dolu hissediyorum.
Neyse ilk iki günüm böyle keyifli geçti.
Böyle çok büyük atraksiyonlu değil ama güzel bir giriş yaptım yani ülkeye.
Sonra ertesi gün ben Kutaisi'ye gidecektim.
Kutaisi de dünyanın en eski yerleşimlerinden biri.
Hatta Kutaisi'yi başkent yapmayı düşünüyorlarmış.
Sonra vazgeçmişler. Ben orada coachsurfingden birisini bulmuştum.
Ve uzun bir süre sonra coachsurfing deneyimi yaşayacağım için çok heyecanlıydım.
Gittim ben batımdan küçük minibüslere bindim.
Onlara maşrutka diyorlar.
Ve 2-3 saatte Kutay'sa vardım.
Hemen gittim Anuşa ile tanıştım.
Anuşa aslında İranlı ama 5-6 yıldır Gürcistan'da yaşayan bir kadın.
Özel bitki çayları yaptığı kendisine ait bir markası var.
Ama böyle bunların...
Toplamasından, paketlenmesine, logosuna kadar her şeyini kendi yapıyor.
Ben gittim hemen böyle beni kapıda karşıladı.
Sonra dedi ki hani yorgun musun?
Hemen bir çay yapayım dedi ve ilk o an çaylarını denedim.
Gerçekten çok sevdim.
Yani bir sürü çayı var zaten ve kendi isim vermiş.
Mesela gece çayı, rahatlama çayı, mutluluk çayı falan gibi böyle anışa tea yapmış.
Sonra biz çay içerken oturduk, sohbete koyulduk.
İşte bana biraz kendi hayat hikayesinden bahsetti.
Neden İran'dan Gürcistan'a taşındın.
İran'da neler yaşadığından falan bahsetti.
Yani tahmin edersiniz baskılardan dolayı Gürcistan'a gelmiş.
Çünkü Gürcistan hem yakın hem kolay ev vize vermiş.
Oturum izni vermiş. Sonra kendi markasını yaratmış.
Ve böyle keyifli huzurlu bir hayatı var.
Aslında Tiflis'te yaşıyormuş. Daha bir yıl bile olmamış aslında Kutaisi'ye taşınalı.
Ve Anuşa'yla ilgili hatırladığım en belirgin şeylerden birisi çok güzel bir salonu var.
Salonun ortasına böyle bir oturma yeri yapmış.
Hani İran'da yer. Otururlar ya öyle bir yer yapmış.
Etrafını da böyle kocaman bitkilerle çevirmiş.
Ve aslında kendi bahçesini yapmış evinde bile.
Çok hoşuma gitti. Ve biz genelde hep orada oturduk, çay içtik, sohbet ettik.
Çok da ortak yönümüz çıktı.
O da böyle trekkingi çok seviyormuş.
Bana böyle bir sürü yürüyüş rotaları önerdi.
Ben ilk gün biraz geç varmıştım.
Ben bu şekilde anışayla sohbet ederek çok keyifli, çok huzurlu bir gün geçirdim.
Ve bana çok güzel bir İran yemeği yapmıştı.
Ertesi gün biraz Kutaisi'yi gezdim.
Kutaisi de aslında çok sakin, çok keyifli bir yer ve ben hep yürüyerek geziyorum şehirleri.
Yine orayı da yürüyerek gezdim ve her gün 30 bin adım falan atmışım.
Gerçekten çok şaşırdım.
O kadar yürüdüğümün de farkında değilim.
Çünkü mesela yürüyorum, yoruluyorum, bir yere oturuyorum.
Sonra başka bir yere gidiyorum, başka bir yere gidiyorum falan.
Böyle olunca büyük ihtimalle fark etmedim.
Neyse ben yine böyle 30 bin adım attım.
Sonra Anuşa dedi ki akşam çok güzel bir yere yemeğe gidelim dedi.
Tamam dedim. Sonra biz akşam Kutaisi'nin böyle biraz arka sokaklarında kalan bir yere girdik.
Dardar yerlerden geçiyoruz.
İşte sonra bir apartman kapısı gibi bir şey açtık ama böyle harabe gibi.
Hani ben şey diyorum niye buraya geldik falan diyorum.
Sonra restorana girdik ve kapısını açmamla böyle gerçekten bambaşka bir evrene girmiş gibi oldu.
Çok büyük bir yer hayal edin.
Böyle yüksek tavanlı, çok geniş bir yer.
Ve duvarları böyle harabe.
Yani aslında sıvaları falan dökülmüş.
Eski bir Sovyet binası.
Ama o şekilde... O kadar büyüleyici bir hali var ki.
Çok beğendim.
Çok güzel müzikler çalıyordu.
Piyano ve keman çalıyordu.
Ve çok güzel bir yere rezervasyon yapmış alışan.
Ortam çok güzeldi. Bu arada Instagram'da paylaştım orayı.
Önüne çıkanları da ekleyeceğim.
Eğer Gürcistan'a giderseniz ve Kutaisi'ye giderseniz kesinlikle ziyaret edin.
Orada böyle bana Gürcü yemekleri dene.
gitti Anuşa ve son günümüz böyle geçti.
Sonra ben ertesi gün sabah erkenden kalktım ve Gürcistan'a asıl gitme amacım olan dağlara doğru yola çıktım.
İlk başta dedim ki Kafkasya eteklerine gideyim ve Mestia diye bir yer var orada.
Çok güzel bir yer. Zaten fotoğraflarını görünce tamam dedim yani kesin gidiyorum.
Oraya doğru yine Maşrutka'ya bindim.
5-6 saatlik süren bir yolculuk oldu ve kolay da olmadı açıkçası.
Çünkü dağ yollarına giriyorsunuz bir yerden sonra ve çok virajlı yollar.
Ama benim için çok güzel bir yolculuktu.
Hatta dağ yollarının başladığı noktada daha keyif aldım diyebilirim.
Çünkü şunu keşfettim.
Yani Mestia'ya kadar yaklaşık bir hafta olmuştu.
Ve ben böyle tek başıma gezmeyi çok özlediğimi keşfettim bu bir haftada.
Her anda inanılmaz keyif aldığımı fark ettim.
Yani şöyle zaten hani bunu yapabiliyordum.
Hani anın içinde olabilmek, o andan keyif almak ama...
Böyle bunu mutlak bir şekilde yapamıyordum.
Yani bunu hissediyordum. Çünkü hani seyahatteyken biliyorsunuz hani bir sonraki adıma ister istemez düşünüyorsunuz.
Yani siz düşünmeseniz beyniniz bir şekilde onu size böyle dayatıyor yani.
Bundan sonra nereye gideceksin? Acaba şuraya geçen tren kaçta kalkıyor falan gibi.
O yüzden aslında hani yediğiniz yemekten bile %100 verim alamıyorsunuz.
Yani ben böyle hissediyordum bir noktada.
Mesela %80 verim alıyordum ama o %20'lik de olmasın istiyordum yani.
Sonra ben Gürcistan'da bunu yapabildiğimi fark ettim.
Yani her andan o kadar keyif alıyorum ki ve o anın tam olarak içerisindeyim.
Ya bu beni o kadar mutlu etti ki çünkü hayatım boyunca buna uğraştım.
Yani anın içerisinde huzurlu bir şekilde olabilmek için uğraştım.
Bunun için terapilere gittim.
Bir yıldır gidiyorum.
Bunun için yıllardır meditasyon yapıyorum.
Orada yani bunun arayışına girmemiştim aslında ama bu yol bana onu gösterdi.
O yüzden... Çok mutlu oldum.
Bu Mesliha yolunda da şunu fark ettim.
Zor bir yol ya böyle virajlı falan.
İşte arkama baktım ben en önde oturuyordum.
Arkama baktım herkes böyle ya uyuyor ya bir şeyler izliyor ve ofluyor pufluyor.
Hani bir an önce bitsin de varalım derdinde.
Ben mesela o yolculuğu o kadar keyifle yaptım ki böyle dağları izliyorum işte.
Dağların tepelerine kar düşmüş.
Onlara bakıyorum. İşte inekler çıkıyor yolumuza.
İneklere bakıyorum.
Bilmiyorum yani ben orada anladım aslında.
Bu yolculuk bana biraz onu gösterdi.
Yani fark ettirdi. Böyle 5-6 saatli keyifli bir yolculuktan sonra ben Mesia'ya vardım.
İndim ve ilk hissettiğim şey o kadar sakin ki sanki sadece ben varmışım gibi hissediyorum.
Yani tabii ki de insanlar var ama sadece ben varmışım gibi.
Ve bu bana çok huzur verdi.
Hostelin böyle 20 dakika yürüyüş mesafesindeydi.
Hostelin yürürken çok güzel manzaralar vardı.
İşte inekler var, atlar var mesela kırların üstünde.
Bir vadi düşünün.
Vadinin ortasından dere akıyor.
Ve böyle benim için hani buydu yani zaten.
Görmek istediğim manzara buydu.
Hostele gittim. Hostel dediğimde aslında yürücü bir köy evi.
İki katlı. Alt katında hostelin sahibi kalıyor.
Ve alt katında mutfak var, banyo var.
Üst katında da böyle 8 tane tekli yatak koymuş.
Oraya da işte trekking yapanlar, dağcılar falan geliyor.
Bu arada Mestia'da genelde ya günlük trekking rotaları var.
Ya da mesela Uşkuli diye bir yer var.
Çok güzel bir yer. Ben gidemedim ama çok içinde kaldı.
Oraya 4 günlük falan yürüyüşler yapıyorlar.
Yani genelde Kafkas eteklerinde böyle uzun süreli trekkingler, hikingler yapılıyor.
Oraya da günübirlik insanlar geliyor işte.
Mesela 7-8 saat yürümüş.
Oraya geliyor kalıyor. Sabah yine 6'da çıkıp yürümeye devam ediyor.
Ve herkes yürüyüşçü.
Ben vardığımda çok yorgundum.
Bir de yolda bir şey yemek istememiştim.
Midem bulanır diye. Hemen böyle yerleştim ve güzel bir yere yemek yemeye gittim.
Oturdum yer çok güzeldi.
Yani manzaram çok güzeldi.
Hatta o manzarayı yani şu an çizebilirim bile.
İşte karşımda deri akıyor.
Atlar var. Su içiyor.
İnekler var. Otluyor.
Ve arkasında dağlar var böyle.
O manzaranın içerisinde kaybolarak yemeğini yedim.
Sonra güneş dağların arkasına düştü.
Ve düştüğü gibi hemen hava değişti.
Daha gün batmadan bile değişti.
Ben de hostel'e gittim.
Mestia'da gündüz ve gece farklılığı çok yüksek.
Neyse gittim hostel'e. Ertesi günkü trekking rotamı belirledim ben de.
Orada birkaç kişiyle konuştum.
Hani sen nereye gittin, sen nereye gittin diye.
Günlük yürüyüşçüler bulmaya çalıştım.
Çünkü ben aynı yerde 3 yıl kalıp...
Çevresinde yürüyüş yapacaktım.
Bir tane rota buldum.
Tamam dedim yarın burayı deneyeyim.
Erkenden kalktım.
Köy içi yollarından yürüyüş rotama başladım.
Baya bir yokuş çıktım ama başlangıcında.
Böyle baya bir yokuş ve güneşe maruz kaldım.
Sonra girdim ben patika yola.
Yürüdüm yürüdüm. Ben çok keyifli yürüyorum.
Sonra bir noktada benim haritamla oranın işaretleri farklı gösterdi.
Ben de... Acaba falan ne oldu?
Çünkü ben tek başıma trekking yaptım önceden.
Ama ben tek başıma trekking yaparken de çok kayboldum.
İnsanlarla trekking yaparken de çok kayboldum.
O yüzden kaybolmaktan çok korkuyorum.
Çünkü çok kolay bir şey kaybolmak.
Bir noktada her yer birbirine benziyor ya ve bir işaret bulamadığınız noktada yani dağın başındasınız.
Bilmiyorum hani korkunç bir şey aslında.
Ama bir de hani Gürcistan'da tek başıma yani gerçekten beni kurtaracak beni merak edecek hiç kimse yok.
Bu düşünce biraz beni korkuttu ama.
Ben şey yaptım ya uf Yağmur saçmalama falan hani herkes yürüyor burada yani sen mi kaybolacaksın?
Geri plana atıyorum. Ondan sonra yürüdüm yürüdüm yine böyle biraz farklılaştı ve hani patika yol da belirginleşmemeye başladı.
Birazcık stres hissettim.
Sonra dedim ki hayır hani bunu yapamazsın yani bak çok güzel gidiyorsun ağını yaşıyorsun ve şu an o ağının içinden...
Çıkıyorsun yani daha önceki yaptığın şeylerin tam tersini deneyiniyorsun şu an.
Biraz böyle sakinleşmeye çalıştım.
Su içtim. Biraz meditasyon yaptım.
Oturdum. Etrafı izlemeye başladım.
Ya bu arada o yolun sonu bir...
Göle varıyor ama o çok uzun bir yol.
Zaten onu yürümeyecektim.
Ona göre çıkmamıştım.
Dedim ki gidebildiğim kadar gideyim.
En sevdiğim yerde benim zirvem olsun.
Oradan döneyim. Öyle düşünmüştüm aslında.
Ama böyle daha başlarındayken bu stresle yürümek hiç istememiştim.
Sürekli de aklımda şu düşünce var.
Dönsem neyse Yağmur biraz daha yürü.
Birazdan dönersin dedim.
Biraz daha yürü dön. Sonra yine dönsem mi kaygısı oldu.
Sonra biraz daha yürü. Biraz daha yürü derken.
Benim o stresim geçti ve çok keyif aldım.
Çok güzel sincaplar gördüm.
O kadar heyecanlandım ki o sincaplara.
Çünkü gerçekten çok çok çok güzellerdi.
Sonra o yola biraz kaptırdım kendimi.
Çok güzel ağaçlar gördüm, çiçekler gördüm falan.
Artık o stresim tamamen geçmişti.
Baya bir yürüdüm.
Sonra karşıma muhteşem bir ağaç çıktı ve dedim ki tamam bu.
Bu benim zirvem. Oturdum oraya, o duygularımı günlüğüme yazdım.
Vakit geçirdim biraz.
İşte elma almıştım yanıma.
Elma yedim. Müzik dinledim.
Hatta böyle... Kimse olmadığı için yüksek sesle kendi kendine şarkı söyledim falan.
Şey de çok güzeldi yani korkularının üstüne gittikten sonra bir noktada o stresimin geçmiş olması.
Yani bunu görebilmek de benim için çok güzeldi.
Sonra ben hoplaya zıplaya keyifli bir şekilde hostele döndüm.
Ertesi günkü rotayı yaptım.
Birisi bana yazmıştı.
Hatta ismini de söyleyeyim podcastlerimi takip ediyormuş.
Hatta ona selam da göndereyim.
Mertan Erdoğan. Dedi ki Zorin'de rotası var dedi.
Teleferikle çıkıyorsun. Çok güzel bir rota ve çok rahat bir rota dedi.
Onu yapabilirsin. Ben de biraz araştırdım.
Baktım. Evet dedim.
Güzel duruyor falan.
Herkes de çok ölmüş. Ertesi gün sabah erkenden çıktım.
Teleferiğe doğru yürüdüm.
Bu arada teleferik maceram çok komikti.
Bir yandan da ben bunları video çekiyorum.
Tripod taşıyorum falan. Böyle hayal edin beni.
Tam gittim teleferiğe bineceğim.
Ama bu telefonun nasıl şey olduğunu bilmiyorum.
Otomatik kapanacak falan diye bekliyorum böyle.
Son dakika havalanmaya başladık.
Adam dedi ki şunu kapat şunu kapat falan dedi.
Adam hiçbir şey söylemiyor. Ben öyle oturuyorum bana bakıyorum.
Son dakika söyledi böyle.
Sonra ben hemen onu bir gazla kapattım ama hani havadayken kapattım.
Yani en önemli güvenlik şeyini havadayken kapattım.
Aniden çok yükseliyor.
Bir an böyle aşağıya bir baktım.
Böyle hem korktum hem böyle gülüyorum hani ne kadar salağım yani.
Çok komik düşünsene oradan düşsen ve ölsen çok komik bir ölüm.
Hem böyle kendimle dalga geçiyorum hem böyle bir yandan da hafif korkuyorum falan.
Böyle bir teleferik macerası yaşadım.
Sonra ben vardım o yürüyüş rotasının başlangıcına.
Biraz ben haritamdan takip ettim.
Karşıma çıkan manzara muhteşemdi.
Dağlar ve dağlara paralel yürüyorum.
Sonra ben bu manzaranın izini takip ettim ve yürümeye devam ettim.
O kadar keyifli bir yolculuktu ki.
Yemyeşil, sağınızda dağlar böyle ara ara beliriyor.
Ara ara böyle yeşilin arasında kayboluyor.
Patika çok güzel. Ve hava da çok güzeldi.
Ve biliyor musunuz? İki gün boyunca benim mestiyada olduğum iki gün boyunca yağışta gösteriyordu.
Ve herkes şey dedi. Yürüyemezsin falan dedi.
Ben de hep şey dedim. Ya tamam.
Hani öyle gösteriyor ama bence değişecek.
Ben değişeceğine inanıyorum falan dedim.
Ve gerçekten hiç yağmur yağmadı ben oradayken.
Sadece gece böyle bir iki saat yağdı.
O da beni zaten hiç ilgilendirmeyen bir yağmurdu.
Hava çok güzeldi ve ben orada mesela yürürken ilk defa kaybolacağım korkusu yaşamadım.
Çok güzel bir yürüyüş yaptım.
Bol bol video fotoğraf çektim aynı zamanda.
Sonra zirveye vardım ve hemen günlüğümü çıkarttım.
Hatta günlüğüme şunları yazdım.
Size okuyabilirim bu kısmını.
Her şey bu manzara içinde.
Teşekkürler Gürcistan. Gelmeden önce hayalini kurduğum şey tam olarak buydu.
Burada oturmuş hafif rüzgar eserken bunları hissetmek çok güzel yazmışım.
Devamını okumayacağım.
Bu arada nasıl bir yere vardım Instagram'da paylaştım.
Bir düzlük düşünün.
Karşınızda dağlar var ama bilmiyorum ya bana mı böyle çok güzel geldi?
Ben mi abartıyorum ya da içsel yolculuğumla birleştirdiğim için mi bu kadar güzel hissettim?
Gerçekten ne olduğunu bilmiyorum.
Ve orada böyle... Yaklaşık bir saat oturdum.
Bir saat de değildi benim için.
Belki on saatlik bir deneyimdi.
Ama çok güzeldi. Dağlarla konuşmam da çok keyifliydi.
Kendime kartpostal gönderdim.
Yani kendime kartpostal yazdım.
Hep şöyle bir fikrim vardı.
Ben size de kartpostal gönderiyorum ya.
Aranızdan seçiyorum. Beş kişi, on kişiye gittiğim yerlerden kartpostal gönderiyorum.
Bir gün aklıma şöyle bir şey geldi.
Dedim ki kendime niye göndermiyorum?
Ama oradaki yağmur olarak hislerini, düşüncelerini yazıp kendine gönder.
Ve o kartpostal belki hiç gelmeyecek.
Belki iki ay sonra gelecek ve sana bir şeyler hatırlatacak.
Bu fikir benim çok hoşuma gitti.
O yüzden böyle kendime kartpostal yazdım orada.
MSDA'daki günlerim hep doğa içerisinde geçti ve tek başımaydım.
Yani mesela insanlar soruyordu bana sıkılmıyor musun?
Tek başına sıkılmıyor musun? İnanılmaz o kadar sıkılmıyordum ki.
tam tersi o kadar eğleniyordum ki kendimle.
Bu da bana çok güzel hissettirdi.
Bu duyguyu çok özlemişim çünkü bir süredir tek başıma seyahat edemiyordum ya da tek kalamıyordum.
Yani bu kadar tek kalamıyordum.
Ve bunları seyahatte yaşamak benim için Çok anlamlıydı.
Biliyorsunuz çünkü diğer bölümlerden de.
Genelde seyahatlerim böyle geçiyor.
Arada bir farklılaşabiliyor.
Ama bunları tekrar hatırlamak.
Hani bu benim. Çünkü bu benim seyahat tarzım.
Bunu hatırlamak güzel hissettirdi bana.
Sonra ben yine Kutaisi'ye döndüm.
Mesliha'daki üç günden sonra.
Kutaisi'de bir gün Anuşa'da kaldım ve bu sefer Tiflis'e gidecektim.
Tiflis'e trenle gideyim dedim.
İstasyonla tam bekliyorum.
Önümde birisi var. Bilet alıyor tamam mı?
Bilet alırken yanlışlıkla Larry yerine Türk lirası verdi.
Ve sonra kadın da böyle şaşırdı geri verdi falan.
Adam da şey dedi işte of benim aptal kafam ne yapıyorum ben falan dedi.
50'lerinde yani 45-50 yaşlarında işte sırt çantası olan öyle birisi komik böyle hani.
hareketleri falan da komik.
Sonra ben de şey dedim ama Türkiye'de miydim buradan önce dedim.
Genelde gezginlerin rotası Türkiye ve Gürcistan oluyor.
O da evet dedi. Türkiye'yi çok sevdim dedi.
İşte iki ay geçirdim dedi.
Ben aslında Kosovalıyım ama İngiltere'de doğdum, büyüdüm falan dedi.
O yüzden böyle çok az Türkçe biliyormuş.
Trabzon'u çok sevdim. Konya'yı çok sevdim.
Ama dedi işte orada dedi çok güzel, tarihi çok güzel ama işte alkol soruyorum dedi.
Yok bira, yok bira diyor.
Herkes falan dedi. Ve biraz istasyonu da konuştuk.
Ben biraz seyahatini sordum.
Hani ne yapıyorsun? Ne kadardır yoldasın?
Bayağıdır yoldaymış aslında.
Böyle altı aydır falan dedi.
İngiltere'deki bütün her şeyini bırakmış.
Seyahat etmeye çıkmış ve şey rotası çok ilginçti.
İpek yolunu takip ederek.
gidecek Çin'e kadar.
Ben dedim ki içimden ben bu adamla daha çok konuşmak istiyorum.
Çünkü trene bindik ve trende farklı yerlere oturduk.
Trende giderken şey dedim yani çok güzel vakit geçirdim şimdiye kadar.
Kendimle vakit geçirdim.
Acaba Tiflis'te beni ne bekliyor falan diye düşünüyorum bir yandan.
Bir yandan da Coast Surfing'den birisini bulmak istedim Tiflis'te.
Çünkü hani başkent biliyorsunuz başkentlerde Coast Surfing çok fazla oluyor.
Yani çok insan yaşadığı için. Böyle birkaç tane mesaj attım ve birisini buldum.
O da tabii ki de geldi. dedi.
Seni ağırlamak çok isterim dedi.
Ama ben iki gün sonra istek atmıştım.
Hani son dakika olmasın diye.
Ve o iki günlük sürede de bir tane hosteline rezervasyon yaptım.
İndim. Sonra Bekim'le konuştum.
biraz. Dedim ki hani numaranı ver ve Tiflis'teysem görüşelim.
O dedi ki ben Tiflis'te kalacağım.
Ben de böyle bir 5-6 günlük bir plan yapmıştım Tiflis için.
Sonra gittim ben hostele.
Çok tatlı bir hosteldi.
Gerçekten o batımdaki hostelin aksine çok sıcak, çok tatlı bir hosteldi ve dedi ki gelenlere welcome drink ikram ediyoruz.
Ne istersin? Şarap mı istersin?
Bira mı istersin dedim ki tabii ki isterim.
Ama şu anda yani çok açım.
Yemek yiyip gelip öyle içeyim.
Ve bu sefer artık hani Gürcü yemekleri çok yemiştim.
Ve çok şişiriyor yani aşırı rahatsız ediyor.
Humus az dedim. Kendimi çok güzel bir humusçuya götürdüm.
Kendimi götürdüm. Sonra tam ben böyle humus söyledim.
Pat elektrikler gitti.
Sonra mum koydular masamıza.
Ve mum ışığında kendimle çok güzel bir humus date yaptım.
Çok komikti. Gerçi insanların bakışları daha da garipleşti.
Ben böyle tek başıma romantik akşam yemeği yiyince.
Sonra hostele gittim. Hemen şarabımı aldım.
Orta kalanda oturdum.
Tek başıma şarap içiyorum. Sonra birisi geldi.
Benim de hoş geldin içkim vardı.
Ben onu daha almadım dedi.
Ben de istiyorum falan dedi beni görünce.
ve yanıma oturdu pat diye.
Biz işte tanıştık. Ne yapıyorsun?
Ne ediyorsun? Neden yoldasın falan.
Ben kendi hikayemi böyle çok az anlattım.
Hemen böyle herkese de anlatmıyorum.
7 yıldır yoldayım. İşte şöyle geziyorum, böyle geziyorum.
Çünkü insanlar çok şaşırıyor.
İşte seyahat ediyorum falan.
Böyle minik minik giriyorum. Sen ne yapıyorsun dedim.
Jonathan aslında iki yıl önce Gürcistan'a gelmiş ve çok sevmiş.
Kendisi fotoğrafçı ve yüksek lisans yapıyor.
Ve yüksek lisans projesi olarak da Gürcistan'ı seçmiş.
Dedi ki ben proje için geldim bu sefer buraya dedi.
Türkiye'den geldim dedi.
Aa dedim sevdim mi Türkiye'yi.
Çok az vakit geçirdim ama çok eğlenceliydi dedi.
Bu bütün yolculuğu trenle yapmış.
İşte Avrupa'dan çıkmış.
Varmış Sirkeci'ye. İstanbul'da kalmış.
İstanbul'dan Ankara'ya otobüse geçmiş.
Ankara'dan da Doğu Ekspresi'ni almış.
Doğu Ekspresi'nden sonra Ardağan'a geçmiş.
Ardağan sınırından geçmiş ama Ardağan'dan geçerken otobüs falan bulamamış ve otostop çekmiş.
Ve çok komik anıları var.
Çok keyifli vakit geçirmiş.
Ve çok yardımcı olmuş Türkler.
Yani diyorum ki biz öyleyiz zaten.
Avrupa ile kıyaslama Türkleri.
Neyse biz o gün böyle sohbet ettik.
Şarap içtik. Ertesi günde ben böyle Tiflis için çok heyecanlıydım.
Çünkü orada tanıştığım insanlar işte Anuşoğlu.
Diğer insanlar olsun. Hep böyle Tbilisi çok güzel olduğundan bahsetmişti.
Hani şehir biliyorum sen doğayı seviyorsun ama çok tatlı bir şehir demişti.
Ve ben sokaklarına iner inmez bunu hissettim.
Gerçekten böyle çok tatlı bir şehir.
Biraz kendim gezindim.
Kahvaltı yaptım. Sonra hosteline bir şey unuttum.
Hostelere gittim. Jonathan'ı gördüm.
O da dedi ki ben de bir yere gideceğim.
Gel sana da göstermek istedim.
Birkaç yer var dedi. Bir kitapçıya götürdü beni.
Gerçekten hayatımda gördüğüm en güzel kitapçılardan birisiydi.
Yine onu Instagram'a koydum.
Oradan bakarsınız öne çıkanlardan.
Böyle aslında fabrika gibi bir yer.
Yine böyle duvarlara hiç dokunmamışlar eski.
Duvarların arasından o yıkıklık, görüntülerin arasından...
Kitapları görmek çok güzeldi ama aynı zamanda böyle kitapların olduğu kısım model ama duvarlar eski ya.
Böyle ozatlık çok hoşuma gitti.
Biraz yürüdük sokaklarda.
Canıt'ın eşi vardı bir arkadaşıyla buluşacaktık.
Oraya gitti. Bende antikacıların olduğu bir köprü var.
Oraya gitti. Orada böyle bir sürü şey buldum.
Eski paralar, saatler, haritalar, ondan sonra Sovyetlerden kalan eşyalar.
Çok güzel bir antikacılar sokağında.
Gezinirken dedim ki buradan kendime hediye alabilirim.
Birden böyle kartpostal gördüm.
Biliyorsunuz kartpostal benim için çok önemli.
Kartpostallara bakarken yan tarafta biraz daha eski kartpostalları gördüm.
Onlar ilgimi çekti. Onları böyle kurcalarken bir baktım arkasında bir şeyler yazıyor.
Ve bu haliyle çok hoşuma gitti.
Yani insanların birbirlerine kartpostal gör...
Ya da yazmış ve göndermemiş.
İki tane kartpostal aldım oradan.
Ve arkasında ne yazdığını bilmiyorum.
Ama bilmek de istemedim.
Bir süre orada neyin yazdığını merak etmek istedim.
Hatta tahmin etmek istedim.
Bu böyle bana küçük bir oyun gibi geldi.
Ve böyle şeyleri çok seviyorum hayatta.
Hayattaki küçük eğlenceler gibi geliyor bana.
Neyse onları aldım.
Sonra bir de eski bir harita buldum.
Sovyet haritası ama Tacikistan kısmının daha çok olduğu bir harita.
Akşam işte hostele vardım.
Hostelde çok tatlı bir ortam vardı.
Yani küçük bir hosteldi.
Küçük olduğu için de insanlarla daha çok böyle sohbet edip kaynaşabiliyordun.
Dedik ki şarap içmeye gidelim.
O gün gerçekten çok komikti.
Şarap içmeye gittik. Ama böyle hepimiz çok içmek istemiyoruz falan.
Hatta bir kişi zaten hiç içmedi.
Sonra birkaç kişi... Biz içmeyeceğiz falan deyince sadece iki kişi içtik ve dedik ki yarım litre yeter.
Ondan sonra geldi şarap.
Biz sohbet ediyoruz, içiyoruz.
Böyle keyifli vakit geçiriyoruz.
Hesabı bir öderken bir bak çok pahalı hesap.
Dedik ki niye böyle?
Çünkü dedi bir litrelik şarabın fiyatı bu.
Bu arada ev yapımı şarap. O yüzden böyle sürahi tarzında bir şey de geliyor.
Ama sürahinin şekli de garip.
Biz de yok dedik biz bir litre içmedik yarım litre içtik ama nasıl sarmış olduk.
Hızlı da içtik çünkü. Ve orada hani bir litre şarap içmişiz ve farkında bile değiliz.
Ve orada insanları şey ikna etmeye çalışıyoruz.
Hayır biz yarım litre içtik falan.
Ve çok keyifli bir günde ama ertesi gün biraz şey uyandım yani hangover uyandım.
Ertesi günde Coast Surfing'den David'e gideceğim.
Ama David öğretmen ve onun çıkışını bekliyorum hostelde.
O günü biraz böyle tembel geçirdikten sonra akşam David'e gittim.
David'e de söyledim ben çok sarhoş oldum dün o yüzden bugün böyle modum çok düşük falan.
Aa dedi o zaman gelince yemek yiyelim iyi gelir.
Ben gittim David'in yanına böyle beni çok sıcak karşıladı.
Çok enerjik birisi zaten.
İşte yemeğe gittik, yemekte sohbet ettik.
Sonra böyle bir park vardı orada yürüyüş yaptık.
Değişik bir hikayesi var David'in.
David aslında İngiliz.
Londra'da yaşayan ve tam böyle finans sektöründe çalışan birisi.
Tam Londra işi var yani.
Sonra bir ara Zambiya'ya gidiyor bir proje için.
Ve Zambiya'daki insanlar da diyor ki evli değil misin?
Çocuğun yok mu? Neden yok?
Sende bir sıkıntın var falan deyip de böyle yok diyorum.
İstemiyorum şu anda. Zaten 25 yaşındaymış oradayken.
Sonra dönüyor. Aslında böyle çok evlilik kafasında değil.
Evlilik de düşünmüyor. Hayatında da birisi yok.
Dönünce... Bir kadına aşık oluyor.
Ama böyle çok tutkulu bir aşk.
Kadın da ona çok aşık oluyor.
Ve bunlar 6 ay içinde evleniyor.
Ondan sonra işte eşi zaten çocuk yapmak isteyen birisi.
Evlenmeden önce de bunu söylüyor.
Hemen böyle birkaç yıl içerisinde bir çocuk yapıyorlar.
Sonra 2-3 yıl sonra da bir tane daha çocuk yapıyorlar.
Böyle bir hayatları var. David aynı zamanda yoğun içinde çalışmaya devam ediyor.
Ve bir anda şey fark ediyor.
7 yıl falan geçiyor bu arada.
Ve bu hayat bana ait değil gibi bir şey hissediyor.
diyor ve bunu çok derinlerden hissediyor işte eşiyle evet çok sevmiş aşık olmuş evlenmiş ama Çok küçükmüş.
Eşi de ondan çok daha küçükmüş.
Aynı olmadıklarını fark ediyor ve yıllar içerisinde sorunları görüyor.
Böyle bir his hissetseniz bile ondan hemen çıkmak mümkün değil.
Bir de iki çocuk var falan.
Neyse eşi de böyle hissediyor.
Böyle birkaç yıl içerisinde bunları konuşmaya başlıyorlar.
Hemen değil ama bir zaman sonucunda ayrılıyorlar.
Sonra David başka bir yere taşınıyor.
Ama böyle küçücük bir yere taşınıyor.
Londra'da biliyorsunuz çok küçük evler var ve inanılmaz.
İşte hem eşine yardım ediyor hem kendi kirası hem işi.
Bu sefer de şey fark ediyor yani ben ne yapıyorum hani bu işten hiç keyif almıyorum.
Bu hayat tamamen bana ait değil gibi hissediyor.
Hani sadece evliliği değil aslında işi de hani ona ait değilmiş gibi hissediyor.
Ama işinden vazgeçmek de zor ya bir de belirli bir süre çalıştıktan sonra.
Çıkmak çok daha zor. İşte böyle bir süre geçiyor ne yapsam neyse falan diye.
Sonra birden karar veriyor ve ayrılıyor.
Ve diyor ki ben gezmek istiyorum.
Yani gezip de çalışmak istiyorum diyor.
İspanya'ya gidiyor ve İngilizce öğretmenliği yapmaya başlıyor.
David'in gezme anlayışı benim gibi değil.
Daha farklı geziyor. Bir ülkeye gidiyor.
O ülkede yaşıyor 2 yıl 3 yıl neyse.
Ama benim en çok dikkatimi çeken şey şuydu David de.
O ülkenin dilini öğreniyor.
Yani o ülkenin dilini öğrenmeden gezemiyor ya da gezmiş saymıyor.
İşte İspanya'ya gitmiş mesela İspanyolca öğrenmiş.
Sonra böyle 3 yıl kalmış sanırım orada ve İspanya'nın her yerini gezmiş.
Sonra Rusya'ya gitmiş. Rusça öğrenmiş.
İşte Rusya'nın her yerini gezmiş.
Sonra Çin'e gitmiş. Çince öğrenmiş.
Kırgızistan'a gitmiş. Oranın dilini öğrenmiş.
Ve şu anda Gürcistan'da Gürcüce öğreniyor.
Ben bunları duyunca dedim ki senin dil öğrenme yeteneğin var o zaman.
Yok dedi çok zor öğreniyorum dedi.
Çok da geç öğreniyorum dedi.
Ama çok seviyorum dedi. Oranın dilini öğrenince bir bağ kurmuş gibi hissediyorum dedi.
Genelde böyle kursa falan gidiyormuş.
Ama mesela Kırgızistan'da şey yapmış, kursun dışında bir adam bulmuş oradan, lokal.
Demiş ki bana şu kitabı oku.
Hani sadece oku sana şu kadar ödeyeceğim falan.
Böyle oradaki lokal insanlarla da çok etkileşim halinde bir şekilde öğreniyor yani oranın dilini.
Ve biz David'le 3 gün çok güzel bir vakit geçirdik.
Çünkü böyle hayat görüşümüz, sakinliğimiz, enerjimiz o kadar tuttu ki David'le.
Böyle çok huzurlu hissettim onun yanında.
Yani çok rahat hissettim.
Bir gün Old Town'a gittik Tiflis'te birlikte gezdik.
Bir gün Trekking'e gittik.
Orada... East Lake diye bir yer var.
Biraz şehir dışında çok az.
Ama hem böyle şehre bu kadar yakın hem de doğa içerisinde hissedebileceğiniz bir yer ve çok güzel bir yer.
Orada böyle 3 saatlik falan trekking yaptık.
Şu anki hayatımdan çok memnunum David.
Yani çocuklarıyla istediği zaman görüşüyor.
Şu anki işinden de çok memnunum.
Çünkü çocukları çok seviyor.
Böyle sabah işe giderken o kadar enerjik gidiyor ki.
Zaten oradan anlayabiliyorsunuz hani işini ne kadar sevdiğini.
David benim Tiflis'te tanıştığım en güzel insanlardan birisi oldu.
Ve eminim. Bir daha görüşeceğiz onunla.
O Türkiye'ye gelecek.
Ben tekrar Gürcistan'a gideceğim.
Ben normalde bu David'de kaldıktan sonra yola çıkmayı düşünüyordum.
Ama böyle Tiftis'te kalmak istedim.
Çünkü çok farklı insanlarla tanışıyorum.
Ve şey gibi hissettim.
Hani Tiftis'e insanlarla tanışmak için gelmişim gibi hissettim.
O arada Bekir mesaj attı.
Bu tren istasyonunda tanıştığım adam.
Onunla görüştük. Onunla böyle çok güzel vakit geçirdik.
Sonra... Benim Meksika'da kaldığım Couchsurfing'den hostum Tifisa taşınmış.
Onunla da görüştük.
Ben bu süre boyunca bir tane hostelde kaldım.
O da ilginç bir hosteldi.
Fabrika hosteli. Belki duymuşsunuz da çok popüler bir yer.
Eski bir tekstil fabrikasını hostele çevirmişler.
Ama sadece hostel değil.
Böyle kolektif bir alana çevirmişler.
İşte co-working alanı var.
Bahçesinde böyle bir sürü dükkan var.
Ve istediğiniz yerden istediğinizi alıp oturabiliyorsunuz falan.
Çok büyük bir yer. İnanılmaz büyük bir yer.
Orada böyle iki gün kaldım.
Orada da bir sürü insanla tanıştım.
Ya ben her günüm şey geçti yani.
Bir gün birisiyle tanışıyorum.
Çok güzel hani muhteşem bir insanla tanıştım.
Sonraki gün bambaşka bir insanla tanışıyorum.
Ve diyorum ki daha güzel olabilir mi ya falan.
Ve çok keyifliydi yani oradaki vaktim.
Ama yavaştan ben artık dönüşe geçmeye hazırlanmıştım.
Çünkü bir sonraki rotamı da çok geciktirmek istemedim.
İklimden dolayı.
Ve böyle artık Tiflis'teki son günlerimi geçiriyorum.
Şarap rotası yapmak istedim ben.
Ve bir şarap turu aldım.
Şarap turu almadan önce de yine Coast Surfing'de İranlı bir kadınla tanıştım.
Ve onu tanımak istedim.
İki günde olsa dedim ki gideceğim.
Tiflis'teki son günlerimi Saar'la geçirdim.
Saar da aslında İranlı.
O da böyle üç yıl önce falan gelmiş Gürcistan'a.
Bu arada Gürcistan'da yaşayan çok İranlı var.
Gittim böyle evine. Bana çok güzel bir yemek yapmış.
Beni beklemiş böyle o gün.
Benim için hazırlanmış. Hemen oturduk sofraya sohbet etmeye başladı.
Saar yine işte ülkesindeki sıkıntılardan dolayı kendisini çok rahat hissedemediğinden.
Demokratik olmadığından dolayı başka bir ülkede yaşamaya karar vermiş ve Gürcistan'a gelmiş.
Eşiyle birlikte gelmiş Kevin'le ve Gürcistan'da bir şarap markası kurmuşlar.
Benim de bir sonraki gün gideceğim Kalketi bölgesi var.
Oranın üzümlerinden böyle çeşit çeşit şarapları var.
Ve hemen dedi ki... Şarap içmek ister misin?
Ben de dedim ki Gürcistan'da en çok yaptığım şeylerden birisi bu.
Tabii ki de isterim dedim.
Sonra güzel bir şarap açtık ve biz böyle kız kıza muhabbete başladık.
Eşi iş dolayısıyla İran'a gitmişti.
İşte o hikayesini anlattı.
Ben hikayemi anlattım.
O kadar güzel aktı ki sohbet yani çok sevdim çok tatlı çok güzel bir kadın zaten.
Sahar aslında İran'da güzel bir şirkette çalışıyormuş.
15 yılını falan harcamış o şirkette ve aslında yöneticiymiş.
Ama gerçekten kendisini hiç özgür hissedemediği için eşine demiş ki gidelim lütfen hani gidelim demiş.
Ve bu şekilde Gürcistan'a gelmişler.
Gürcistan'da da eğer oranın ekonomisine katkıda bulunacak bir iş yaparsan devlet seni çok destekliyormuş.
Ateşlerinden birisinin şarap üretimi oluşturuyor.
Onlar da çok seviyor şarabı.
Şarapçıyı da çok seviyor.
O yüzden böyle şarap markası kurmuşlar.
Çok güzel bu arada. Geoska diye yazılıyor.
Giderseniz mutlaka deneyin şaraplarını.
Bu arada şarabın memleketi aslında Gürcistan'mış.
Ben bunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
Çok eski bir tarihi var ve...
8000 çeşit üzüm varmış ve şarap üretimine çok eskiden başlamış Gürcüler.
Gürcüler mesela güneş şarapla başlar.
Gerçekten ben biraz şaka sanıyordum ama herkes çok seviyor.
Ve böyle hani dağlara gitseniz bile köy evlerinde bile ev yapımı şaraplar var.
Bol bol şarap içtim de o kadar keyif aldım ki şaraplardan.
Ertesi günde işte son gününde de şarap turuna gittim.
İşte o Kalketi bölgesine.
Ben sabah erkenden kalktım.
Kahvaltı yapmamıştım. Dedim ki yol kenarında bir yerlere uğrarız ve kahvaltı yaparız.
Yol kenarında ilk uğradığımız yer şarap eviydi.
Ben şarapla başladım güne.
Komik bir gündü böyle bütün gün çekirgezdim.
Ama çok güzel yerler gerçekten.
Gürcistan'ın o tarafı da çok güzel ve benim gittiğim sezon tam böyle Bağboz'un zamanıydı.
Ben sarhoş bir şekilde Gürcistan'dan o gün ayrıldım.
Sağol beni havaalanına bıraktı sağolsun.
Yolculuk o kadar çok şey kattı ki bana.
Bir kere çok güzel insanlar kattı.
Anlaşabildiğim, anlaşılabildiğim.
Ortaklaştığım çok güzel insanlar kalktı bana ve beni çok güzel hissettirdi.
Kendimle olmaktan çok büyük keyif aldım.
Yani hep bunu biliyorum zaten biliyorsunuz.
Hep tek geziyorum, tek yaşıyorum.
Hayatta birçok şeyi tek yapıyorum.
Ama bu seyahatte böyle o tek başınalığın verdiği has bambaşkaydı.
Hani size Japonya bölümünde anlatmıştım ya o tek başınalığın hasını.
Gürda onun böyle 5 katını falan yaşadım ve 31 yaşındaki Yağmur olarak bunu yaşadım.
Belki değişmiştir diyordum ama hiç değişmemiş.
Tam tersi çok daha artmış kendimle vakit geçirme şeklim, isteğim.
Çok daha iyi anlamda yani benim için iyi anlamda artmış.
Sonra mesela anda kalabilmek inanılmaz bir şeydi.
Gerçekten bu seyahatin en büyük farkındalığı buydu.
Ve Gürcistan'dan hiç bunları beklemiyordum biliyor musunuz?
Önyargım olmuş bilmiyorum ama hani hep böyle Türkler batıma gidiyor ya.
O yüzden çok da farklı değildir.
Türkiye'nin aynısıdır gibi düşünüyordum.
Bambaşka bir yer ya gerçekten bambaşka bir yer ve buraya kimlikte gidebiliyorsunuz.
Pasaporta bile ihtiyacınız yok.
Gürcistan'ı size ısrarla öneriyorum.
Yani eğer böyle çok uzak bir yere gitmek istemezseniz ama böyle biraz Avrupa'yımsı bir yere gitmek isterseniz hem de böyle birazcık bize yakın da bir yere gitmek isterseniz kesinlikle Gürcistan'a gidin.
Çok güzel yemekler yiyeceksiniz, çok güzel şaraplar içeceksiniz, çok güzel insanlarla tanışacaksınız ve biraz şehirden çıkarsanız gözlerinize inanamayacağınız...
O yüzden bence gidin.
Bence bu anlattıklarım oraya da yansımıştır diye düşünüyorum.
Bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz?
Yine yorumlarınızı bekliyorum bu bölümle ilgili.
O zaman şimdilik kendinize iyi bakın.
Yepyeni ülkelerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
