
Güney Kore Günlükleri; Yalnızlığın Kuytusunda Bulunanlar
10 Eylül 2023 · 37 dk
PlatformlardaSpotifyApple Podcasts
Hepinize selamlar, bu bölümde sizlere Güney Kore seyahatimde neler yaşadığımı, başıma nelerin geldiğini, yüzleşmelerimi ve bütünüyle Güney Kore seyahatimin bana neler öğrettiğini anlattım. Güney Kore seyahati benim için çok ilginç bir deneyimdi. Bu bölümde Güney Kore restoranlarında benimle birlikte yemek yiyip, Kore içkileri içip, Güney Korelilerle muhabbet edeceksiniz. Aynı zamanda orda tanıştığım Türk aileyle tanışıp, Güney Kore'nin balık pazarlarını gezip, hiç tanımadığınız bir adamla kavga edeceksiniz. Şimdiden iyi dinlemeler dilerim. Bana ulaşmak isterseniz; https://www.instagram.com/yagmur_aratt/
Transkript
Hepinize selamlar.
Sırt Çantamdaki Hikayeler podcast'ının 5.
bölümüne hoş geldiniz.
Geçen hafta dünyada en sevdiğim ülkelerden biri olan Japonya'yı anlatmıştım sizlere.
Bu Japonya seyahatimin devamı niteliğinde olan bir ülkeyle devam edeceğim.
Güney Kore ile. Bu arada Japonya bölümünü dinlemediyseniz bence bu podcast'dan önce dönüp bir o bölümü dinleyin.
Benim kaydederken en keyif aldığım bölümlerden birisi oldu.
Biraz hikayeyi oradan bağlayacağım için de onu dinleyin diyorum.
Çünkü Güney Kore'ye geliş hikayemi Japonya'dan ayrılış hikayemle bağlayacağım.
Geçen bölümde dinlediğiniz gibi en son Japon annem dediğim Yoki'nin yanında kalmıştım.
Sonra Yoki beni havaalanına bıraktı ve gerçekten Japonya'dan ayrılırken...
Bir hüzün hissetmiştim içimde.
Böyle ülkenden ayrılırken hissettiğim bir hüzün olur ya.
Benim ilk seyahate çıktığım zamanlarda bu oluyordu.
Sonralardaki süreçte bunu kaybettim.
Böyle Japonya'dan ayrılırken gerçekten o hüznü hissetmiştim.
Ve hatta uçağıma binmeden önce elime kalem kağıt alıp yaşadığım duyguyu yazmıştım.
Neyse ben bu duyguları yazdıktan sonra uçağım anons edildi.
Ve ben Kore uçağına doğru yola koyuldum.
Yaklaşık 2 ya da 3 saat sürüyordu.
Çünkü Japonya ile Kore çok yakın.
2 saat bile olabilir yani.
Hatırlamıyorum tam olarak. Ve Kore'ye vardım.
İner inmez hemen bir internet buldum ve kalacağım kadına yazdım.
O da bana bir otobüs numarası söyledi.
Ben de gittim işte ona bilet aldım ve o otobüse bindim.
Bana dedi ki otobüs şoförüne söyle dedi şurada ineceksin.
Çünkü o otobüs çok ileri gidiyor sen çok başında ineceksin dedi.
Ben de şoföre aynen bu şekilde söyledim.
Hatta güvenmedim iki kere söyledim.
Ondan sonra otobüste gidiyorum ben.
Adam bana zaten haber verecek.
Bir yandan da böyle o...
Yine Japonya'dan ayrılmış olmanın hüznünü taşıyorum üstümde.
Biz çok gittik.
Yani normalde inmem gerektiğini hissettim.
Çünkü kadın bana çok yakın demişti.
Ben bir durakta durunca adama sordum.
Burası burası mı? Hani aynı yerde miyiz?
Bana haber verecektin falan dedi.
Sonra adam bana bağırdı.
Hızlı böyle burası orası değil çok geçmişsin gibi bir şeyler söyledi.
Bu arada İngilizce konuşuyorum ben.
Ama onlar tam anlamıyor ve daha çok böyle...
Biraz yüksek sesle konuşuyorlar.
Özellikle Japonya'dan sonra Koreliler bana çok yüksek sesle gelmişti.
Ondan sonra ben de çantamı aldım, indim.
Çantamla orada geziyorum ki internet bulmak için.
Çünkü internetim yok, hattım yok.
Neyse ben böyle bir caddeye girdim.
O caddede free wifi buldum ve kadına yazdım.
Ben şu an buradayım ve oraya nasıl gelebilirim?
Kadın bana dedi ki metro ile şu duraktan şu durağa gelebilirsin dedi.
Tamam dedim beni bekle dedim.
Bu arada kadını bekletmiş olduğum için de çok gerildim.
Sonra ben doğru yerde indim ve Hyejin ile buluştuk.
Bu arada ben Hyejin diye okuyorum ama büyük ihtimalle farklı okunuyor.
Çünkü Kore'de telaffuz...
Çok farklı. Japonya'da yazıldığı gibi okunuyor.
Ama Kore'nin gerçekten telaffuzlu sesleri, gırtlak yapısı falan çok farklı.
O yüzden mesela bir istasyon soruyorum.
Hiç kimse beni anlamıyor.
Büyük ihtimalle yanlış telaffuz ediyorum.
Böyle gösteriyordum. Telefondan gösteriyordum.
Sonra dedim ki ya...
Hani kusura bakma böyle şöyle oldu falan.
O da dedi ki işte normalde Koreliler böyle sinirli insanlar değildir ama büyük ihtimalle yanlış bir zamanla denk gelmiştim falan dedi.
Ben de yok yok sıkıntı yok benim de hatam vardır dedim ve biz Hyegin'le gittik.
Güzel bir öğle yemeği yedik.
Bu arada Hyegin de böyle tek başına hiç İspanyolca bilmeden bütün Güney Amerika'yı gezmiş ve bana çok cesaret verdi.
Çünkü ben sonrasında Güney Amerika'ya gitmeyi düşünüyordum ve İspanyolca bilmiyordum.
Biraz böyle sohbet ettik ama çok da vaktimiz yoktu çünkü ben biraz geç varmıştım.
O beni eve bırakıp işe gitti.
Ben de dedim ki hazır o işteyken biraz dinleneyim.
Yorulmuştum baya çok erken kalkmıştım sabah.
Eve girdim.
Evler zaten Kore'de şifreli genelde anahtarlar yok.
Girdim böyle aynı bir Japon evi gibi stüdyo bir daire.
Yani bir odası var.
Bir mutfak gibi bir şey var.
Böyle bir tezgah var.
Ve yanında da hemen banyo var.
Yine böyle 20 metrekarelik falan bir yer.
Ve hiyacın da Seyül'de evlerin çok pahalı olduğundan hani bu küçük stüdyo dairenin bile 1000 dolar olduğundan bahsetti.
O zaman çok şaşırmıştım.
Yani çok pahalı gelmişti bana.
Çünkü Türkiye'deki evleri biliyorsunuz hani yeni 1 artı 1'ler olmaya başladı.
Bundan öncesinde hep böyle.
Geniş kocaman evler vardı.
Ben ilk daha Japonya ve Kore'de bu kadar küçük bir evle karşılaşmıştım.
O yüzden bu kadar pahalı olmasına çok şaşırdım.
Ondan sonra yeşim bana dedi ki ben işe gidiyorum.
İşte yaklaşık 6-7 gibi çıkacağım.
İstersen akşam yemeği yiyelim.
Ben bir iş arkadaşımla akşam yemeği yiyeceğim.
Seni de davet etmek istiyorum.
Ben de çok mutlu oldum.
Ondan sonra ben güzel bir duş alıp dinlendim.
Sonra biz akşam 6-7 gibi buluştuk.
Ve çok az yürüyerek hemen bir restorana oturduk ve hijyenin bir tane de arkadaşı vardı.
Restorana girer girmez böyle bir ağız şapırdatması duydum.
Koreliler noodle yiyor ama böyle onlar şapşup böyle falan diye yer.
Bu arada Japonya'da da öyledir.
Ve ne kadar ağzını şaplatırsan aslında yemeği ne kadar beğendiğini göstermiş oluyorsun ve bu iyi bir şey.
Mesela bizim kültürümüzde biraz ayıp karşılanır ya işte yemek yerken ses çıkartmak.
Ama Asya'da böyle sesli sesli yerler yemekleri bana ilk zamandan biraz garip geliyordu.
Ama bu bilgiyi öğrendikten sonra çok rahat uyum sağladım.
Hatta ben de orada böyle şapşup böyle ağzımı şaplatarak yiyordum.
Girer girmez böyle ağız çapırtıları duydum.
Sonra bir köşede bir masaya geçtik.
Ve dedi ki hani ne yemek istersin?
Ben dedim ki size bırakıyorum.
Hani siz bana Kore yemeklerinin hepsini tanıtın.
İçki içiyor musun? Dedi tabii ki de dedim.
O zaman dedi Mekkoli içiyoruz.
Tamam dedim hani ne olduğunu bilmeden.
Böyle bir şey düşünün çaydanlık gibi bir şey de geldi.
Ve böyle bakır kaplarda ama kasede geldi böyle.
Kaselerin içinde koyuyorsunuz Mekkoli'yi.
Ve kaseden içiyorsunuz.
Ben tadını çok beğenmiştim.
Hafif bir şeydi. Bir de yemek olarak da böyle bir sürü şey söylediler.
Meze gibi. Biraz da orada aklıma rakı sofrası geldi.
Bizim kültürümüzde böyle bir bağ kurdu.
Sonra biz yemek yerken sohbet etmeye başladık.
Hiejin kendi seyahatlerini anlattı.
Ya bana çok benziyor o da.
Aslında sürekli seyahat etmek istiyor.
Ama sürekli seyahat edecek bir işi yok.
Hiejin yapımcı bu arada. Ve belgeseller çekiyor böyle.
Daha çok gezi ve seyahatle alakalı.
Bir proje alıyor mesela. O projeyi tamamlıyor.
Ondan sonra bir yıl seyahate gidiyor.
Sonra geri geliyor. Tekrar başka bir projeye giriyor.
Onu tamamlıyor. Öyle seyahate gidiyor gibi bir düzen kurmuş kendine.
Ve Kore'de kalırken de insanları ağırlamaktan keyif alıyor.
Ve Coach Surfing'de bu paylaşımları yapmaktan keyif aldığından bahsetti.
Arkadaşı da böyle gezgin değil.
Hani iş arkadaşı.
Ve biz konuşurken inanılmaz şaşırıyordu.
Mesela ben şeyden bahsettim.
Japonya'da otostop yaptığımdan.
Çocuğum böyle gözleri açıldı.
Ne? Böyle bir şey nasıl yaptın tek başına?
Sakın Kore'de yapma. Kore çok tehlikelidir falan diyor.
Yejin de yok yok diyor. Sen onu dinleme.
Öyle bir yer değil Kore falan diyor.
Böyle o gece seyahatlerimizden ve Kore'den sohbet ettik.
Benim Kore ile ilgili çok merak ettiğim şey vardı.
Bu arada Kore ile ilgili şöyle bir bilgi de vereyim.
Ben Güney Kore'ye gitmeden önce bir Güney Kore hayranlığım ya da böyle merakım yoktu.
Mesela Japonya'ya biraz vardı ve Japonya'yı biraz o gözle de araştırmıştım.
Ama Kore ile ilgili böyle bir merakım yoktu.
Güney Kore gezdikten sonra Güney Kore'ye aşık oldum ve kültürün içine çok daha girmeye başladım.
Mesela 35 yılından sonra Kore dizileri izlemeye başladım.
Bunu ayrıca konuşalım.
Bu çok komik bir konu bence.
Kültürlere çok ilgimi çekti.
Kore ile ilgili bir sürü kitap okudum falan.
Ama ben o masadayken böyle değildim.
Yani nasıl yeni bir ülkeye gidiyorsam, nasıl yeni bir ülkeyi merak ediyorsam o merakımla sormuştum.
Şu an gitsem büyük ihtimalle bambaşka sorular sorarım.
Neyse biz böyle bir yandan makulimizi içip bir yandan kimçimizi yerken kimçi de Kore'nin en geleneksel yiyeceklerinden birisi.
Hani her şeyi kimçiyle yiyorlar.
Kimçi masanın olmazsa olmazı gibi düşünebilirsiniz ve ben de inanılmaz sevdim kimçiyi.
Biz böyle bayağı derin sohbet ederken ben böyle bir ara başımı çevirdim ve bir sürü takım elbiseli iş adamı gördüm.
Hepsi işten çıkmış, içiyorlar, yemek yiyorlar, sohbet ediyorlar.
Koreliler dedi iş yemeklerini çok sever dedi.
Yani iş yemekleri Kore'de olmazsa olmaz gibi bir şeydir dedi.
Hep böyle iş çıkışları yemeklere giderler, iş konuşurlar ve içerler dedi.
Bu arada Koreliler çok içerdi ve onu bizzat gördüm.
Gerçekten herkes çok içiyor orada.
Ve Kore'de iş yemekleri biraz sosyalleşme gibidir dedi.
Yani çok çalışıyorlar. Onlar da Japonlar gibi iş yemekleriyle de sosyalleşiyorlar.
Hani bizde de oluyor ya iş yemekler ama bizde ayda yılda bir oluyor.
Onlar da haftada iki kere üç kere falan olan bir şeymiş.
Biz o restoranda bayağı vakit geçirdik.
Sonra da akşam eve gittik ve Yizin dedi ki ben yarın izinliyim.
Seni bir yere götürmek istiyorum.
Ben de oraya uzun zamandır gitmek istiyorum.
Gitmek ister misin dedi.
Ben daha hiç bilmiyorum nereye gideceğimiz ve dedim ki tabii ki de hemen geliyorum.
Biz ertesi gün sabahın erken saatlerinde Swan Folk Village'e doğru yola koyulduk.
Swan Folk Village de geleneksel Kore hayatını, Kore'nin tarihini, köy hayatını görebileceğiniz bir yer.
İşte giriyorsunuz mesela eski Kore evlerini görüyorsunuz.
Çok güzeldi ve Kore seyahatinin başında bunları görmek ve bunları bilmek benim için çok daha güzeldi tabii.
Biz böyle bütün günü orada geçirdik.
Mesela Hyejin bana şeyleri gösterdi.
Bu eskiden kimçiler nasıl yapılıyormuş, nasıl saklanıyormuş gibi.
Benim için böyle eski Kore filmlerini izlersiniz ya o film setinde olmak gibi bir şeydi.
Bence eğer seyre giderseniz To Won't Fall Please'e kesinlikle gidin.
Biraz şehrin dışında yani biz bir otobüse binmiştik ve yaklaşık 2 saat sürmüştük.
Ama bence kesinlikle değer.
Sonra dedi ki akşam amcam yemeğe çağırıyor gidelim mi dedi.
Tabii ki gidelim yine.
Biz oradan kalktık Yejin amcasının yanına gittik.
Yemekte Yejin amcasıyla kuzeni vardı yani amcasının oğlu vardı.
Amcasıyla da böyle bir barbekü yaptık.
O zamanlar ben veşteryen değildim.
Kore'de barbekü çok meşhurdur.
Bir restorana gidersiniz, işte ocağınız gelir önünüze, etleriniz gelir ve kendiniz pişirirsiniz.
Böyle bir restorana gittik ve soju içtik.
Soju da Korelilerin diğer bir geleneksel içkisi.
Ya pirinç vodkası gibi bir şey aslında.
Ama böyle sert ve acı bir tadı var.
Neyse biz o akşama soju ve bira içip, barbekü yiyip böyle keyifli bir sohbetle bitirdik.
Orada çok ilginç bir şey öğrendim ben.
Hiyejin'in kuzeniyle böyle sohbet ediyorduk ve kaç yaşındasın diye sordum ben.
O da bana dedi ki Amerikan yaşı mı Kore yaşı mı?
Ben de o nedenle ilkliydim.
Kore yaşım 20 Amerikan yaşım 18 dedi.
Benim de o beynim yandı ve ne dedim.
Nasıl olabiliyor böyle bir şey?
Dedi ki Kore'de bebekler doğduğunda 1 yaşında kabul edilir.
Ben de aralıkta doğdum dedi.
Aralıkta doğunca da işte yeni yılı girince de bir yaş daha eklenir dedi.
O yüzden ben Kore yaşımda iki yaş daha büyüğüm dedi.
Daha çok beynim yandı.
Sonra biraz bunu bana açıklamaya çalıştılar.
Yani mantığını hiç bilmiyorum.
Ama Korelilerde doğu doğumda bebek bir yaşında sayılırmış.
Ve yılbaşında da bir yaş daha eklenirmiş.
Ve iki yaş büyük söylüyorlarmış.
Ve ben böyle bir şey olduğunu o an o masada öğrendim.
Sonra araştırdım gerçekten böyle bir şey varmış.
Ama hani niye böyle bir şey yaptıklarını hala çözemedim, bilemedim.
Biz o akşam eve gittik.
Hiyejinin projesi vardı ve birkaç gün yoğun bir şekilde çalıştı.
Ben de o sıralarda tek başıma Seyir'i gezdim.
Seyir sokaklarını gezdim.
Balık pazarlarına gittim.
Bence Seyir'e giderseniz kesinlikle balık pazarlarına gidin.
Çünkü Kore'de çok fazla balık tüketiyorlar ve böyle değişik değişik şeyler tüketiyorlar.
Mesela canlı ahtapot yiyorlar.
Bir şekilde anlayamamıştım ben hani niye canlı yiyorsunuz.
Daha taze olduğunu düşünüyorlar ahtapotu canlı yiyince.
Ama bence biraz canice bir şey yani.
Ve mesela ahtapotu yiyorlar ya canlı bir şekilde.
O böyle boğazına falan çok yapışıyormuş.
İlginç ilginç değişik balıklar, deniz canlıları falan yiyorlar.
Eğer o pazarlara giderseniz zaten görürsünüz böyle akvaryumların içinde.
Hayatınızda göremeyeceğiniz kadar deniz canlısı var.
Ben bir haftamı Seyül'de geçirdim bu şekilde ve biraz az geldi.
Çünkü bence Kore çok büyük bir yer değil ama Seyül gerçekten çok keşfedilesi bir yer.
Ama dedim ki bir yere gideceksem yine Seyül'e dönmem lazım.
Çünkü biraz uçak bileti baktım ve en ucuz uçak bileti yine Seyül'den.
Dedim ki seyahatin sonunda yine böyle bir iki hafta Seyül'e ayırırım ve o şekilde telafi ederim.
Sonra ben Kore'nin doğusundan küçük bir kasabaya gittim.
Oraya da nasıl gittim hemen anlatayım.
Seyir'de kalırken coachsurfingde geziniyordum ve Kore'nin o küçük kasabalarını da görmek istiyordum.
Sahi kıyısını görmek istiyordum.
Böyle küçük balıkçı kasabaları olur ya.
Öyle bir yer görmek istiyordum.
Ve coachsurfingde bir tane kadın buldum.
Şöyle bir ilan vermiş.
Eğer 2-3 saatinizi İngilizce öğretmenliğine ayırabilirseniz sizi evimde misafir etmekten memnuniyet duyarım diye.
Ben hemen anladım böyle workaway tarzında bir şey olduğu için.
Hemen konuştum. Dedim ki nedir detayları?
Dedi ki benim bir kursum var.
Bana burada yardım eder misin dedi.
Ve dedim ki tabii ki de gelirim.
O da dedi ki matın var mı? Çünkü benim stüdyomda şey yok, yatak yok.
Ama sıcak suyun var, mutfağın var, her şeyin var.
Matında yatarsın dedi.
Okey dedim, gelirim.
Sonra ben treni atladım ve o kasabaya gittim.
Hemen gittim böyle küçük çocuklar ben onlara çok ilginç geliyorum, onlar bana çok ilginç geliyor falan.
Böyle işte bir saatlik bir ders yaptık.
Daha çok konuşma üzerineydi.
İşte soruyorlar nerelere gittin, en sevdiğin ülke ne, en sevdiğin hayvan ne diye.
Çok öyle keyifliydi.
Sonra kadınla biz yemeğe gittik.
Ve orada hani nasıl coachsurfing'e katıldığını falan anlattı.
Bir arkadaşı tavsiye etmiş.
O da böyle yanında asistan gibi birisini arıyormuş ama full time aramıyormuş böyle.
O yüzden cold surfing ona çok mantıklı gelmiş.
Ben iki hafta boyunca orada kaldım.
Ve İngilizce öğretmenliği yaptığım süre benim için mükemmeldi.
Çocuklarla ilgilenmeyi, çocuklarla bir şeyler paylaşmayı çok seviyorum.
Çünkü çocukların hayal dünyasını çok seviyorum.
Bu arada orada kalırken de çok sakin ve huzurlu günler geçirdim.
küçük bir balıkçı kasabasını gezdim Kore'de.
Kore'nin o tarafını da gördüm.
O hayatını da gördüm.
Ve Seyül'den o hayata geçmek de benim için çok güzeldi.
Yani en büyük şehirine o küçük kasaba hayatının karşılaştırmasını yapabildim.
Ve bir süreden sonra oradaki hayat bana yetti.
Dedim ki artık yer değiştirmen lazım Yağmur.
Yejin bana demişti ki Anlong diye bir yer var ve oraya git.
Orası çok güzel. Orada işte şöyle müzeler var.
İşte yemekleri çok güzel.
Hani orası tarihi bir yer.
Ben de hemen oraya baktım.
Yine ilk işim coachsurfing'e bakmak oldu.
Coachsurfing'e bakarken Anlong'da bir adam buldum.
Ve adama yazdım.
Dedim ki ben böyle böyle seyahat ediyorum.
Eğer müsaitsen beni misafir edebilir misin dedim.
O da tabii ki de bekliyorum dedi.
Ve ben iki gün sonra yine bir tren bileti aldım ve Anlong'a gittim.
Ben böyle biraz akşamüstü vardım.
Çünkü adam işten çıkacağım.
Hani sekizden sonra gel demişti.
Ben de ona göre ayarlamıştım.
Ve dedim ki bana konu atabilir misin?
Bana bir konu attı.
Ben de onu offline mapime indirdim.
Ve oraya doğru yola koyuldum.
Neyse ben yürürken böyle karanlık çökmeye başlamıştı.
Ve ben o adamın verdiği konuma gittim.
Ama hiçbir bina yok etrafımda.
Allah Allah dedim hani nerede acaba?
Biraz ileriye baktım ve ileride böyle binalar vardı.
Oraya doğru yürüdüm. Ve güvenlik vardı binanın girişinde.
Ona sordum. Bu adres burası mı doğru mu?
Hayır hayır dedi böyle yine yüksek sesli ve git dedi bana.
Böyle bir kötü hissetti.
Yani hani ben sadece adres sordum aslında.
Tamam gideyim.
Sonra bir tane bakkal gördüm.
Oraya adres sordum. O da böyle kafasını salladı.
Hayır hayır falan dedi.
O da beni kovdu. Ben böyle hani diyorum ki acaba kötü bir şey mi söylüyorum ya da kötü bir imaj mı veriyorum?
Hani niye insanlar bana böyle bağırıyor?
Adamın telefonunu almıştım ben önceden.
Başka bir binaya doğru gittim ve güvenliğine sordum.
Dedim ki bu adres burası mı buraya yakın mı?
O da böyle daha hani mülayim tipli bir adamdı.
Hayır dedi burası çok uzakta dedi.
Ben dedim ki bana yardımcı olabilir misiniz?
Yani ben bu adresi bilmiyorum.
Hani adamı arayabilir misiniz falan dedim.
O da böyle bir düşündü.
Söyle ki nerelisin sen?
Ben Türk'üm işte Türkiye'den geliyorum hani gezginim falan böyle biraz bahsettim.
Aa dedi Türk müsün?
İşte Kore, Türkiye, dost falan böyle hani yarım yamalak İngilizcesiyle bana anlatıyor.
Kore'ye yardım etmişiz ya o jenerasyon Türklere karşı inanılmaz bir sevgi barındırıyor ve bunu bana babam söylemişti.
Babam asker. Ben bunu bildiğim için adamın o değişimini çok rahat yakalayabildim ve tamam dedi gel sen buraya otur ben sana yardım edeceğim.
Adamı aradı. Dedi ki senin misafirin burada falan.
Adresi öğrendi tam olarak.
Ondan sonra taksi çağırdı.
Sonra beni taksiye bindirdi ve ben adrese doğru gittim.
Çok teşekkür ettim amcaya.
Gerçekten bu arada yani o iki diğer amcaya nazaran onun böyle davranması beni çok iyi hissettirmişti.
Çünkü gecenin bir yarısı ya adama ulaşamazsam mesela nerede kalacağım?
Hani kalacak yerim de yok.
Kalacak yeri nereden bulacağım?
İnternetim yok, şarjım yok falan.
Böyle biraz stres olmuştum.
Ama sağ olsun amca bana yardım etti.
Sonra ben gittim.
Dedim ki hani adres yanlışmış yani yanlış gelmiş bana.
O da yok dedi ben doğru adresi gönderdim falan.
Okey ben böyle hemen adamla daha güzel bir bağ kurmaya çalıştım.
Hani sen neden kuş surfing kullanıyorsun?
Nasıl girdin kuş surfing'e?
Nereleri gezdin? Böyle tatlı tatlı sohbet etmeye çalışıyorum.
O da böyle iş adamıymış.
Ve aslında kullanmazmış böyle şeyler.
Hiç güvenmezmiş. Ama bir kere denemiş.
Sonra çok hoşuna gitmiş farklı kültürler, farklı insanlar.
Ondan sonra böyle kullanmaya başlamış ama biraz kasıntı bir tip.
Ben onu anladım. Ama böyle önyargı oluşturmak istemiyorum kafamda.
Neyse dedi ki ben yatacağım artık.
Yarın erken kalkıyorum.
Sen de erken kalkman lazım falan dedi.
Neden dedim? İşte ben dedi evde yokken kimsenin evde kalmasını istemiyorum.
O yüzden sen de çıkman lazım dedi.
Ben böyle bir bozuldum.
Çünkü genelde böyle kuralları olabilir insanların.
Ama bunları yazarlar.
Hani Coachsurf'un profilini.
Bu hiçbir şey yazmamıştı.
Ama dedim ki tabii ki de okey hani çıkarım.
Sonra sabah ben saatimi kurdum ve böyle bu dang diye daldı odaya.
Ve dedi ki artık çıkmamız lazım falan.
Tamam hani yine böyle şey yapmıyorum.
Ben çıktım. Bütün günü dışarıda geçirdi.
Biraz hani rahatsız hissettim.
Dedim ki ben en iyisi...
Hani bu gece de kalayım yarın gideyim.
Çünkü o gün yer bulamamıştım kalacak yer.
Hani ertesi güne başka bir yerde kalayım.
Çünkü adam da rahatsız oldu gibi hissettim yani benden.
Çünkü kaba davranıyor. Bütün gün dışarıda geçirdim.
Ve Andong'u gezdim biraz.
Gördüğüm kadarıyla gayet güzel bir yerdi.
Ama ya bak kaldığım yerde rahatsız olunca çok da keyifli gezemedim.
Dedim ki neyse yavrum bu geceyi de atlat.
Keyifli keyifli gezersin.
Sonra adam dedi ki ben işte şu saatte evde olacağım.
Bana Facebook'tan yazıyor tamam mı?
Ben de okey dedim. Yarım saat sonra evde olacağımı da söyledim.
Öyle bir adam ki şimdi anahtarı vermiyorsun bana ama asansöre anahtarın üstündeki kart var ya onu okutmadan binemiyorsun.
Ve ben asansöre binemiyorum.
Eve gittim ama asansöre binemiyorum.
Sonra birisi ne rica etti ve o benim için kartını okuttu.
Gittim. Kapıyı çalıyorum çalıyorum açmıyor.
Çalıyorum çalıyorum açmıyor.
Allah Allah diyorum hani acaba yanlış bir yerde miyim?
Çıldırıyorum çıldır açmıyor.
Abi böyle o kadar uzun sürdü ki bu süreç yarım saat oldu ve açmıyor kapıyı.
Ve ben o arada binlerce şey düşündüm.
Adam dedim acaba hırsız mı bir şeylerimi mi çaldı.
Bir şeyimi çalsa bile çantamı çalabilir ve ben bilgisayarımı bütün özel eşyalarımı sırt çantamla yanımda taşıyorum.
Niye açmıyorsun hani ne yapıyorsun ve ben sana söylemişim yarım saat sonra geleceğim.
Tam yarım saat sonra gelmişim sen de tamam demişsin.
Delirdim yarım saat oldu, bir saat oldu.
Yok ben böyle apartman boşluğunda oturuyorum.
Şimdi dışarı çıksam bir daha da giremeyeceğim ya.
O şey yok çünkü o asansörün kartı yok.
Sonra kapıya biraz yaklaştım.
Kapıya yaklaşınca internet çekti.
İnternet çekince adama yazdım yok.
Yani cevap vermiyor. Sonra ben Facebook'tan aradım.
Sonra tıkır tıkır bir ses geldi.
Ve adam açtı.
Uyuyakalmışım dedi. Dedim ki ben sana söyledim ama geleceğimi.
Sen de tamam dedin.
Nasıl falan dedin ama yine de bir şey yapmıyorum.
Sonra dedim ki tamam okey özür dilerim seni uyandırdım.
O gece böyle çok zor uyudum.
Gerçekten çok sinirem çünkü adam zaten hani çok.
saygısızdı. Bir de onun yapması yani beni istemiyorsan söyle abi zaten gideceğim yani.
Çok sinirlendim ve kosmosumda hiç böyle bir şey başıma gelmedi ya.
Böyle bir şey yaşamama da üzüldü.
Ertesi sabah toplandım.
Dedim ki ben birkaç gün daha kalacaktım normalde.
İsteği ona göre atmıştım.
4-5 günlük atmıştım. O da kabul etmişti.
Dedim ki benim planım değişti.
İşlerim değişti. Ve ben çıkıyorum falan dedim.
O da iyi falan dedi ve ben böyle gittim.
İşte kalacak yer arıyorum hani nereye gideyim ne yapayım falan diyorum.
Bir baktım ki 3 gün sonra Kore'nin bir tatili varmış.
Özel bir bayramı varmış.
Ve bu bayram dolayısıyla her yer dolu tamam mı?
Her yer ama. Yani aşağıya ineceğim oralar dolu ve dolu olmayan yerler de inanılmaz pahalı.
Genelde insanlar ya ailesinin yanına gidiyor ya da böyle tatile gidiyorlar.
Oturdum bir kahveciye ve kahve içiyorum.
Diyorum ki ne yapacağım? Bir de böyle kötü bir olay yaşadım ya hani adamla ilgili.
Onun da bir kötü duygusu var.
Bir yandan yer bulamıyorum falan.
Biraz böyle kötü hissettim gerçekten.
Sonra Yejin'le konuştum yine.
Yezinde bana dedi ki hani evet böyle böyle bir bayram var ve bu bayramda yer bulman çok zor ve gezginlere göre çok pahalı oluyor bu zamanlar dedi.
İşte ben de diyorum ki ehe okey ne yapsam kendi açımdan da düşünüyorum.
Bir yandan da Yezinde mesajlaşıyoruz.
O dedi ki... Aklıma şöyle bir şey geldi.
Bu zamanda bulabileceğinden Coach Surfing'den de birisini bulamazsın.
Çünkü Coach Surfing'deki insanların da ailesinin yanına gidiyor ya da ailesi geliyor dedi.
Ben de ailenin yanına gideceğim.
Zaten kapı şifremi de biliyorsun dedi.
İstediğin kadar gelip kalabilirsin dedi.
Böyle o kadar tuhaf hissettim ki o an.
Çünkü çok çaresiz ve çıkmazda hissediyordum kendimi.
Çünkü aynı zamanda bunları yaşarken hani belirli bir bütçem var ya.
O bütçeyle de ne kadar idare edebilirsem o kadar.
Dünya turuma devam edeceğim.
Ve dünya turunda 3. aya yaklaşmıştım.
Bir yandan param da bitiyor.
Hani ilerisine dair neler yapabileceğimi de düşünüyorum falan.
Ve çok karmaşık duygular hissediyordum.
Yejin de öyle deyince tamam dedim.
Bu arada Kore'den sonra Filipinlere geçecektim.
Onun biletini de almıştım ben.
Ve yaklaşık böyle 10-15 gün falan vardı.
Dedim ki Seyir'de güzel bir 10-15 gün geçirip Kore hayatını daha iyi tanırım.
Sonra ben yine bir tren biletiyle Seyir'e geri döndüm.
Seyir'in de böyle ilk haftam çok güzeldi.
İlk gezemediğim yerleri gezdim, müzeleri gezdim.
Böyle gitmek istediğim yerlere gittim ve çok keyifli vakit geçirdim.
Ama ikinci haftada biraz böyle sıkılmaya başladım.
Çünkü kimseyle sosyalleşemiyorum.
Coachsurfing'den hangoutlar oluyor.
İşte böyle buluşma, birlikte gezme.
Ama kimse yok çünkü herkes tatilde ya da herkesin ailesi gelmiş.
Belki de Kore'nin en yalnız günleriydi.
Herkes böyle ailesiyle evlerde ya da dışarıda ailesiyle vakit geçiriyor.
Ve ben tek başımayım.
Bir yandan da bunlar olurken o maddi şeyleri düşünüyorum.
Hani ne yapacağım? Geri dönmek zorunda mı kalacağım?
Çünkü Hindistan'dan başlayan bir yolculuğa çıkmıştım ya dünya turundan önce.
Param bitti ve ben geri dönmek zorunda kaldım.
Ve çok zordu benim için o dönüş süreci.
Ve dünya turu diye çıktığım bir yolculuktan...
Yine aynı şekilde dönersem bilmiyorum ama çok kötü hissederdim büyük ihtimalle.
Yine aynı şeyleri yaşamak istemiyordum.
Geleceğe dair düşünüyordum.
Planlar yapıyordum. Para kazanmanın yollarını arıyordum aynı zamanda.
Böyle biraz melankolik geçti yani o zamanlar.
Özellikle Seyir'de kaldım ikinci hafta.
Çünkü çok yalnız hissettim kendimi.
Hani Japonya'da bahsettim ya tek başınalığın haslından.
Seyir'de yaşadığımda zorunlu yalnızlık.
Birileriyle tanışmak, vakit geçirmek, eğlenmek istiyorum, paylaşmak istiyorum ama kimse yok.
Ve bir yandan da kendi içsel süreçlerimi yaşıyorum, kendi sıkıntılarımı yaşıyorum.
Gerçekten böyle çok zor ve çok yalnız günlerdi.
Sonra ben bir gün işte evde oturuyorum, tek başıma bira içiyorum.
Bir gün bana Facebook'tan birisi yazdı.
Türkçe bilen bir Koreli.
Beni bir gruptan bulmuş.
Ve Avustralya'da okuyormuş.
Avustralya'daki oda arkadaşı Türk'müş.
Ve onun düğünü için Türkiye'ye gitmiş.
Türkiye'ye gidince Türkiye'yi çok sevmiş.
3 ay Türkiye'de otostopla gezmiş.
Ve Türkçe öğrenmiş 3 aydan.
Ve dedi ki ben yeni Türkiye'den geldim dedi.
Daha 10 gün oldu dedi. Şu an Kore'deyim Yağmur dedi.
Sen de hani Kore'yi geziyorsun.
Dünya turuna çıktın dedi. Hani bir şeye ihtiyacın olursa ben buradayım.
İstersen görüşebiliriz buluşabiliriz dedim ve yani o çocuk bana Tanrı tarafından gönderilen bir nimet gibi bir şeydi.
Dedim ki evet ya çok güzel olur lütfen buluşalım ben de böyle böyle sıkıldım.
Herkes bir yerlerde ve kimse yok.
Dedim ki buluşalım görüşelim ne olur.
Biz onunla buluştuk ve çok güzel vakit geçirdik.
Bir kısmını İngilizce konuşuyoruz bir kısmını da Türkçe konuşuyoruz.
Bir Koreli ile Türkçe konuşmak da çok ilginç bir deneyimdi.
O da Kore gerçeklerinden bahsetti.
Bunu gidince görebiliyorsunuz zaten.
Güney Kore'de çok sert bir kapitalizm var.
Yani çalışmazsan ölürsün gibi bir kapitalizm var.
Ve insanlar çalışmaya çok takıntılı.
Hani ben size demiştim ya bir yerde öğretmenlik yaptım.
Mesela 7 yaşındaki bir çocuğun 2 saat İngilizce kursu almasını anlayamamıştım ben.
Ve oradaki kadınla da konuşmuştuk.
Şey demişti. Kore'de eğitim çok önemli.
Ve aileler buna çok önem veriyor.
Hatta bunu karşılayamayacak aileler genelde çocuk yapmıyor.
Çünkü eğitim çok sıkı tutuyorlar demişti.
Sonra o Türkçe bilen Koreli arkadaşımla konuştuğumda da hani Kore'de eğitim çok önemli.
Yani çok büyük bir baskı var çocukların üstünde demişti.
Ve eğitim paralı.
Ailelerin üstünde de çok büyük bir baskı var.
Üniversitesine kadar paralı.
Ve yani sonrasında da böyle iş hayatı falan çok stresli.
Hani Japonya gibi. Ve o da hani Kore'de çok kalmak istemediğinden, o yüzden başka ülkelere gittiğinden ve hatta başka ülkelerde yaşamak istediğinden bahsetmişti.
Ve yani insanların 60 yaşında bile çalışması aslında çocuklarını okutması, onlara iyi bir gelecek sağlamasından kaynaklanıyor.
Ve gerçekten Kore'de bu sert kapitalizmi görebiliyorsunuz.
Yani herkes böyle çalışmazsam ölürüm gibi düşünüyor.
Ve bu insanların üzerinde de bence büyük bir stres yaratıyor.
Neyse biz böyle işte Kore gerçeklerinden biraz bahsettik.
Türkiye'de konuşuruz ya siyasetini beğenmediğimiz yanlarını.
O çocukla da Kore'yi biraz konuştuk eleştirdik.
Daha çok o eleştirdi ben dinledim.
Sonra dedi ki akşam uçakta tanıştım.
Türk bir aileyle buluşacağım gelmek ister misin dedi.
Ben de olur tabii ki dedi.
Yani neden olmasın çok da güzel olur dedim.
Biz onunla biraz sokaklarda gezindik ve akşam buluşacağımız restorana gittik.
Orada Betül abla ve Şenay'la tanıştım.
Betül abla 40'lı yaşlarda böyle çok güzel ufazın boylu bir anne.
Şerna da onun kızı.
O da çok güzel bir kız var.
O da uzun boylu, endamlı bir kız.
Dedim ki merhaba. Onlar da Kore'ye gelip bir Türk ile tanışacaklarını beklemiyorlardı bence.
Ve biz böyle sarıldık, tanıştık, sohbet ettik ve yemek yedik.
Onlar da iki haftalığına Kore'ye gelmişler.
Onların da benim gibi son bir haftası kalmış.
Biz o gün böyle çok iyi anlaştık ve dedik ki yarın da buluşalım.
Çünkü onlar da tam Kore'yi bilmiyor, gezmek istiyor.
Ben de tam bilmiyorum. Birbirimizin Kore arkadaşı olduk.
Biz ertesi gün onların kaldığı yerde buluştuk.
Bu arada Seyir gerçekten çok büyük bir yer.
Yani her mahallesi gerçekten keşfedilirse ve İstanbul gibi biraz düşünebilirsiniz.
İstanbul kadar büyük değil ama her yer bambaşka bir coğrafya.
Bambaşka bölgelerinde bambaşka şeyler deneyimledim.
Bir bakıma bakınca aslında Seyir'de bu kadar uzun kalmak çok güzel bir şeydi.
Neyse onların kaldığı yerde buluştuk.
Biraz böyle orada yürüdük, oraları keşfettik.
Ben de size bahsetmiştim ya böyle işte o yalnız kaldığım günlerde bir yandan da para sıkıntısı çekiyorum ve her güne bir limit koydum.
Ve o paranın üstüne çıkmamaya çalışıyorum.
Hatta bazen daha az harcıyorum.
Hani ertesi günler bir tık daha fazla harcamak için.
Çok çok çok düşük bir bütçeyle idare etmeye çalışıyorum Kore'de.
Kore bu arada pahalı bir ülke.
Yani bize göre çok pahalı.
Sonra bu gezerken Betül abla dedi ki.
Aa dedi şu restorana gidelim mi dedi.
Bir böyle bir şeyler yiyelim bir şeyler içelim dedi.
Ben de onlarla vakit geçirmeyi, onların enerjisini, sohbetini o kadar çok sevdim ki çok vakit geçirmek istiyorum.
Ama bir yandan da hani parayı düşünüyorum.
Çünkü büyük ihtimalle orada bir şeyler yiyip içsem o benim 4 günlük bütçem mesela.
Ama para benim için gerçekten çok değersiz bir şey.
Yani çok anlamı olan bir şey değil.
Ve birisini sevdiğimde son kurşun olsa dahi harcarım.
Ve dedim ki tamam gidelim, yiyelim, içelim.
Sonra biz o restorana gittik, yedik içtik, keyifli keyifli sohbet ettik.
Biraz böyle Betül abla kendi hayatından bahsetti ve Kore'ye nasıl geldiklerinden bahsetti.
Kızı böyle kendini biraz iyi hissetmediği bir dönemdeymiş ve Kore'yi çok sarıyormuş.
Hatta Kore'de okumak istiyormuş üniversitede.
O da böyle kızı için kredi çekmiş.
Yakmış her şeyi ve demiş ki gel kızım gidiyoruz Kore'ye.
Öyle iki haftalık bir seyahat ve random.
Hani hiç böyle bir şey planlamadan çıkmışlar.
Ve mesela bunu anlatınca ben çok keyiflendim ve gerçekten çok mutlu olmuştum.
Yani kızını o kadar çok seviyor ki kızı için yapamayacağı şey yok.
Yani bunu böyle yanındayken çok hissediyorsunuz.
Ve böyle çok cesur, çok güçlü bir kadın.
Ben o yüzden onlarla vakit geçirmekten o kadar keyif aldım ki.
Yani böyle insanlarla Kore'de denk gelmek ki kendimi çok yalnız hissettiğim günlerde denk gelmek benim için bir mucizeydi.
Şöyle bir şey oldu. Biz işte o gün böyle o masada bayağı keyifli sohbet ettik, yedik içtik.
Hesabı ödemeye gideceğiz.
Bir baktım Betül abla her şeyi ödemiş.
Ve dedim ki ne yapıyorsun? Hayır hayır yani paylaşacağız.
Çünkü hani siz de belirli bir bütçeyle geldiniz.
Hani ben de öyle ve birlikte yedik içtik paylaşacağız.
Hayır dedin ben sana bu yemeği ısmarlamak istiyorum.
Sen benim yerime bir ülke daha gez dedin.
Yani benim o an gözlerim o kadar doldu ki gerçekten bunu o kadar içten söylüyor ki.
Benim bir ülke gezmem ya da benim yarın öbür gün o parayla bir yere gitmem onu o kadar çok mutlu edecek ki.
Yani bunu yapmak istiyor. Ve orada böyle sarıldım.
Böyle duygulandım. Dedim ki hayır ya olur bunu burada yapmam.
Ve biz böyle 3-4 gün arada arada sürekli vakit geçirdik.
Çok keyifliydi. Baştan sona çok keyifliydi.
Ayrılırken yani şey hissettim.
Ben dedim artık sana Betül abla demek istemiyorum.
Sana Betül anne demek istiyorum.
Çünkü bana orada gerçekten anne enerjisini çok hissettirdi.
Koruyucu, kucaklayıcı, şefkatli, aynı zamanda arkadaş çünkü her şey konuşabiliyorum.
Böyle sıcacık bir enerji hissettirdi bana.
Ve ben geçenlerde Instagram'da dolaşırken Betül annenin kansere yakalandığını öğrendim.
Ve çok tuhaf hissettim.
Ama onun bu süreçte...
Her zaman savaşacağına ve bu mücadeleyi hiç bırakmayacağına o kadar eminim ki.
Çünkü o bana Kore'de bunu kanıtladı.
Yaptıklarıyla, kişiliğiyle, karakteriyle.
O yüzden Kore'yi anlatırken bu bölüme veçilenliğe ithaf etmek istiyorum.
Ve onun sayesinde de bu bölümü kanserle mücadele eden herkese ithaf etmek istiyorum.
Aslında bu bölümü çekmeye iki gün önce karar verdim.
Ve bu sabah yine Instagram'da şöyle bir şey gördüm.
Betül anne son kemoterapisini alıyormuş.
Henüz ona yazmadım bu arada.
Yani hastalık sürecinde çok konuştuk.
Ama bugün ona yazmadım.
Ve ona bu bölümü göndermek istiyorum direkt.
Son kemoterapisini almasına gerçekten çok mutlu oldum.
Bundan emindim.
Görmek çok daha güzel hissettirdi.
Bu konuda çok fazla böyle konuşamayacağım galiba.
Gerçekten çok duygusalım.
Sadece Betül anneye bu bölümü göndereceğim ve başardık diyeceğim.
Kore... Bu şekilde geçti.
Kore bana dünya turu boyunca çok şey öğreten ülkelerden birisiydi.
Yalnızlıkla başa çıkmayı öğrendim.
Yani bu tek başınalığın hazlı gibi bir yalnızlık değildi.
Zorunlu bir yalnızlıktı.
Ama onunla da başa çıkmayı öğrendim.
Yalnızlıkla ilgili düşüncelerim de çok değişti.
Çünkü içten içe şey biliyorum hepimiz çok yalnızız yani hepimiz kendi içimizdeyiz ve aslında gerçekten yalnızız.
Evet tek başına olmak çok keyif veriyor bana ama bazen yalnız da olabiliriz ve etrafımızda kimse olmayabilir.
Bu arada bahsettiğim yalnızlık şey bir yalnızlık değil yani kimsenin olmaması da değil.
Bazen etrafımızdaki kimse bizi anlamayabilir ve çok yalnız hissedebiliriz.
Ben çoğu zaman kalabalıklar içinde de çok yalnız hissettim.
Özellikle dünya turuna çıkmak istediğim zamanlar hiç kimse beni anlamıyordu.
Yani bir kişi bile gerçekten beni tam anlamıyla anlamıyordu ve ben çok yalnız olduğumu hissettim.
Ben Kore'den döndükten sonra ilk başta söylemiştim ya Kore kültürüne...
Çok daha fazla merak sağladım ve gerçekten 35'inden sonra deli gibi Kore dizileri izlemeye başladım.
Yani biraz dalga geçtiğim bir şey içten içe.
Çünkü Kore dizileri Türk dizileri gibi böyle.
Çok gereksiz sahneler var, o aşk sahneleri çok uzatılıyor, klipler giriyor falan.
Ama Kore dizilerini sevmemin nedeni...
Kore kültürünü çok iyi görebiliyorum orada işte.
İş hayatlarını görebiliyorum, yemeklerini görebiliyorum ve şöyle bir şey var.
Gerçekten böyle bir şey var. Belki siz de izliyorsunuzdur ve belki siz de bunu hissediyorsunuzdur.
Kore dizileri benim inanılmaz işlemimi açıyor ya.
Gerçekten bak yemek yemeden önce bir Kore dizisi açıyorum.
Onu izlerken iştahım açılıyor.
Sonra izlerken yemek yapıyorum.
Böyle full izlemiyorum bu arada.
Ben hani hep tek yaşadığım için.
Böyle iPad'den açıyorum. Bir şeyler yapıyorum falan.
Mesela yemek hazırlıyorum.
Sonra o dizi hala bitiyor bu arada.
Sonra yemek yiyorum falan.
Böyle inanılmaz iştahım açılıyor.
Ve tekrar Kore'ye gitmek çok istiyorum.
Aslında geçen yıl Kore planı yaptım.
Ama sonrasında Kore böyle yeni açılıyordu.
Maddi olarak da çok yeterli değildim Kore'ye gitmek için.
Biraz erteledim.
Yani her yerde bunu söylüyorum ama gerçekten Kore'de benim tekrar gitmek istediğim ve yakın vadede gitmek istediğim bir ülke.
Çünkü Kore'ye gidip geldikten sonra çok daha fazla ilgilendim ya kültürüyle.
Şu an gitsem milyonlarca içerik yaparım.
Hatta sizinle böyle şey yaparız.
Birlikte bir içerik planı yaparız.
Mesela ne görmek istiyorsanız bana söylersiniz.
Ben onları gider çekerim.
Öyle güzel planlarım var Kore'yle ilgili.
Yine uzun bir bölüm oldu galiba.
Ya da bence bölümlerin artık normal süresi mi böyle olmalı?
Çünkü gittiğim ülkelerde çok fazla şey yaşıyorum ve gerçekten size şu anlattıklarım çok böyle özeti özeti halinde.
Bunları böyle bir özet geçiyorum.
Paylaşmak istiyorum. Biraz da böyle tanışalım istiyorum ilk bölümlerde.
Ama sonralarda daha böyle küçük olaylara da yönelmek istiyorum.
Ülkelerde yaşadığım ve beni çok etkileyen.
varoluş sürecimi çok etkileyen çok olay var.
Bunları da paylaşmak istiyorum ilerleyen bölümlerde.
Halbuki ise dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Bölümle ilgili yorumlarınızı yine bekliyorum Instagram'dan.
Şimdilik kendinize çok iyi bakın.
Daha sonraki bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak çıkarıldı; kayıtla küçük farklar olabilir.
